TKP Tarihinde İlk “Büyük Kırılma”ya Doğru

35

Sinan Dervişoğlu’nun bu yazısı Fabrika’nın 63. sayısında yayınlandı.

1926 Viyana Konferansı belgelerinden sonra, 1927 tevkifatı ile sonuçlanacak süreci daha iyi kavramamızı sağlayacak olan 1926- 27 TKP MK ve Harici Büro toplantı tutanaklarını ve yazışmalarını yayınlıyoruz. 1927 Tevkifa- tı, Mustafa Suphi sonrası dönemin ilk büyük kırılma noktasıdır ve sonuçları ilerde daha ayrıntılı aktarılacaktır. Bu kırılmanın TKP’nin gelişim sürecinde ve mücadelesinde yarattığı tahribat, gerek o dönemi yaşayan kuşaklar, gerekse günümüzde TKP tarihini inceleyenler için neredeyse mâlumdur. Asıl mâlum olma- yan ve şimdiye kadar karanlıkta kalan unsur, sonuçlardan çok sebeplerdir. Parti içinde, daha sonra bir kısım kadronun kemalist saflara geçmesiyle sonuçlanan süreç nasıl başlamış ve gelişmiştir?

Bu soruya cevap arayan yegâne yazılı çalışma, Yalçın Küçük’ün “Türkiye Üzerine Tezler”in 2. cildinde, konuyla ilgili bölümdür. Y.Küçük, Vedat Nedim’in “dış dinamiği fazla önemsediği için paniğe kapıldığını” savunur ve kırılmayı bununla açıklar. Kanımızca bu, ilgili belgelerin yokluğunda ulaşılmış oldukça iddialı bir çıkarsamadır. Solun “ortak bilinci”nde ise verilen cevaplar, tarihsel değerlendirme- lerde sık sık kullanılan (ancak her zaman bizi gerçeğe ulaştırmayan!) bir yaklaşımla, sebebi sonuçlardan itibaren bulmak, ya da “yaratmak” yoluyla verilmektedir. Vedat Nedim ve Şevket Süreyya, daha sonra Kadro hareketini kurma- mışlar mıdır? O zaman onlar muhtemelen TKP içinde de kemalist yaklaşımların sözcülüğünü yapıyor, kemalizme karşı iyimser bir tavrı savunuyor, bu konuda kendilerinden daha solda olan Şefik Hüsnü ve ekibiyle çatışmaya giriyor- lardı. Dolayısıyla kırılmaya yol açan çatışma, genel olarak “pro-kemalizm / anti-kemalizm” ekseninde yorumlanmaktadır. Ancak kitapta yayınladığımız belgeler, bambaşka bir resmi karşımıza çıkarmaktadır. Kemalizm yandaş- lığı, tamamiyle kırılmanın sonrasına ait bir olgu, ekiplerden birinin parti dışına itilmesiyle kendilerine buldukları bir siyasi şemsiyedir. Kırılma öncesi sürece damgasını vuran ise bu tartışma değil, uluslararası komünist harekette yer yer rastlanan ve gerek kişisel, gerek grupsal sübjektivizmlerin harekete geçirdiği bir olgudur: Seka ve Harici Büro şeklinde kristalize olan İç Parti – Dış Parti çatışması.

Komintern ve TKP

TKP içi çatışmanın yorumuna girmeden önce yayınlanan belgelerin bize ilettiği bilgi zenginliğini değişik boyutlarda tanıtmaya çalışalım. Bunlardan biri Komintern ile ilişkilerdir. Hatırlanacağı gibi 1926 Viyana Konferansı’nda Merkez Komitesi’ne (SeKa) dış ilişkilerde yardım etmek, Komintern’le bağını kurmak amacıyla bir Harici Büro kurul- muştur. Moskova’da bulunan Harici Büro’da Şefik Hüsnü, Nâzım Hikmet, Hasan Ali Ediz, Baytar Ali Cevdet görev almıştır. Aynı dönem- de Komintern’de ve Bolşevik Partisi’nde bir dönüm noktası yaşanmaktadır. Stalin ile yollarını ayıran Zinovyev ve Kamenev, Troçki’nin “Sol Muhalefet”ine yaklaşmakta, oluşan “Birleşik Muhalefet” dış politikada “Dünya Devrimi”, politikada da kırsal kesimde kulaklara karşı sınıf mücadelesinin yükseltilmesini savunan sol bir politika önermektedir. Bu nok- tada Buharin ve Rikov’a yaklaşan Stalin, “Tek Ülkede Sosyalizm” ve NEP’in sürdürülmesini temel alan bir politikayla bu muhalefete karşı mücadele etmiş, sonuçta Merkez Komitesi ve büyük merkezlerde azınlığa düşen muhalefet, elindeki mevzileri yitirmiştir. Bu çerçevede Komintern’de de Zinovyev’in yerini Buharin almıştır.

Kimi partilere direkt yansıyan (Almanya – KPD gibi) bu çatışma TKP’ye ulaşmış değildir. Muhalefet ilk deklarasyonunu Nisan 1926’da yapmış olmasına karşın, Temmuz 1926 tarihli bir mektupta MK Genel Sekreteri Süleyman (Vedat Nedim) “Şu Zinovyev meselesi nedir?” diye sormaktadır. Daha sonra SeKa’nın (usül gereği!) SSCB’deki muhalefeti kınayan bir yazı yazdığını öğreniyoruz.

TKP’de gerek SeKa, gerekse Harici Büro’nun Komintern’le ilişkilerinde, gene 1926 için işaret ettiğimiz, kişilikli ve başı dik tavrı görüyoruz. Harici Büro, TKP’nin iç işlerine karışan ve problem haline gelen Alimof’un (İsmail’lerin muhalefetinde parmağı olduğu ortaya çıkacaktır) Şark Darülfünunu’ndan (KUTV) uzaklaştırılmasını önermektedir ve bu talepleri yerine getirilmediği takdir- de KUTV’ya öğrenci yollamayarak, aslında Komintern’i protesto etmeye kararlıdırlar! Aynı şekilde SeKa, cezalandırmayı düşün- düğü bir üyenin, Sait’in, Komintern görevlisi Haygits’le görüşmesini ve Haygits’in Sait’e hak verir tarzda yorumlar yapmasını “yetkisini aşıyor” diye sert biçimde eleştirmiştir. Keza Şefik Hüsnü, kendisiyle temas kuran Komintern görevlisi Kitaygorodski’yi beğenmemekte, aslında pek de takmamakta, ileri bölümlerde açık açık onun “değiştirilmesi” gerektiğini söy- lemektedir. Sovyetler’in parti (ve Komintern) içi demokrasi alanında yaşayacağı “büyük kırılma”ya daha vakit vardır.

