Uzun Bir Tarihin Kısa Hikayesi – Salih Zeki TOMBAK

Fabrika Dergisi’nin ilk sayısını 1 Mayıs 1992’de matbaadan aldık. İki balya gazeteyi, o yıl 1 Mayıs Mitinginin yapıldığı Gazi Osman Paşa Meydanı’na getiren Ahmet Haldun Demireli ile sırtlayıp alana taşımıştık.

64. sayımız ise 2007’de yayınlandı.

Matbaada basılan ilk dergimiz 1988’de yayınına başladığımız İktıdar Yolu idi. Ondan önce teksirle, fotokopi ile, filmle, serigrafiyle vb vb çoğalttığımız Komünist, Genç Partizan, çeşitli broşürler, belgeler…

Sosyalist Gençlik, Fakülte, Lise dergilerini de 1980’lerin sonundan 2000’li yıllara uzanan dönemim diğer gençlik yayınları olarak zikretmek gerekir.

Tabii yayınların bazıları, farklı işlevleri olduğu için eş zamanlı olarak yayımlandı.

Bu yayınları, derli toplu olarak bu siteye yüklemeyi hedefliyoruz.

Bu platformu sadece bir arşiv sitesi olarak düşünmedik. Yürüyüşümüzün geçmişini içerdiği kadar; Fabrika’nın yayın hayatının son bulduğu tarihten sonrasını da içersin ve bu günümüzü aydınlatsın istediğimiz için, geçmişi bugüne, tarihimizin son halkası ile bağlamayı tercih ettik. Ayrıca uzun bir yürüyüş boyunca oluşturduğumuz siyasi kimliğimizi FABRİKA adı güçlü biçimde temsil etmektedir.

ZOR ZAMANDA, ZORLU AMAÇLAR İÇİN

Bu adı, Bulgaristan’ın komünist şairlerinden Vaptsarov’un “Bir Fabrıka Kuracağız” şiirinden esinlenerek koymuştuk. Böylece, Yeni bir Dünya kurma kararlılığımızı, 12 Eylül faşist darbesinin en karanlık yıllarında dile getirmiştik. O günlerde ülkede faşist bir rejim inşa edilmekteydi: ancak sosyalist ülkeler, kapitalist ülkelerin komünist partileri ve sömürgecilere karşı ulusal bağımsızlık mücadeleleri ayaktaydı, güçlüydü. Filistin’de Siyonist işgalciye karşı devrimcilerin en ön saflarda olduğu sert bir direniş sürmekteydi.

Derginin matbaada basıldığı ikinci dönemin başındaysa, SSCB’nin ve Sosyalist Sistemin çözülüşünün yarattığı devasa boşluğun, Dünya’da ne türden değişimlere yol açacağına dair büyük belirsizlikler yaşanıyordu. Kapitalist ülkelerdeki güçlü komünist partilerin hızla güç kaybettiğini, sendikaların zayıfladığını, işçi yığınlarının, neoliberal saldırı altında, sosyalizme dair derin bir hayal kırıklığı yaşadığını görüyorduk.

Türkiye devleti Kürt Özgürlük hareketinin hızla kitleselleşmesi ve bir halk hareketine dönüşmesi karşısında, mevcut yasaların dışına çıkmaya ve top yekün bir “gayrı nizami savaş” başlatmaya hazırlanıyordu.

Özal döneminde Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihinde adı olan bütün büyük fabrikalar, İstanbul başta olmak üzere metropollerin dışına çıkarılmıştı. 12 Eylül cenderesinden çıkmaya çalışan işçi sendikalarının güçlenmesinin önüne yepyeni engeller inşa edilmekteydi. Özal gözünü Zonguldak’a dikmişti. Bir mücadele geleneği yaşayacağına; Zonguldak taş kömüründen vazgeçmeye hazırdı. Özal’ın politikaları madenciyi; madencilerin mücadele azmi Özal’ı öfkelendiriyordu.

Fabrika 6 sayı tabloid çıktıktan sonra, 7. Sayıda gazete boyutunda basılmaya başlandı. İlk sayıdan itibaren Zonguldak’taki madencilerin mücadelesine odaklanmıştık.

8 ve 9. Sayılar Zonguldak’ın sosyalist maden işçileriyle birlikte hazırlandı. Binlerce basıldı ve maden ocaklarında işçiler tarafından dağıtıldı. Bunun, devletin dikkatini, bizim ve madenci arkadaşlarımızın üzerine çektiğini fark etmekte gecikmedik.

90’lı yılların sonuna kadar, zaman zaman, deyim yerindeyse, Fabrika çalışması Zonguldak çalışması oldu. Bu odaklanmanın işçi sınıfının mücadelesine olumlu katkılar yaptığını gördük ve gösterebildik.

Bir işçi lideri Şemsi Denizer’e rağmen Karadon Şube Başkanlığına seçilmeyi başardı.

