Marko Paşa Meselesi

36

Sevda Ergin’in bu makalesi Fabrika’nın 58. sayısında yayınlandı.

Bu memlekette okur yazar olanların çoğunun kitaplarından hiç değilse bir kaçını okuduğu Aziz Nesin, 1993’de Madımak Oteli’nde diri diri yakıl- maktan şans eseri kurtuldu. Bu trajik olaydan üç yıl sonra da ardında mizah alanında pek çok eser bırakarak dünyamızdan göçtü. Kuyucaklı Yusuf romanının yazarı, hikayeci ve şair Sabahattin Ali, 1948’de öldürüldü. Trajik bir şekilde sona eren kısa yaşamında bir yandan yazarken bir yandan da mahkemeler ve cezaevleri arasında mekik dokudu. Marko Paşa, işte bu iki yazarımızın; Aziz Nesin ile Sabahattin Ali’nin çıkardıkları mizah dergisinin adıdır. Bu derginin Marko Paşa adıyla başladığı yayın hayatını, hükümet tarafından habire kapatılması nedeniyle Merhum Paşa, Malum Paşa gibi isimlerle sürdürdüğünü; siyasi mizahın Türkiye’deki ilk ve belki de en başarılı örneği oldu- ğunu hep bilirdik. Bilmediklerimizi ise, edebiyat araştırmacısı Mehmet Ergün’ün “Sahte Marko Paşa- Bir Provokasyonun Öyküsü” adlı kitabın- dan öğrendik. (1)

Paşaların başlarına gelenler

Marko Paşa’nın ilk sayısı, 25 Kasım 1946’da çıkıyor. Çıktığı gün bayilerin sabotajıyla karşı- laşıyor; “Gazeteyi dağıtmayız!” diyorlar. Bunun üzerine S.Ali ve A.Nesin, gazeteleri sırtladıkları gibi kendileri dağıtıyorlar. 6000 nüsha basılan ilk sayı, bir gün içinde satılıyor. İkinci sayısı çıktıktan iki gün sonra, TBMM’nin 4 Aralık 1946 tarihli oturumunda söz alan Cemil Sait Barlas tarafından “kökü dışarda” bir yayın olarak niteleniyor. Türkiye’deki “kök edebiyatı” da böylece başlamış oluyor. Marko Paşa’nın 22. sayıda kapatılması üzerine Merhum Paşa çıkarılıyor. O güne kadar karşılaştıkları baskının bir dökümünü, Sabahattin Ali’nin kaleminden okuyoruz:

Bir gazete çıktı.1947 yılında, Türkiye Cumhuriyeti hudutları içinde, dünyanın en medeni şehirlerinden İstanbul’da, haftada bir defa,….dört küçük sayfalı bir gazete çıktı. Bu gazete ancak 22 sayı çıkabildi efendim……Bu 22 sayı ile Türkiye’de baskı rekoru kırdı: 60 bin basarak bir çok para kazandı. Fakat kendisine, tahmin edilemeyen zorluklar çıkarıldığından….muhtaç olduğu teknik vasıtalara ve bunların insafsız ve korkak sahipleri- ne hayret edilecek yüksek fiyatlar ödeyerek, korkak ve gözlerini para ile doyurdu…Matbaacılara basmamaları için gizli emirler verildi. Bayiler, sat- mamaları için, el altından tehdit edildi. Bu gazeteyi satıp ekmek parası kazanan 7-8 yaşındaki çocuklar toparlanarak, parmak izleri alınmak suretiyle, sabıkalılar sınıfına ithal edildi. Bir çok vilayetlerde, resmi makamlar tarafından sattırılmaması için zorluklar çıkarıldı, hatta menedildi. Bu gazeteyi satanlardan –Türkiye’de ilk defa olarak- seyyar satıcılık vesikası, muayene kağıdı soruldu. Yine Türkiye’de ilk defa olarak, 15 yaşından küçük diye çocuklara sattırılmadı.