Komintern’in Türkiye’yi ve kemalizmi değerlendirişi konusunda ilginç ipuçları vardır. 9 Şubat 1927 tarihli Yakın Şark Sekreterliği’nin toplantı notlarında kemalizm tartışılmaktadır. Soru “Kemalist devrimin ilerici bir etkisinin kalıp kalmadığı”dır. Bu soruya kimse “hayır” cevabı vermemekte, değişik dozlarda lehte ve aleyhte yorumlar gündeme gelmektedir. Vasilyev ve Şumyatski, bir yandan Ş. Hüsnü’yü, özellikle KUTV’da aşırı anti-kemalist bir hava estirerek buradan mezun olan talebeleri Türkiye’ye geldiklerinde partiyi “liberal” bulmalarına yol açmakla eleştirmektedir (İsmail’in muhalefeti de bu tespiti doğrulamaktadır). Ancak öte yandan, kemalistlerin demokratik devrimi sonuna kadar götürmediklerini, toprak ve ulusal azınlıklar sorununu çözemediklerini belirterek bir mesafe bırakmaktadır. Buna karşılık, Kitaygorodski ve Pastuhov Sovyet devletinin geleneksel yaklaşımını savunarak şu soruyu sormaktadır: “Kemalistler yoksa kiminle?”. SSCB’nin Türkiye’de muhatap ala- bileceği yegâne gücün kemalistler olduğu gibi gerçekçi bir tespitten hareket ederek, TKP politikasının bu olgunun üzerine inşa edilmesi savunulmaktadır. Gerçekten kopulan nokta tam da burasıdır ve Pastuhov’un şu sözleri bunun ifadesidir: “Kemalistler milli sanayii geliştirecek, işçi sınıfı güçlenecek ve TKP’nin sokaklarında bayram edilecektir”. Bunların ne denli boş beklentiler olduğunu, maalesef tüm bir Cumhuriyet tarihi doğrulamaktadır.

Öte yandan 15 Haziran 1927 tarihli Harici Büro’da Halim (Hasan Ali Ediz) “Komintern’in Şark fırkalarına karşı ilgisizliği”nden şikayet etmekte ve oturumun sonunda, yalnız TKP’nin değil, birçok KP’nin yıllar boyu sürecek handikapını şu sözlerle son derece net ifade etmektedir: “Sovyetlerin harici siyaseti işlerimize mani oluyorsa hiçbir iş için imkân bulamayız.”

Harici Büro ile SeKa arasında yaşanan kırılmada Komintern’in payı var mı? Başka bir deyişle bunun, Komintern, dolayısıyla dış baskıyla zorlanmış bir kırılma olduğu düşünü- lebilir mi? Belgeler, bu çatışmanın başlatıcısının Komintern olmadığını net bir biçimde ortaya koymaktadır. Sorun tamamiyle parti içinde başlamış, Komintern’e Harici Büro tarafından aksettirilmiş, aynı Harici Büro ülke içindeki Merkez Komitesi’ne müdahale edebilmek ama- cıyla Komintern üst yönetimini ikna etmek için (bkz. Şefik Hüsnü’nün Buharin ve Petrov’a mektubu) ciddi çaba sarf etmiştir. Şefik Hüsnü’nün söz konusu mektubunun sonunda Buharin’e hitaben söylediği şu sözler, Komintern’i ikna etmek için sarf edilen yoğun gayretin ifade- sidir: “Önerdiğimiz tedbirler alınmazsa, TKP için kurtuluş yoktur!” Aynı şekilde, Türkiye’ye (partiye müdahale etmek için ) yola çıkmadan evvel Ş.Hüsnü Komintern’den Vasilyevski ile görüşmüş, bizzat Vasilyevski yapılmak istenen müdahaleyi yumuşatacak ve geciktirecek bir hareket tarzı önermiş, Ş. Hüsnü ise bunu kesinlikle reddetmiştir. Görünen odur ki, SeKa’ya atılan neşter, tamamiyle Ş. Hüsnü ve Harici Büro’nun tasarrufudur.

1927’de Türkiye ve TKP

Belgeler, tıpkı 1926 belgeleri gibi, Cumhuriyet’in ilk yıllarına ilişkin değerli ve ilginç bilgiler sunmaktadır. Bugün yaygın olan kanının aksine, Kemalist iktidarın kitle deste- ğinin o dönem oldukça zayıf olduğuna ilişkin önemli tespitler mevcuttur. Örneğin İzmir komitesinin raporunda, Mübadele’nin o dönem Türkiye’sinde ciddi bir sosyal yara teşkil ettiği, gelen muhacirlerin sefil ve perişan durumlara düştüğü ve değil (milli hisler dolayısıyla) hükü- meti bir kurtarıcı olarak görmek, tam tersine ona karşı ciddi bir husumet ve tepki içinde bulundukları aktarılmaktadır. Musul’un bıra- kılmasının halk vicdanında yol açtığı kırgınlık hâlâ diridir ve Komintern’e sunulan raporda halkın bu terk edişe bir ihanet olarak baktığı belirtilmektedir. Devlet eliyle burjuva yaratma ve geliştirme siyaseti ise son hızıyla sürmekte- dir. Hükümetin tesis ettiği her inhisarın (tekel) birilerini zengin etmesi öylesine sıradan bir vakıa haline gelmiştir ki, MK raporunda “hal- kın gözünde inhisarın hırsızlıkla eş anlamlı hale geldiği” ifade edilmektedir.

