Bir Anadolulu’nun Sosyalist Teoriye Dair Düşünceleri… Atilla Cesur

14

Atilla Cesur’un makalesi Fabrika’nın 59. sayısında yayınlandı. Atilla yoldaşın yazısını vefatı nedeniyle yeniden yayınlıyoruz.

…önce kedi gidecek kaybolacak suda sureti…

N. Hikmet

önce Marx gidiyor kayboluyor suda sureti !

Bir Anadolulu’nun

Sosyalist Teoriye Dair Düşünceleri… Atilla Cesur

Baştan söylemiş olayım, daldan dala atlayan, benekli bir yazı olacak. Bir arayış, bir çağrı olarak kabul ediniz. Kafamda birikmiş bir çok sorunun dışavurumu olarakta düşünülebilir. Buyurunuz.

Şöyle başlayabiliriz, Marx Marksist miydi? Engels, Lenin, Stalin, Troçki, Mao, Tito marksist miydi? Che? Castro, Markos Marksist mi? Sandinistler ne? (Bazılarının kendi arasındaki fark- lılıklar ve bunların dünya devrimcileri tarafından anlaşılma biçimi ayrı bir yazı konusu)

Diyalektik-Tarihsel Materyalizm anlayışının, kendi içlerinde bulundukları zaman dilimi için yorumunu yapmaya çalışan, o anın dinamiklerinin anlaşılmasına ve bunun üzerine bir iktidar perspektifi oluşturmaya uğraşan insanlara ayıp(!) olmuyor mu? (Diyalektik-Tarihsel Materyalist ibaresi; zamanında, materyalizm kavramının, para temelli yaklaşım olarak maddecilik ile özdeş tutulmasına, Marx’ın temize çektiği mekanik materyalim ile karıştırılmasına karşı bir tedbir olarak ön-sıfatlarıyla ele alınması ihtiyacı nedeniyle kullanılmıştı. Bundan sonra Materyalizm olarak devam edeceğim. Yani materyalizm diyalektik ve tarihseldir, yaklaşık yüz yıldır bunu anlamış olmalıyız artık.)

Aslında şunu söylemek istiyorum: Karl Marx, Marksizm diye bir kavramı duysaydı mezarında ters dönerdi! Çünkü O Marksist değildi, kimsenin de olmasını istemiyordu. O bir Materyalistti, O bir Komünistti. (Bu arada Mrs. Material veya Mr. Commun diye birileri yoktur!)

Karl Marx mezarında ters döner mi? Siz olsanız dönmez misiniz? Engels dönmemek için naaşını yaktırmayı vasiyet etmiş olabilir mi? Lenin’in ise bir mezarı bile (heykelleri var ama…) yok. Nâzım Hikmet köklerine tutunabileceği bir çınar sipariş etmişti zaten…

Bu mezar da nereden çıktı? Materyalizm ile ne alakası var? Fazla bir anlamı yok. Anma günleri gibi zamanlarda ki tekke havası tarzı uygulamaların dışında da pek kullanılmadı. Derdimi anlatabilmek için, bir motif olarak kullanmaya çalışıyorum. Çok kızarsanız vazgeçebilirim, ama artık çok geç! Eskilerin bir tabirinden faydalanarak derdimi anlat- maya çalıştığım için lafı uzattım.

Düşünsel ve iktisadi görüşlerinin gelişimini Locke, Hume, Ricardo ve Adam Smith’in değer- lendirilmesi, eleştirilmesi ve geliştirilmesine; benzer mantıkla, felsefi yaklaşımını Hegel ve Feuerebach’a, sosyal anlayışını Saint Simon ve Fourier’e, ütopyasını Owen’a dayandırdığını ve bun- ların yeni açılımlarını yaptığını söyleyen; doğa tarihi olarak Darwin’i referans aldığını ve tümünün bir sentezi olarak bir yönetim anlayışı ortaya koymaya çalıştığını ifade eden bir insanı kişiselleştirmek ona yapılmış bir haksızlık, onu anlamamak olmuyor mu? O bir Marksizm mi inşa etmeye çalışıyordu yoksa bir zihniyet mi?

Ne Marx, ne Engels, ne Lenin, ne Mao v.s. marksist değildi. Onlar materyalistti, komünistti. İfadelerimizden ‘Marksizm’ deyişini (kendisini değil) ayıklamanın; bizi özgürleştireceğine, sahici yaklaşımlara yönlendireceğine, dayandığımız teoriyi yeniden üretebilmemizi (Aynen Karl Marx’ın yaptığı gibi), gerçekleştirilebilir iktidar perspektifleri oluşturabilmemizi (Aynen Lenin ve Mao’nun yaptığı gibi) sağlayacağına inanıyorum.