22 sayıda İstanbul, Ankara ve İzmir’de, daha başka vilayetlerde 33 defa nümayişler tertip ettiril- di. Gazeteler yırttırıldı, ayaklar altında çiğnetildi. Hatta şöyle bir vaka oldu: Bir vilayette, alakalılar yahut kendini alakalı sananlar, işçilere para dağı- tarak, bu gazeteyi alıp yırtmaları, miting yapmaları için emir verdiler. Filhakika miting yapıldı amma, işçiler kendilerine verilen para ile, söylenilen gazeteyi değil, Ulus gazetesini alıp yırttılar.

Bir vilayette de miting hazırlandı. Gazete istasyona çıkar çıkmaz yırtılacaktı. Fakat gazete, çıkarılan zorluklar yüzünden geç kaldığı için o vilayete beklenilen trenle yetişemedi. Bu suretle yapılamayan miting için, ertesi gün gazetelere şöyle bir havadis iletildi: ‘Dün…gazetesi aleyhinde bir miting tertip edilmişse de, idari makamlar mani olmuşlardır.’

22 sayıda bu gazete dört neşriyat müdürü, biri şapirograf olmak üzere 11 matbaa değiştirmek zorunda kaldı…10 defa mahkemeye verildi, üç muharrir muhtelif müddetlerle, üst üste mahkum oldu. Öyle İzmir’deki gibi sürülerek değil, takılmak suretiyle bütün İstanbul’da kelepçeli dolaştırılarak teşhir edildi” (2)

                       (Derginin karikatüristi Mim Uykusuz’un sömürü konulu karikatürü)

Bir Provokasyon Öyküsü

Merhum Paşa’nın ilk sayısının yayınlanmasından sadece üç gün sonra – 29 Mayıs 1947- der- ginin sahibi Sabahattin Ali tutuklanınca bu dergi de kapanmak zorunda kalıyor. Tutuklananlar (A.Nesin, S.Ali ve M.Uykusuz) salıverilinceye veya derginin sahipliğini ve sorumluluğunu üstle- necek biri bulununcaya dek suskunluğa gömülme- leri kaçınılmaz oluyor. Üç aylık bir aradan sonra Marko Paşacılar, bu kez Malum Paşa adıyla yayın dünyasına dönüyorlar. Derginin sahibi ve yazı işleri müdürü ise Marko Paşacılar arasında daha önce adı geçmeyen biridir: Orhan Erkip.

Malum Paşa, ilk beş sayısı itibariyle tıpkı Merhum Paşa gibi Marko Paşa’nın sadece ad değiştirmişidir. Biçimi ve içeriği ile onun aynısıdır. Ancak 6. sayısından itibaren biçimsel olarak önceki paşaların aynısı olsa da, tutumu ile onların tam kar- şıtıdır. İlk sayfada kocaman puntolarla “Komünist Şarlatanları İfşa Ediyoruz” başlığı altında, Marko Paşacılar’ın Kızıl Rusya’nın gayelerini gerçekleştirmek için kiralanmış kimseler oldukları yazılır. Merhum Paşa da, Moskova Radyosu, Pravda ve İzvestia’nın bir kopyasından başka bir şey değildir. Orhan Erkip, sorumlu müdür sıfatıyla derginin idare yerini alt üst etmiş, birkaç haftalık yazı birikimine, karikatürlerine el koymuş; kendi sorumluluğundaki dergiden arakladığı malzemeyle, dergiyi aynı ad altında fakat tamamıyla zıt bir tutumla, başka bir adreste çıkarmaya başlamıştır. Sabahattin Ali’ye göre bu yapılan “Marko Paşa’yı, Türk milletinin haklarını çiğneyen bir gazete haline sokmak isteyen çirkin ruhlularca gerçekleştirilmiş bir şaşırtma ve yol kesme” girişimidir.