Fabrikalarda ise yoğun bir baskı sürmektedir. Hükümet bir yandan fabrikalara sivil polis sokarak işçi hareketini izlemekte, işçi önderleri sık sık sudan sebeplerle karakola çekilerek tehdit edilmekte, öte yandan da hükümet ipleri devletin elinde olan sahte sen- dikalar bile kurmayı düşünmeyecek kadar işçi sınıfını örgütsüzleştirmeye kararlı olduğunu göstermektedir. Bu yoğun baskının, işçiler arasında aşırı, yer yer devrimci terör yanlısı tepkilere yol açması ve TKP’nin bu “anarşist eğilimleri ikna etmeğe çalışması” da ilginç bir noktadır. Bu tepkileri dengeleyebilmek için iktidarın aldığı tedbirlerden birisi de, “bayram sayısını artırmak” olarak ifade edilmektedir. Her zaman Avrupa ortalamasının üstünde olan ve bugün dahi sayısı dışarıdan bakanları şaşırtan “milli bayram”larımızın, o yıllarda nasıl bir konjonktür içinde ihdas edildiğine ilişkin ilginç bir ipucu elde etmiş oluyoruz. Toplumdaki amorf, dağınık, ancak oldukça yaygın muhalefet hissinin en etkileyici ifadesi ise Komintern’e sunulan rapordaki şu sözlerde yer almaktadır: “Kemalist hükümet bugün devrilip yerine irticai olmayan bir yönetim geçse, halk bunu alkışlardı.”

TKP, konferans ertesinde ne yapmaktadır? Kitle içinde çalışma, konferansta konuşulan toplumsal zemin üzerinde sürmektedir. Parti, ülkedeki en önemli işçi örgütü olan Amele Teali Cemiyeti’nde oldukça etkindir. Cemiyetin genel sekreterinden “Hüseyin yoldaş” diye bahsedilmekte, parti Teali bildirilerini SeKa toplantısında kaleme almakta, buna karşılık Teali de, siyasi sebeple hapse düşen üyeleri- nin ailelerine yardım etmeyi üstlenecek kadar kararlı bir duruş sergilemektedir. Spor faaliyetlerini kitle içinde çalışma aracı olarak kullanmaya başlayan TKP’nin, tarihi Beykoz ve Haydarpaşa spor klüplerinin kuruluşunda rol aldığını da belgelerden öğreniyoruz. Üye sayısı 350’den 138’e düşmüştür; ancak İzmir gibi önemli merkezlerde komiteler kurulmuş, taşra komiteleriyle bağlar yenilenmiştir ve SeKa tüm olumsuzluklara ve baskı koşullarına rağmen toplanma, karar alma ve alınan kararlatakip etme, bunları belgeleyerek Komintern’i haberdar etme alışkanlığını sürdürmektedir. Özellikle mübadele ile Balkanlardan gelen işçiler, Cibali grevinde görüldüğü gibi, TKP’nin sınıf içindeki çalışmalarının ivme kazanması için önemli bir olanak teşkil etmektedir. Varılan nokta, kemalist iktidarla bir kapışmaya girmek için henüz oldukça yetersizdir ancak o dönem dünyadaki tüm KP’ler gibi kendine temel gelişme zemini olarak işçi sınıfı hareketini seçmiş olan TKP’nin, bu çerçevede atılabilecek olan tüm pratik adımları genel olarak attığını söyle- mek haksız olmayacaktır.

Belgelerde değinilen konular kadar değinilmeyen konular da önem taşımaktadır. Ülkenin doğusunda tüm şiddetiyle bir Kürt İsyanı sürmekteyken, TKP’nin (ne SeKa, ne de Harici Büro) bundan bahsetmemesi anlamlıdır. Konunun gündeme geldiği yegâne nokta, Harici Büro’nun SeKa’yı İstanbul’daki mavnacılar grevini desteklememekle eleştirmesi üzerine, Vedat Nedim’in “sosyal mahiyetine bakmadan iktidara karşı her muhalefeti destekleseydik Kürtlerin isyanını da desteklememiz gerekirdi” dediği mektuptur. Kürtler, TKP’nin bu dönemki belgelerinde ne yazık ki yalnızca negatif bir referans olarak yer alabilmektedir.

Sorun Kemalizm miydi ?

Parti içi ihtilafın kaynaklarını ele almamız gereken şu noktada, önce sorunun “ne olmadığına” değinmekte yarar var. Girişte de belirttiğimiz gibi, meselenin Şefik Hüsnü ile Vedat Nedim arasında kemalizmin yorumlanmasına ilişkin bir farklılıktan kaynaklandığı yönünde yaygın bir ön kabul mevcuttur. Yayınladığımız belgeler, bunun gerçekle ilgisi olmadığını yeterince ortaya koymaktadır. Daha 1926 Viyana Konferansı’ndan hatırla- nacağı gibi, Şefik Hüsnü “kemalistlerin kendi açılarından yanlış yaptığına” dair bir tür akıl verici yaklaşımı savunurken, Vedat Nedim “atacağımız şiarlarla kemalizmi ileri sevk etmeyi düşünmenin bir illüzyon olduğunu” net bir biçimde belirtmiştir. 2 Nisan 1927 tarihli Merkez Komitesi toplantısında, Komintern’den gelen murahhas, Halk Partisi içine bazı sorum- lu üyeler sokma teklifini getirdiğinde, Vedat Nedim dahil tüm MK üyeleri buna karşı çık- mış, bunun işçiler üzerinde son derece olumsuz bir etki yaratacağında ısrar etmiş, yalnızca (doğal olarak) Komintern’den gelen bir öneri olarak “değerlendirmeye alınmıştır”. Kemaliz- min, komünistlerce mücadele edilmesi gereken bir burjuva diktatörlüğü olduğu fikri, bu iki liderde de nettir.

Aynı şekilde madalyonun öbür yüzü de, yani kemalizmin “anti-emperyalist yönü”nü değerlendirme adına oluşabilecek iyimserlikler ya da kemalistlerin emperyalizm veya irtica karşısında zor durumda kaldıklarında sola yanaşabilecekleri umudu, her iki lider için aynı

derecede geçerlidir. Vedat Nedim, İzmir suikastını değerlendirdiği 29 Haziran 1926 tarihli SeKa kararında, “irticaın harekete geçtiğini, bu durum karşısında kemalistlerin herkese saldırabileceği gibi sola da yanaşabileceğini” belirtmiş, bu durumda da “nasıl bir zaman anti-emperyalist cephede beraber idiysek anti-reaksiyoner cephede de beraber oluruz” demiştir. Ancak bu iyimserlikte V. Nedim yalnız değildir. Şefik Hüsnü’nün Komintern’e günlük bir gazete çıkarmak için sunduğu gerek- çelerden biri de “her an değişebilecek koşullar sonucu kemalistlerin bize dost eli uzatma ihti- mali durumunda, apansız yakalanmamak ve bir kitlesel araca sahip olmak”tır. Aynı şekilde 29 Haziran 1927’de kemalizmi değerlendirdiği, hatta Viyana Konferansı’nın aksine Mustafa Suphi’den “TKP lideri” diye bahsederek onun “kemalist makamların emriyle vahşice öldü- rüldüğünü” söyleyecek kadar kemalizmi sert eleştirdiği makalesi, gene de kemalist iktidarın “gelecek savaşta yeri anti-emperyalist kamp- ta, Sovyetler Birliği’nin yanında olacaktır” tespitiyle bitmektedir. İllüzyonlar ortaktır ve muhtemelen SSCB’nin Türkiye’ye ilişkin dev- let politikası bunları diri tutmaktadır.