Yeter ki tarihsel bakış açısına göre bu disiplinlerin (veya anlayışların diyelim) her birini (felsefe, iktisat, politika, sosyoloji v.s.) birbirinden farklı (ayrı değil) değerlendirebileceğimiz; bunun üze- rine birbirleriyle ilişkilerini tanımlayabileceğimiz, bu doğrultuda tartışabileceğimiz bir platform tarif edebilelim. Bunlar zamanında yapıldı. Ama içinde bulunduğumuz zaman dilimi farklı ve yeniden ele alınmasında ne sakınca var ki? Üstelik daha modern ve pratik iletişim olanaklarına biz de sahibiz!

Lenin, 1871’in veya Avrupa’nın dinamiklerine göre mi iktidar politikalarını belirledi ve elde etti? Bir çok anlayışın kendini ifadesinde yer alan ML’nin L’sinin çıkarılışı, 1989’da Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden sonra bu kadar kolay mı olmalıydı? Hem o ‘L’ orada ne arıyordu? ‘M’ artık yetmez mi olmuştu? Mao ülkesinin realitesi olan köylülüğü temel alarak iktidara yürümekle ihanet mi etmiş oluyordu? Neye? (Niye değil) Castro; Gorbaçov’un ‘Glasnost ve Prestroyka’ politikasına “Herkes karısını boşama özgürlüğüne sahiptir” diye cevap verirken ne yapıyordu? Sorulardan oluşan hezeyanlarımı sürdürebilirim. Derdimi anlatmak için yeterli olduğunu sanıyor ve kesiyorum.

Bütün bu ifadeler; ne Marx’ın teorik olarak, ne Lenin veya Mao’nun teorik ve pratik olarak yaptıkları katkıları (veya yorumları diyelim) inkâr etmek anlamına gelmiyor. Şuna işaret etmeye çalışıyorum: Onlar ve ismini saymadığımız bir çok komünist; materyalizmin anlayışıyla zamanlarına bakmaya, anlamaya ve dönüştürmeye çalışmışlardır.

Bir hümanizmadan bahsetmediğimi belirtmeliyim. Çıkarları doğrultusunda dünyaya ve doğaya bakan ve buna göre ona şekil vermeye (veya şekil bozmaya) çalışan bir biyolojik varlık söz konusuyken, bundan bir ‘izm’ çıkarmak saçma zaten. Bunu yapış biçimine ve bunun etkilerine göre ayrı eğilimlerden söz edilebilir. Fakat bir ‘hümanizm’den bahsetmek bir yanılsamadır, kendini beğenmişlik tir. Bunun sonu tanrıya kadar varır. Ondan sonra da işin içinden çıkılamaz!

Burada Paulo Freier’in ‘Ezilenlerin Pedagojisi’nden(1) not düşme ihtiyacını hissediyorum: ‘Dünya bakışı; belirli konulardaki fikirleri, ideolojiyi ifade eden dünya görüşünden farklı olarak bu konularla kişinin kurduğu öznel bağı ifade eder. Bu nedenle yer yer , aynı dünya görüşünü paylaştıkaları ya da paylaşma sürecinde bulunan devrimci önderlerle ezenlerin dünyaya farklı bakışlarından söz ediyoruz.’ Bunun adı Marksizm değildir, diyalektik-tarihsel materyalizmdir. Politikasının adı da komünizmdir.

Maurice Cornforth, iki pratik kitabı (Tarihsel Materyalizm, Materyalizm ve Diyalektik Metot) yazarken Marx’ı, Lenin’i ihmal mi ediyordu? A. Gramsci ihmal mi ediyor? Noam Chomsky veya “… Çünkü pratik birikimin teoride hiçbir gelişmeye yol açmadığı alanları tasarlayabiliriz ve bunun tersiyse daha vahimdir, teoride bir kımıldama olmadıkça pratiğin genişlemesi, aydınlıktan daha çok karanlığı arttırması mümkündür…”(3) derken Yalçın Küçük inkâr mı ediyor?

Bu arada, birçok kişinin; onlar kadar hacimli kitaplar yazabilse ve karşılığında para kazanabil- selerdi, dergicilik, örgütçülük v.s. ile uğraşmaya- cağını sanıyorum. Ufaraklarının gazete köşeleri ve TV reklam aralarına kapak attıklarını zaten biliyoruz.

Gerçi yazılarında onlarda Marksizm ifadesini kullanıyorlar ama bunun o an için pratik bir gereklilikten kaynaklandığını sanıyorum. Biz şimdi bunu aşmak noktasındayız.