6 Ekim 1947’de Marko Paşa’nın sahibi ve yazı işleri müdürlerinden olan M.Uykusuz aklanınca, Marko Paşa tekrar yayınlanmaya başlar. Marko Paşacılar, Malum Paşa’nın sahte olduğunu anlatmaya çabalarken Orhan Erkip, Marko Paşa’nın da sahtesini çıkarır ve Sabahattin Ali ile Aziz Nesin’in çıkardığı gerçek Marko Paşa’yı sahtecilikle suçlar!

Sahte Marko Paşa, muhalif kesimlere saldırırken “kökü dışarıda” demekle yetinmez; muhalifleri “soysuzlar, vatansızlar, Kızıl Rusya’nın kiralık kalemleri, vatan hainleri” olarak niteler. Vatan hainleri ile aynı fotoğrafta gözükmek de belaya çağrı çıkarmaktır. Böylece muhalifler kımıldayamaz duruma getirilir. Marko Paşa da bu toz duman arasında okur desteğini yitirmeye başlar. Orhan Erkip Marko Paşa’nın imtiyazını bir oldu bittiyle ele geçirip onun da sahtesini çıkardığında S.Ali ve A.Nesin yeniden Merhum Paşa’yı çıkarırlar. Ancak S.Ali, eşine yazdığı 10 Kasım 1947 tarihli mektupta, şunları dile getirir:

“…Bu hafta Merhum Paşa çıkmadı, çıkmayacak…İki haftaya kadar Ali Baba’yı çıkaracağım. Çünkü paşalar karıştıkça satış düştü, ziyan etmeğe başladık. Çok sıkıntılı vaziyetteyim.” (3)

Marko Paşa’nın okur sayısı azalırken, Sabahattin Ali’nin çevresi de boşalmaktadır. Kırk Haramilere Karşı: Ali Baba isimli derginin 4. sayısını yayınladıktan sonra yine eşine yazdığı bir mektupta, hiç kimseden, hiçbir arkadaşından yardım görmeden dayanmasının imkansız olduğunu yazmaktadır. Bu mektuplardan kısa bir süre sonra, 2 Nisan 1948’de ise ölümle buluşacaktır.

Marko Paşa, Sabahattin Ali’nin öldürülmesinden 6 ay sonra yeniden yayınlanır. Künyesinde şu isimler vardır: Müessis ve Sekreteri Aziz Nesin, Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü Rıfat Ilgaz. Peki, Marko Paşa’nın imtiyazını bu ekip, Orhan Erkip’ten nasıl kurtarmıştır?

Sorulmamış Sorular

Mehmet Ergün’ün kitabında bu soruya verdiği cevap; Aziz Nesin’in Orhan Erkip’le uzlaşmak yoluyla imtiyazın geri alınmasını sağladığıdır. Zaten Aziz Nesin’in Bir Sürgünün Anıları adlı kitabının 13. baskısına eklediği bir mektup, bunu doğrulamaktadır. Rıfat Ilgaz ise kendisiyle yapı- lan bir mülakatta bunları doğruladığı gibi, Aziz Nesin’in atladığı bir gerçeği de eklemektedir; Orhan Erkip imtiyazın geri alınması karşılığında, dergiye ortak edilmiştir. Provokatör Orhan Erkip, son Marko Paşa’nın, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz ile birlikte üçüncü ortağıdır. Tam da burada Mehmet Ergün bu güne dek sorulmamış şu haklı soruları yöneltmektedir: Aziz Nesin Orhan Erkip’le girişilen ortaklığı belirtmekten niye kaçınmaktadır? 

Orhan Erkip’in “polis ve milli emniyet görevlisi” olduğunu açıkça belirten Aziz Nesin’in Marko Paşa’yı devralmak için onunla ilişki kurması, dahası üçüncü ortak olarak almasının anlamı nedir? Bütün bunlara diyelim ki; Marko Paşa adını bu şahıstan kurtarmak için katlanıldıysa, provokasyondan sonra okurun gözünde tükenen bir dergi durumundaki Marko Paşa’yı yeniden ihya etmekte bu kadar ayak diremek niye?