Geriye Şevket Süreyya Aydemir faktörü kal- maktadır. Aydemir, sonraki siyasi tavırları göz önüne alınarak kapılabilecek her türlü önyargı- nın aksine, kararlı tavır gösteren bir militandır. Seyfettin’in raporunu okuduğumuzda, henüz bir tıp öğrencisi olan Hikmet Kıvılcımlı annesi vasıtasıyla devletten af dilerken (daha sonra bu konuda özür dilemiştir), Aydemir “Afyon maphushanesi gibi bir insan mezbahasında kaya gibi dimdik” durmaktadır. Hapisten çık- tıktan sonra yazdığı mektupta ortaya koyduğu tezler kemalizme yönelik daha pozitif bir tavrı içermektedir. Siyasi planda önerdiği, yapılan anti-emperyalist devrimi savunmak (irticaa ve işbirlikçilere karşı), onu derinleştirmek ve sosyalizme doğru evriltmektir. Örgütsel plan- da ise savunduğu yaklaşım, gereksiz risklere girmemek, bugünkü deyimle “sessiz ve derin- den” örgütlenmektir. Aydemir’in bu örgütsel tezleri, 1937’de Komintern tarafından Türk sorunu olarak ele alınan ve TKP’nin yeni- den düzenlenmesinde desantralizasyona varan örgütsel yeniden yapılanmada mantık olarak tümüyle benimsenmiştir.

Aydemir’in tezleri 1960’larda dünya çapında konuşulan “kapitalist olmayan yol” tezlerine şaşırtıcı şekilde benzemektedir ve belki de onun talihsizliği, yıllar sonra sosyalist ülke teorisyenleri tarafından (üstelik daha da sulandırılarak) formüle edilecek tezleri, 40 yıl öncesinden söylemiş olmaktır! Yaklaşım aynıdır: Anti-emperyalist küçük burjuva radikal önderliklerle kader birliği yaparak, SSCB’nin de desteğiyle süreci sosyalizme yöneltmek. Öte yandan Aydemir’in tezleri, 1960’ları MDD tezlerinin de kimi argümanlarını içer- mektedir: Türkiye’de “gerçek” bir kapitalizm değil, sömürge kapitalizmi olduğu, devlet eliy- le geliştirildiği için gerçek bir burjuvaziden bahsedilemeyeceği, Türk burjuvazisinin ölü doğduğu ..vs gibi. Ancak nasıl MDD (taşıdığı dinamizme rağmen) Türkiye özelinde işçi sını- fı dışı alternatifleri güçlendirdiyse, “kapitalist olmayan yol” da pratikte sosyalist hareketleri tıkanmaya ya da dağılmaya götürürken, (Mısır örneğinde olduğu gibi) ilerde emperyalizmle uzlaşmaktan çekinmeyecek ulusal burjuvazileri güçlendirmeye yaramıştır. Bu anlamda Şefik Hüsnü’nün Aydemir’in tezlerine yönelttiği haklı (ve Marksist açıdan tutarlı) eleştiriler de aslında 40 yıl sonrasının da eleştirisi olarak görülebilir!

Bu eleştiride haklı olmayan yegâne yön, kanayan bir yara gibi açık tutulması, Aydemir’in tezlerinin SeKa ve Vedat Nedim üzerinde bir Demokles kılıcı gibi sallandırılarak bu ekibin sırf bu tezlerden ötürü daimi olarak töhmet altında tutulmasıdır. Gerçekte, Aydemir bu eleştiriler karşısında Nâzım’a yazdığı mektupta da belirttiği gibi ciddi ve samimi bir özeleş- tiri yapmış, özellikle kapitalizmin gelişmesi konusunda hata yaptığını, devlet eliyle de olsa Türkiye’de kapitalizmin ve burjuvazinin geliştiğini ve gelişeceğini kabul etmiştir. Zaten SeKa içerisinde kimsenin, saygınlığı oldukça yüksek olan Şefik Hüsnü’ye karşı ideolojik-teorik bir muhalefet yapmaya niyeti veya cesareti yoktur. Dolayısıyla Ş. Hüsnü’nün söz konusu mektubu SeKa’da Aydemir dahil herkes tarafından aynen kabul edilmiş ve söz konusu tezler tevkifata kadar geçen döneme ait hiçbir belgede bir daha tekrar edilmemiştir.

Şayet kemalizm, Aydemir’in konumu da dahil, oluşan ayrılığın sebebi olmamışsa sorun nedir?

Çatışmanın Mantığı

Yaşanan ayrılığı kavramak için, uluslararası komünist hareket genelinde de yer yer ortaya çıkan bir sendromu, iç parti–dış parti çatışması olgusunu kavramaya çalışalım. Ülkelerinde illegal koşullarda çalışmak zorunda olan partiler, yurt dışında (genellikle de Moskova’da) Komintern nezdinde çalışan birer ekip oluşturdular. Merkez Komitesi’nin ülke içinde çalışamadığı durumlarda (Hitler dönemindeki Alman KP’si gibi) bu dış ekip, fiilen partinin yönetimini üstlenmiştir. Merkez Komitesi varsa ve ülke içinde çalışabiliyorsa, bu ekip Komintern’le ilişkileri düzenleyen, ülke içi mücadelenin önemli ihtiyaçlarını karşılayan, diğer partilerle bağ kurulmasını sağlayan bir Dış Büro olarak konumlanmıştır. TKP ve diğer birçok partide oluşan durumun resmi tanımı budur.