Marx’tan özgürleşelim ve onun mirasının hakkını verelim. Bunun yolu, düşünceyi Marksizm olarak değil materyalizm olarak anlamak ve uygulamaktan geçer. Hem gündelik hayatı anlamaya hem de iktidar hedefine yönelik. Yönetim hedefine işaret edip durmamız iktidar hırsından gelmiyor. Bizler bunların elinden bu yetkilerini ve etkilerini almazsak, onlar evire çevire bu durumu sürdürmeye, biz de dahil olmak üzere bir çok insanımızı kandırmaya ve onlarla oynamaya devam ederler. Mesele budur. Aslında bu iktidar mevzusu önce dünya sonra ülke derken örgüt içi mücadelelere kadar varabiliyor. ‘Toplumu devletleştirmeye değil, iktidarı sosyalleştirmeye ağırlık verecek bir politik sistem’in ana ilkeleri neler olabilir diye sorulsa iyi olacak. Yani kavramın kendisi yeniden tanımlanmalı veya ele alınmalı sanki! Böylesi bir anlayışın nasıl yönetime geleceği ve o yönetimde nasıl kalacağı (ya da kalmayacağı) da tartışılmalı.

Duygusal Bir Sap(ta)ma

Nefret veya öfke gibi duygularımızı kontrol etmek, onları inkâr etmekten veya bastırmaktan değil kabul etmekten geçer. Böylece, sadece kontrol etmek değil, buna sebep olan nedenlerden de kurtulma olanağını elde etmiş oluruz. Bakarsınız bu kurtuluş onları yeniden kazanmak, temize çekmek olanağını da sağlar. Belli mi olur? Birbirimizden özgürleşmek fena mı olur? Birbirimizi sevmek, muhtaç olmadan gerçekleşse daha iyi olmaz mı? Seni veya sizi seviyorum derken, beynimizin herhangi bir kıvrımında herhangi bir hesap olmasa daha güzel, daha sahici olmaz mı? Ki bu kıvrımların pratiğe göre şekillendiğini de biliyoruz artık.

Sevginin bu saf halinin yaşandığı dönemler her birimiz için olmuştur diye düşünüyorum. Ama sonrasında kirlenmeyen, bozulmayan veya eskime- yen var mı?

Soru şu: Bu kirliliğe neden olan nedir? (Ben sadakatin saplantı boyutunda bağlanmadan ayrı ele aldığımızı belirtmeliyim- sevgiyi yeniden üretebilmenin yegane yolu olduğunu düşünüyorum. Yoksa sevgi bol. Fakat yeniden üretim bir temelden, referanstan veya bir sözden sorumluluk alır. Bunun için belediye bandrollü (evlilik) olmak gerekmiyor. Ama o da bir sözdür. Bir işe girdiğinizde yapmayı vaat ettiğiniz şeylerden farkı, birlikte yola çıktığınız insana, sadakate ve sevgiye dair verdiğiniz sözler- dir. Ya tutulmalı veya tutulamıyorsa açıkça feshet- melidir. Kimse kimseye veya bir kuruma mecbur değil ama sorumlulukları var.)

Sevginiz karşılıksızsa; yani sevginiz sevgi olarak karşı tarafta sevgi uyandıramıyorsa, seven biri olarak (yaşamsal eylemlerinizde) kendinizi sevilen birine dönüştüremiyorsanız. Sevginiz güçsüzdür, bir talihsizliktir”. (4) Marx, yüz yıl önce bir şeyler anlatıyor sanırım!

Bu tarz meselelerin ele alınması başka başlık- lara ve yazılara ait olabilir. Durup dururken sevgiye niye çark ettik? Politika ve hele felsefenin(!) sevgisiz gerçekleştirilemeyeceğine olan inancımızdan olduğunu belirtmiş olalım. Sevgiden de bahsetmeden geçemedik işte, bağışlayın!

Sadede Gelelim

Materyalizm’i, kendi ayak bağlarından (!) arındırarak ele almanın; kendisini birçok derdinden kurtulmasını ve akabinde bir çok olanağı da beraberinde getirmesini sağlayacağını sanıyorum.

Fırsatçılara söylüyorum: bu söylenenler, materyalizmin, komünizmin sonu değildir. Marksizm olarak dayatılanların, kabul ettirmeye çalıştıkları kendi anlatımlarının (veya anlayışları- nın) reddiyesidir, bir itirazdır. Marx bizdendir, O’nu inkâr etmemizi, unutmamızı sağlayamayacaklar, Marx’ın zamanında temize çektiği diyalektik-tarihsel materyalizm anlayışını ise asla!

Başka türlü yaklaşımlar; bizleri, yoldaşlarımızı, kafa akrabalarımızı hep niyetten teori, beklentiden politika üretmeye yöneltmedi, sürüklemedi mi? Bunları yaşamadık, görmedik mi? Bu şekilde nere- ye varacağımızı (veya varamayacağımızı) göremiyor muyuz? Bu sorular çok mu mutsuz? Ben çok mu kızgınım? Bilmiyorum. Ama sanmıyorum!

