Küreselleşmenin I. ve II. Dalgalarında, Osmanlı -Avrupa İlişkileri ve Batılılaşma

50

Salih Zeki Tombak’ın bu yazısı Fabrika’nın 49. sayısında yayınlandı.

Günümüzde “Küreselleşme” denilen sürecin; çok genel bir tanımla, dünyanın kapitalizmin yeni bir gelişme evresinin ihtiyaçlarına göre; emperyalizm tarafından; iktisadi, ideolojik, siyasi, askeri ve hukuki süreçlerle yeniden düzenlenmesi anlamına geldiği biliniyor. “Küreselleşme” sürecinin başlangıcını 1980’ler veya 1990’lar olarak ifade edenler var. Küreselleşme sürecinin temel çizgilerinin oluştuğu yıl- lar olarak elbette 1980’li yıllardan söz edilebilir. 1990 ise, SSCB’nin ve Doğu Avrupa’daki “Demokratik Halk Cumhuriyetleri”nin kapitalizme alternatif bir sistem olarak çöküşleri ve bu bakımdan 1917 Büyük Ekim Devrimi’yle başlayan kapitalist dünya pazarından kopuş sürecinin; kopan parçaların yeniden kapitalizme dönüşleriyle sona ermesini simgeliyor. Dolayısıyla küreselleşme sürecinin önündeki büyük baraj yıkılmış, sermayenin hareketi önündeki temel engel kalkmıştır. Sermayenin hareketinin özgürlüğünü savunan ideoloji zafer kazanmıştır ve sermayenin özgürlüğünü güvence altına alacak emperyalist şiddetin dünya çapında örgütlenmesi ve hareketi özgürleşmiştir.

Küreselleşme bu bakımdan, 20. Yüzyılın başına dönüş gibi görünse de, sorun sadece dünya kapitalist pazarının bütünlüğünden ibaret değil. İlki, 1492’de, Amerika kıtasının keşfi ile sembolize edilen, ticari kapitalizm temelinde bir küreselleşme süreciydi. İkincisinin başlangıç tarihi yaklaşık olarak 18. yüzyıl son- ları olarak ele alınabilir; sömürgecilik ve emperyalizm temelinde bir küreselleşmedir. Küreselleşme süreçlerinin kapitalizmin bütün dünyaya kendi düzenini dayatma gibi ortak ve bu bakımdan bir süreklilik olarak kavranması gereken bir özelliği var. Ancak her evreyi karakterize eden farklılıkların da, “süreklilik” kadar önemle ele alınması gerekir. Genellemelerle yetinmek, “teoriye sadakat” değildir. Buna mukabil bütün dikkati ele alınan evrenin özgünlüklerine yöneltmek ve özgünlükleri esasın önüne çıkarmak bazen hazin, çoğu zaman gülünç sonuçlar yaratır.

Ele aldığı konu ve kapsadığı zaman diliminin uzunluğu bakımdan pek özet; fakat bir dergi yazısı olarak oldukça uzun yazımızda, küreselleşme süreçlerinin ilk ikisinin, ağırlıkla ikincisinin Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki etkilerini ele almaya ve bu arada küreselleşme süreçlerinin süreklilik yanını ortaya koyan özellikleriyle birlikte, özgünlüklerini göstermeye çalışacağız. Böylece içinde bulunduğumuz, henüz tamamlanmamış üçüncü küreselleşme evresinin gelişiminin görülmesine hizmet edecek oldukça zengin bir malzemeyi sizlerle paylaşmış olacağımıza inanıyoruz.

Birinci Küreselleşme Süreci ve Osmanlı

“Aslında Braudel gibi büyük tarihçiler, Akdeniz’in doğusundaki tarihin, yaklaşık olarak 10. yüzyıldan itibaren Akdeniz’in batısındaki tarihin etkisi altına girdiğinin, daha sonra ise kuzeybatı Avrupa’daki gelişmelerin Akdeniz’in doğusundaki dinamiği belirlemeye devam ettiğinin farkındadır. Bir anlamıyla, Selçuklular ve Osmanlılar geri kalmışlık nöbetini devralmışlardır Bizans’tan.”(1)

Türkiye solunun 1960’lı yıllarda, Türkiye’nin geri kalmışlığını açıklamakta Osmanlı klasik döneminin iktisadi formasyonunu temel neden olarak ele aldıklarını hatırlarsak, Tezel’in Braudel’e atfen ileri sürdüğü, “Osmanlı öncesinden geçen bir dış eklemlenme” modelinin, sözkonusu “gerikalmışlığın” açıklanmasını daha anlaşılır kıldığı tezi yenidir ve elbette, tartışmayı zenginleştirmeye daha uygundur. 1960’lı yıllarda, sol içindeki tartışmaların tarafları, “geri kalmışlığın” kendisinde ve kökenlerinin Osmanlı tarihinde bulunduğun da mutabıktır; ancak aynı yıllardaki politik tutum alışlarını doğrulayacak bir dizi yaklaşımla geri kalmışlık olgusunu açıklamaya çalışmaktadırlar. Osmanlı toprak düzeni “tımar”ın, feodal üretim tarzına tekabül ettiğini ileri sürenler, klasik sınıf mücadelesi kavramlarıyla toplumu analiz eder ve fakat bir bölümü toplumsal gelişmenin feodalizme takılıp kaldığını ileri sürerken; bir bölüm tartışmacı ise Osmanlı ekonomik formasyonunu AÜT (ATÜT) yaklaşımıyla analiz etmekte ve bütün sivil sınıfların, sınıf karakteri bulunmayan ve “doğu despotizmi” ile toplumsal gelişmenin önünü tıkayan devlete (devlet sınıflarına) karşı ortak mücade lesini önermekteydiler. Bu tartışmalara daha önce işaret etmiştik. (2)

Tezel’in “geri kalmışlığı” tamamen dışsal ve bir tür “kader” olarak ele alan yaklaşımı da, en az kendisini önceleyen tartışmalardaki açıklama modelleri kadar tartışmaya açıktır. Bu tezin daha kabalaştırılmış bir yorumuyla, dünyanın ekonomik ve uygarlık merkezinin sürekli doğudan batıya doğru hareket ettiği ve bu dönüşün bir sonucu olarak, “merkezin”, günümüzde ABD’nin doğusundan, Uzak Doğu’ya taşınmakta olduğu yolunda görüşler de ileri sürülmektedir.

Sorunu sadece iç veya sadece dış dinamikle anla- maya ve açıklamaya çalışmak; her zaman yanıltıcı sonuçlar üretir. Osmanlı klasik döneminin yöneticilerinin, dünya ticaretinin merkezinin Akdeniz’in doğusundan batısına doğru kaymakta olduğunu ve giderek Avrupa’nın Atlas Okyanusu kıyısına taşındığını gördüklerini ve bunu önlemek üzere stratejik bakış açıları geliştirdiklerini söylemek mümkündür. Fatih’in Avrupa’ya ve özellikle İtalya’ya yönelik fetih siyasetinin, sınır genişletmeden ziyade, “merkezi” yakalamayı hedeflediği; Kanuni’nin Fransızlar’a tanıdığı ticari ayrıcalıklarla (kapitülasyon) Doğu Akdeniz’de ticareti çekici kılmaya çalıştığı açıktır. II. Bayazıt döneminde Osmanlı denizciliğinin gelişmesine verilen önem, Fatih’in fetih siyasetinden yöntem olarak farklılaşan; ancak stratejik bakışta ondan ayrılmayan bir anlayışı ortaya koyar. Yavuz Sultan Selim’in yüzünü “Doğu”ya çevirmesi, Fatih Sultan Mehmet’in tam tersi bir strateji izlediği iddialarına neden olmuştur. Halbuki Ümit Burnunu dolaşarak Hind Okyanusuna kayan doğu ticaret yollarının kesilmesi için, Akdeniz ticaretinde en sert rekabetin yaşandığı Venedik şehir devletiyle birlikte Memluk devletine güçlü bir donanma kurması için yardım önerilmiş ve bu donanmayla Hind Okyanusu’nda Portekiz ve İspanyol ticaret gemilerinin yolunun kesilmesi beklenmiştir. Memluk devletinin bu konudaki isteksizlik ve başarısızlığı, Osmanlı Ordusu’nun Mısır’ı ve Arabistan’ı fethine yol açmış; Fetih sonrasında Kızıldeniz’de kurulan tersanelerde inşa edilen donanmayla Osmanlı bayrağı Hind Okyanusuna inmiştir. Seyit Ali Reis gibi kaptanların komutasındaki bu donanma, Okyanus denizciliğindeki acemiliklerin de etkisiyle, istenilen başarıyı gösterememiştir.

Elbette bu stratejik bakış açısı kendi hedeflerine ulaşsaydı, Avrupa’nın batısında başlayan ve o günün “dünyasını” bütünüyle etkisi altına alan kapitalist gelişmeyi aşan bir gelişmeye yol açmayacak; belki onun hızını kesecek veya yönünü değiştirecekti.

Elbette bu stratejik bakış açısı kendi hedeflerine ulaşsaydı, Avrupa’nın batısında başlayan ve o günün “dünyasını” bütünüyle etkisi altına alan kapitalist gelişmeyi aşan bir gelişmeye yol açmayacak; belki onun hızını kesecek veya yönünü değiştirecekti.

Ancak 15. yüzyıl sonundan itibaren; bir başka deyişle Osmanlı klasik dönemi içinde, Avrupa kapitaliz- mi, etkisini taşıyabildiği coğrafyalarda eşitsiz gelişmelere yol açmıştır. Avrupa kapitalizminin gelişmesinin dolaysız etkilerinden birisi Amerika kıtasında köleciliği yeniden canlandırması ise; diğeri, Osmanlı dahil, Doğu Avrupa’da feodalizmin yeni bir dalgasını yaratmasıdır. Kapitalist üretim Avrupa’da büyük bir nüfus patlamasına yol açmış; buğday açığının büyümesi, çevre ülkelerde ihraç amaçlı tahıl üretimini tahrik etmiştir. Osmanlı topraklarında da “kaçak” buğday ihracı gelişmiş; kıyılarda buğdayı depolayıp, kaçakçılık yapan “madrabazlar” çoğalmış, tarımsal faaliyete para hızla girmiş; yerel yöneticiler toprak düzeninin olağan işleyişine ters uygulamalarla ihraç amaçlı tahıl üretimi için köylüyü baskı altına almışlardır. 16. yüzyılın neredeyse tamamı, Anadolu’da etkisi “Üsküdar”a kadar gelen ve esas olarak “feodalleşme” eğilimi içindeki yerel yöneticilerin zulmüne karşı Celali ayaklanmalarıyla geçmiştir.

Avrupa kapitalizminin gelişmesi karşısında Osmanlı ekonomik düzeninin geri kalmasından değil; bununla birlikte kapitalizmin etkisi altında Osmanlı ekonomik düzeninin hızla bozulmasından söz ediyoruz. Osmanlı yöneticileri, sürecin birinci yönünden ziyade ikincisiyle ilgilenmişlerdir. Klasik dönem dahil, 17. yüzyıl ortalarındaki IV. Murat’ın saltanatının sonuna kadar geçerli olan arayış “ıslahat”çılıktır. IV. Murat dönemi (1623-1640) hem Koçi Bey ve Defter Emini Ayni Ali Efendi gibi önemli ıslahatçıların bu dönemde ıslahat projelerini padişaha sunmaları ve hem de padişahın bu projeleri derhal ve şiddetle uygulamaya koyması bakımından önemlidir. Bu sayede yapının ıslah edilemeyeceği, ıslahatın istenilen sonuçları vermeyeceği ortaya çıkmıştır. Osmanlı ekonomisi, Avrupa kapitalizmiyle uzun ve sancılı bir eklemlenme, bir çevreleşme sürecine girmiştir.

Artık ıslahatçılar, Koca Sekbanbaşı’nın “Hülasat- ül kelam fi reddil avam”, Ratip Efendi’nin “Islahat programı” ve benzerleri ekonomik yapının ıslahından söz etmemekte, dikkatlerini bütünüyle ordunun ıslahına çevirmiş bulunmaktadırlar. Kuşkusuz sorunların kaynağının ve bütün boyutlarının kavranamadığı koşullar- da sürdürülen bu arayışlar, yenileşme çabalarında bir ölçüde kaçınılmaz olan “kopya etme” yöntemine geniş ölçüde başvuruyorlardı. Çağın gelişmelerini yakalama isteği, bu nedenle “batılılaşma” olarak formüle edildi. Girilen bu yol, ileride uygarlık alanının değiştirilmesi noktasına varacaktır.

II. Osman’ın ıslahat projeleri, daha proje halindeyken, kendisinin tahttan indirilmesine ve ağır aşağılamalar sonunda öldürülmesine yol açtı. IV. Murat döneminin sona ermesinden yaklaşık 150 yıl sonra, batının gelişmesine ayak uydurma yönündeki arayışların rotası belirginleşme işaretlerini vermeye başlamıştır. Avrupa’nın kapitalist gelişmesi karşısında Osmanlı devletiyle benzer etkiler altına giren Rusya’da, 17. yüzyıl sonunda Büyük Petro’nun uygulamaya koyduğu reformların benzerleri, daha sınırlı ve daha cesaretsiz olmak üzere Padişah III. Selim tarafından gündeme getirilmiştir. Ancak gene Osmanlı topraklarında, Mısır Hidivi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, bir dizi reformu Mısır’da uygulamaya koyulmuş ve çok önemli sonuçlar elde etmeyi başarmıştır.

Bu çerçevede III. Selim’den başlayarak, daha ayrıntılı bir özete girebiliriz.

İktidar Çatışmaları ve Yeniden Yapılanma

3.Selim’in, Nizam-ı Cedit girişimi, mevcut Yeniçeri ordusunu ortadan kaldırmaksızın, eğitim siste- mi batıdaki ordular gibi olan yeni bir askeri kuruluş oluşturmaya yönelikti. Bu birliklerin giderlerini karşıla- mak için önce “bozuk sikke” çıkarıldı. Bu yolun Avrupa ile sürdürülen ticari ilişkiler karşıla- mak için önce “bozuk sikke” çıkarıldı. Bu yolun Avrupa ile sürdürülen ticari ilişkiler dahil, olumsuz ekonomik sonuçları görülünce, Şeyhülislam fetvasıyla “altın ve gümüş kullanmanın şeriata aykırı olduğu ilan edilerek, altın ve gümüş eşyanın hazine tarafından satın alınması yolu denendi. Hazinenin bunalımının “para tağşişi” ile (bozuk sikke çıkarılarak) çözülemeyeceği, aslında uygulama başlamadan önce, bir reform önerisi hazırlayan Abdullah Molla tarafından dile getirilmişti. Sonuçta hazinenin bunalımını tağşiş yoluyla çözmek yerine 1794 yılında, İrad-ı Cedit adıyla yeni bir hazine oluşturuldu. Bu hazinenin gelirleri tımar ve zeamet vergilerinden oluşuyordu. Savaşa gelmeyenlerin tımar ve zeametlerinin ellerinden alınması, boşalmış tımar ve zeametlerin ortaya çıkarılması; mukataa olan tımar ve zeametlerin, toprağın başında durmak yerine, İstanbul’da oturan, çoğu saraylı, sarraf ve tefeci konumundaki asıl yükümlüleri tarafından değil, “emin”ler eliyle idare edilmeleri, arpalıkların belirli bir bedel karşılığı mültezimlere verilmesi usüllerinin kaldırılması yoluyla sağlanacak gelirler, İrad-ı Cedit hazinesinde toplanacak ve asker yetiştirilmesi için harcanacaktı. (3)

İrad-ı Cedit hazinesinin kurulmasından itibaren on yıl boyunca, tımar ve zeamet düzeni bir ölçüde de olsa yolsuzluklardan arındırılmaya çalışıldı. Bu gelişmeler, kuşkusuz hem yeniçeri ordusunun, hem bir kısım ulemanın ve hem de yerel güçlerin, ayanın çıkarlarını boz- maktaydı. Hazineye gelir sağlamak için getirilen disipline edici düzenlemeler, aynı zamanda, mültezimlerin reayayı daha da çok ezmesine ve sömürmesine yol açtı. Dolayısıyla Nizam-ı Cedit girişiminin çevresinde güçlü bir toplumsal destek mevcut değildi.