Ancak gerçek resim, kaçınılmaz olarak bu resmi tanımdaki çerçevenin dışına taşmıştır. Birincisi, yurt dışına yollanması tercih edilen kadrolar, her ne pahasına polisin eline geç- memesi gerekli görülen “değerli” kadrolar; pratikte de partilerin liderleridir (Dimitrov, Direniş esnasında Thorez, Şefik Hüsnü..). Bu kadrolar, fiilen MK içinde yer almasa- lar dahi, hareket üzerinde en yüksek otorite sahibi unsurlardır. İkincisi, bulunulan yer her- hangi bir merkez değil, Komintern’in, yani güçsantrali”nin yanı başıdır ve buradan güç artırmaya yönelik bazı “kaçak hat”ların çekilmesi kaçınılmazdır. Komintern’in tüm dünya partileri Merkez Komiteleri üzerindeki otoritesi mutlaktır; ancak Komintern’in karar organlarıyla direkt temas eden ise M.K.’lar değil, Dış Bürolardır.

Dolayısıyla resmi görev tanımlarıyla örtüşmeyen asimetrik bir güç ilişkisi söz konusudur. Ülke içindeki MK, mücadelenin fiili yürütücüsü ve resmi olarak partinin en yüksek organıdır. Dış Büro ise, ona bağlı bir büro olmasına rağmen gerek içerdiği kadroların politik ağırlığı, gerekse Komintern’le kurulan ilişkiler dolayısıyla daha büyük bir gücün sahibidir; ve bu gücün bir destek bürosunun duvarları içinde hapis edilebilmesi mümkün değildir. Özellikle dışarıdaki lider kadroların, Komintern’le direkt temas halinde oldukları için, ülke içindeki mücadelenin başarısı ya da başarısızlığı konusunda kendilerini hesap verme zorunda hissetmeleri, harekete müdahale ihtiyacını daha da artırmaktadır. Ülke içine yönelik değişik dozda ve derinlikte müdahaleler kaçınılmazdır; ve bunların her biri ülke içindeki MK’nın otoritesinin ihlali olarak algılanma riskini içermektedir. İç parti–dış parti çatışmasının mantığı budur.

Komintern’in ilk yıllarında bu çatışmanın yaşandığını V. Nedim’in mektuplarından öğreni- yoruz. Ş. Hüsnü’nün ve Harici Büro’nun giderek sertleşen eleştirileri karşısında V. Nedim, diğer partilerde de çıkan bu iç çatışmasının gereksiz yere TKP’de de çıkarıldığını ifade etmektedir. Özellikle 2. Dünya Savaşı sırasında ülke içinde direnişi yürüten kadrolar ile Moskova’da yer alanlar arasındaki farklılıklar ve sürtüşmeler olmuş; bunların bir kısmı trajik şekilde sonuç- lanmıştır. Fransa’daki komünist direnişin ülke içindeki 2. ismi André Marty, o süreç boyun- ca Moskova’da bulunan Thorez’le daha sonra ihtilafa düşmüş ve partiden atılmıştır. 1945 sonrasında “Tito’cu sapmaya karşı mücadele” adına Doğu Avrupa’da açılan mahkemelerde

(Macaristan’da Rajk, Çekoslovakya’da Slansky, Bulgaristan’da T. Kostov davaları) direniş esna- sında içerde olan kadrolar ile dış kadrolar karşı karşıya getirilmiş, aslında bu ayrılık Stalin tarafından, bağımsız tavır koyabilecek kadroları tasfiye etmek için kullanılmıştır.

Bu çatışmanın mutlaka yıkıcı sonuçlara varması kaçınılmaz değildir. Başka bir deyişle, bu çatışma bir şekilde yönetilebilir ve parti için zararlı olması önlenebilir. Özellikle iki taraf arasında sağlıklı bir diyalog, asgari bir güven ve en önemlisi iki tarafı da birleştiren ve kim- senin riske atmak istemeyeceği bir genel başarı söz konusuysa, bu çatışma düşük yoğunlukta yaşanıp aşılabilir. Ancak hareketin tıkandığı ya da ağır ağır geliştiği, kamuoyuna yansıya- cak hiçbir başarının, hatta hiçbir eylemliliğin söz konusu olmadığı, kadrolar arasında da (göreceğimiz gibi) derin sübjektif çatışmaların olduğu TKP örneğinde, sonuç kollektif yıkım olmuştur. Biraz ürkekçe de olsa düzgün çalışan ve yapan bir Merkez Komitesi’ne karşı Harici Büro giderek müdahaleci ve tepeden inmeci bir tavır alırken, ondan gelen destek taleplerine karşı neredeyse sağır kalmış, bunların SeKa tarafından eleştirilmesi üzerine gerginliği daha da tırmandırarak Parti’nin eylem hattını gerek- siz yere keskinleştirmeye çalışmış, SeKa’nın uyarı ve eleştirileri devam ettikçe de iş kopma noktasına gelmiştir. Çatışmanın vardığı nok- tada, kendi açısından oluşan yıpranmayı aşmanın tek yolunu SeKa’ya el koymak olarak gören Şefik Hüsnü, Türkiye’ye gelerek yönetimi bizzat ele almış, partinin adını duyurmaya yönelik eylemler yapılınca da (tıpkı daha önce SeKa’nın uyardığı gibi) tüm parti örgütü polis tarafından çökertilmiştir.

Çatışmanın Argümanları

İki merkez (Seka ve Harici Büro) arasındaki ihtilafın gelişmesinin ve yükselmesinin hangi olaylar ve temalar etrafında gerçekleştiğini incelemek, tek tek kadroların bu kırılmadaki  sübjektif sorumluluklarını daha iyi kavramamızı sağlayacaktır.