Biraz Hatırlatma

Aklıma gelenleri bilinç akışı tekniğiyle yazmakla gevşeklik mi yapmış oluyorum? Niyetimin bu olmadığını söyleyebilirim.

Ama şunları da söylemek isterim:

Tüm öfkesiyle yazabilen Hüsamettin Çetinkaya’nın ‘Kültürel Terörizm’ini bırakalım hatırlayanı, okuyan var mı?(5) Daha sonraları daya- namayarak kendisi de Zen-Budist olan, ama önce ‘Kapitalizmde Korku’yu(6) yazan Dieter Duhm’u bilen veya okuyan var mı? Okumayan veya hatırlamayanlara bir kızgınlık değil bu. Tersine, okuyarak kızmayı öğrenen (veya hatırlayan diyelim) birisinin tavsiyeleri olarak kabul buyurunuz.

Kızabilmek bir meziyettir. Varsaydığımdan söylüyorum. Yoksa asla hoşuma gitmiyor. Niye gitsin ki? Kimin hoşuna gider ki? Ama unutkanlık veya aymazlık (umursamazlık da deniyor) yerine kızgınlığın daha iyi olduğunu düşündüğümü söylemeliyim. Aksi takdirde, şu sıralar yaşayabilmenin (hayatta kalmak anlamında değil) zor olduğunu sanıyorum. (Çevik kuvvetin öğrenci eylemlerinde sergilediği gibi kudurmuşluk tarzı bir kızgınlıktan bahsetmiyorum, -doğrusu o insanları o hale nasıl getirebildiklerini de merak ediyorum- kastetmeye çalıştığım insani bir kızgınlık.)

Ay Çöreği’nde(7) Mustafa Arslantunalı, “…bu günkü sorunlarımızın çoğu, belki de, bir başka yaşam tarzına uyarlanmış bio-psikolojik yapımızın, artık bu yapının geçerliliğini kaybetmekte olduğu günümüz kültür dünyasının doğurduğu gerilimlerden kaynaklanıyor… ne dersiniz?…” derken, Pop Çağı Ateşi’nde(8) Can Kozanoğlu, “…Eşitsizlikler, dengesizlikler yalnızca toplum-sal etkinlik noktasında, devlet içindeki ve devlet dışındaki örgütlenmeler konusunda çıkmıyor ortaya. Bunlardan bağımsız olmayan biçimde, “bilgi” stoklama, bilgiye ulaşabilme açısından da düşündürücü bir durum yaşanıyor…” derken, Geriye Kalan Devrimdir’de(9) Bülent Somay, “…Bilgi iktidardır…” derken, Zaman Zaman Denemeler’de(10) Mehmet Serdar, “… bir sanat yapıtı ancak alıcısının yeniden üretimi ile tamamlanır…” derken, (Bir sanatçı yarattığı etkiden sorumludur diye düşünen kaldı mı?) İnsan ve Doğa’da(11) Orhan Gökdemir “… Marx’ın felsefesinin ve ekonomi teorisinin kendi başlarına anlamları yoktur. Onlara anlamlarını veren şey ‘tarihsel materyalizm’dir…” derken, ne yapmış oluyorlar? Boş gevezelik mi, ortalığı karıştırmak mı, Marksizm mi, materyalizm mi? Merak ettiğim budur. Bu ifadeleri bir arada kullanmış olmaktan üzüntü duyuyorum ama öfkeden kaynaklanıyor ve de bu toprakların sıkıntısını dışa- rı vurma biçimi maalesef budur. Bunu değiştirmek isteyenlere, sevgiyle ‘buyurun’ diyorum.

Yazı kitap tanıtımına mı döndü?

Niyetim bu değil ve özür dilemekten sıkıldım artık! Anlaşılmasını umut ediyorum. Marksizm kelamının kullanımı üzerine bir iki çift laf etmek isterken, beni etkileyen birkaç kitaptan bahsetmeden geçemedim. Umarım zararlı olmamıştır.

Bir Kaç(!) Soru Daha

İnternet gibi olanaklar (teknoloji de dendiği oluyor) cep telefonu, akbil, kredi kartı v.s. gibi olanaklarla(!) beraber gündemimizde . Fakat bunların topluca izlenebilmemizi sağlayan aparatlar olduğunu da görebiliyor muyuz? Bunları bilerek kullanma bilincine var mıyız? Haydutluk yapmak için değil, insanca olabilmek için.