Sonuçta 29 Mayıs 1807 günü Kabakçı Mustafa ayaklanması ile Nizam-ı Cedit girişiminden yana bürokratlar katledildi. Bu birlikler dağıtıldı. III. Selim tahttan indirildi ve öldürüldü. Yerine geçirilmek istenen Mustafa ile yeniçerileri arkasına alan ülema “Şer’i Hüccet/ Şer’i sözleşme” imzaladı. Nizam-ı Cedit girişi- mini şeriata aykırılıkla eleştiren sözleşme, Şeyhülislam, Sadrazam vekili ve ülema tarafından imzalandı, Sultan tarafından tasdik edildi. Böylece sultanın iktidar yetkisi, seyfiyye (asker) ve ilmiyye arasında imzalanan sözleşmeyle sınırlandırılmış oluyordu. Gerçekte yeniçeri olmaktan ziyade, usulsüz olarak ocağa kaydı yapılmış, savaşta veya başka sebeplerle ölmüş yeniçerilerin maaş “esamisi”ne sahip olmuş, tamamına yeniçeri denilmeye devam edilen, ancak çoğunluğu itibariyle Ocak’la ilgisiz, tamamen bir yolsuzluk, başıbozukluk ve gericilik güruhunu arkasına almış ulemaya göre, sınırlandırmanın hukuki dayanağını şeriat oluşturuyordu. Böylece Osmanlı’nın siyasal iktidar geleneğinden farklı bir noktaya gelinmiş; Osmanlı’nın kendiliğinden iktidarı; dine dayandırılarak, teorik planda dini otoritenin altında ikincil bir iktidar konumuna çekilmek istenmiştir. Kuşkusuz, sultanla yapılan anlaşmanın ve hükümlerinin din kurullarına ne kadar uygun olduğu da tartışılabilir. Ancak burada tespit edilmesi gereken, yenilikçi III. Selim’in Nizam-ı Cedit ve İrad-ı Cedit uygulamalarında şeyhülislamdan şeriata uygunluk fetvası alma ihtiyacı duymasıyla; yeniliğe karşı ayaklananların kendi haklılıklarını şeriata dayandırmak istemeleri arasındaki paralelliktir. Kendi siyasal eyle- minin ideolojik dayanağını islam şeriatıyla irtibatlandırma tutumunun, yenilikçiler ve yenileşme karşıtları tarafından, eş zamanlı olarak benimsenmesi, artık süreklilik kazanacaktır. Düzenin çürüyüşü derinleştikçe; din, çıkarları çelişen egemen kesimler arasındaki çatışmalarda, halkın desteğini almanın başlıca ideolojik imkanına dönüşmüştür.

IV. Mustafa’nın sultanlığı çok kısa sürmüştür. Alemdar Mustafa Paşa, Rumeli ayanının da desteğiyle İstanbul’a gelmiş; yeniden tahta geçirmeyi istediği III: Selim’in, IV. Mustafa’nın tahtını kurtarmak için verdiği emirle idam edildiğini öğrenmişti. Bu durumda, hakkındaki idam emrinin uygulanmasından harem kadınlarının yardımıyla ve sarayın damına kaçarak kurtulan, III. Selim’in yetiştirmesi II. Mahmut tahta çıkarılmıştır. Padişahın sadrazamlık mührünü teslim ettiği Alemdar; 18. yüzyılın başından itibaren zenginleşen Rumeli eyaletlerinde, mütesellimlik yoluyla (vergi toplamakla görevli, muhassıl) idari otoriteyi tamamen eline geçirmiş Ayanlardan birisi olarak; merkezi otoriteyle, yerel otoritelerin sözleşmelerini, düzenin yeniden kurulması için gerekli görüyordu. Bu defa da padişahın iktidar yetkilerinin ayanla paylaşılması, ayanın çıkarlarıyla sınırlandırılması anlamına gelen Sened-i İttifak belgesi imzalanmıştır (Ekim 1808) (4) Çetin Özek, Devlet ve Din, adlı eserinde 1809 tarihini veriyor. Reşat Ekrem Koçu’nun verdiği tarih ise, 29 Eylül 1808.

Sened-i İttfak’ı bir “anayasacı hareketin” başlangıcı, bu yönde gelişen bir sürecin ilk halkası olarak ele alan yazarlar vardır. Bu tür yorumların, bir “aşırı yorum” olduğunu söyleyebiliriz. Ne metnin kendisi, ne yol açtığı sürecin böyle bir yönelişi söz konusu değildir. Sened-i İttifak, esas itibariyle yerel feodal güçlerin, merkezle, iktidarı paylaşma; devletin yasallığına aykırı olarak, fiilen yaratılmış ayrıcalıklı konumların yasallaştırılması ve bir ölçüde güvenceye kavuşturulması girişimi olarak gözükmektedir.  Ege bölgesinde Karaosmanoğulları, Ortaanadolu’da Çapanoğulları, Arnavutluk’ta İşkodralı Mustafa Paşa, Trabzon’da Tuzcuoğulları, Musul’da Kotalhalilzadeler, Arnavutluk’ta Tepedelenli Ali Paşa, büyük ayanlara örnek gösterilebilir. Bulgaristan ayanlarıyla, Tepedelenli, Sened-i İttifak belgesinin imzalanması için davet edildikleri “meşveret-i amme”ye katılmadılar. Katılanlar ise, Osmanlı’ya güç göstermek ve belki bir oyuna gelmekten böylece korunmak için olsa gerek, yanlarında rengarenk üniformalarıyla özel ordularını da getirip, İstanbul’un çevresinde ordugah kurdular).

Belgeyi imzalayanlar, yerel iktidar sahipleri olarak ayanların ve onların hanedanlarının varlığını ve yasallığını kabul etmektedirler. Ayan ve sultan birbirine karşı yükümlülükler altına girmekte ve birbirine kefil olmak- tadır. Ayanların birbirinin toprağına el atmaması da belgede yer almaktadır. Merkezi iktidarın yetkilerini, kendi bölgelerinde ayan kullanacaktır vb.vb. Belgede taraf olarak yer almayan yegane toplumsal sınıf, şehirlerdeki üretici zanaatkar loncaları ile üretici köylüdür, reayadır.

Belgenin yerel güçler açısından önemli bir mevzi olduğu açıktır. Ancak iktidar mücadelesinin belirli bir anına ait olan, geleneği bulunmayan bu belgeyi pek çok ayan imzalamaktan kaçınmıştır. Zaten tahta çıkarılan II. Mahmut’un da belgenin altında imzası yoktur. İmzası olmadığı gibi, biraz güç kazandıktan sonra, belgenin kendisini de yırtıp atmıştır. “Sened-i İttifak” belgesi üzerine yazılanlar, belgenin kendisinden değil, Cevdet Tarihi’ndeki ve Düstur’daki nüshasından hareket etmektedirler. Sonuçta II. Mahmut’un süreç içinde yeniden kurumlaştıracağı merkezi yönetimde ayanın rolü geriye itilmiş, bürokrasi öne çıkmıştır. II. Mahmut’un merkezi bir monarşi oluşturma çabası, batı- daki merkezi monarşilerin oluşmasında görüldüğü gibi, yerel aristokrasiye karşı kralın burjuvaziye dayanması şeklinde olmamıştır. Bu bakımdan bu çabaları “zayıf” bulan ve başarısızlığı bununla izah eden yazarlar “ vardır. Halbuki Doğu monarşileri, Batı’dan farklı olarak, Bizans’tan İran’a, Abbasiler’den Memluk’lara, Selçuklu’dan Osmanlı’ya, daima merkezi bir karakter göstermiştir. II. Mahmut Fransa Krallarından farklı olarak yeni bir şey yapmaya girişmemiş; eski merkeziyetçi yapıyı yeniden disipline etmeye çalışmıştır. II. Mahmut’un ‘mutlak monarşisi’nin temel anlayış ilkeleri gereği, ‘reaya’ yerini ‘teb’a’ya bırakırken, ‘kapıkulu’nun yerini de ‘sivil bürokrasi’ almıştır. Aynı ilkelere uygun olarak düzenli ordu kurul- ması ise ‘askeri bürokrasi’yi yaratmıştır. Sivil-asker bürokrasi ve bir süre ülema, Sultan’ın dinci monarşisinin temel öğeleri olarak ‘nizamat-ı esasiye’nin oluşturulmasında ‘meclisler’de ‘yasama” görevini görmüşlerdir.(4)

“Dar-ı Şura-yı Bab-ı Ali”, “Meclis-i Ahkam-ı Adliye, “Dar-ı Şura-yı Askeriye” adları verilen bu meclisler merkezi idare, yargı ve ordu ile ilgili yasaları, Sultan iradesine ve iktidarına dahil olan yasama yetk- isini, onun adına kullanarak hazırlamışlardır. Gerçekte yasama organı değillerdir.

II. Mahmut’un padişahlığı, “batılılaşma” adı ve- rilen sürecin kurumsal temellerinin atıldığı bir dönem olmuştur. Osmanlı’nın bir eyaleti olan, ancak batı nüfuzuna daha önce açılan Kavalalılar yönetimindeki Mısır’da çok önceleri başlayan batılılaşma/modernleşme hareketlerinden sonra, Osmanlı merkezi yapısı da bir dizi kurumlaşmayı gerçekleştirmiştir. Siyasal yapı- da, eğitimde, kılık kıyafette, orduda köklü değişiklikler yapılmış; yeni bir kültür oluşturmak amacıyla kurulan “Tercüme Odası”nda, batı dillerinden pek çok eser çevrilmiş ve yayımlanmıştır. Kuşkusuz II. Mahmut’un en radikal adımı, 1826 yılında yeniçeri ordusunun, kışlalarının topa tutulması dahil şiddetle tasfiyesi, bin- lercesinin katledilmesidir. 1808’de Sened-i İttifak belgesini imzalamak üzere Ayan ordularının İstanbul’a geldiği esnada düşünülen, ancak cesaret edilemeyen Yeniçeri Ocağının kaldırılması girişiminin önüdeki engellerin kalkması ve halk desteğinin güçlenmesinde, Yeniçeri ordusunun Mora Ayaklanmasında yaşadığı rezalet ölçüsündeki başarısızlığın ciddi payı olmuştur.

Padişahın 1825’te Eşkinci Ocağı diye yeni bir askeri sınıf kurması üzerine, 1826 Haziran’ında ayak- lanan Yeniçeriler, ünlü kazanlarını sabah erken saatlerde Et meydanına (Sultanahmet) çıkardılar. II. Mahmut da Sancak-ı Şerifi saray kapısına çıkardı.

Eşkinci Ocağı askeri, ulema, medreseliler ve İstanbul halkı, başlarında Ağa Hüseyin Paşa ve İzzet Paşa olduğu halde yeniçerilerin üzerine saldırdılar. Binlercesi öldürüldü ve İstanbul Boğazı yeniçeri ceset- leriyle kaplandı. Halkın da katıldığı bu tasfiye, yeniçeri mezarlarının taşlarını kırma ölçüsüne kadar varmıştır. Her yenilikçi adımın karşısına dikilen, esnaflaşmış, çeteleşmiş yeniçeri ocağı/ulema ittifakının, asker ayağı böylece kırılmıştır. Ocağın kaldırılmasından sonra, Bektaşiliğin Yeniçeri Ocağıyla kuruluştan itibaren özdeşleşmiş bulunması nedeniyle Bektaşiler de kuşkulu görülerek takibe alınmıştır. Bu büyük adımdan sonra, sıra yenilikçilerin kendi bürokrasisini yaratmasıyla, geleneksel ulemanın devlet bürokrasisinden tasfiyesine gelecektir. Burada resmi tarihin Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından sonra Ocağın eleştirisini çok abart- tığını ve ulemanın sünniliğine karşı Bektaşi Yeniçeri kurumunun bir dengeleyici unsur olduğunu; Ocağın kaldırılmasıyla dengenin ciddi olarak bozulduğunu kaydedelim. Bu bozulma Hristiyan tebaadan bir kısmının, mallarına el konulması gibi uygulamalara imkan vermiştir.

Başarısızlıkla sonuçlanan Nizam-ı Cedit deneyin- den sonra, II. Mahmut, “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” adlı düzenli orduyu kurdu. Yeni kültürü yaratabilmek için öğrenime özel bir önem veril- di. Öğretimin şer’i esaslardan uzaklaştırılması amacıyla Rüştiye okulları açıldı, Adli Maarif Okulu kuruldu. Mühendishane geliştirildi. Tıphaneyi Amire ve Harp Okulu kuruldu. İlk ve orta öğretimin şer’i esaslardan uzaklaştırılmasına yönelik ulemadan gelen tepkiler karşısında ısrarcı davranmayan II. Mahmut, yüksek öğrenim kuruluşlarının Batı modelinde oluşturulmasın- dan hiç taviz vermedi. Böylece eğitimin geleneksel birliğini, din esaslı eğitimin yanı sıra, akla dayalı bir eğitim için alan açarak bozdu.

Merkezdeki ve taşradaki güç odaklarının tasfiye edilmesi ve merkeziyetçiliğin güçlendirilmesi için yürütülen çalışmalar, yeniçerilerden sonra ayanın tasfiyesine; askeri bir yapı olarak tımarların ortadan kaldırılmasına; vakıf mallarının müsaderesine doğru genişledi. Ayanın Senedi İttfak ile zirvesine ulaşan güç kazanma sürecine son verildi; ayanın siyasal gücü hızla geriletildi. Vergi toplama mekanizmasına yeniden işleyiş ve disiplin kazandırılmaya çalışıldı. Osmanlı devle- tinin mali yapısını sağlamlaştırmak için atılan bu adımların başarılı olması bile, sürekli savaşlar yüzünden iste- nen sonucu vermekten çok uzak kalıyordu. II. Mahmut’un saltanatı döneminde de (1808-1839) artık gelenekselleşen bir yola, paranın tağşişi yoluna girilmişti.”Altın sikkelerin biçim ve ismi bu dönemde 35 kez, gümüş sikkelerin ise 37 kez değiştirilmişti. Sikkelerin değerli maden içeriğinin devamlı düşürülmesi sonucu, 1814’te bir İngiliz sterlini 23 Osmanlı kuruşu ile eşit değerde iken, 1839’da bir sterlin 104 kuruş ediyordu. Ayrıca tağşişin yeterli olmadığı dönemlerde Galata bankerlerinden yüksek faizle kredi bulmak da mümkündü.” “… sık sık başvurulan bu değer oynamalarının yarattığı belirsizlikler ekonomiyi olum- suz etkiliyor, bu da zaten yetersiz olan vergi gelirlerinin düşmesine yol açıyordu. Öte yandan merkezi bürokrasinin harcamaları hızla artmaktaydı. Bütçe açık- ları, özellikle savaş dönemlerinde öyle boyutlara ulaşıyordu ki, ne tağşişle sağlanan ek gelir, ne de Galata bankerlerinin sağlayabilecekleri krediler aradaki farkı kapatmaya yetiyordu”(5)

II. Mahmut ve merkezi bürokrasinin, dinci bir söyleme ve halifelik sıfatına da yaslanarak; ama batıyı model alarak gerçekleştirmeye giriştikleri bu düzenlemeler; içeride karşılaştığı direnişin yanı sıra, dış dünya ile neredeyse sürekli savaşlar halinde seyreden ilişkilerin yarattığı zorluklar altında şekilleniyordu. Yeniçeri ocağının tasfiyesinden iki sene sonra Rusya ile 1828-29 savaşına girilmiş ve kaybedilmişti. Bu yenilgi, toprak kaybının yanı sıra, Rusya ile yapılan ve Osmanlı’nın aleyhine hükümlerle dolu bir ticaret anlaşmasının imzalanmasına da yol açmıştı. Mısır Hidivi Kavalalı Mehmet Ali Paşa ise, dış ticareti devlet tekeline alarak, elde ettiği büyük gelirleri Mısır’ın sanayileşmesine, modern bir orduya sahip olmasına ve Osmanlı’dan çok önce gerçekleşen pek çok yenileşmeye harcamaktaydı. Dış ticareti devlet tekeline alarak İngiliz çıkarlarına da önemli bir darbe indiren Kavalalı’nın askeri gücü, Osmanlı saltanatını da tehdit eder duruma gelmişti. İngiltere 1820’den itibaren, 1840’a kadar, Latin Amerika’dan Çin’e kadar pek çok bölgede silah zoruyla ya da işbirlikçi sınıflarla anlaşarak, serbest ticaret anlaşmaları imzalamıştı. İngiliz diplomasisi benzeri bir anlaşmayı Osmanlı ile de imzalamaya kararlıydı, fırsatını arıyordu. Kavalalı’nın isyanı, İngiltere’ye bir taşla iki kuş vurmanın imkanını verdi. Mehmet Ali’nin askeri gücü ile Rusya’nın himayesi arasına sıkışan Osmanlı bürokrasisi çareyi İngiltere’ye sığınmakta buldu. 1838 Ticaret Anlaşması ile Osmanlı’nın toprak bütünlüğünün korunması karşılığında, ekonomi İngiltere’ye açıldı. Bu anlaşma aynı zamanda, dış ticarette tekelleri ortadan kaldırarak Mehmet Ali Paşa’nın sanayileşme ve askeri harcamalarının dayandığı gelir kaynaklarını ortadan kaldırdı, Mısır’ın sanayileşme sürecini bitirdi. 1838 Ticaret Anlaşmasına ayrıca ele alınacaktır.