  1. Siyasi Literatürün Temini:

Vedat Nedim, 17 Haziran 926 tarihli mektubunda “Nâzım ve Halim’in istediği kitapları temin ettiklerini ve hemen yollayacaklarını” söylemektedir. Buna karşılık SeKa’nın Harici Büro’dan talep ettiği kitap ve çevirilerin akıbeti tam anlamıyla içler acısıdır. Seyfettin’in İmalat-ı Harbiye işçileri arasındaki çalışmaya ilişkin raporunda da belirttiği gibi, “Ana”, “Demir Ökçe” türü romanlar kitle içi çalışmada son derece yararlı olmaktadır ve muhtemelen bu çerçevede V. Nedim, Temmuz 1926’da, kitle içi eğitim ve propaganda malzemesi olarak kullanılmak üzere Nâzım’dan Henri Barbusse’ün anti-militarist eseri olan “Ateş”i (Le Feu) çevirmesini istemiştir. Bugün basit bir yayıncılık mevzuu olarak görülen bu iş, o dönemin ağır baskı ve sansür koşullarında ciddi bir siyasi görevdir ve öyle de ele alınmıştır. TKP Genel Sekreteri olarak 11 ay boyunca defalarca çevirinin akıbetini sormasına, yer yer Nâzım’ı disiplin cezasıyla tehdit etmesine rağmen hiçbir cevap alamamış, sonunda Mayıs 1927’de yazılan SeKa tutanaklarından anladığımız kadarıyla Nâzım’dan “bunun uygun bir eser olmadığı” şeklinde bir açıklama gelmiştir. Benzer bir akıbet, Rusya’da basılı olduğunu duyduğu Türkçe siyasi eserlere ilişkindir. Bu konuda gerek SeKa tutanaklarında, gerekse Ş. Hüsnü’ye şahsi mektuplarında yalvarırcasına talepte bulunmasına karşın, ellerine herhangi bir malzeme geçtiğine dair hiçbir iz yoktur. Kopuş arifesindeki SeKa tutanakları dahi, bu konudaki serzenişlerle doludur.

Peki Harici Büro ne yapmaktadır? Bu taleplere vakit ayıramayacak kadar meşgul olduğu düşünülebilir mi? Transkripsiyonunu yaptığımız, ancak ilgili olmadığı için bu kitapta yer vermediğimiz aşağı yukarı 100 sayfaya yakın Harici Büro tutanağı, bu konuya biraz ışık tuta- bilir. Tutanakların konusu, Büronun iç eğitim ve siyasi analizleridir. Çin devrimi, Sovyet ekonomisi, İtalya’daki faşizm, Habeşistan savaşı, genel savaş tehlikesi, Alman işçi hareketi, SBKP içi muhalefet ..vs konusunda sayfalar (ve haftalar!) süren tartışma ve tahlillere vakit ayırabilen Harici Büro, ülke için son derece elzem siyasi malzemenin tercümesi ve temini için vakit bulamamaktadır! Açıktır ki Harici Büro, ülke içindeki MK’ya karşı umursamaz bir tavır içindedir ve hangi gerekçe adına olursa olsun, standart parti normları açısından, bu durumun haklı görülebilmesi mümkün değildir.

  1. Para Desteği:

SeKa ve Vedat Nedim, harcamalara ilişkin düzenli rapor yollamaktadır. Gelen bütçenin, ülke içi ihtiyaçlar açısından yetersiz kaldığını, Komintern’den Türkiye’ye gelen murahhas dahi kabul etmiştir. Nispeten az denebilecek mali katkılarla işçi hareketi içinde ciddi mevziler kazanılabileceği (Teali’ye yeni lokaller, spor klüpleri..vs) ortaya konulmaktadır. Ancak bu para bir türlü sağlanamadığı gibi, Mayıs 1927’de profesyonellerin de tahsisatı (“parti hayır kurumu değildir” denerek) kesilmiştir. SeKa’ya gerekli maddi desteği sağlamakta yetersiz kalındığı aşikârdır. Yurt dışında bir matbaa kurulması için Viyana Konferansı’nda alınmış karar ise, Şefik Hüsnü’nün taleplerine rağmen Komintern yöneticisi Piatnitzki tarafından veto edilmiştir.

  1. Vala ve Tekin Olayı:

Parti içinde zaten rahatsız bir konumda bulunan Vâlâ Nurettin ve İsmail Hüsrev Tökin, Nâzım’la bir vapurda buluşarak görüşmüşler, bu görüşmenin ertesinde de V. Nedim’e gelerek partiden ayrılacaklarını bildirmişlerdir. Kullandıkları gerekçeler ise (V. Nedim’e göre) partinin Harici Büro tarafından yönetildiği, memleket dahilindeki SeKa’nın bir alet olduğu, böyle bir partide çalışamayacakları yönündedir. SeKa’nın otoritesini böylesine sarsıcı bir kanaate Nâzım’la görüştükten sonra varmaları anlamlıdır ve Nâzım’ın özellikle SeKa’ya karşı keskin tavırları göz önüne alındığında Harici Büro’da esen menfi havadan etkilendiklerini düşünmek için yeterli sebep vardır.

  1. Şamil’e Verilen “Görev”:

26 Haziran 1926 tarihli Harici Büro toplantısında, Türkiye’ye gidecek olan Şamil’e, diğer bazı görevlerin yanı sıra “Parti kadro- sunun bugünkü kat’i vaziyetini ve gelecekteki değişiklikleri günü gününe bildirmek” görevi verilmiştir. Bu, parti içi hukukun apaçık bir ihlalidir; zira bu bilgiyi vermeye birinci elden yetkili ve sorumlu tek şahıs, M.K Genel Sek- reteri olan Vedat Nedim’dir ve o da zaten son derece düzenli bir biçimde bu bilgiyi vermekte- dir. Durum böyleyken ikinci bir kanal açmanın yegâne anlamı organlara güvensizliktir; pra- tikte de Harici Büro tarafından MK’ya karşı yapılmış bir hizip faaliyetidir. Şamil Türkiye’ye geldiğinde bu amaçla bilgi toplamaya çalışmış, bu durum MK üyeleri tarafından hemen anlaşı- larak V. Nedim’e bildirilmiş, o da durumu, yani “Şamil’e özel bir görev verilip verilmediği”ni son derece saygılı bir dille Ş. Hüsnü’ye sormuştur. Ş.Hüsnü kendisine cevap vermediği gibi, Şamil’i mektupla azarlamış, bunu üzerine Şamil de tepki göstererek kendisine biçilen rolü reddetmiş, durum iyice açığa çıkarak var olan güvensizlik ortamı daha da katmerlenmiştir. Sonraki Harici Büro tutanaklarında “Şamil’in iki yüzlüğü”nden yakınılmaktadır. Bütün bu “yanlışlıklar komedyası”nda yakınılması gereken yegane şey, Harici Büro’nun beceriksizlikle mâlul olan art niyetleridir.