Astrologların, ışık yılları mesafesindeki bazı gök cisimlerinin insan kişiliği üzerindeki etkilerine yönelik bu kadar iddialı olabildikleri (–ki dayan- dıkları etki uzak manyetik ve çekimsel etkiler v.s) bir dönemde, atmosferin sadece birkaç kilometre dışına yerleştirilebilen uyduların yeteneklerinden işkillenmekle komplo teorisi üretmeye mi meyil etmiş oluyoruz? Öyleyse mahremiyet bu kadar da erimeli mi? Ki gazete, dergi manüplasyonları dışında, çocuklarını TV’de reklam seyrettirmeden yemek yediren var mı? Bunu dert eden var mı?

Sadece tüketim tercihlerimizle nereye yönlendirildiğimizi veya yöneldiğimizi düşünüyor muyuz? Yeni bir şey söylemeye çalışmıyorum. Önceden ve de defalarca söylenmiş bir çok şeye tekrar işaret etmeye çalıştığımı zannediyorum. Ve becerebilmiş olmayı umuyorum.

Marksizm diye kestirip atıldıktan sonra; Engels’in ‘Anti-Dühring’ini(12) okumuş olan kaç kişi var etrafta diye baktınız mı? Kitapçılarda bile bulmakta zorlanıyoruz. Geçenlerde yeğe- nime bendekini vermek yerine yenisini almaya çalıştım da fark ettim, üç gün aramam gerekti. Soru şu: Bu kitap ömrünü mü tamamladı yoksa bin bir türlü post-modern gazete, dergi, kitap v.s. ile gürültüye mi getiriliyoruz?

İnsan psikolojisine sadece Leo Buscaglia’nın kitapları ile bakan bir zihniyetin düşünceleri ne kadar yeterli ise; klasik tabir edebileceğimiz yapıt- ları okumadan salt dergi yazıları, yorumları ile siyasete bakan bir zihniyetin fikirleri de o kadar sağlam olabilecektir. Daha önce göz atmış olanlar için bile, etrafımızdaki bunca modern manüplasyondan sonra yeniden okumalar tavsiye olunur. John Berger’in ‘Görme Biçimleri’nde(13) işaret etmeye çalıştığına benzer şekilde okuma biçimi farklılıklarının da olabileceğini düşünüyorum.

Örneğin; işçicilik, işçi sınıfının çözülüşü, proletaryanın tarifi gibi tartışmaları ele alalım; başka bir yazının konusu olarak görüyor, sadece işçi sınıfının sosyolojisinin yapılması gerektiğini düşündüğümü söylemek istiyorum. Yoksa emek- sermaye çelişkisi tamam ama; proletarya, hizmet sektörü çalışanları, mali sektör çalışanları, beyaz yakalılar(!) nereye konulacak. (Emekçiler diyerek kestirip atacak mıyız?) Bir iki günlük genel grevler bile pek ses getirmezken bir banka bile kapanmıyor, kapansa ne olur ? Acaba Komünist Parti yapısı sadece proletarya temelli olarak tasarlanmasa ne olur diye düşünülemez mi? Soru ve olası cevaplar sürdürülebilir ama dedim ya ayrı yazı konusu. Ama proletaryanın zincirlerinden başaka kaybedecek daha başka şeyleri var artık sanırım!

Düşüncemizi Marksizmi öğrenmek değil, materyalizmi kavramak kaygısıyla ele aldığımızda ancak, kendi zamanında üretilen tüm çalışma ve anlayışları doğru algılayabilir, zamanımıza dönük bir donanım edinebiliriz.

Mesele güncel politikalara yönelik teoriyi tarihten devşirmek değildir; tarihin belli kesitlerin- de yapılanları anlamaya çalışarak günümüzü yeniden değerlendirmek, yorumlamak, gerekirse tespit ve teşhir etmek ve gelecek perspektifi üretmektir.

Öyle mi? Değil mi?

Oyun oynamaya çalışmadığımı zannediyor, oyunun zaten oynanıp bitirilmiş olduğundan endişeleniyorum. Ettiğim lakırdılarla ne yapmış oluruz. ki? Ayıp mı etmiş oluruz? Haddini veya işini bilmez mi oluruz? Eğer öyleyse alınacak eleştirileri duymak, kendimize çeki düzen vermenin, toparlanmanın, düşünmenin bir yolu olmaz mı?

Kendimizi size değil de başkalarına mı bırakalım? Her tür yaklaşımınızı ümitle bekliyoruz. Medyatik bir numarayı kullanan bir yaklaşım mı oldu? Evet, bilinçli olarak yaptım. Yapmasa mıydım? Ne yapabilirdim? Yaptım da ne oldu? Kızmanın, sinirlenmenin dışında bir şey yapmaya niyeti olanınız var mı? Bana mı yoksa ifade etmeye çalıştığım şeylere dair mi konuşacaksınız? İkisinin de faydası olacaktır. Ama ben söylenenlere dair olanını tercih ederim.