Yerli Sermaye ve Batı’da Gelişen Kapitalizmle ilişkilenme

16. Yüzyıl ortalarından itibaren, pek çok eyaletin vergi gelirlerinin yarısından çoğunu temsil eden padişah ve ümeraya ait haslarda vergi toplama işinin, giderek daha çok iltizama verilmesi tüccar/tefeci/sarraf sermayesinin Osmanlı toplum düzeninin sosyo-ekonomik güç dengelerinde önemli bir konum edinmesine yol açtı. Hazineye peşin ödemeler yapmak zorunda olan mültezimler, ihtiyaç duydukları parayı faizle bu kesimden almaktaydı. 17. yüzyılda hayat boyu mültezimliğin, 18. yüzyılda ise eyaletlerin bir bütün olarak mültezim/valilere bırakılmasının yaygınlaşması, çoğunluğu gayrımüslim olan tüccar/tefeci sermayesini daha da güçlendirdi. Bu kesimler ya mültezim olarak vergi/rant kaynaklarını kendileri kesime alıyor; ya da asker, ayan, derebeyi gruplarından mültezimlerin üzerinde, sermayeleriyle iktisadi, hatta siyasi güç kazanıyorlardı. Ayanların güçlenmesi, XVIII. Yüzyılda, bazılarının vezir, paşa gibi ünvanlar alması noktasına kadar varmıştı.

Tüccar/tefeci/sarraf sermayesinin asıl gücü, Avrupa’nın kapitalist gelişme merkezlerindeki sermaye birikimine, Osmanlı imparatorluğunun üretim ve tüketim bölgelerini birleştiren zincirin Osmanlı topraklarındaki halkasını oluşturmaktan geliyordu. Müslüman/ Türk tüccar ve tefecileri ise, Osmanlı imparatorluğunu kapitalist dünyaya eklemleyen bu ilişkiler ağına, çoğunluğu Ermeni, Rum ve Yahudi olan gayrimüslim sermayenin aracılığıyla dahil oluyorlardı.

Osmanlı kuruluşundan itibaren farklı etnik ve din- sel topluluklardan oluşuyordu. Özellikle İstanbul’un fethinden sonra, çeşitli din ve mezheplerin izleyicileri “millet” adı altında iç işlerini oldukça özerk bir tarzda yürütmeye başladılar. Bu “millet”lerden üç tanesinin Osmanlı tarihinde özel bir önemi vardır: Yahudiler, Rumlar ve Ermeniler.

Kuruluş döneminin belirsizlikleri bir yana bırakılırsa, İstanbul’un fethinden 1660’lara kadar olan ilk dönemde belli bir Yahudi yükselişinden söz edilebilir. İkinci Selim iktidarında zirvesine ulaşan bu dönem, Üçüncü Murat’tan itibaren bir çeşit Osmanlı Yahudi aleyhtarlığıyla karşılaşmışsa da, yükselişine devam etmiş ve 1660’ların meşhur Sabbatai Sevi hareketine kadar uzanmıştır. Bu hareket Osmanlı yöneticilerinin kontrolünü aşabilecek boyutlara ulaşınca, Osmanlı yöneticilerinin baskıcılığıyla karşılaşmış ve kitlesel din değiştirmelere yol açmıştır.

On sekizinci yüzyıl, özellikle deniz ticaretinde önemli bir rol oynayan Rumların yükseliş dönemidir. Bu yükseliş Fransız İhtilali ve Aydınlanma hareketinin de olumlu etkileriyle tüm Avrupa’nın desteğinden yararlanmış ve 1821 Yunan İhtilaline yol açmıştır. Yunan ihtilalinin 1830’ Londra protokolü ile üç büyük devletin himayesi altında bir Yunan Devletinin kuruluşuyla sonuçlanması sonrasında Osmanlı Rumlarının itibarında önemli bir azalma olmuştur. Yunan ihtilali diğer Osmanlı ulusları içinde de bir uyanışın ve bağımsızlık talebinin başlatıcısı olmasa bile, kazandığı zaferle gelişimini etkilemiştir. Ortodoks Balkan halklarının inanç itibariyle bağlı bulunduğu Rum Ortodoks kilisesi, Osmanlı Rumlarına çok özel ayrıcalıklı bir konum sağlıyordu. Eflak ve Boğdan prenslerini bile, Rum Patrikhanesini denetimleri altında tutan Fenerli Rumlar seçiyordu. Bu yüzden Osmanlı’ya başkaldıran Balkan halkları, aynı zamanda da, Patrikhaneye karşı bir bağımsızlık mücadelesi geliştirmek zorunda bulunuyorlardı. Osmanlı ile bu ölçüde bütünleşmiş İstanbul Rumları, yeni kurulan Yunan devletine güvenmek yerine, çıkarlarının daha iyi korunduğunu düşündükleri Osmanlı’ya sadakate devam ettiler. Fakat Yunan ihtilaliyle birlikte güvenilirlikleri kuşkulu hale geldi; Osmanlı’da Ermeniler öne çıkmaya başladılar. Patrikhaneyi de denetimleri altında bulunduran güçlü banker aileleri aracılığıyla, Ermeniler Osmanlı toplum- sal hayatında önemli bir rol oynadılar. Türk/Ermeni ihtilafından sonra ise Yahudiler yeniden önem kazan- mışlar, özellikle İttihat Terakki döneminde etkili olmuşlardır.

Osmanlı imparatorluğunun batıda gelişen kapitalizmle eklemlenmesinin unsurlarından birisi, bu üç Osmanlı “milletin”den tüccar/tefeci ve sarraf sermayesidir. Diğer bir unsur ise, dış ticaretin gelişmesiyle kendi çıkarlarını birleştiren saraylı ve ümera kesimidir. Giderek ticari malların üretimine yönelen has’lardaki gelirleri, dış ticaretle büyüyen bu kesimler, Osmanlı devletinin Avrupa’nın merkantilist genişlemesi karşısında uyumlu ve işbirlikçi davranmasında etkili olmuşlardır. (6)

Asya/Avrupa ticaretinin Akdeniz üzerinden Okyanuslara kayması, bu uyumluluğun ve işbirliğinin devlet politikası haline gelmesinin önünü açmıştır. Ticaret yollarının Okyanuslara kayması Osmanlı yöneticilerini telaşlandırmış, İngiliz, Hollandalı ve Fransızları yeniden Doğu Akdeniz’e çekebilmek için, bu devletlere bir dizi ödün verilirken, Okyanus yollarını kullanan Portekizlere karşı Kızıldeniz, Basra ve Hint okyanusunda askeri faaliyetler yürütülmüştür. İlk ticari ayrıcalıklar, kapitülasyonlar, 1569’da Fransızlara tanın- mıştır. Arkasından İngilizler, aynı ayrıcalıklara sahip olmuşlar (1583), Hollandalılar (1612), Avusturyalılar (1615), İsveçliler (1737), İki Sicilya krallığı (1740), Danimarkalılar (1746), Prusyalılar (1761), İspanyollar (1782) ve Ruslar (1783)’te Osmanlı’dan kapitülasyon denilen ticaret ve yargı ayrıcalıklarını elde ettiler. İngilizler 1697’de Mısır/İstanbul ticari taşımacılık tekelini de ellerine geçirdiler.

Bir ülkeye sağlanan ayrıcalıkların, diğer bütün ülkeler için de geçerli olacağına dair anlaşma, Osmanlı’nın kendi gümrükleri üzerindeki hakimiyetini ortadan kaldırdı. 17 ve 18. yüzyılda Osmanlı hükümetleri kompradorlar hükümeti gibi davranır oldu. Bab-ı Ali, yerli zanaatkar üretiminin çıkarları ile, Avrupalı tüccarların çıkarları çeliştiğinde, kendi tebaası aleyhine kararlar almaya başladı. 18. Yüzyılda İstanbul esnafı Fransız kumaş ihracatçıları karşısında pazarlık güçlerini arttırmak için bir ortaklık kurunca, Fransızların şikayeti üzerine, Osmanlı hükümeti bu ortaklığı dağıttı ve esnafı cezalandırdı. Bütün bu gelişmelerle girilen 19. Yüzyıl ise, Osmanlı İmparatorluğunun yarı-sömürgeleşmesi tarihi oldu.

19. Yüzyılda Dünya Ekonomisinin Gelişim Evreleri ve Osmanlı Devleti

1789 Fransız Devrimi, sadece Fransa’da değil; Avrupa merkezli dünyanın bütününde hüküm süren eski düzenin reddi anlamına geliyordu. Dolayısıyla bir “dünya devrimi” karakterine sahipti.

“Ne olabilir? Fransız Devrimi’nin bütün dünyaya egemen olması mümkündür. Osmanlı İmparatorluğu’- nun ikinci sınıf bir devlet olmaya razı edildiği Onsekizinci yüzyılın sonlarından (1774 Küçük Kaynarca yenilgi anlaşmasından, Z.T.) itibaren On dokuzuncu yüz yıl başında, Amerika Birleşik Devletleri’nin tarih sahnesine bağımsız bir devlet olarak henüz çıktığı bir zamanda, dünya, Batı Avrupa’yla sınırlanmak üzeredir. Bu nedenle Fransız Devrimi’nin Avrupa’da egemen olması bir dünya sistemi olması anlamına gelebiliyor. Bu, birinci almaşıktır; ikincisi, Fransız Devrimi’nin temsil ettiği yeni sistemin yayılmasının savaş yoluyla durdurulması oluyor. Üçüncü almaşık ise, Fransa’da darbeler, restorasyon ve devrimler süreci ve diğer ülkelerde evrimlerle, bunlara eklenen karşılıklı savaşlarla, iki zıt sistemin zıtlıklarını törpüleyerek, birbirine yaklaşmaları veya 1850 yıllarından itibaren kullanımı artan bir sözcükle birbirine ‘con- verge’ etmeleridir; gerçekte ve sırayla her üçü de yaşanıyor (7)

Fransız Devrimini izleyen ve Napolyon Savaşları adı verilen çatışmalı dönem, Napolyon’un güçlerini eriten Moskova seferi sonrasında, Dük Wellington komutasındaki İngiliz askeri gücünün vurduğu son darbe ile sonuçlandı. Kuşkusuz Napolyon savaşlarının bitmesi, iki sistem arasındaki çatışma potansiyelinin ortadan kalktığı anlamına gelmemiştir. Rusya, Prusya, Avusturya ve İngiltere’nin oluşturduğu “Kutsal İttifak”ın, Avrupa’da ve aynı anlama gelmek üzere dünya’da “statükonun korunmasını” temel politika olarak belirlemesi, eski düzenin endişelerinin sona ermediğini ortaya koymaktadır. Dönem boyunca gericiliğin büyük politik temsilcisi olarak Avusturya Şansölyesi Metternich tarihsel bir sima olarak öne çıkarken; sanayi devrimini tamamlamış İngiltere, sistem içinde hızla yükselmektedir. Diğer Batı Avrupa devletleriyse İngiltere ile karşı karşıya gelmemeye özen göstererek, güçlü korumacılık politikaları altında kendi sanayileşmelerini gerçekleştirmektedirler. Yükselen İngiltere kapitalizmi, Avrupa’ya hakim olan korumacılık politikaları nedeniyle pazar ve hammadde ihtiyaçlarını karşılamak üzere, dikkatini çevre ülkelere çevirdi; merkez-çevre ticareti dönem boyunca İngiltere’nin denetimi altında gelişti. Çevreye sermaye ihracı ise, 1850’yere kadar önemsiz bir düzeyi aşamadı. 1848’de, bu defa sosyalizmle birlikte yükselen yeni devrim dalgası çok sayıda kralı tahtından ederken, burjuva devrimleri çağına son verdi. Burjuvazi “yurttaş eşitliği” talebine, “ekonomik ve toplumsal eşitlik”; “sınıf ayrıcalıklarının kaldırılması” talebine “sınıfların kaldırılması” talebiyle cevap veren proletaryanın devrimci soluğunu ensesinde hissedince, devrim yolunu terk etti. Devrim dalgasının yenilmesinden sonra Fransız devriminin temsil ettiği yeni düzenle, eski düzenin birbirine yaklaşma süreçleri hız kazandı.

1850 ile mali buhranın patladığı 1873 arasında yaşanan kapitalist genişleme dönemi, sadece İngiltere’de değil, kıta Avrupasında da sanayi üreti- minin hızla arttığı bir dönem oldu. Merkez-çevre ticaret hacmi hızla genişledi ve bir kaç bölgeyle sınırlı da olsa, çevreye sermaye ihracı görülmeye başladı. İngiltere’nin gücü bu genişleme döneminde doruğuna ulaştı: Serbest ticaret doktrininin egemenliği ile, “Pax Britannica”nın dünya çapında kabul ettirilmesi birlikte yürütüldü. İngiltere çevre ülkelere yönelik “mümkünse gevşek bir denetimle birlikte ticaret, mutlaka gerekliyse tam yöne- timle birlikte ticaret” şeklinde özetlenebilecek strate- jisiyle, çok sayıda çevre ülkeyi işgal etti ve sömürge imparatorluğuna dahil etti. “İngiltere’nin ulusal geliri, 1865-1898 yılları arasında, hemen hemen iki katına yükselmişti; oysa ‘yurt dışından sağlanan’ gelirin aynı süre içinde artışı dokuz kata çıkmıştı.” V.İ. Lenin (8)

1873-1896 Büyük Buhran döneminde merkez ülkelerin üretim düzeyinde mutlak bir gerileme olma- makla birlikte, önceki ve sonraki dönemlere göre, büyüme hızında bir yavaşlama yaşandı. Bunalım koşullarında Kapitalizmin tekelleşme eğilimi gelişti, özellikle Almanya’da serbest rekabetçi piyasaların yerini tekeller ve karteller aldı. Üretimin büyüme hızındaki yavaşlamaya bağlı olarak merkez-çevre ticaretinin büyüme hızı da yavaşlarken, kapitalizmin tekelci bir nitelik kazanmasıyla birlikte çevre ülkelere sermaye ihracı, 1880’den itibaren önem kazandı. Sermaye ihracının bu dönemde görülen en yaygın biçimleri ise, borç verme ve demiryolu yapımıydı.