Halbuki Ali Baba’nın imtiyazı Rıfat Ilgaz’da olduğu için yeni bir atılım bu dergiyle de yapı- labilirdi. Ancak Rıfat Ilgaz, Sarı Yazma isimli kitabında “Ali Baba, Sabahattin Ali’yi anımsatır, kötü çağrışımlara yol açabilirdi.” diyerek bunu niye tercih etmediklerini açıklamaktadır. (4) Rıfat Ilgaz’ın burada unuttuğu şey, provokatör şahsın da ortaklığıyla Marko Paşa’yı yeniden çıkardıkları tarihte (29 Ekim 1948) Sabahattin Ali’nin ölümünün henüz bilinmediğidir. Herkes onun yurt dışına kaçtığını zannetmektedir. Kötü çağrışımlara yol açacak olayı, failler dışında henüz bilen yokken, bunu Ali Baba adını kullanmaktan kaçınmanın gerekçesi yapmak pek de ikna edici değildir.

Sabahattin Ali’nin Ölümü ve Yalçın Küçük

Marko Paşa ve Sabahattin Ali olayı üzerine pek çok insan konuşmuştur. Söz alanlardan biri de Yalçın Küçük’tür. Y.Küçük’ün olayla ilgili tutumuna kitapta kısaca değinen Mehmet Ergün’ün aynı konuda kaleme aldığı, Adam Sanat.dergisinde yayınlanmış daha kapsamlı bir yazısı da var.

Yalçın Küçük, bir büyük solcu basın başarısı olarak gördüğü Marko Paşa’yı Aziz Nesin’in koleksiyonundan incelediğini söylemektedir (5) Ancak hem mizah hem de yakın dönem siyasi tarihimiz açısından önem taşıyan bu dergileri daha eline alırken, neyi bulmak istediğinin kararını vermiştir: Dergide Aziz Nesin’in yerini öne çıkarmak, Sabahattin Ali’nin yerini önemsizleştirmek! Aziz Nesin Marko Paşa Olayı’nda kendini öne çıkarmak için, dergideki yazıların niteliğine değil sayısına vurgu yapar. Daha sonraki yıllarda ise kendini iyice derginin odağına yerleştirir ve S.Ali’yi neredeyse tümüyle dışarıda bırakır:

Marko Paşa olayında başından beri hep şu üç kişi olmuştur: Mustafa Uykusuz, Haluk Yetiş ve ben……Sabahattin bu iş için 650 lira sermaye koymuştu ve işin çok kıyısındaydı. Marko Paşa’ya 10’u geçmeyen başyazıdan başka katkısı olmamıştır.” (6)

Fakat dergiye anti-emperyalist, bağımsızlıkçı çizgisini kazandıran da Sabahattin Ali ve kaleme aldığı o baş yazılardır. Bu nedenle provokatör Orhan Erkip, Marko Paşa’nın idarehanesinden yazı, karikatür vb. malzemeyi çalıp, tamamen zıt bir çizgide sahte Marko Paşa’yı çıkardığında Aziz Nesin’in mizah öykülerini, M.Uykusuz’un karikatürlerini aynen kullanmış, ancak derginin perspektifini belirleyen S.Ali’nin yazılarını kullanamamıştır. Yalçın Küçük de tüm bunları bildiği, Marko Paşa koleksiyonunu incelerken kolayca görebileceği halde S.Ali’nin dergideki rolünü önemsizleştirmek adına görmezden gelmektedir.