Bu söylemeye çalıştığım şeyleri söyleyen, söylemeye çalışan insan sayısı eskisinden çok daha fazla ama sesleri daha az duyuluyor. Niye ve nasıl diye sormak icap etmez mi? Bu ve benzeri sorular sorulmazsa bu insanların sayısı azalmayacak mı? Veya yeni insanları bu tarz işler yapmaya kim ve nasıl ikna edecek? Peygamber olarak bir Marx daha mı beklenecek? Çok beklenir. Peygamberler dönemi bitti. Şimdi artık tekeller, üstelik küreselleş- meleri dönemindeyiz. (Eskiden ‘emperyalizm’ derdik büyüyünce globalleşme oldu) Günümüz şart ve etkilerine uygun yöntemlere ihtiyaç söz konusu.

1980’lerin sonlarına doğru gerçekleştirilen; Kuruçeşme Toplantıları olarak başlayıp BTDK (Birlik Tartışmalarını Düzenleme Komitesi), sonra DSB (Devrimci Sosyalist Blok) süreci olarak devam eden toplantılarda bu toprakların Sosyalistleri altı adet tebliğ kitap sundu.(14) Bunları yazarları dahil tekrar okuyan, hatırlayan var mı? Bunlar belgedir. (Yazılanlara katılıp katılmamak ayrı konu, tartışılmalı ama bir tartışma zemini olarak neredeyse topluca yapı- lan bir işti. Bir kıymeti olmalı.) Kendi yakın pratiğini hiçe sayan tarihini nasıl ele alır?

Din, dil, ırk, mezhepçilik, hemşehricilik (bir türevi olarak grupçuluk- ister bir dergi tutarsınız ister takım kimse karışamaz ama bir farkı olmalı) gibi kavramların aşılması gerekliliğinden bahse- diyorum, inkâr edilmesinden değil. Ama bütün bunların yerine sinsice değil göz göre göre ikâme olan paraya karşı da dikkatli olunmalı. Günümüzde yaşamak için değil ama hareket etmek için paraya ihtiyaç olduğu açık. Ama ne için hareket etmek istiyoruz? Fena soru değil. Ve cevabını bulmanın bir yolunun olacağını umuyorum.

Niyetim paranın varlığını inkâr etmek veya yok sayılmasını gerektiren bir anlayış oluşturmak değil. (Zaten zamanımızda ona gücümüz yetmez!) O’nun çeşitli yöntemlerle (ücret, borsa, kredi kartı, ki? Ayıp mı etmiş oluruz? Haddini veya işini bilmez mi oluruz? Eğer öyleyse alınacak eleştirileri duymak, kendimize çeki düzen vermenin, toparlanmanın, düşünmenin bir yolu olmaz mı?

Kendimizi size değil de başkalarına mı bırakalım? Her tür yaklaşımınızı ümitle bekliyoruz. Medyatik bir numarayı kullanan bir yaklaşım mı oldu? Evet, bilinçli olarak yaptım. Yapmasa mıydım? Ne yapabilirdim? Yaptım da ne oldu? Kızmanın, sinirlenmenin dışında bir şey yapmaya niyeti olanınız var mı? Bana mı yoksa ifade etmeye çalıştığım şeylere dair mi konuşacaksınız? İkisinin de faydası olacaktır. Ama ben söylenenlere dair olanını tercih ederim.

Bu söylemeye çalıştığım şeyleri söyleyen, söylemeye çalışan insan sayısı eskisinden çok daha fazla ama sesleri daha az duyuluyor. Niye ve nasıl diye sormak icap etmez mi? Bu ve benzeri sorular sorulmazsa bu insanların sayısı azalmayacak mı? Veya yeni insanları bu tarz işler yapmaya kim ve nasıl ikna edecek? Peygamber olarak bir Marx daha mı beklenecek? Çok beklenir. Peygamberler dönemi bitti. Şimdi artık tekeller, üstelik küreselleşmeleri dönemindeyiz. (Eskiden ‘emperyalizm’ derdik büyüyünce globalleşme oldu) Günümüz şart ve etkilerine uygun yöntemlere ihtiyaç söz konusu.

1980’lerin sonlarına doğru gerçekleştirilen; Kuruçeşme Toplantıları olarak başlayıp BTDK (Birlik Tartışmalarını Düzenleme Komitesi), sonra DSB (Devrimci Sosyalist Blok) süreci olarak devam eden toplantılarda bu toprakların Sosyalistleri altı adet tebliğ kitap sundu.(14) Bunları yazarları dahil tekrar okuyan, hatırlayan var mı? Bunlar belgedir. (Yazılanlara katılıp katılmamak ayrı konu, tartışılmalı ama bir tartışma zemini olarak neredeyse topluca yapı- lan bir işti. Bir kıymeti olmalı.) Kendi yakın pratiğini hiçe sayan tarihini nasıl ele alır?