Demiryolları yapımı, basit, doğal, demokratik, kültürel, uygar- laştırıcı bir girişim gibi görünür: bu, darkafalı küçük burjuvaların gözlerine böyle göründüğü gibi, kapitalist köleliğin iğrençliğini maskelemeleri için cepleri doldurulan burjuva profesörlerin gözlerine de böyle görünür. Aslında bu girişimleri binlerce noktadan üretim araçlarının özel mülkiyetine bağlayan kapitalist bağlar, demir yolu yapımını, (sömürgelerin ve yarı- sömürgelerin) bir milyar insanı için, yani dünya nüfusunun yarı- dan fazlasını oluşturan bağımlı ülkelerdeki insanlar için, ve ‘uygarlaşmış’ ülkelerde sermayenin ücretli köleleri için bir baskı aracı haline getirmiştir.” (V. İ. Lenin, a.g.e. s.11)

İngiltere’nin ciddi birer rakip haline gelen Fransa ve Almanya’nın yükselişi karşısında hegomonyacı devlet konumu geriledi. Serbest ticaret ilkesi yerini korumacılığa bıraktı. Yükselen emperyalist devletler de sömürge ilhaklarını hızlandırdılar. “Mali-sermaye ve tröstler, dünya ekonomisinin farklı unsurlarının gelişmesinin ritmleri arasındaki farklılıkları azaltmaz, çoğaltır. Oysa kuvvetler arasındaki ilişki,  değişikliğe uğradıktan sonra, kapitalist düzende çelişkilerin çözümünü sağlayacak kuvvetten başka bir şey var mıdır?” “…Sorun şudur: bir yandan, üretici güçlerin gelişmesi ile sermaye birikimi arasında; öte yandan, mali-sermaye için sömürgelerin ve ‘nüfuz bölgelerinin’ paylaşılmasında mevcut oransızlıkların ortadan kaldırılması konusunda, kapitalizmin bulunduğu yerde, savaş- tan başka bir araç var mıdır?” (9)

1896’dan Harb-i Umumi’ye (1914) kadar, üretimde genişleme yaşanırken, tekelleşme ve sermaye ihracı hız kazandı. Merkez-çevre ticareti hızlı bir tempoyla büyüdü. Emperyalistler arası rekabet keskinleşti. İngiltere ile Almanya arasındaki ticari rekabet öne çıktı ve sertleşti. İngiliz sermayesi sömürge imparatorluğunun sınırları içine çekilirken, Alman sermayesi İngiltere’nin resmi denetimi dışında kalan ülkelerde, örneğin Latin Amerika’da ve Osmanlı topraklarında giderek daha etkili olmaya başladı. Bu iki ülkenin ve başını çektikleri emperyalist blokların arasındaki rekabet, 1914’te başlayan genel savaşı hazırladı. (10)

Burada Osmanlı İmparatorluğunun dünya kapita- lizminin bir çevre devleti olarak statüsünün oluşu- mundaki ayırt edici noktaları açmak gerekir. Sömürge statüsü, “sömürgeci devletin çevreleşme sürecine daha kolay müdahale edebilmesi”ni ve “başka yerlere oranla çok daha dolaysız bir biçimde ekonomi- dışı araçlara, örneğin zora başvurabilmesi” anlamına gelmektedir. Sömürge ülke, sömürgeci devlet dışındaki merkez devletlerin ticaret ve yatırımlarına bütünüyle veya büyük ölçüde kapatılmıştır. Buradaki amaç, sömürge ülkede, sömürgeci merkezin çıkarlarına en uygun bir üretim kalıbının gerçekleştirilmesi; böylece sömürgeyi birincil mallar ihraç eden ve metropolün mamul mallarını ithal eden bir ülke durumuna dönüştürmektir. Sömürgeye, merkez ülkeden göç eden bir nüfusun yerleşmesi teşvik edilirken, sömürge yöne- timinin masraflarının karşılanması için vergiler konul- makta; sömürgenin borçlarını düzenli ödeyebilmesi için bir dizi tedbir alınmakta ve merkez ülkeye değer aktarımı gerçekleştirilmektedir. Özet olarak sömürge ülkenin gerek iktisadi/siyasi yapılanması, gerekse sermayesizleştirilmesi, en dolaysız biçimlerde yürütülmektedir. Osmanlı İmparatorluğu hiçbir zaman sömürge statüsüne sahip olmamıştır.

Diğer bir statü ise, biçimsel bir siyasi bağımsızlığın devam etmesiyle birlikte, bir emperyalist devletin etki alanında bulunulması durumudur. Dış ticaretin ve yabancı sermaye yatırımlarının bir emperyalist ülkenin denetimi altında bulunduğu biçimsel bağımsızlık statüsü, emperyalist merkezin müdahale imkanlarının daha az olduğu anlamına gelmez. Aksine, çoğu zaman çevre ülkenin egemen sınıflar ittifakının çıkarları ile, emperyalist ülkenin çıkarları uyum içindedir. Siyasal iktidarın ticaret sermayesi ile, ihracata yönelen büyük toprak sahipleri ittifakının elinde bulunduğu Orta ve Latin Amerika ülkelerinin durumu bu statüye daha uygundur. Her iki taraf da çıkarlarını daha fazla ticaret ve tarımsal üretimde dünya pazarlarına yönelik bir uzmanlaşma doğrultusunda birleştirmektedirler.

Osmanlı İmparatorluğunun çevreleşme süreci ise, görece güçlü bir merkezi devletin bulunduğu, buna karşılık emperyalistler arası bir rekabetin de ilk iki statüden birisinin gerçekleşmesini frenlediği koşullarda gerçekleşmiştir. Osmanlı’nın merkezi devlet yönetimiyle, dünya ekonomisiyle kendi çıkarları doğrultusunda bütünleşmeden yana olan tüccarlar ve ihracata dönük üretim yapılan büyük toprak sahipleri arasında bir çelişki yaşanmış ve merkezi yapı 19. yüzyıl boyunca bu mücadelede ağırlığını koruyabilmiştir. Bu şartlar altında emperyalist devletler ve bu devletlerin sermayedarları, emperyalist/kapitalist sistemle hızlı ve tam bir bütünleşmeden yana olan ancak siyasal güçleri sınırlı toplumsal sınıflarla ittifaka giderek çıkarlarını gerçekleştirmek yerine; merkezi yapıyla uzlaşarak, onun üzerinde baskı uygulayarak, adım adım gerçekleştirmeye yönelmişlerdir. Gene de, Batıya en yakın ve kapitalizmle ilişkisi en güçlü Mora ve Balkan toprakların- da, yerli/yerel sermaye ile ittifaka giderek, Osmanlı’dan kopma mücadelelerinin desteklenmesi yoluyla parçalar koparılırken; diğer taraftan geniş Osmanlı ülkesinin emperyalistler arasında nüfuz alanlarına bölünmesi de gerçekleştirilmiştir. (11)

19. Yüzyılda Osmanlı Devleti’nin Yarı-sömürgeleşmesi Emperyalizm ve Sömürgecilik

Kapitalist Avrupa ülkelerinin dünya pazarlarını ve ham madde kaynaklarını; sadece kullanılmakta olanları değil, olası hammadde kaynaklarını da denetim altına alma çabaları, yüzyıl boyunca dünyanın kapitalistleşmiş devletler arasında paylaşılması sonucunu doğurmuştur. Yüzyıl boyunca kapitalist devletler, doğrudan doğruya kendileri için değil; pazar ve ham- madde kaynaklarının rakiplerin eline geçmemesi, rakiplerin zayıflatılması, egemenliklerinin sarsılması için de toprak ilhakına yönelmişlerdir. Çevre ülkelere mamul mal ihracını, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi sonucu sermaye ihracı izlemiş; sermaye ihracı, demiryolu örneğinde görüldüğü gibi meta ihracını genişletmiştir.

Banka ve sanayi sermayesinin içiçe geçmesiyle oluşan mali sermayenin ortaya çıkışı tekelleşme eğili- mini güçlendirir ve sömürgeci politikaları beslerken; sömürgeler üzendeki egemenlik de tekelciliğin güç kazanmasını hızlandırmıştır. Hilferding’in, politikası ve ideolojisiyle sömürge fetihlerini uyaran mali-sermaye için söylediği “Mali-sermaye özgürlük değil, egemenlik ister” sözü, sömürge fetihlerinin ve toprak ilhaklarının dinamiğini tesbit ediyor; ancak Lenin’in yaptığı eklemeyle birlikte: “Emperyalizm, genellikle bir şiddet ve gericilik eğilimidir.”

Şüphesiz sömürgeci politikalar kapitalizmin iç dinamiklerinin belirli bir gelişme düzeyinin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Ancak sömürgeciliğin yöneldiği ülkelerin; örneğin Çin, Hindistan, Osmanlı İmparator- luğu gibi devletlerin. sömürgeciliğin nüfuzuna direne- memesi veya yeterince direnmemesi de; uzun süreli bir durgunluk içine girmiş olan kendi iç dinamikleriyle ilgi- lidir. Bu ülkelerin sahip olduğu kültür dünyasının kapitalist Avrupa’nın kültür dünyasından köklü farklılıklar içermesi bir yana; üretici güçlerin gelişmesinin önünde birer engel durumundaki siyasal yapılar ve asalaklaşmış yerli ayrıcalıklı sömürücü sınıflar; sömürgeciliğin işini kolaylaştırmış, hatta kendi konumlarının devamını sağlamak üzere önünü açmışlardır.

“Kültür dünyalarının” farklılığına geçerken, bir örnekle işaret edelim: Çin’le ticaretlerinde, Çinlilere hem bir ödeme aracı ve hem de meta olarak, Hindistan’ın Pencap bölgesinde ürettikleri afyonu getiren başta İngiltere olmak üzere Avrupa sömürgeciliği, 1839 yılında Kanton yüksek müfettişi Lin Zişu’nun; Avrupalılara ait 1 milyon tondan fazla afyonu imha ettirmesi üzerine savaşmaya karar verdiler. Avrupalılarla tanışmadan önce afyonun keyif verici madde olarak kullanılmadığı Çin’e uyuşturucu bağımlılığının, üstelik de büyük çaplı bir ticaret konusu olarak ihraç edilmesindeki ahlaksızlık bir yana; afyon ticareti bir savaş konusu haline geldi. İngilizler Hindistan’dan getirdikleri son derece küçük bir birlikle Çin’de görülmemiş bir vahşetle gözdağı operasyonları yaptı ve 1842’de Çin yönetimini, afyon ticaretini serbest bırakan, Kantonla birlikte dört şehri daha Avrupalıların ticaretine açan ve Hong Kong’u İngiltere’ye veren Nankeng barışını imzalamaya zorladı. Çin yöneticileri üzerlerindeki askeri baskı hafifleyince anlaşmayı uygulamaktan kaçınmaya başladılar. Bunun üzerine 1857’de “II. Afyon Savaşı” gündeme geldi. “Kanton şehrini bombardıman etmek için, İnci ırmağının sığ sularında- ki limana girmeye çalışan bir savaş gemisininin kuma oturması üzerine, tayfalar Çinli halktan yardım istemiş; onlar da, şehirlerini topa tutacak gemiyi halatlarla çekerek kurtarmışlardı. Dönemin Times muhabiri bombardıman karşısında Çinlilerin tepkilerini şöyle anlatı- yordu: ‘Bu tuhaf, vurdumduymaz ve vakur insanlar, sanki bizim buradaki mevcudiyetimizi görmezlikten gelmek istermiş, canımızın gitmek isteyeceği zamanı bekliyorlarmış gibi davranıyorlar. (…) Önderlerimiz de, düşmanın bu kararlı, çocuksu ve çaresiz inadı, pasif direnişi karşısında şaşırmış görünüyor.’ (12) V.İ.Lenin, Hobson’un, 1902 tarihli, Londra’da basılmış,”İmperialism” adlı eserinden şu tesbitleri aktarıyor: “Yazara göre eski imparatorlukların gücünü aşağıdaki iki durum dizisi zayıflatmaktaydı: (1) ‘Ekonomik asalaklık’; (2) ordunun bağımlı halklardan meydana getirilmesi. Bunlardan birincisi ekonomik asalaklık geleneğidir; egemen devlet, bununla, kendi yöneten sınıfını zenginleştirmek ve sakin dursunlar diye alt sınıflarına rüşvet vermek için, eyaletlerini, sömürgelerini ve bağımlı ülkeleri sömürmektedir. Böylesi bir rüşvetin ister şeklen, ister ekonomik bakım- dan olanaklı olması için, yüksek karların, yüksek tekel karlarının gerekli olduğunu biz de eklemeliyiz.

İkinci duruma gelince, Hobson, bu konuda şöyle diyor: ‘Emperyalizmdeki körlüğün en tuhaf belirti- lerinden biri de, Büyük Britanya, Fransa ve öbür emperyalist devletlerin bu yola girerken takındıkları kayıtsızlıktır. Hele İngiltere, bu bakımdan, öbür ülkelere göre, çok daha ileri gitmiştir. İmparatorluğumuzun Hindistan’da kazanmış olduğu savaşların çoğu, yerlilerden oluşan askeri birliklerimizin eseridir. Pek yakınlarda Mısır’da olduğu gibi, Hindistan’da da, pek çok sürekli ordu, İngilizlerin komutası altı- na verilmiştir. Güney Afrika’yı saymazsak, Afrika kıtasındaki bütün savaşlarımız, bizim adımıza, yerliler tarafından kazanılmıştır.(13)

“Sömürge savaşları (..) farklı biçimde yapılara sahip toplumlar arasındaki çatışmalardır. Güçleri daha iyi biçimlenmiş, dolayısıyla daha iyi birleşmiş olan toplumlar kazanmışlardır. Bununla beraber -ki sorunun önemli yönü buradadır- Avrupalıların hareketi, yerli toplumlarda kendi güçlerini arttırmak için, geleneksel yapıların yıkımından yararlanacak olanlardan tam bir destek görmeleri dolayısıyla çok kolaylaşmıştır. Yerli aristokrasinin bir çok üyesi, sömürgeciliğin değerli müttefikleri olmuşlardır. Sömürge ülkelerin çoğunda, yakın bir tarihe kadar Avrupalılar otoritelerini, kadro sağlamakla yetindikleri yerli birliklerle yürütmüşlerdir. Bu yerli askerler, ancak sömürgecilerle tam işbirliği yapan eşrafın ve prenslerin desteği ile toplanabilmiştir. Sömürgeciler, Cezayir’de sert ve uzun bir direnişle karşılaşmışlar, fakat orada da Abdülkadir, Fransız Ordusu’na yardım eden bir çok müslüman şefin desteği ile yenilebilmiştir. Bu müslüman şefler, kontrolleri altındaki aşiretlerin Emir Abdülkadir’in davasına katılmalarına ve Fransız Ordusu’na karşı çıkmalarına engel olmuşlardır. Hatta bazıları, ellerindeki kuvvetleri Fransızların hesabına kullanmışlardır.

Demek ki, bütün sömürge ülkelerde, Avrupalılar fetih sırasında ve daha sonra uzun bir süre, nüfusun çok nüfuzlu bir kısmının etkili desteğinden yararlanmışlardır.(…) Yerlilerden bir kısmı hangi nedenlerle istilacıların hizmetine girmişlerdir? Bunun temel bir nedeni vardır: Asya, Afrika ve Kolomb öncesi Amerika’nın birçok ülkelerinde, arazinin özel mülkiyeti yok gibiydi. Toprak bütünüyle, ondan vergi alan hükümdar ile köy ve aşiret topluluklarına aitti. Hükümdar, beylerinden birine bir tımar bağışladığında, belli bir arazi üzerinde mülkiyet hakkı değil, hükümdar adına vergi toplama yetkisi vermekteydi. Avrupalılar bu ülkelere, toprağın özel mülkiyetine dayanan farklı sosyal ilişkiler getirdiklerinden, yerli eşrafın, sömürgeciliği ve onun mülkiyet görüşünü benimsemekte büyük çıkarı vardı. Böylece vergi alma hakkını tam mülkiyet hakkı haline getirebilmekteydiler. Bunun en ünlü örneği, eski vergi toplayıcı Hint eşrafı ‘zemindar”lardır. Zemindarlar, sömürge yönetimi sayesinde, vergi topladıkları arazilerin sahipleri oldular. (..) Avrupalılara gelince, onlar da ülkeleri fethetmek ve kontrol altında tutmak için destekler bulmak zorundaydılar. Bu sebeple, ‘işbirlikçileri”nin kudretinin geniş ölçüde artmasını sağladılar. Sömürgecilerin ilk işbirlikçileri, hükümdarlarla az çok çatışma halinde olan ve vergi toplama hakkı reddedilen veya kaldırılan yerli seçkinler olmuştur. Bazı ülkelerde, bizzat hükümdarlar, politik rolü azalmakla beraber, kendisine karşılığında önemli avantajlar sağlayan himaye rejimini kabullenmeyi çıkarlarına uygun bulmuşlardır. Yerli aristokratların büyük çoğunluğu, halkın sırtından sağlanan avantajları büyük ölçüde arttırma imkanı veren bir sisteme dahil olmak için politik yetkilerinden kısmen vazgeçmişlerdir. Esasen onlar bakımından sadece efendi değiştirmek bahis konusu idi. (14).