  1. Halim’in İlişkileri:

Viyana Konferansı’nda gençlikle ilgili raporu sunan Halim (Hasan Âli Ediz), Harici Büro’da yapılan görev bölüşümü sonucu gene gençlikle ilgilenmeye devam etmiştir. Bu normal bir görevlendirmedir. Asıl normal olmayan, ülke içinde bizzat gençliği toparlama görevi Parti M.K’nin üzerindeyken bu ilişkilerde ona yardım etmek yerine gençleri direkt Moskova’dan yönetmeye çalışmasıdır. Vedat Nedim 24 Ekim tarihli mektubunda, kendisi- nin temas kurduğu ve işe yaramaz bulduğu bir unsurla Halim’in hâlâ mektuplaşmaya devam ettiğinden yakınmaktadır. SeKa’yı devre dışı bırakarak Moskova’dan işleri yönetme refleksi gelişmeye devam etmektedir.

  1. Baytar Cevdet’in Mektubu:

Kırılmaya giden yoldaki en önemli kilometre taşlarından biri bu mektuptur. Ara- larında Sadrettin Celal Antel, Elektrikçi Nuri, Eczacı Vasıf’ın da bulunduğu bir grup partili Ekim 1926’da hapisten çıkınca kendilerine Moskova’da Harici Büro’da bulunan Baytar Ali Cevdet tarafından birer mektup gönderilir. Mektup, daha sonra savunma babında söylenen “iki komünist arası görüşme ve fikir alışverişi”nin oldukça ötesine taşan bir mahiyete sahiptir. Metinde “size diğer konularda Halim bilgi verecektir” denerek açıkça planlı bir yönlendirmenin varlığı hissettirilmektedir. Uzun ve ağdalı ifadelerin ardından mevcut durum değerlendirilirken, ülkede halen çalış- makta olan SeKa’nın rızası hilafına, ve onu küçültücü tarzda, partinin hala “..dağınık ve kendini toparlayamamış” olduğu ilan edilmektedir. Çalışma tarzı olarak cesur ve iddialı bir eylem hattı önerilmekte, terörden korkma- maları söylenerek “terörün şuurlandırıcı bir kamçı vazifesi göreceği” belirtilmektedir. Bun- lar, doğruluğu-yanlışlığı bir tarafa, mevcut SeKa’nın yaklaşımlarına taban taban zıt görüşlerdir. Mektup “işte sizi bekleyen vazifeler” gibi açık bir görevlendirme niyeti ile sona ermektedir. Mevcut durumun tahlilini yaparak militanlara siyasi hedef ve görev belirleyen bu tarzda bir mektubun, değil illegal bir komünist partisinin merkez komitesi, en liberalinden herhangi bir parti ya da siyasi kuruluşun dahi yönetici organı için küçültücü ve rahatsız edici bir nitelik taşıdığı ortadadır. Harici Büro, ülke içindeki SeKa’yı yok sayarak ya da onun vereceği siyasi yönlendirmeye güvenmeyerek kendi başına “SeKa”cılık yapmaya devam etmektedir. V. Nedim bu duruma, 22 Aralık tarihli mektubunda “SeKa, Harici Büronun altı değildir. SeKa Harici Bürodan direktif almaz” diyerek sert tepki göstermiştir.

  1. Viyana Konferans Kararlarının Basılmaması:

Tartışmada, Harici Büro’nun haklılık taşı- dığı az sayıda noktadan biri budur. 2 Nisan 1927 tarihli MK toplantısında, yani Viyana Konferansı’ndan neredeyse 1 yıl sonra, toplantıya katılan Komintern delegesi, Konferans kararlarının neşredilmesi talimatını iletir. Bunu anlamı, 1 yıldır bunların parti içinde neşredilmemiş olduğudur. SeKa “neşredilmemiş olmakla beraber bu kararlar daha evvelden mesul militanlara tebliğ edilmişti” diyerek kendini savunmuştur; ancak burada bilinçli bir ihmal açıkça kendini göstermektedir. Ellerin- de şapirograf varken ve başka bazı bültenleri çoğaltabiliyorken Viyana Konferansı kararları- nın ülke içinde o ana kadar basılmamış olması bir tercihi işaret etmektedir: SeKa, Viyana Konferansı’nı önemsememektedir. Aslında bu tavır, Komintern’e sunulan raporda da açıkça ifade edilmekte, Viyana’yı kendilerinin istemediği, Komintern Yürütme Kurulu karar aldığı için disiplin gereği riayet ettikleri, orada alınan kararlar doğru olmakla birlikte katılım yetersiz olduğu için yeterince tatbik edilmediği net bir biçimde yazılmaktadır. SeKa, Viyana’yı hâlâ kendi iradeleri dışında bir zorlamanın ürünü olarak görmekte ve gereken önemi vermemek- tedir.

  1. Partinin İşa’ası (Dışarıya İlanı) :

Kırılmanın en çıplak dışa vurduğu alan, tam da bu noktadır. Partinin, kendi varlığını kamuoyuna çeşitli eylemlerle duyurma gereği, Viyana’da kesin bir karar olarak konuşulma- mıştır. Aslında, Baytar Cevdet’in mektubu etrafındaki tartışmalara varana kadar, bu mese- le çok da gündeme gelmemiştir. Bu tartışmada oluşan gerilimin ertesinde durumu değerlendi- ren Harici Büro, “zaten bunların fazla bir şey yaptığı da yok” türü bir tespitten sonra, “ne yapmalı?” sorusunun cevabı olarak partinin gündemine bu konuyu getirmiştir. Nâzım, bu tür eylemler olmadan, kurulan hücrelerin dahi gerçek komünist hücre olamayacağını savun- maktadır. V. Nedim ise koşulların oldukça ağırlaştığını, 1923-25 arasından farklı olduğu- nu ısrarla belirtmekte ve “liberal zamanlardan kalma illüzyonlarınızı atın” demektedir. Hatta Harici Büro’nun ısrarları karşısında en son ola- rak bu tür eylemleri yapabileceklerini, ancak sorumluluğu Harici Büro’nun ve Komintern’in alması gerektiğini söylemiş; ancak bir cevap alamamıştır. Halbuki durum açıktır: Kemalist iktidar, kitle desteği anlamında zor anlar yaşamaktadır ve muhalefet eğilimlerine olan tahammülsüzlüğü doğal olarak had safhada- dır. İki lider arasında temel fark, bu noktada çıkmaktadır. Kitlelerin kemalist iktidara karşı hoşnutsuzluğunu Ş. Hüsnü devrimci bir olanak olarak görmekte, TKP’nin kendini ilan etmesiyle bu hoşnutsuzluğu kendi saflarına çekebileceğini düşünmektedir. V. Nedim ise, ülke içinde yaşayan bir partili olarak, koşulların komünistler için ne denli zor ve elverişsiz olduğunu fiilen yaşamakta, hissetmekte, dola- yısıyla bu iyimserliği paylaşmamaktadır. İşin özü nedir?