Zonguldak madencisinin önünde sahte “işçi kurultayı” düzenlemek isteyen Türk-İş yöneticilerine hadleri bildirildi. Kadir Tuncer’in başına bir sürü dikiş atıldı ama sahtekarlar da kaçacak delik aradılar.

Dönemin çok değerli diğer bir gelişmesi ise, Zonguldak’ta, Fabrika ile yazarlık ve yakın dostluk ilişkisi olan iki maden işçisi yazarın sahne almasıdır.

Kadir Tuncer “Osmanlı’dan Günümüze Zonguldak’da İşçi Sınıfının Durumu”  kitabıyla başlayan verimli yazarlığını, yeni kitaplarla, gazete yazıları sürdürüyor.  Uzun yıllar çektiği fotoğraflarla da Zonguldaklılara ve mücadele tarihine ciddi miktarda belge ve görsel malzeme biriktirdi.

Erol Çakma, Osmanlıca öğrendi; arşivlerde ömür tüketerek Zonguldak madenlerinin asker işçilerini ve Mahkum işçilerini, 1965 Madenci Direnişini ve başka araştırmalarını kitap haline getirdi.

Bu iki isim Zonguldak üzerine söz söyleyecek herkes için temel referans kaynağı oldu.  Geçmiş literatürün yanlışlarını düzelttiler, eksiklerini giderdiler, geleceği şekillenmesine katkı koydular. Elbette verimleri kendi birikimleridir, çabalarıdır. Bununla birlikte bizim de gurur duyduğumuz arkadaşlarımız oldular.

Bu odaklanmanın sonucu olarak Redevans uygulamasının havzada yol açacağı gelişmeleri öngördük ve “Kan çıkar” dedik.  Çok geçmeden Şemsi Denizer kendi koruması tarafından öldürüldü ve göçük sonucu sayıları belki yüzleri bulmuş işçi ölümleri yaşandı.

Redevans sahalarında olan biteni resimlemeye çalışırken eşimin Kadir Tuncer ile birlikte şirketlerin silahlı elemanlarınca gözaltına alındığı; tebdil-i kıyafet ederek küçük bir işletmeye su ve erzak taşıyan kamyonet üstünde giderken, silahlı gruplar tarafından durdurulduğumuzu, zorlu bir sözlü sınavdan maden işçisi olduğumu ispat ederek geçtiğimi hatırlıyorum.  Geçen yıl kaybettiğimiz Koca Yaşar’ın ustabaşı olduğu ocakta kazma sallamışlığım da vardır.

SIRADAN KARANLIK YILLAR

Cumhuriyet tarihimiz halkın kısa süreli demokratikleşme umutlarının yeşerdiği ve birkaç umutlu yılı, uzun ve karanlık baskı yıllarının izlediği bir tarihtir. Demokratikleşme yönündeki küçük-büyük her kalıcı mesafede işçi sınıfımızın, aydınlarımızın ve her dönemde ağır bedeller ödemiş Kürt emekçilerinin ve Kürt aydınlarının emeği vardır.

1990’lı yıllarda Avrupa ülkeleri Gladiolarını küçültürken; Türkiye büyüttü, çeşitlendirdi ve sokağa saldı. Kürt illerinde faili meçhuller, sokak infazları alıp başını giderken; Batı’da sol ile Kürt özgürlük hareketinin arasına duvar örmek üzere DGM’ler bitmez tükenmez bir yoğunlukta çalıştırıldı. Ev baskınlarında onlarca devrimci yerinde infaz edildi. Dergi büroları basıldı. Uzun ve işkenceli göz altıları, cezaevleri ve örgüt davaları takip etti.

31. Sayıdaki “Devlet Partisine oy yok” manşetimizden sonra, her sayımız ve giderek her sayımızdaki, neredeyse her yazımız hakkında dava açılır oldu.

Artık aramızda olmayan Yayın Yönetmenimiz Sevda Ergin, Özgür Gündem’in Ankara Bürosunu bombalandıktan sonra, büronun kapısını kenara çekip, kırılan döküleni toplayan, temizleyen ve bir masa bulup haber yazmaya başlayan gönüllü muhabirdi.

Özgür Gündem’e gönüllü yazı işleri müdürü verdiğimiz Cenk Salmaner ve Bülent Balta; Özgür Politika’da açık kaldığı bir buçuk ay kadar, “köşe” yazan ben, ve elbette hepimiz, devletin hedefi olduk. Hakkımızda onlarca yıl hapis cezaları verildi. Yazı İşleri Müdürleri, 1997’de çıkan Işık Ocak Yurtçu yasası ile; yazarlar 1999’da çıkan “Basın Yoluyla İşlenen Suçların cezalarının ertelenmesine dair kanun” ile ömürlerinin sonuna kadar hapis yatmaktan kurtuldular.