Şüphesiz, çevre ülkelerde bağımlılık eğilimini güçlendiren, sömürgecilerin nüfuzuna direnmeyi yumuşatan farklı tarihi sebepler de mevcuttur. Bir emperyalist devletin baskısına karşı toprak bütünlüğünü korumak için, bir diğer emperyalistle sömürgeci poli- tikaların önünü açan tavizkar anlaşmalar yapmak; savaşların, bazen de yönetici elitin lüks harcamalarını karşılamak için; veya ülke içinde yürütülecek reformların, sanayi projelerinin finansmanında kullanılmak üzere elverişsiz koşullarla borçlanmak, vs.vs. bağımlılığın güçlenmesini sağlayabilmiştir. Sermaye ihracının borç verme biçimi, önce Fransız emperyalizminin, sonra İngiltere ve Almanya’nın yoğunlukla kullandığı bir yöntem olmuştur. “Dış ülkelere yapılan yatırımlar arasında, ilk sırayı, siyasal bakımdan bağımlı ülkelere ve müttefik ülkelere yapılmış sermaye yatırımları almaktadır: örneğin İngiltere Mısır’a, Japonya Çin’e, Güney Amerika’ya borç verir. Gerektiğinde savaş donanması da icra memuru rolünü oynamaktadır. İngiltere’nin siyasal gücü kendisini borçluların isyanından korur.” “…İngiltere, yavaş yavaş sanayi devleti olmaktan ikrazcı devlet olmaya doğru gitmektedir. Sınai mamuller üretiminin ve ihracının mutlak ölçüde artış göstermesine karşın, ulusal ekonominin tümünde faiz ve temettü gelirlerinin, emisyon, komisyon ve spekülasyon gelirlerinin nisbi önemi büyümektedir. Bence, emperyalist yükselişin ekonomik temelini tamamıyla bu olay oluşturmaktadır. Alacaklının borçluya bağlılığı, satıcının alıcıya bağlılığından daha sıkıdır. (15)

Bu konuda son olarak bir noktaya daha işaret etmek gerekir. Sömürgeciliğin başarısında, siyasi, askeri, mali, teknolojik faktörlerin yanı sıra, kültür politikalarının da altı çizilmelidir. Sömürgeci politikaların uzun vadeli istikrarı için, çevre ülkede işbirlikçi bir zihniyetin yaygınlaşmasını sağlamak üzere, sömürgecinin kültürel değerlerinin sömürgelere ihracı genel bir uygu- lama olmuştur. Hristiyanlığı yaymaya çalışan misyon- erlik faaliyetleri; yerli seçkinlerin çocukları için okul açma ve sömürgeye nüfus yerleştirme; bu nüfusla birlikte, mimari, müzik, giyim-kuşam, mutfak kültürü ve günlük hayat tarzına dair değerlerin taşınması; sömürgeci nüfuzun kalıcılığını sağlayan, üstelik askeri baskı gibi rahatsız etmeyen yöntemlerdir. Gandi’nin İngiliz sömürgeciliğine karşı direnişe, batılı giysilerini çıkarıp, Hint geleneksel giysilerini giyerek başladığı hatırlanmalıdır. Bu genel çerçeveden sonra, yeniden Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyılına dönebiliriz.

1838 İngiliz/Osmanlı Ticaret Anlaşması

Osmanlı devletinin kurulduğu coğrafyanın özellikleri, Bizans ve Selçuklu ekonomilerini olduğu gibi, Osmanlı ekonomisini de, uzun mesafeli ticaretle ilişkilendirmiştir. Bu ilişki tarım ve zanaatlerde, özellikle kıyı şeritlerinde olmak üzere meta üretimini teşvik etmiştir. Dolayısıyla dış ticaret ilişkileri, 19. yüzyılla başlamış değildir. Ancak 19. yüzyıl başlarından itibaren gelişen ticaret ilişkileri, geçmişte gerçekleşenden farklı niteliklere sahiptir. Dünya kapitalizminin Osmanlı dahil, çevre ülkelerle ilişkisi, yüzyılın başından itibaren, esas itibariyle ticaret ve sermaye ihracı temelinde gelişmiştir. Kapitalist Avrupa ülkeleri, sanayi devrimiyle büyüyen ve ucuzlayan sınai üretimleri için pazar ve bununla birlikte, sanayileri için bol ve ucuz ham- madde arayışına girmişler; bu yöneliş dünya ticaretinin hızla genişlemesine yol açmıştır. Dış ticaretin genişlemesi, çevre ülkelerde bir yandan pazar için üre- timi yaygınlaştırırken; diğer yandan sanayileşmiş ülkelerin mamul mallarının rekabeti karşısında tarım- dışı üretim faaliyetlerinin yıkımına yol açmıştır. Tarım ve tarım-dışı üretimin bütünlüğü süreç içinde parçalanmıştır.

Sanayi devriminin İngiltere’nin dış ticaretinde yarattığı büyümenin seyri; Osmanlı devletinin yüzyılın başlarında nasıl bir basınç altına girmekte olduğunu görmek bakımından yararlı olacaktır. 1760-1790 yılları arasında yıllık büyüme hızı %1.8 olan İngiliz dış ticareti, 1801-1831 yılları arasında %2.7 ve 1831-1861 arasında ise %4.5 düzeyine yükseldi. Avrupa ülkelerinin, kendi kapitalist gelişmelerini, 1850’lere kadar yüksek korumacılık tedbirleri altında gerçekleştirmeye yönelmesi, İngiliz dış ticaretinin ilgisini çevre ülkelere ve özellikle Osmanlı’ya çevirmesine yol açtı. İngiltere’nin Osmanlı devletine yaptığı ihra- catın büyüme hızı, zaten bu ilgiyi yeterince ortaya koy- maktadır. 18. yüzyıl boyunca, yıllık 250 bin sterlinin altında kalan İngiltere’nin Osmanlı’ya ihracatı, 1812 yılında 311 bin, 1820’de 788 bin, 1824’te 1.300 bin, 1830’da 2.700 bin ve 1836’da 3.700 bin sterline çıkmıştı. Buna karşılık, Osmanlı devletinin İngiltere’ye tarım ürünleri ve ham madde ihracında da önemli artışlar oldu. İngiltere’nin Osmanlı’yla ticaretindeki 24 yıla sığan bu patlama; Osmanlı kurumlarının ve mevzu- atının, İngiliz ticaretinin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesinin gündeme geldiğini göstermekteydi. (16)

 Ayan ve paşaların, yerel güç sahipleri olarak, genişleyen dış ticaretten kendi nam ve hesaplarına pay almak için başvurdukları keyfilikler, rüşvet, vergi, resim ve harçlar, yasaklama ve müdahaleler, Osmanlı idari yapısının dağınıklığı, can ve mal güvenliğinin sağlanamaması ve benzeri sorunların ortadan kaldırılmasını ve ülkenin İngiliz mallarına güvenli bir açık pazar haline getirilmesini sağlayacak düzenlemelere Osmanlı’yı zorlamak için, İngiliz diplomasisi, İstanbul’un zayıf bir anını kolluyordu. Özü bu olan bir İngiliz-Osmanlı anlaşmasının gündemde olduğu belliydi; ancak ne zaman yapılacağı ve hangi fırsata dayandırılacağı belli değildi. Bu fırsatı doğuracak siyasi süreçler ise başlamakta gecikmedi.

Batılı devletlerin destekleyeceği umuduyla 1820’de Osmanlı’ya karşı, Aleksandr İpsilanti önder- liğinde, Eflak’ta başlayan ayaklanma bastırıldıktan sonra, 1821’de Mora ayaklanması başladı. Avrupa’da “statükoyu” korumayı temel politika haline getiren Metternich’in etkisiyle, başlangıçta ayaklanmayı onaylamayan Rusya, ayaklananların ilk andaki başarısı karşısında politikasını değiştirdi. Yeniçeri ordusu, yaygınlık kazanan ayaklanmayı bastırmakta, o güne kadar, yeni bir ordu kurulması girişimlerine karşı Yeniçerilerden yana tutum alanların bile, saf değiştirmesine yol açacak ölçüde başarısız oldu. Bunun üzerine, 1812’de Arabistan’daki Vahhabi ayaklan- masını da bastırmış olan, Mısır Valisi Kavalalı M. Ali Paşanın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki Mısır ordusu, ayaklanmanın üzerine gönderildi. 1825 sonun- da ayaklanma büyük ölçüde bastırılmış durumdaydı. Ayaklanmanın bastırılması karşılığında M. Ali Paşa’ya vaat edilen Girit, Mora, Suriye ve Trablusşam valiliklerinin verilmesini ise hem Osmanlı ve hem de Akdeniz’deki siyasi dengelerde köklü değişiklikler olmasından endişe eden Avrupa devletleri istemiyordu. 1827 yılının 20 Ekim’inde İngiltere, Fransa ve Rusya donanması Navarin baskınıyla Osmanlı donanmasını yaktı. Rusya Osmanlı’ya savaş ilan etti. M. Ali Paşa’nın, Navarin baskınından sonra askerlerini ve donanmasını çekmesini gerekçe yapan Bab-ı Ali, vaat edilen valilikleri vermekten vazgeçtiğini açıkladı. Osmanlı/Rusya savaşı ise, bir yıl sürdükten sonra, Batı’da Edirne ve Doğu’da Erzurum’un işgal edilme- siyle bitti. 1929’da Edirne anlaşması imzalandı. Anlaşmayla küçük bağımsız bir Yunanistan devleti kuruldu. 1830 Temmuz’unda, Fransa Cezayir’i işgale girişti  “Beş milyon franklık bir borç yüzünden Fransız gemilerine el koyan Cezayir Dayısı Fransa konsolosuna, protestosundan hiddetlenip yelpazesiyle vurunca, bu hareket Kuzey Afrika’da kolonyalist emeller besleyen Fransa’nın Cezayir’i işgali için yeterli oldu.” (17)

M.Ali Paşa, Osmanlı’nın sıkıntılı durumundan yararlanarak, “vaadedilmiş olanları” ordusuyla almaya yöneldi. İbrahim Paşa’nın komuta ettiği ordu, 1830’da Girit’i, 1833’te Suriye’yi işgal etti. Ve nihayet Anadolu’ya yürüdü. Osmanlı ordusunu Konya’da yendi. II. Mahmut’un bunun üzerine Rusya’dan yardım istemesi beklenen fırsatı yarattı. İngiltere, Mısır Valisi konumunda bulunmakla birlikte, fiilen bağımsız ve sanayileşmekte olan, merkezi bir Mısır devleti yarat- maya yönelmiş M. Ali Paşa’dan rahatsızdı. Dış ticarette tekel düzeninden yararlanarak, İngiliz çıkarlarına zarar veren paşa, sadece 1830’lu yıllarda, Mısır’a 12 milyon sterlinlik yatırım yapmış; fabrikalarda çalışan işçi sayısı 30 bini aşmıştı. Mısır/İstanbul ihtilafına müdahale ederek M.Ali Paşa’nın gücünü kırmak, İngiltere’nin Mısır’daki çıkarlarını yeniden güvenceye alma sonu- cunu yaratacaktı. Aynı zamanda istemeye istemeye yardım aldığı Rusya’nın himayesinden, güçlü bir devletin desteğine dayanarak kurtulmak isteyen II. Mahmut’la imzalanacak bir ticaret anlaşması, Balkanlar’dan Arabistan’a, geniş Osmanlı ülkesini, İngiliz pazarı haline getirecekti. İngiltere ve Fransa’nın müdahalesiyle, 1833’te M.Ali Paşa ile Osmanlı arasın- da Kütahya anlaşması imzalandı, istediği valilikler ken- disine bırakıldı. Bağımsızlık isteyen ve bu amaçla diplomatik girişimlerde bulunan M. Ali Paşa’nın çabaları, Osmanlı devletini İngiltere’ye daha da yakın- laştırdı. Bab-ı Ali bir yandan İngiltere’nin desteğini ararken, diğer taraftan M. Ali Paşa’ya karşı hoşnutsuz eski beyleri ve Mısır halkını ayaklanmaya kışkırtmak- taydı. 1838’de Balta Liman’ında imzalanan İngiliz/Osmanlı ticaret anlaşmasını, diğer kapitalist ülkelerle 1841’e kadar yapılacak bir dizi aynı içerikte anlaşma izledi. İngiltere ile serbest ticaret anlaşması imzalandıktan sonra 1839 yılı Nisan’ında Mısır’a karşı savaşa girişildi. Osmanlı ordusu Nizip’te bir kere daha ağır yenilgiye uğradı.

Kötü haber İstanbul’a gelmeden II. Mahmut ölmüştü. Rumeli’den İstanbul’a yürüyen Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa’nın tahta çıkardığı II. Mahmut, gene Rumeli kökenli M. Ali Paşa’nın İstanbul üzerine yürüdüğü esnada hayatını kaybetti. Ancak M. Ali Paşa’nın yükselişinin sonunu getiren anlaşma bir yıl önce imzalanmıştı.

1838 Ticaret anlaşması öncesinde ithalat ve ihracat üzerinden alınan vergi oranı %3’tü. Ayrıca yerli ve yabancı tüccarların, mallarını imparatorluk içinde bir bölgeden başka bir bölgeye götürürken %8 iç gümrük vergisi (oktruva resmi), ödemeleri gerekiyordu. Anlaşma, ihraç edilen mallardan alınacak vergiyi %12’ye çıkarıyordu. Buna karşılık ithalattan alınacak vergi % 5 olacaktı. Yerli tüccarlar iç gümrükleri ödemeye devam ederlerken, yabancı tüccarlar bu yükümlülükten kurtuluyorlardı. Yabancı tüccarlara, yerli tüccarlar karşısında önemli bir imtiyaz tanınmaktaydı.

Anlaşmanın Osmanlı ekonomisi açısından önemi, gümrük vergilerindeki oranlara ilişkin düzenlemeler değildir. Önceki dönemde toplam %11’lik vergi oranlarına rağmen, İngiltere’nin Osmanlı devletine yaptığı ihracattaki artış ortadadır. Asıl önemli olan, bu anlaşmanın Osmanlı devletinin girdiği çöküş ve yarı- sömürgeleşme eğilimini ortaya koymasıdır. Osmanlı devleti bu anlaşmayla gümrükleri üzerindeki egemenlik hakkından vazgeçmektedir. Artık bu eğilim geriye döndürülemeyecek ve Osmanlı devletinin daha sonraki zor durumları; yeni tavizler için batılılar tarafından kullanılmaya devam edilecektir. Nitekim 1860-61 mali buhranı ve Lübnan siyasi bunalımı sırasında, Osmanlı bürokrasisine, ihracattan alınan gümrük resimlerini %12’den %1’e indiren anlaşma imzalatılmıştır. Daha sonraları, batılılara verilen başka tavizler karşılığında ithalattan alınan gümrük vergileri 1861’de %8’e, 1905’te %11’e, 1908’de %15’e çıkarıldı. Ama bu yük- selişi sağlamak için verilen tavizlerin amacı, çoktan çökmüş bulunan yerli sanayiyi canlandırmak değil; hazineye ek gelir sağlamaktı.