Din, dil, ırk, mezhepçilik, hemşehricilik (bir türevi olarak grupçuluk- ister bir dergi tutarsınız ister takım kimse karışamaz ama bir farkı olmalı) gibi kavramların aşılması gerekliliğinden bahse- diyorum, inkâr edilmesinden değil. Ama bütün bunların yerine sinsice değil göz göre göre ikâme olan paraya karşı da dikkatli olunmalı. Günümüzde yaşamak için değil ama hareket etmek için paraya ihtiyaç olduğu açık. Ama ne için hareket etmek istiyoruz? Fena soru değil. Ve cevabını bulmanın bir yolunun olacağını umuyorum.

Niyetim paranın varlığını inkâr etmek veya yok sayılmasını gerektiren bir anlayış oluşturmak değil. (Zaten zamanımızda ona gücümüz yetmez!) O’nun çeşitli yöntemlerle (ücret, borsa, kredi kartı,finansal haberler, iktisat, faturalar v.b. ilk aklıma gelenler) bizi maniple etmesine karşı durabilerek bizim O’nu kontrol etmemizi, kullanabilmemizi sağlayacak anlayışları yeniden hatırlatmak. Bunu sağlayabilmek için arkadaşın teki yüz yıl kadar önce üç cilt kitap yazmış…

1973’te Pink Floyd, ‘Dark Side of The Moon’da ‘para defol git’ derken ne yapmaya çalışıyordu, sadece çok satmayı hedefleyen bir şarkı mı ?

  (Pink Floyd “Ayın Karanlık Yüzü”- Atilla Cesur’un en sevdiği şarkı)

Toplumlar veya topluluklar, yüzyıllarca insani kavramlar doğrultusunda; bütünlük, birliktelik duygusunu yaşamış, pratiğini soluklamışken birdenbire bu değerlerin yokluğu veya değerini yitirmesi, onları hiçliğe sürüklenmiş hissine kaptırıyor. Bu durumda bir güç olarak kendilerine sunulan paraya sahip olma güdüsüne sarılmaları doğal (doğru anlamında değil) olarak karşılan- malı. Herkes bir boşluğu doldurma ihtiyacındadır. Zamanının popüler oyunu ‘Tetris’ bu duyguyu yakalamış bir mantığa sahipti. Sembolik olsa da bir boşluğu doldurma, tamamlanmışlık duygusunun tatmini, hem de bedava!

Bu hastalıklı yapının er geç kendi ken- dine çökmesiyle, bizim çökertmemiz (ki biz değiştirmekten, düzeltmekten bahsediyoruz) arasında bir fark olacaktır. Yeniyi kurmak isteyen, eskiyi hatırlamaktan yola çıkar, unutturmaya çalışmaktan değil. Birbirimizi bulmak zorundayız! Materyalizm ile olanağı var! Görüşebileceğimizi sanıyorum. Nerede veya nasıl olacağı çok mühim değil. Olabilmesi önemli olan. Gerisi kolay! Öyle değil mi?

Sonuç Niyetine

Felsefe denilen şey psikolojik gibi gözüküyor, ideolojide öyle. Yani bireyin psişik donanımlarına göre yaptığı tercihleri ifade ediyor. Bu tercihlerin bir kısmı dış etkenlerden bir kısmı kişilik özel liklerinden (onlarıda dış etkenler maniple eder ya neyse) kaynaklanabilir. Politika ise kesinlikle zamana endeksli. Bu doğal. Ama eşelenmeye açık olduğunu söyleyebiliriz. Bu denemeler bizi bilinçli tercihlere ve olası etkileri aşmaya (inkâr etmeye değil) taşır diye düşünüyorum.

Hep soru mu sordum, yoksa bir yazı yazdım? Emin değilim. Bazen ‘bir soru sormak zaten onu cevaplamaktır’ denildiği de oluyor. Niyetim bu değildi. Ama bir Anadolu’lunun böyle bir yazısı olamaz mı diyebilirim. Çok mu duygusal oldu? Umarım olmuştur.

Günümüz değişen şartlarının getirdiği her zorlama veya tıkanmada ‘Marx nerede hata yapmış,eksik bırakmış?’ diye düşünmek veya ‘marksizmin bunalımı’ , ‘marksist teorinin çözülüşü, tıkanıklığı’ gibilerinden ifadeler işin kolayına ve sorumluluğundan kaçmak olmuyor mu? Adamı rahat bırakın kardeşim, O elinden geleni fazlasıyla yaptı. Gelecek tasarımlarını da ipotek altına alacak yaklaşımların alemi var mı? Devam ettiriciliğine soyunanlardan kaç kişi ne yaptı veya yapmadı? Soru budur ve Marx’ı değil onun mirasını değerlendiremeyen, tüketen mirasçılarını bağlar. Hepsi bu.