Viyana Konferansı’nı değerlendirirken, komünistlerin Kurtuluş savaşının dışında kalmasının ya da zorla dışında bıraktırılmasının, hareketin önünü ne kadar tıkadığını, nasıl inisiyatifi Kemalizme kaptırdığını ve komünistleri, onun belirlediği zeminde politika yapmaya zorladığını belirtmiştik. Durum aynen sürmek- tedir. Başka bir deyişle, halk kemalistlerin bir dizi uygulamasından yaka silkmekte olabilir; ancak onlar hâlâ ülkeyi işgalden kurtarmış olmanın prestijine sahiptir ve onlara güç veren temel unsur da budur. Onlara muhalefet edecek gücün de belli bir prestije veya en azından tanınırlığa sahip olması şarttır. Formül malumdur: Siyasette söylenenin ne kadar doğru olduğundan çok, bunu kimin söylediği mühimdir. Ne kadar doğru eleştiriler yaparsa yapsın, uzun bir geçmişi olmayan, henüz kendini kitlelere tanıtma şansı bulamamış bir partinin birden doğruları söylemesiyle saflarını dolduracağını düşünmek, üstelik bunu İzmir Suikastı ve Kürt İsyanı gibi terörün giderek yoğunlaştığı bir dönemde mümkün olacağını düşünmek, açıkça politik bir hatadır. Bu hata, parti içi çatışmanın sübjektivizmi içinde tırmanarak gelişmiş ve bir tarafın diğerine “kendini ispat” mantığı içinde partinin gündemine getirilmiştir.

Değineceğimiz son nokta, bu çatışmanın dışında yer alan, ancak partinin geleceği açısın- dan önem taşıyan İsmail (Bilen) muhalefetidir. KUTV’dan gelir gelmez görev alan (V. Nedim kendisi için “çok iyi yetişmiş bir genç” demek- tedir) ve Adana’ya giden Bilen, kendi anılarında da belirttiği gibi, pasif bulduğu SeKa’ya karşı yeni bir kongre toplamayı hedefleyen bir muha- lefet başlatmıştır. Bu muhalefetten ötürü V. Nedim Harici Büro’yu suçlamış, Harici Büro ise olayı SeKa’nın zaafına bağlamıştır. Bu olayda KUTV’da mevzilenmiş olan ve Mustafa Suphi’ler zamanından beri TKP içinde bir dizi ihtilafın körükleyicisi konumuna düşen Abid Alimof’un payı olduğu düşünülmektedir. İşin en ilginç kısmı ise, İsmail Bilen’in de SeKa ile Harici Büro arasındaki çatışmadan bihaber olması, muhalefetini parti yönetiminin tümüne karşı yapmasıdır!

Kırılma ve Sonrası

Olayın sonuçlanışı, eksik de olsa, belgelerde yer almaktadır. Ağustos 1927’de Ş. Hüsnü biz- zat Türkiye’ye gelerek yönetimi ele almış (V. Nedim Eylül 1927’den itibaren devre dışı kal- mış), hükümeti eleştiren bildiriler kamuoyuna yönelik olarak önce tütüncüler arasında dağıtılmış, harekete geçen polis operasyona başlamış ve kısa zamanda tüm örgütü çökertmiştir. Bu süreçte trajik olan ve henüz belgelerine sahip olmadığımız bir diğer nokta, Vedat Nedim’in hükümet saflarına geçiş sürecidir. Bunda kıskançlık, gurur, öfke, ya da Ş. Hüsnü ile aralarındaki çelişkinin polis tarafından onu kendi saflarına çekmek için kullanılması rol oynamış olabilir. Tevkifatta bazı komünistleri ele verenin o olduğu bilinmektedir. Bu anlamda Vedat Nedim adı, TKP tarihinde haklı olarak “ihanet”le eş anlamda anılmaya başlanmıştır. Ancak onun siyasi anlamda gösterdiği zayıf tavır, muarızı olan Ş.Hüsnü’yü otomatik olarak haklı kılmamaktadır. Şefik Hüsnü komünist inanç ve moral olarak sergilediği sağlam pro- fille saygıya layık bir insan olabilir. Ancak giriştiği siyasi operasyonla “Vedat’ın zayıflığını ispat etmiş olması” bir başarı değil, olsa olsa (o da kendi açısından) bir “Pirüs zaferi”dir. Parti ağır bir darbe yemiş; MK, il komiteleri, onca emek ve dikkatle kurulmuş olan fabrika hücreleri dağılmış, Moskova’daki birkaç kadro hariç parti başsız kalmıştır. Tarihi ironisi ise, Şefik Hüsnü’nün ülkeye giderken yazdığı şu notlarda ortaya çıkmaktadır:

Orada [Moskova’da] bir iki yetkili yoldaşın bulunması faydalıdır. Fakat asıl işler yerinden sevk ve idare edilmelidir. Yurt dışında uzun boylu düzenlemeye girişmek Suphi zamanına geri dönmek–yani memleketten tecrit olmuş gizli bir göçmen hareketi seviyesine inmektir.” 

Ne yazık ki gerçekleşen tamı tamına da bu olmuştur. 1927 tevkifatı ile “ülke için- de çalışan MK” dönemi sona ermiştir. Parti bir komiteler hiyerarşisine dayanan, düzenli toplanan ve birbiriyle iletişim içinde olan, faaliyetini raporlayan, kitle örgütlerinde mevzi kazanan kurumsal yapısını tümüyle yitirmiş; yurt dışından sevk ve idare edilmeye çalışılan bir aparata indirgenmiştir. Militanlarının gösterdiği ve ileride de göstereceği tüm cesaret ve fedakârlığa rağmen, örgütsel yapı ve normlardaki bu gerileme, partinin 1927 sonrası yaşamına daha uzun yıllar damgasını vuracaktır. 

TEILEN