Yalçın Küçük, aslında Sabahattin Ali’nin öldürülmesi ile ilgili tezi nedeniyle Marko Paşa olayına Aziz Nesin’in gözüyle bakmak zorundadır. Çünkü S.Ali’nin ölümünün solculuğu yüzünden olmadığı- nı, hedef seçilmesini gerektirecek kadar solculuk yapmadığını kanıtlayabilmek için onun Marko Paşa’daki yerini de küçültmek lazımdır. Yalçın Küçük, Edebiyat Cephesi’nde şunları yazıyor:

“…Sabahattin Ali solculuğu yüzünden öldürülmemiştir. Sabahattin Ali’nin solculuğunu bur- juvazi ciddiye almaz. Ayrıca solculuk nedeniyle adam öldürmede, 1948 yılında, sıra Sabahattin Ali’ye gelmez. Bu önemli sonucun bir eki var. 1940 yıllarında Türkiye’nin burjuvazisi yazarları hapse atıyor. Henüz öldürmüyor. Nazım hapistedir.”(7)

Halbuki Sabahattin Ali, daha 25 yaşındayken memleket aleyhine menfi propaganda yaptığı için tutuklanıyor, Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılıyor, Marko Paşa serüveninde ise defalarca gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Ayrıca Marko Paşa, Tan Gazetesi’nin basılmasından sonra devletin solcuları zor kullanarak susturduğunu düşündüğü bir dönemde çıkıyor, egemen güçlerin temel tercihlerine karşı bir yayın politikası izliyor. Kısa sürede büyük bir yayın başarısı gösteriyor, köylere kadar ulaşıyor. Hükümet destekli gazetelerin yirmi bin basıldığı bir ortamda yetmiş bine varan baskıları yapılıyor.Kısaca devletin bu dergiyle uğraşmak için yeterince sebebi var. Derginin yönlendiricisi de Sabahattin Ali’dir. Tüm bunlar Yalçın Küçük’ün de kolayca ulaşabileceği bilgilerdir ve belgeleri de vardır.

Ancak Yalçın Küçük’ün “tezler”iyle tartışırken arşiv, belge ve benzerlerine vurgu yapmanın kendisi tarafından küçümsendiğini biliyoruz. Kendisi solcuların belge merakından daima şikayet etmiştir.

Belgelerden söz edilince aklımıza E.H.Carr’ın “Tarih Nedir?” adlı o eşsiz kitabında anlattığı, tarihi anlamada tarihsel belgelerin yerine dair bir öykü geliyor: Weimar Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanı Stresemann 1929’da öldüğünde, ardında 300 kutu dolusu evrak bırakır. Arkadaşları ve akrabaları bu büyük insanın anısına bir kitap bastırmak isterler. Bakanın sadık sekreteri Bernhard çalışmaya koyulur ve 300 kutu içinden onun seçtiği belgelerle “Stresemann’ın Mirası” adıyla üç iri cilt basılır. Bernhard’ın eledikleri de bir bodrumda çürümeye bırakılacaktır. Bernhard’ın kitapta yer verdiği belgeler müteveffa dışişleri bakanının Batı politikasıyla ilgilidir; çünkü bunlar parlak bir başarıyla taçlandırılmıştır. Bakanın Sovyetler Birliği ile ilişkileri içeren Doğu politikasıyla ilgili belgeler ise bu üç cilt içinde pek az yer alır; çünkü sadık sekreter bu alan- da somut bir başarı görememiştir. Halbuki bakan dışişlerindeki mesaisi boyunca dikkatini çok daha fazla Doğu’ya yöneltmişti. Bu ciltlerin basımından bir süre sonra Hitler iktidara gelir ve ciltlerin çoğu piyasadan kalkar, belki de yokedilir. Daha sonra nadiren bulunan bu ciltlerden de kısaltılmış bas- kılar yapılır, yani belgeler bir kere daha ayıklanır. Bu durumda 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Weimar Cumhuriyeti’nin dış politikası üzerine çalışan bir tarihçi tümüyle belgelere dayanarak gerçeği pekala çarpıtabilir. Bu öykü bir yanıyla Yalçın Küçük’ün belge takıntısı olanlara ‘takmasını’ haklı gösteriyor olabilir. Geçmişi sadece belgelere dayanarak kavramak istersek bir yığın tesadüfün ve öznelliğin tayin ettiği bir evrak yığınının altında kaybolabiliriz. Ancak tarihle ilgili çalışmaların kişisel fantazilerin ötesinde bir ciddiyetinin olması, hayal gücümüzün tarih bilgisi için bir imkan haline gelmesi de olgular ve belgelerle desteklendiğinde mümkün. Yalçın Küçük ise Marko Paşa ve Sabahattin Ali olayında önce fantazilerini şekillendirip, belge ve olgular- dan kendi kurgusuna uygun olanları seçmektedir. Solcularla ilgili ‘tarihsel’ çalışmalarında sekreter Bernhard kadar da sadık ve vefalı değildir.