Bir arkadaşım ‘Türk solunun üzerinde bir moloz var’ demiş bir başkası da eklemişti ‘O molo- zun önemli bir bölümü Türk solunun kendisidir’! Bunun altından kalkmaya var mıyız? ( Bütün bu lakırdıları ederken, solcu olmadığımı; sosyalist, komünist, devrimci olmaya çalıştığımı belirtmeli- yim. Bunu ne kadar becerebildiğimi bilmiyorum. Ama ‘solcu’ kavramının; Fransız İhtilali sürecin- de, parlamentonun sağında oturan aristokratlara karşılık, solunda oturan burjuvazinin temsilcilerine ithafen kullanıldığını biliyorum. Ben onlardan değilim, olmamaya çalışıyorum. –aslında herkesin ağzına sakız ettiği haliyle demokratta değilim.) ‘Tarih tekerrürden ibarettir birincisi trajedi ikincisi komedidir’ diyen Sevgili Karl Marx’a, ‘marksizm’ diye bir ifadeyi üretmekle en büyük kahkahayı attırmışızdır belki de. Ama ben onun bu komediye güldüğünü veya yaşasaydı güleceğini hiç sanmıyorum.

Marx’ın ve takipçilerinin anısını, emeklerini, mirasını yaşatmanın yolu ne heykellerini dikmekle ne de garip kavramlar icat etmekle yakışık almaz. Artık aldığımız mirasın hakkını vermenin veya temize çekmenin zamanı gelmiştir. Umarım geçmemiştir. ‘…Artık sermaye Marx’lı ve Lenin’li bir dünyada yaşıyor’ diyerek yapılan uyarının kıymetini bilemedik ama dersini çıkarmasını ve hakkını vermesini bileceğimizi sanıyorum.

Marx’ı rahat bırakalım kendimizi de özgür! Bu yaklaşım daha doğruyu (ne demekse?) daha çabuk (ne kadarsa?) bulmamı- sağlayacaktır sanıyorum. Umut edi- yor ve becerilebileceğine inanıyorum. Bu uğurda ipin ucunu nerede, ne zaman, nasıl ve ne vesile ile tutmuşsak tutmuşuzdur. Mesele ipin ucunu kaçırmamak! Asıl olan Diyalektik-Tarihsel Materyalizm’dir.

Notlar

Bir dostum ilk okumasında ‘öfkeyle yazılmış bir yazı olmuş’ dedi. Yılların içimde biriktirdiği sıkıntıya verin. (Gerçi kimin bin bir türlü sıkıntısı yok ki?) Böyle olmasını istemezdim. Ama böyle de yazılabileceğini görmek fena mı? Fena demeyin bakarsınız siz de yazıyorsunuz….

Belki de ben bir daha yazarım. Fena mı? Nihai amaç; ne olursa olsun hayatta kal-mak mıdır, hayatta doğru bildiğin bir şekil- de yaşayabilmek midir? Tercih hepimizin…

Bir başka dostum ‘Artistlik yapmışsın lan, ciddi bir şeyler yazıyorum havalarında ses getirmek beklentisiyle ‘Marksizm’ gibi yerleşik bir kavramı diline dolamış bahane etmişsin’ dedi. Belki de haklıdır. Ama bu bahane ile ‘Marksizm’in yerleşik bir kavram olmaması gerektiğini düşündüğümü tekrarlayabilirim. Bunu değiştirmeye çalışırken içeriğini de (zamanımıza dair) dönüştürebileceğimizi, yetkinleştirebileceğimizi sandığımı söylemek isterim. Gerekmez mi?

Kafası bozuk veya karışık bir Anadolu’lu belki de? Temize çekmeye ne dersiniz? Herhangi bir noktaya el atmak serbest. Hepimizin işine yarayacağına inanıyorum. Dipnotlar

  1. Ayrıntı , 1991, İstanbul

  2. El Yayınları, 1987, İstanbul

  3. Tekeliyet, İthaki, 2003, İstanbul

  4. Sanat ve Edebiyat Üzerine, Birikim,1971, İstanbul

  5. Ayrım, 1991, İzmir

  6. Ayraç, 2002, Ankara

  7. İletişim, 1992, İstanbul

  8. İletişim, 1995, İstanbul

  9. Metis, 1997, İstanbul

  10. Göçebe, 1998, İstanbul

  11. Ataol, 1994, İstanbul

  12. Sol, 1977, Ankara

  13. İletişim, 1994, İstanbul

  14. BTDK Yayınları, 1988, İstanbul

…çok şükür yaşıyoruz…

N. Hikmet

TEILEN