KARANLIĞIN FARKLI BİR TONU

Türkiye 2000’lere yaklaşırken, 28 Şubat’ın da etkisiyle, sosyalist harekette eski iki hastalık nüksetti. Ulusalcılık ve Ordu’ya yamanmaya çalışma tavrı, elbette Kürt siyasi hareketinden uzak durma, düşmanlık ve onu “emperyalizmin bir aracı” olarak gösterme motifleriyle yeni bir dalga halinde yükseldi. Liberalizm ise hem solu, hem de Kürt hareketi içinde/çevresinde etkileyebildiklerini siyasal islamın hizmetine sokma yolunda önemli mesafeler aldı.

Ulusalcı Attila İlhan Devlet Bahçeli güzellemeleri yapar ve tamamen uydurma bir tarih inşa etmeye çalışırken; AKP’nin iktidara yerleştiği  yıllarda liberal saflara iltica etmiş ezik eski komünistler AB ülkelerinde AKP’ye destek turları düzenliyordu.

Bunda o kadar başarılı oldular ki, 2013’ün, sanırım Şubat ayında, Cezayir Lokantası’nda, gene her zamanki 40-50 kişiyle yaptığımız mutad Barış veya bir katliam; bir cinayet protestosu konulu basın toplantılarının birinde, Tabipler Odası Başkanı Gencay Gürsoy, “Çok umutsuzum” dedi.

“Çünkü darbe dönemlerinde çok zor şartlarda yaşardık, ama bilirdik ki; dünyanın pek çok yerindeki dostlarımız, Türkiye’deki darbecilere ve darbe rejimlerine karşı çalışmalar yapmaktalar. Fakat bu defa öyle değil. Gene adım adım bir baskı rejimi, bir diktatörlük inşa ediliyor. Ama batıdaki dostlarımıza bunu anlatmaya çalıştığımızda bize inanmıyorlar. Bizim askeri vesayeti kaldıran, eski rejimi AB standartlarında bir demokrasiye doğru dönüştüren AKP iktidarına karşı nankörlük yaptığımızı düşünüyorlar.”

Bu konuşmadan 3 ay sonra Gezi Fırtınası patladı.

1990’ların sonuna yaklaşırken, İşçiler arasında siyasi çalışmanın nitelik değiştirdiğini; buna bağlı olarak gazetedeki yazılarımızın giderek uzun ve kapsamlı hale geldiğini fark ettiğimizde bu defa dergi boyutuna döndük. 12 Eylül öncesi varolan genel sosyalist mücadele kültürünü bir işçi kuşağından diğerine aktaracak örgütlülük zinciri kopmuştu. Büyük fabrikalarda, kitap okumasa bile bir-iki grev yaşamış; grev ziyaretine gitmiş, sendika genel kurullarına katılmış; üç-beş konuşma dinlemiş; 1 Mayıslara katılmış; faşistlerin öldürdüğü işçi kardeşinin cenazesin kaldırmış, grev çadırında türkü dinlemiş, yürüyüşlerde marş söylemiş; her alanda dayanışmalara katılmış vb vb her işçinin aşina olduğu temel kavramlar ve sınıf mücadelesi kültürü buharlaşmıştı. Dolayısıyla işçilerle ortak bir kavrayış zeminine sahipmişiz gibi, güncel mücadeleler üzerine yazma propaganda ve ajitasyon temelli yayıncılık imkanı kaybolmuştu. Neredeyse her şeyi, bütün etrafıyla ve efradıyla yazmaya başlamıştık. Teorik yazıların da yazıldığı bir gazete yerine; günlük mücadelelere dair yazıların da yer aldığı bir teorik dergiye dönüştük.

Bu arada, “Fabrika Dergisi Çeviri Grubu” Neocon’ların görüşlerini ortaya koyan, Thomas Donelly tarafından kaleme alınmış,  “Amerikan İmparatorluğu’nun yeniden inşası: Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” adlı kitabın çevirisini yaparak, Chivi Yazıları yayınevi tarafından basılmasına katkıda bulundu.

Sonuç olarak Fabrika, işçi sınıfı içinde siyasi çalışmanın; sahada mücadelenin; birbirini yetiştirmenin; mücadele alanlarına odaklanmanın, iyi işçilerle, iyi ve kötü gününde birlikte olmanın,  Kürt Özgürlük mücadelesiyle her alanda kişilikli bir dayanışmanın ve teorik üretkenliğin zemini oldu.

Bu siteye yüklenen en eski belgelerin digital ortama aktarılmasında zamanını ve titiz emeğini esirgemeyen kadim arkadaşımız, yoldaşımız Bülent Erdem’e şükran borçluyuz.

Elbette siteyi, yıllar önce aramızdan ayrılan ve bu yüzden daima o halleriyle hatırladığımız iki yoldaşa; 25 yaşındaki Haldun’a ve 37 yaşındaki Sevda’ya seslenerek açalım: Sizi unutmadık ve yepyeni bir hayat kurmak için beraberce yürüdüğümüz yolda ilerlemeye devam ediyoruz. Kulağınız bizde olsun!

Salih Zeki Tombak

7 Eylül 2018