Devlet Adam Öldürmez

Sabahattin Ali’nin öldürülmesinin siyasi bir nedeninin olmadığını kendine özgü metoduyla ispatlamaya (!) çalışan Yalçın Küçük’ün esas tezi, S.Ali’nin öldürülmeyi ‘hakedecek’ kadar solcu olmadığıdır. Bu konuda, artık aramızda olmayan Aziz Nesin’in, Yalçın Küçük’e de rahmet okutacak bir tespiti vardır:

Sabahattin Ali’nin kişi olarak kusurları, eksikleri, yanlışları vardı…Hem Sabahattin’i MİT öldürtmedi. Kişisel kusurlarının sonucu oldu başına gelenler. Devletin yetkili organlarının bir kişiyi öldürmek için tuzak kuracağına inanmıyorum ben. Marko Paşa’yı ben çıkardım. Herkes bilir bunu. Sabahattin Ali sadece yazı yazardı. Yazdıkları için, devlet bir adamı neye öldürtsün? Beni neden öldürtmedi?” (8)

Aziz Nesin, Madımak Otel’de alevlerin arasından kurtulmaya çalışırken şiddet ve devlet üzerine düşüncelerini hatırlamış mıydı bilemiyoruz. Yalçın Küçük ise Aziz Nesin’in bir araştırmacının teybine söylediği bu sözlerin ağırlığından kurtulmak için teybin bozuk olabileceği şeklinde komik bir açıklamaya sığınmaktadır.

Mehmet Ergün’ün Marko Paşa olayını anlattığı kitabı, mizah tarihimizi olduğu kadar siyasi tarihimizi de ilgilendiren önemli bir çalışma, titiz bir araştırma. Marko Paşa meselesinin tüm yönleriyle ve Sherlock Holmes’e aratmayacak bir dikkat ve titizlikle ele alındığı kitapta, Necip Fazıl ve Büyük Doğu’sunun Marko Paşa ile münasebetine ilişkin bir bölüm de var. Kitabın sunduğu tüm lezzetleri, küçük bir yazıya sıkıştırmak haksızlık olacağı için bu bölümden bahsetmedik. 

  1. Mehmet Ergün, Sahte Marko Paşa- Bir Provokasyonun Öyküsü, İstanbul 2003, 1.baskı,

Papirüs Yayınevi

(2) age. sy. 22 -23-24

  1. age. sy. 104

  2. aktaran Mehmet Ergün, age. sy. 144

  3. Yalçın Küçük, Aydın Üzerine Tezler, Cilt: 4, 2. B., İst., 1990, Tekin Yay., sy. 413

  4. Mehmet Ergün, Sahte Marko Paşa- Bir Provokasyonun Öyküsü, sy.153

  5. aktaran Mehmet Ergün, Adam Sanat S: 152, 1998-Temmuz, sy.25

  6. aktaran Yalçın Küçük, Bilim ve Edebiyat, İstanbul, Ocak 1985, Tekin Yay., sy. 275

 

TEILEN