1838 ticaret anlaşmasının en kritik düzenlemesi ise, “Yeddi vahit” düzeninin, yani dış ticaretteki tekel düzeninin ve merkezi devletin ihracata özel sınırlamalar ve ek vergiler koyma yetkisinin ortadan kaldırılmasıydı. Dış ticaretteki tekel düzeni sayesinde büyük gelirler elde eden ve Mısır’da sanayi yatırımlarını ve idari yapıdaki reformları bu gelirle finanse eden M. Ali Paşa’nın güç kaynağı kurutulduğu gibi; merkezi devletin elinden de bu imkan alınmıştır. Özellikle savaş yıllarında mali- yeye ek gelir sağlamak için başvurulan olağanüstü gümrük vergileri koyma imkanı bu anlaşmayla ortadan kaldırıldığı için, anlaşma sonrasındaki ilk savaş döneminden, Kırım Savaşı’ndan başlamak üzere, Osmanlı maliyesi, borçlanmak üzere Avrupa para piyasalarına açılmak zorunda kalmıştır.

Osmanlı İmparatorluğunun yarı-sömürgeleşmesinin önündeki engellerin kaldırılması ve ülkenin kapitalist ülkelerin serbest dış ticaretine açılması anlamına gelen 1838 Ticaret anlaşması, yabancılarla çok uzun süredir uyum içinde, pazara yönelik üretim yapan büyük toprak sahipleri ve yerli aracı sınıflar, komprador sermaye tarafından sevinçle karşılandı. Merkezi bürokrasinin siyasal beklentileri ve çıkarları dış ticarete açılmaktan yana olan mülk sahibi sınıfların, bu yolla zenginleşme istekleri çakışmıştı. Dış ticaretin serbestleşmesi, aynı zamanda Avrupalıların mallarını Doğu Akdeniz ve Karadeniz’e taşıyan; ticaret ve taşımacılıkta tamamlayıcı faaliyetlerde bulunan Rum gemi sahiplerinin de çıkarlarına uygundu. Zaten ticaret anlaşmasına ilişkin görüşmelere Osmanlı hükümeti adına katılanlardan birisi de, Samos adası prensi olan zengin bir Rum’du (18)

19. Yüzyıl Osmanlı Dış Ticaretinin Genel Özellikleri

İngiltere ile yapılan dış ticaret anlaşmasının benzerini Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ile yapılan sözleşmeler izledi. Böylece Osmanlı ekonomisi, Avrupa’daki sermaye birikimi için bir açık pazar haline geldi. Osmanlı dış ticaretinde Birinci emperyalist savaşa kadar, İngiltere en büyük payın sahibi konumunu korumakla birlikte, Fransa ve Avusturya’nın payları da büyüdü. Yüzyılın sonlarına doğru ise, Almanya ve İtalya ön sıralara geçmeye başladılar.

İngiltere, kapitalist sistem içindeki hegemonyasının tartışılmaz olduğu 1840-73 arasındaki dönemde, Osmanlı devleti ile serbest ticaret anlaşması imzalamakla yetinir ve amaçlarına ulaşırken; aynı dönemde, Çin’de Afyon savaşları yürütüyor, Afrika ve Hindiçini’de toprak ilhaklarına girişiyor ve Hindistan’da en vahşi sömürgeci politikalar izliyordu. Latin Amerika’da da Osmanlı Devletiyle olduğu gibi, anlaşmalar dışında yollara başvurma ihtiyacı duymamıştı. İngiltere Osmanlı’nın Asya vilayetlerinde konumunu güçlendirirken, Avusturya, Tuna nehrinin verdiği taşımacılık imkanları ve coğrafi yakınlık gibi nedenlerle Balkan vilayetlerinde etkindi. Bu vilayetlerin Osmanlı’dan kopması sonucu, Avusturya’nın dış ticaretteki payı küçüldü. Fransa’nın Osmanlıya ihracatı ise, sanayi malları, özellikle pamuklu dokuma alanında İngiltere ile rekabet edemediği için gerilerken; Osmanlı ekonomisi Fransa için önemli bir ham madde (özellikle ipek ve ipek böceği kozası) ve gıda maddeleri ihracatçısı oldu. İngiltere’ye yapılan ihracat ise hububat ağırlıklıydı ve 1860 yılında bu ülkeden yapılan ithalatın %55’ini karşılamaktaydı.

Serbest ticaret anlaşmaları sonrasında, Osmanlı dış ticareti büyük ölçüde genişledi. Anlaşmaların yapıldığı dönemde, 1840’ta 4.7 milyon sterlin olan Osmanlı ihracatı, önemli toprak kayıplarına rağmen, 1913 yılında, 28.4 milyon sterline çıktı. İthalat ise, 1840’ta 5.2 milyon sterlin iken, 1913’te 39.4 milyon sterline ulaşmıştı. Cari fiyatlarla yapılan bu belirlemelere göre, ihracat beş kattan, ithalat ise altı buçuk kattan fazla artmış görünmektedir. 19. Yüzyılda dünya fiyatlarının genel bir düşme eğilimi içinde olduğu bilindiğinden; sabit fiyatlarla yapılan bir hesaplamada artış, ihracatta on kata, ithalatta ise 12 kata varmaktadır. (18)

Osmanlı ekonomisi, 19. yüzyıl boyunca sanayi malları ithal eden, dünya pazarları için hammadde üretiminde uzmanlaşan bir ekonomi durumuna gelme süreci yaşamıştır. Ancak ihracat gelirleri hiçbir zaman, yatırım malları ithalatı bir yana, tüketim malları ithalatını bile karşılayamadı. Dış ticaret açıkları önce altın ve gümüş ihracıyla, 1854’ten sonra ise Avrupa metropollerinden borçlanmalarla karşılanmaya çalışıldı. Böylece kapitalist dünya ekonomisine sınai ve ticari bağımlılığa, mali bağımlılık da eklenmiş oldu.

Tüketim malları ithalatının önemli bir kısmı ise, saray çevresinin ve Tanzimat’la birlikte yaratılan “yeni” Osmanlı bürokrasisinin üst kademelerinin yeni ihtiyaçlarını karşılamaya yönelikti. II. Mahmut ve Abdülmecit gibi padişahlarla, Mustafa Reşit, Ali ve Fuat Paşalar gibi Tanzimat sadrazamları döneminde, “batılılaşmak” isteyen ve bunu daha çok “yemeği masada yemek” gibi günlük hayata ait değişimlere ve tüketim kalıplarına indirgeyen bir kesim yaratılmıştı. Batıdan alınan borçlarla bu kesimlerin tüketim ihtiyaçları karşılanırken; aynı zamanda başta Dolmabahçe olmak üzere, yeni saraylar inşa edildi. 1809-1880 yılları arasında Boğaz kıyılarında altı büyük saray yapıldı. Bu sarayların en büyüğü olan Dolmabahçe’nin maliyeti 3 milyon sterlini bulmuştu. Dış borçla yaşanan bu tatlı ve gösterişli hayatın bir başka çarpıcı örneği ise 1850’de yapılan bir Padişah kızı düğününe 2 milyon sterlin harcanmasıydı. Borç alınmış fonlarla yapılan harcamalardan birisi de, Avrupa’dan, daha sonra Haliç’te çürümeye terk edilecek büyük bir donanma satın alınmasıydı. Hemen hemen hiç yatırıma dönüşmeyen borçlanmanın tıkanacağı açıktı. Düşük verimlilikte bir tarım ekonomisinin, böyle bir asalaklığı taşıyabilmesi mümkün değildi. Bu hesapsızlık, giderek ülke ekonomisinin sermaye kaynaklarına el konulmasının yolunu açacaktır.

Dış ticaretin genişlemesi sürecinin bir diğer özelliği ise; dış ticaret ile tarım kesiminin giderek birbirinden kopuşu ve dünya ekonomisiyle ayrı ayrı eklemlenmesidir. Dış ticaretin büyümesi tarımla, ticaret merkezi konumundaki şehirler arasında tamamlayıcı bir ilişkinin gelişmesine ve bir iç pazar bütünlüğünün oluşmasına neden olmamıştır. Bu yüzden İstanbul, İzmir, Trabzon gibi şehirler ekmeklik un ihtiyaçlarını bile ithalatla karşılamak zorunda kalmışlardır.

1840 sonrası hızla genişleyen Osmanlı dış ticareti 1873-96 yılları arasında, kapitalist Avrupa’nın bütününde yaşanan büyük bunalım döneminde geriledi, hız kaybetti. 1897 Yunan savaşı nedeniyle Osmanlı’nın bunalımın etkisinden çıkışı 1898’e sarktı. Ancak krizin Osmanlı ekonomisi üzerindeki etkisi, dış ticaretin daralmasından ibaret olmadı. Avrupa ve Kuzey Amerika’da mali bir krizle başlayan bunalım, kapitalist dünyadaki üretim düzeyini düşürmese de, büyüme hızını durdurdu. Dünya fiyatları düştü. Bu durum, önce Osmanlı ihraç ürünlerine olan talebi düşürdü ve sonra dış ticaret hadleri tarım ürünü ve ham madde ihracatçısı Osmanlı ekonomisi aleyhine döndü.

Diğer taraftan, ihracatı ithalatını karşılamayan Osmanlı ekonomisi, dış ticaret açığını sürekli ve giderek daha ağırlaşan koşullarda borçlanarak kapatmaktaydı.1860’tan sonra, borç yoluyla hazineye giren bir İngiliz sterlini için iki sterlinden fazla borçlanılıyordu. Kırım Savaşından itibaren giderek büyüyen Osmanlı borçlanması, ödeme gücü olduğundan değil; borçlanmada giderek daha ağır koşullara razı olunduğundan devam ediyordu ve iflas ertelenebiliyordu. Bunalım Avrupa para piyasalarında Osmanlı borçlarına yatırılacak fonların kesilmesine neden olunca, 187576’da iflas kaçınılmaz hale geldi. Beş sene süren savaş, çeşitli belirsizlikler ve uzun görüşmelerden sonra, 1881’de Düyun-u Umumiye İdaresi kuruldu. Ve Avrupa mali sermayesi, Osmanlı maliyesini denetim altına aldı. Düyun-u Umumiye İdaresi’nin amaçlarından birisi de, ihracata yönelik tarımsal üretimi arttırmak olmuştur. Bunalım sadece Osmanlı’nın değil; Mısır ve Tunus’la birlikte, bir dizi Orta ve Güney Amerika devletinin de iflasına neden oldu.

1880’ler ve 1890’larda Osmanlı Devleti yeni borçlanmalara girişemedi. Hem merkezi bürokrasi borçlanma konusunda isteksizdi ve hem de Avrupa para piyasaları borçlanma için elverişli durumda değildi. Ancak Düyun-u Umumiye İdaresi 1875 öncesi borçların ana para ve faizlerine karşılık olarak Osmanlı maliyesinin tüm gelirlerinin yaklaşık dörtte birine el koyarak, Avrupa’ya aktarmaktaydı. Düyun-u Umumiye İdaresi, kendisine tahsis edilen vergi gelirlerini, gene kendisinin kurduğu vergi ve yönetim yapısıyla doğrudan topluyordu. 1915 yılına gelindiğinde 5 300 kişinin çalıştığı bu kurum, Osmanlı devleti içinde bir devlet gibiydi. Osmanlı Devleti bu kurum üzerinde bir denetim imkanına sahip değildi. Buna karşılık Düyun-u Umumiye İdaresi yönetim kurulu, bir devlet kurumu gibi, kamu hukuku yetkilerinin tümüyle donatılmıştı. Avrupa’da Osmanlı borç tahvillerinin sahiplerini temsil eden bu kurumun üyelerinin seçiminde, Avrupalı hükümetlerin onayı gerektiğinden, temsilciler genellikle, hükümetleri adına devlet görevi veya diplomatlık gibi hizmetlerde bulunmuş olanlardan belirleniyordu. Dolayısıyla Düyun-u Umumiye İdaresi, Avrupalı emperyalist devletlerin Osmanlı Devletine siyasi, iktisadi, mali müdahalelerinin en önemli aracı konumunda bulunuyordu. Kurumun 1881 sonrası yeni borçlanmalarda Osmanlı Devletine kefil olması, hükümet üstü konumunu güçlendirdi.

Bütçe gelirlerinin bir bölümünün bu kurum tarafından toplanması maliyeyi zor duruma sokarken, ekonomiyi de sermayesizleştirmekteydi. Dış ticaretin daralması gümrük gelirlerini azaltmıştı. Dünya ticaret hadlerinin tarım ürünleri ve ham madde fiyatları aleyhine dönmüş olması da ihracat gelirlerinin düşmesine yol açıyordu. Böyle bir görünüm içinde, merkezi devletin gelirlerini arttırabilmek için zorlayacağı yegane kaynak, üretici köylüden başkası değildi. Köylülük üzerinde baskı ve sömürü yoğunlaştırıldı. Öşür vergisi 1880’lerde %10’dan %11.75 düzeyine yükseltildi.

Sermaye İhracının Bir Biçimi Olarak Demiryolları Siyaseti ve Osmanlı Devleti

1898’den Osmanlı dış ticaretinde, I. Emperyalist savaşa kadar sürecek yeni bir genişleme dönemine girildi. Sadece Avrupa-Osmanlı dış ticaretinde değil, genel olarak dünya ticaretinde görülen bu genişleme aynı zamanda, dünya ekonomisi çerçevesinde merkez-çevre bağlarının da güçlendiği bir döneme işaret etmekteydi. Kapitalist Avrupa yeni bir büyüme ve birikim dönemine girmiş; tarım ürünlerine ve ham maddelere yönelik talep büyümüş ve ticaret hadleri birincil mallar lehine dönmüştü. Aynı zamanda kapitalist gelişmesini gecikmeli olarak sağlamış Almanya, kapitalist devletlerin, yeni pazar, ham madde kaynakları ve yeni nüfuz bölgeleri için mücadelelerine, güçlü bir rakip olarak katılmıştı. Osmanlı Devletinin sömürge imparatorluklarından birisine katılmamış olması, Almanya’nın dikkatini Osmanlı üzerinde yoğunlaştırmasına neden olmaktaydı.

Osmanlı Devleti’nde yabancıların demiryolu yapımı, 1850’lerde başlamıştır. 1888-1896 yılları ise, yirminci yüzyılın başlarında da sürecek olan, yabancı sermaye eliyle demiryolu yapılmasının en yoğun dönemi oldu. Bu yıllarda Alman sermayesi İç Anadolu ve Makedonya’da, Fransız sermayesi Suriye, Makedonya ve Batı Anadolu’da demiryolu yapmına girişti. Birinci Emperyalist savaşa gelindiğinde, demiryollarının Osmanlı dış borçları hariç, yabancı yatırımlar içindeki payı üçte iki oranındadır. Bu oran, 19. Yüzyılda, Avrupa sermayesinin dünya çapındaki yatırımlarının sektörel dağılımına paralellik arzetmektedir.

Demir yolları yapımı, Osmanlı devletinin demir yolu yapımcısı ve işletmecisi yabancı şirketlere kilometre başına belli bir gelir güvencesi tanıması, eğer gelir bu düzeyin altında olursa, aradaki farkı ödemeyi taahhüt etmesi anlamına gelen, kilometre garantisi uygulaması sonucu, başlı başına karlı bir yatırımdı. Kilometre garantisiyle birlikte, demir yolunun her iki yanında 5’er kilometrelik bir şerit içinde bulunan maden cevheri, orman vb.lerinin işletme hakkının demir yolu şirketlerine verilmesine dair sözleşme hükmü; demir yollarının, iki nokta arasında mümkün olan en kısa uzunlukta yapılması yerine, sözü edilen kaynakların daha çoğuna ulaşmak için uzamasına neden oldu. Ancak demir yolları yapımının başka önemli sonuçları da söz konusuydu. Sermaye ihracının bu yeni biçimi, hem demir yolu yapan ülkenin çelik endüstrisi başta olmak üzere sanayinin, meta ihracını genişletiyordu; hem de İç Anadolu gibi limanlardan uzak bölgeleri, ulaşım imkanı yaratarak, ulaştırma maliyetlerini düşürerek metropol ekonominin mamul malları için pazara dönüştürüyor ve aynı zamanda bu bölgeleri ucuz ham madde kaynağı olarak merkez ülkeye bağlıyordu. Osmanlı devleti açısından ise, demir yolları, ülkenin değişik bölgelerinin, emperyalist nüfuz bölgeleri şeklinde bölünmesi sürecine yol açıyordu. Bir diğer sonuç ise, demir yolları üzerinden iç bölgelere girme imkanı bulan Avrupa’nın ucuz sanayi mamullerinin rekabeti sonucu, zanaatlerin yıkılmasıydı.

Demir yolunu yapan ülkenin mali ve ticari sermayesinin bölgelerdeki tekeli, ulaştırma tekeli ile birleştiği için, diğer Avrupa ülkelerinin bölgedeki ticareti engelleniyordu. Daha sonra, aynı Avrupa ülkesinin sermayesi bölgede yatırımlara girişiyordu. Bu yatırımlar şehirlerde su, gaz, elektrik gibi belediye hizmetleriyle; kıyılarda liman yapımı, sanayi ve madencilikte yoğunlaşıyordu. Fransa Suriye ve Filistin’deki demir yollarını yaparak bölgedeki ticaretini ve yatırımlarını büyütmüş ve emperyalist savaşın sonunda imparatorluk paylaşılırken, Suriye Fransa’nın payına düşmüştü. Almanya ise, örneğin Orta ve Güney Anadolu’yu gelecekte kendi buğday ve pamuk ihtiyacını karşılayacak bir alan olarak görmüş, Çumra’da büyük bir sulama projesi gerçekleştirerek, tarımsal üretimi arttıracak alt yapı yatırımlarına yönelmişti.

Osmanlı merkezi bürokrasisinin demir yolu yapımından bekledikleri ise şunlardı: Birincisi, demiryolları iç bölgelere ulaştırma maliyetlerini düşürerek, henüz tarıma açılmamış alanların ihracata yönelik tarımsal üretime yönelmesini sağlayacağı umuluyordu. Böylece hazineye giren vergi geliri artacaktı. İkinci beklenti, merkezin siyasi etkinliğinin bu yolla artmasıydı. Savaş zamanında hareket yeteneği artacak, barış zamanında vergi toplanması ve denetimi güçlenecek; yerel güçlerin vergi gelirlerinden pay alması engellenebilecekti. Üçüncü neden ise, dünya buğday piyasalarında, Osmanlı buğdayının maliyetinin yüksekliği nedeniyle, ihracatın gerilemesiydi. Ulaşım maliyetlerinin demir yolları sayesinde düşeceği ve dış piyasalarda rekabet şansı yakalanacağı umuluyordu. Böylece hazinenin öşür gelirleri artabilecekti.

Tarımda Mülkiyet, Üretim ve Sömürü İlişkilerinin Dönüşümü

Osmanlı ihracatının, 1840-1913 yılları arasında cari fiyatlarla 5 kattan fazla, sabit fiyatlarla on katın üzerinde artış gösterdiğini biliyoruz. Başlıca ihraç kalemleri ise, tütün, buğday, arpa, üzüm, incir, ham ipek, tiftik, afyon, meşe palamudu, fındık, pamuk, zeytinyağı vb.gibi tarım ürünlerinden oluşmaktaydı. İhracatın büyümesinde, mülkiyet biçimindeki değişikliklerden, pazara dönük üretimin genişlemesine, yeni toprakların tarıma açılmasına, nüfus hareketlerine, sömürünün yoğunluk düzeyindeki değişimlere kadar bir çok faktör rol oynayabilmektedir.

Osmanlı devleti, 16. yüzyılda aşiret reislerine askeri yükümlülük ve düzenli vergi ödemeleri karşılığında tanıdığı özerklikle, Kürdistan’da, genel toprak düzeninden farklı, Avrupa’daki feodal düzene daha yakın bir mülkiyet ve üretim ilişkileri düzenini kabullenmişti. Kürdistan’daki bu düzen, II. Mahmut dönemindeki kimi müdahalelere rağmen, 19. yüzyıl boyunca da devam etti. Dolayısıyla bu bölgedeki meta üretimi, bölgedeki şehir pazarlarının yarattığı talebin büyüklüğüyle sınırlı kaldı. Tarımsal artığa yerel derebeylerin el koymasında siyasal zorun rolü ve üretim ilişkilerinin feodal niteliği, kendisini üretmeyi sürdürdü.

Kürdistan’ın istisnai durumu dışında kalan Osmanlı ülkesinde, 1831’de tımar sistemi yürürlükten kaldırıldı. 16. yüzyıl sonrasında merkezi yönetimin politik ve askeri gücünün zayıflaması, Anadolu’da ve Balkan vilayetlerinde, yerel olarak güçlü ayan ve derebeylerinin, taşrada yönetici, mültezim, tefeci, tüccar ve aynı zamanda geniş miri arazilerin fiili sahibi olmalarına imkan vermişti. Mülkiyetin söz konusu fiili biçimi, dış pazarlara en açık olan batı Anadolu’da bile, meta üretimi yapılan büyük çiftlikleri, hakim tarımsal yapı durumuna getirmemişti.Tarımda ticarileşmenin en gelişkin olduğu bu bölgede bile, büyük ayanların gücü, tarım vergilerinin toplanmasından ve uzak mesafeli ticaretin kontrolünden kaynaklanmaktaydı. II. Mahmut’un tahta geçişi sonrasında başlayan merkezi yapıyı güçlendirme perspektifi doğrultusunda, miri topraklar üzerinde uzun bir dönem boyunca oluşmuş fiili mülkiyet düzenine son verilmek istendi. Ayan ve derebeylerin sahiplendiği büyük çiftlikler müsadere edildi, kimi vakıf arazilerine el konuldu. Büyük ayanların elinden yeniden devlet mülkiyetine alınan araziler mültezimlere verildi. Böylece ayanların büyükleri ortadan kaldırıldı. Ancak, köy ağaları, küçük ayan ve derebeyleri ortadan kalkmak bir yana, tarımsal yapı içinde kalıcılaştılar; bir çok bölgede köylüleri mülksüzleştirmeye ve bağımlı emekçiler haline getirmeye devam ettiler. Merkezin tarımsal yapıya müdahalesi çerçevesinde Kürdistan’da da benzer şekilde bazı aşiret topraklarına el konulmuş ve küçük köylülere dağıtmıştı.

Şimdilerde (Mart 1997), Demokratik Kitle Partisi Genel Başkanı Şerafettin Elçi’nin “Yavuz Sultan Selim’in

Kürtlerle yaptığı anlaşmayı II. Mahmut bozdu. Kürt sorununda

II. Mahmut öncesine dönülerek çözüm yoluna girilebilr” diyerek kasdettiği bu uygulamadır. Yavuz’un anlaşma yaptığı “Kürtler” değil, Kürt aşiret reisleriydi ve II. Mahmut’un Kürt ağalarının topraklarını müsadere ettikten sonra dağıttığı küçük köylüler de, Kürt küçük köylüleridir.

1838 İngiliz Osmanlı Ticaret anlaşmasından bir yıl sonra, bu anlaşmanın ekonomik alt yapısını teşkil ettiği siyasal ve hukuki düzenlemeler, 3 Kasım 1839 Tanzimat Fermanı ile yürürlüğe konuldu. “Gülhane Hatt-ı Hümayunu” diye de adlandırılan “Hatt-ı Şerif”le Padişah, uyruklarının can ve mal güvenliğinin korunacağını, bundan böyle herkesin her türlü varlığını dilediğince kullanıp mirasçılarına bırakabileceğini, müsaderenin yasaklanacağını vaadediyordu. Tanzimat fermanı, toplumsal refahın gelişmesi için özel mülkiyetin bir önkoşul olduğunu dile getiriyordu. Tanzimat Fermanının, yeni kanunların “şeriata uygun olmak koşuluyla” batıdan örnek alınabileceğini söylemesinden bir yıl sonra, 1840’da çıkarılan ceza kanunu ile, müsadere suç sayıldı.

1856 Paris Konferansı’na Osmanlı Devleti’nin taraf olarak katılabilmesi ve Avrupa ile “bütünleşebilmesi” için, bir engel olarak gösterilen yabancı ve azınlık haklarının güvenceye bağlanması yönündeki baskılar sonucu, aynı yıl, Padişah Abdülmecit adına “Islahat Fermanı” çıkarıldı. Bütçe yapılması, bankaların kurulması, ekonomik kalkınma için Batı sermaye ve teknolojisinin sağlanması, karma mahkemelerin kurulması, Hristiyanlardan alınan cizye vergisinin kaldırılarak Hristiyan/Müslüman eşitliğinin sağlanması vb. bu fermanla kabul edilmişti. Aynı baskıların sonucu olarak, 1858’de çıkarılan Arazi Kanunnamesi ile toprakta özel mülkiyet tanındı. 1867’de ise, sömürgeciliğin tipik bir uygulamasının önünü açacak bir anlaşma Osmanlı devletine kabul ettirildi. Bu anlaşmaya göre, Osmanlı İmparatorluğu’na Avrupalı nüfusun yerleştirilmesi ve toprak sahibi olabilmeleri mümkün olacaktı. Daha önce, toprağın özel mülkiyet konusu olmaması bir yana, 1858 Arazi kanunnamesi de yabancıların Osmanlı ülkesinde toprak sahibi olmasının önünü bütünüyle açmamıştı. Bu anlaşma önce İngilizlerin, sonra Almanların umutlanmasına neden oldu. Yabancıların büyük araziler satın alarak, dış pazarlara yönelik üretim yapan plantasyon tipi çiftlikler kurmaya yönelik girişimleri esas itibariyle Ege bölgesinde görüldü. İngilizler 1867’den de önce Ege bölgesinde arazi edinmeye başlamışlardı. Bu girişimler 1867 anlaşmasından sonra güç kazandı. İngiliz uyruklu özel ve tüzel kişilerin 1867 ile 1892 yılları arasında İzmir yöresinde pamuk plantasyonları ve üzüm bağları kurdukları, Amerikan İç Savaşı’ndan sonra Anadolu pamuğuna olan dış talebin düşmesi ve 1894’de phyloxera salgınının bağları tahrip etmesi sonucunda bu işletmelerin, Ege’nin tarımsal yapısında izler bırakmakla birlikte ortadan kalktığı bilinmektedir. (20)

19.Yüzyılda Osmanlı tarımının en göze çarpan özelliklerinden birisi, emeğin görece kıtlığı ve toprağın bolluğudur. 17. yüzyılın başından itibaren 19. yüzyıla kadar, Anadolu’nun nüfusu, timar sisteminin bozulması, köylülüğün aşırı sömürüsü, ayaklanmalar ve iç çatışmalar, genel ekonomik ve mali kriz vb. sonucu artmamış, azalmıştır.19 Yüzyılla birlikte nüfusta meydana gelen artış ise Kuzey Karadeniz ve Balkanlar’da imparatorluğun kaybettiği topraklardaki müslüman nüfusun göçü sonucudur. Tarımsal üretimin artması için emek kıtlığını giderme ve ucuz ulaşım ağının kurulması gerektiğinin bilincinde olan merkezi bürokrasi, göçmenleri Anadolu demiryolu boyunca Eskişehir, Ankara, Konya, Batı Anadolu ve Antalya’ya yerleştirdiler. Çukurova’daki emek kıtlığını gidermek için de, göçer aşiretlerin iskanına çalışıldı. Zorunlu iskan programı, göçerlerin uzun süren direnişiyle karşılaştı.

Ucuz ulaşım imkanlarının olmadığı bölgelerde, köylünün toprağı işlemesini teşvik etmek amacıyla, on yıl öşürünü ödemek koşuluyla, devletten satın alması gibi uygulamalara gidildi. Osmanlı tarım ürünlerine olan dış talebin dalgalanmalarına bağlı olarak, ucuz ulaşım imkanı bulunan, toprağın metalaştığı bölgelerde, arazi fiyatları değişimler gösterdi. Arazi fiyatlarındaki artışlar diferansiyel (farklılık) rantına bağlı değişimler gösterse de, toprağın görece bolluğu, tarıma açılmamış arazilerin varlığı nedeniyle mutlak rantı içermiyordu.

Emeğin kıtlığı ve aynı anlama gelmek üzere toprağın bolluğu, ağalık kurumunun güçlenmesinin ve yaygınlaşmasının önündeki en büyük engeldi. Tarımsal üretim için gerekli olan bir çift öküz ve temel araçlara sahip olan veya bunları ödünç alabilen köylü ailesi, kendi toprağını işleyebiliyordu. Ancak marjinal toprakların bulunmadığı yörelerde, köylüler ağa topraklarında ortakçılık yaptılar. Kötü hasat ve benzeri nedenlerle, öküzlerini ve temel araçlarını elden çıkarmak zorunda kalan köylüler, mülksüz ortakçılar olarak ağalara bağımlılığı kabul etmek zorunda kalıyorlardı. Osmanlı merkezi bürokrasisi de, 19. yüzyıl başlarındaki düzenlemeleriyle tarımda küçük üreticiliğin egemen olduğu bir yapıyı hedeflemişti. Bir yandan küçük köylü üretici ağır şekilde vergilendirilirken, bir yandan da, tarımsal artıktaki payını devlet aleyhine genişletecek ve merkezi bürokrasinin siyasal egemenliğine karşı çıkacak, güçlü bir toprak ağaları sınıfının ortaya çıkması engellenmişti.

Tarımsal üretimde artığa el konulmasının en önemli mekanizmalarından birisi vergilendirmeydi. Köylülerin ödediği vergiler arasında öşür ve hayvan vergisi ağnam, devlet maliyesinin en önemli gelir kalemleri arasında yer alıyordu. Öşür ve ağnam başta olmak üzere, köylü üzerindeki vergiler, toplam tarımsal üretimin dörtte birine, hatta daha fazlasına el konulması anlamına geliyordu. Vergi önceleri çoğunlukla ayni, fakat giderek nakdi olarak ödenmeye başlandı. Sadece öşür, yüzyıl sonlarında, toplam vergi gelirlerinin dörtte birini oluşturmaktaydı. Ancak timar sisteminin çözülmesinden sonra, vergilerin toplanmasını mültezimlere bırakma yöntemi, 19. yüzyılın ilk yarısında da devam etti. Mültezimler, devletin tarımsal artıktan alacağı payı azaltmakla kalmadılar, köylü üzerindeki sömürüyü de yoğunlaştırdılar. Vergi gelirlerinin büyük bir bölümüne el koymayı sürdürdüler. Tanzimat fermanı sonrasında toprak düzenine getirilen, Batı hukukuna yönelik değişikliklerden sonra dirliklerin kaldırılması, memur maaşlarının devlet hazinesinden ödenmesi ve vergilerin toplanmasında mültezim kurumunun kaldırılarak yerine muhassıl denilen devlet memurlarının geçirilmesi gündeme geldi. Muhassıllar dini ve ruhani vakıfların arazileri dışındaki tarım gelirlerinin vergilerini topluyor; vakıflara karışamıyorlardı. Vakıfların gelirleri ise şeyhler ve mütevelliler tarafından alınmaya devam edildi. Vakıf gelirleri vergi ve salmalardan muaf tutuldu.

Tanzimat Fermanıyla öşür, tarımsal ürünün % 10’u olarak sabitleştirildi. Ancak mali buhran yıllarında bu oran %15’e kadar çıkarıldı. Vergilendirmede büyük toprak sahipleri kollanırken, küçük köylülüğe yüklenildiği için; vergilendirmenin yapısı, gelirler azaldıkça oranların arttığı bir görünüm kazanmıştı. Ağır vergiler, üretimin hava koşullarına bağımlılığı ve verimin düşüklüğü yüzünden, hem küçük toprak sahibi üreticiler, hem de kiracılar, yüzde 20’den, yüzde 120’ye kadar değişen faiz oranlarıyla borç veren tefecilere sürekli borçlu durumdaydılar. Mültezim ve kiracılık durumunda toprak sahibi üretimden payını aldıktan sonra, geriye kalana da tefeci el koyuyordu. Hasadın çok kötü olduğu yıllarda, mültezim hasat yerine tefeciden önce varabilsin diye, devlet bütün borç ödemelerini erteliyordu. Buna karşılık, küçük köylülüğü toprak ağalarına karşı korumak amacıyla, borcunu ödemeyen üreticinin toprağına el konulmasını yasaklayan fermanlar çıkarılmaktaydı.

Toprağın ve tarım araç ve gereçlerinin ıslahı söz konusu değildi. Bu durumda kırlardan şehirlere göçü engelleyen faktörlerden birisi marjinal toprakların varlığı ise; diğeri de yabancı mamuller karşısında rekabet edemeyen ve yıkılan zanaat üretimi nedeniyle şehirlerde istihdam imkanının olmamasıydı.

Toprağın özel mülkiyete açılmasından sonra bürokrasi ve saraylılar da toprak almaya girişmişlerdi.

Birinci Meşrutiyet’ten sonra, Osmanlı Padişahı, İmparatorluk’ta özel hukuk çerçevesindeki en büyük toprak sahibi haline gelmişti. 1890’larda Suriye ve Mezepotamya’daki ekili arazinin yaklaşık üçte biri Abdülhamit’in özel mülküydü. Gayrimüslim sarraf ve bankerler de Mezopotamya’da geniş araziler edinmişlerdi. 

Miri arazi statüsünde kalan topraklar, tüm işlenebilir toprakların %5’ine inerken; 1830’lardaki müsaderelerde pek az dokunulan vakıf arazileri %25 civarında kalmıştı. Geriye kalan %70 ise, özel mülkiyet durumundaydı.19. Yüzyılın sonlarına doğru tüm işlenebilir toprakların % 75-82.5 dolaylarındaki bir kısmı 2-20 hektar arasında değişen ve ortalama 6-8 hektarlık küçük işletmelere attir. Mülk toprakların %10’u büyük işletmelerin denetimindedir. Vakıf ve miri arazilerinin yarısına yakın kısmı da, konumları “fiili olarak toprak sahibininkine denk” olan, yaşam boyu kiracı durumundaki küçük köylüler tarafından işleniyordu.

1830’larda büyük çiftliklerden bir kısmının müsadere edilmesinden sonra, ortakçılık, büyük mülk topraklarda egemen işletme biçimi haline geldi. Yüzyılın ortasından itibaren, sayısı azalan ve oran olarak önemsizleşen büyük işletmelerin toprakları ise, bir yıl süreyle kiralanan işçiler tarafından işleniyordu. (21)

Zanaatlerin Çöküşü, İlk Fabrikalar

19. Yüzyılda kapitalist devletlerin sömürge politikası, nüfuz ettiği ülkelerde, Osmanlı İmparatorluğu dahil olmak üzere, iki sonuç yarattı. Birincisi bu ülkelerde dünya pazarları için meta üretimi yaygınlaştı. İkincisi, zanaatlere dayalı tarım-dışı üretim faaliyetleri, ithal malların rekabeti karşısında geriledi ve büyük ölçüde yıkıma uğradı. Tarımsal üretim ile tarım-dışı zanaat üretiminin birlikteliği parçalandı.

19.Yüzyıl başlarına kadar Osmanlı İmparatorluğu, pamuk ipliği, pamuklu dokuma, kadife, ipekli dokuma, halıcılık, deri işçiliği, metale dayalı zanaatler, ahşap işçiliği, gemi yapımı vb. itibariyle, kendi kendisine büyük ölçüde yeten bir ülkeydi. Buna karşılık kağıt, yünlü dokuma, teneke, cam, kimi kimyasal maddeler ithal edilmekteydi. Zanaat üretimi loncalar halinde örgütlenmişti. Loncaların etkisinin en güçlü olduğu yer, devletin desteği nedeniyle İstanbul’du. Yüzyılın başına doğru tarım-dışı üretim zanaatkar üretimini ve lonca yapısını zorlamaya başlamış, az da olsa imalathaneler ortaya çıkmaya başlamıştı. Loncaların gücü, zanaat üretiminin yıkımına paralel olarak 19. yüzyıl boyunca azaldı. Yüzyılın son 25 yılında loncaların imalathaneler üzerinde etkisi pek kalmamıştı. Yine de devlet, zanaatkarların özellikle başkent çevresinde yaygın biçimde işsiz kalmasının doğuracağı toplumsal ve siyasal sonuçlardan çekindiği için, 20. yüzyıla kadar loncaları kaldırmaya yanaşmadı.

18. Yüzyılın son otuz yılında İmparatorluğun Kuzey Yunanistan, Anadolu ve Suriye gibi bölgeleri, ham pamuk ihracatçısı durumundaydı. Ayrıca Teselya ve Makedonya’dan önemsiz sayılamayacak miktarlarda pamuk ipliği ihraç edilmekteydi. 19. Yüzyılın ilk yirmi yılına kadar, Osmanlı pamuklu dokuma üretimi yaklaşık 12 milyon nüfusun oluşturduğu iç pazarın ihtiyacını karşılayabiliyordu. Bu üretimin bir kısmı iplik eğirme ve basit pamuklu dokumacılığı olarak, kırsal faaliyetin bir parçasıydı. Nüfusun %80’i kırlarda yaşadığı için, doğrudan tüketim için evlerde yapılan pamuklu ve yünlü dokuma üretimi, toplam üretim içinde en büyük paya sahipti. Sömürgeciliğin nüfuzu sonucu, zanaat üretiminde ortaya çıkan yıkım, en yavaş bu kesimde işledi.

Batı mallarının rekabetinden en erken etkilenen ise, şehirlerdeki talebi karşılamaya yönelik üretim yapan imalathaneler oldu. İstanbul yüzyılın başlarında (1815) 700 bin nüfusa sahip bir şehirdi. 1910’da 1.150 bin nüfusun yaşadığı bir şehir haline geldi. İzmir’in nüfusu 1830 yılında 120 bindi. 1910’da nüfus 250 bine yükseldi. İstanbul, İzmir, Selanik, Beyrut, Trabzon gibi liman şehirleri hem büyük bir nüfusu barındırıyor; hem de yarı-sömürgeleşme sürecinin bütün özelliklerini taşıyorlardı. Bu şehirlerin rıhtımlarını, elektrik, su, havagazı, tramvay tesislerini ve bu limanları ülkenin iç bölgelerine bağlayan demiryollarını yabancı sermaye yapmakta ve işletmekteydi. Zanaat üretiminin, dış ticarete öteden beri açık olan bu liman şehirlerinde 19. yüzyıldan da önce gerilemeye ve yıkılmaya başladığı söylenebilir. Orta Anadolu, Batı Anadolu’nun iç tarafları ve Karadeniz bölgesinde 19. yüzyıla kadar şehirleşme çok geriydi. Buna karşılık Kürdistan bölgesi, üzerinde bulunduğu transit ticaret yolları nedeniyle yüksek bir şehirleşme düzeyindeydi. Transit ticarete ve şehirleşmeye ek olarak, tarıma elverişli toprağın az ve verimin düşük olması ve tarımda meta üretiminin sınırlı oluşu, bölgede manifaktürün gelişmesini hızlandırmıştı.

1820’lerden itibaren, öncelikle pamuklu dokuma alanında, Osmanlı ekonomisinin kendi kendine yeterli durumu değişmeye başladı. Zanaatlerin yıkımında asıl belirleyici olan faktör sanayi devrimidir. Bununla birlikte, 1838 ticaret anlaşması ve onu izleyen anlaşmalar, ülke içinde üretilen malların bir bölgeden bir bölgeye taşınmasında %12 oranında iç gümrük ödenmesini şart koşuyordu. Bu düzenleme 1870’e kadar yürürlükte kaldı. Ülke içinde üretilen malların bir başka bölgeye deniz yoluyla tanışmasında ise iç gümrük oranı 1889’a kadar %4’te tutuldu. Hazinenin gelirlerini yüksek tutmak amacıyla uygulanan bu iç gümrükler, ülke içinde üretilen malları, ithal mallardan daha yüksek oranda vergilendirerek yerli üretimin ve iç pazarın yıkılmasını kolaylaştırdı. Yabancı mallar karşısındaki eşitsiz ve ağır vergiler, yerli zenginlerin sanayi hatta ticaret alanlarına yönelişini engelledi.

Böylece zanatlerin yıkımıyla terk edilen binlerce tezgahın üretimine yönelik talep; Avrupa ülkelerinin sanayiine yöneldi, kapitalist metropollerdeki sermaye birikimini beslemeye başladı. Osmanlı ekonomisinin, diğer sömürge, yarı-sömürge ülkeler ekonomilerinde olduğu gibi, kapitalist dünya pazarına açılmasının bu özel biçimi, daha önce küçük üreticiliğin karşıladığı mamul mallar talebinin; ekonominin kendi iç dinamiğiyle, küçük üreticilikten hemen sonra ortaya çıkacak bir sanayi sermayesi birikimi için kullanılabilmesi şansını ortadan kaldırmıştır. 1830 ve 1840’larda, Mısır’da Mehmet Ali Paşa’nın sanayileşme çabaları örnek alınarak İstanbul civarında bir kaç ayakkabı, dokuma ve askeri malzeme fabrikası açılmışsa da, “kamu iktisadi teşebbüsü” benzeri bu işletmeler, ithal malların rekabetine dayanamadı ve çoğu kapanmak zorunda kaldı. İç pazar yeni sanayi işletmeleri için elverişli hale geldiğinde, pazarın bu imkanları, büyük ölçüde ayrıcalıklar elde etmiş bulunan yabancı kapitalistlerin ya da onlarla işbirliği içindeki gayrı müslim kesimlerin eline geçti. Bu kesimler, 1839 sonrasındaki kazandıkları hukuki ayrıcalıklarına, Osmanlı hükümetinden elde ettikleri işletme tekelleri ve benzeri diğer ayrıcalıkları eklediler.

Osmanlı yöneticileri 1838 ticaret anlaşmasıyla kabul edilmiş bulunan yabancı malların ithaline %5 gümrük vergisi üst sınırından rahatsızlık duymaktaydılar. Çünkü aynı dönemde sanayini yüksek koruma duvarları arkasında inşa eden Fransa, Almanya gibi ülkeler, ithalata kıyas kabul etmez gümrük vergileri koymaktaydılar. Osmanlı bürokrasisi %5’lik gümrük vergisini, uzun çabalar sonucu ancak 1862’de %8’e yükseltebildi. Devam eden çabaların sonucu 1907’de de bu oran %11’e çıktı. Fransa ise 1880’lerde değer üzerinden %24 olarak alınan gümrük vergisini, 1892’de %69’a yükseltmişti.

Osmanlı İmparatorluğunda sanayileşmeyi hızlandırarak ekonomik güçlenmeyi amaçlayan politikalar İttihat Terakki hükümetleri döneminde yürürlüğe konmaya başlandı. İttihat Terakki’nin 1913’te kendi kadrolarıyla kurduğu hükümet, aynı yıl Teşvik-i Sanayi Kanunu’nu çıkardı. Ancak Birinci Dünya savaşına kadar geçen kısa sürede, anılan politikalar doğrultusunda önemli mesafeler alınamadı. Yeni kurulan işletmelerin çoğunluğu, yabancıların ve onların himayesindeki gayri müslimlerindi. 1915’te, çoğunluğu İstanbul’da olmak üzere, büyük işletme sayılan 585 iş yerinde 30 bin civarında sanayi işçisi çalışıyordu. Çalışanların %60’ı gıda, dokuma ve halı kesimlerindeydi. Ancak bu sanayinin üretimi, toplam mamul mal talebinin çok küçük bir bölümünü karşılamaktaydı. Sınai mamul talebinin büyük bölümü itibariyle emperyalist metropollere bağımlılık devam ediyordu.

Reform Hareketleri/Çöküş İlişkisi
18. Yüzyıl boyunca Osmanlı Devletinde gerçekleşmiş olanlar; yaşandığı esnada da, bugün de, tartışmalı niteliklere sahip olmuşlardır. Kapitalist Batı açısından “Doğu Sorunu”, Osmanlı’nın hayatiyetini kaybettiğinin görülmeye başlandığı 18. yüzyılda, hatta daha önceleri gündeme geldi. Kapitalist gelişmenin yarattığı ham madde ve pazar ihtiyaçları sömürgeciliği temel dinamik haline getirdikçe, Batı’ya en yakın ve zaten çözülme işaretleri veren Osmanlı Devleti, sömürgeci imparatorlukların önde gelen ilgi alanı oldu. Ama bu sorunu kendi çıkarlarını azamileştirerek çözmek isteyenlerin çokluğunun; dolayısıyla, sömürgeciler arası rekabetin ve Fransız devriminden korkmuş, işçi sınıfı ayaklanmalarından endişeli monarşilerin cesaretsizlik ve zayıflığının sonucu olarak nihai çözüm sürekli ertelenmişti. “Statükonun korunması” formülü, imparatorluk içindeki ulusal bağımsızlıkçı ve özgürlükçü akımların genel olarak desteklenmesini yavaşlattı ve Osmanlı’nın bütünüyle parçalanması ve bölüşülmesi yerine, daha çok Rusya tarafından kemirilmesinin bir imkanına dönüştü. İşgaller, Napolyon savaşlarının hemen ertesinde bir ölçüde frenlenen ulusal başkaldırıların desteklenmesi, Hristiyan toplulukların koruyuculuğu iddiaları ve imtiyazları; coğrafi bir daralmaya neden olurken; Bab-ı Ali’nin zayıflığında yararlanarak, sözde destekler karşılığında veya baskıyla elde edilen ticari ve mali ayrıcalıklar; sömürgeci Batı’nın Osmanlı devleti içindeki nüfuzunu derinleştiriyordu. Osmanlı hiçbir zaman sömürge olmadı. Ama On dokuzuncu Yüzyıl, kendisi de çok sayıda ulusal topluluğu egemenliği altında tutan, baskıcı Osmanlı devletinin yarı-sömürgeleştirilmesinin tarihine tanıklık etti.

Osmanlı’da bu sürece direniş ise bir kaç düzeyde ele alınmalıdır. Birinci düzey şüphesiz diplomasi ve askeri mücadelelerin yer aldığı düzeydir. Sömürgeciler arasında bulunduğuna yukarıda işaret ettiğimiz rekabetin, padişah Abdülhamit tarafından uzun süre bir siyaset zemini haline getirildiği biliniyor. Osmanlı modernleşmesinin “çekirdeği ve itici öğesi” (22) olan askeri modernleşme maliye alanında, idari sistemde, hukukta, vb. paralel bir modernleşme sürecinin gerçekleştirilmesini zorunlu kılmıştır. Kapitalist batı karşısında ayakta kalabilmek için yapılan bu reformlar; içinde gerçekleştikleri “tarihin olağanüstü hızlandığı” dönemin şartlarının belirleyici etkisi altında, temel hedeflerine ulaşmayı başaramadılar. Hatta çoğu zaman, batı karşısında güçlenmeyi amaçlarken, batının egemenliğine girişin kanallarını yarattılar. Ordunun modernleştirmesi doğrultusundaki çabalar, önce Fransız, yüzyılın sonuna doğru Alman generallerin komutasında bir ordu yarattı. Donanmanın ıslahı ise İngilizlerden bekleniyordu.

İkinci düzey, Osmanlı toplumuna nüfuz etmek için, Osmanlı tebası hristiyan toplulukları köprü başı yapmaya girişen; bunun için Hristiyan tebaanın hamiliği iddialarına başvuran sömürgeci siyasetin parçalayıcı etkisini kırmaya yönelik reformlardı. Rusya, Ortodoks Rum ve Ermeniler; Fransa, Katolik Ermeniler; İngilizler, Amerikalılar ve Almanlar Doğu’da Protestanlık üzerinden Ermeniler üzerinde çalışıyorlardı. İngilizler, uzun süre Yahudi teba içinde de, Protestanlaştırma çalışması yürüttü. Sömürgeci politikalar “milletler” sorunuyla Osmanlı’nın pazar, nüfuz alanı ve nihayet toprak ilhaklarıyla paylaşılması çerçevesinde ilgileniyor; bu niyet, “Osmanlı despotizmi ve baskısına karşı kurtarıcılık” ve reform talepleriyle örtülüyordu. “Viyana kongresi ile tutucu Avrupa dinginliğe kavuştu. Avusturya, Rusya ve Prusya’nın kurduğu Mukaddes Liga, ulusalcı ve özgürlükçü hareketleri bastırmakta başarılı oldu. Ancak bu konudaki tutarlılık ve birliktelikleri Osmanlı İmparatorluğundaki ulusalcı hareketler için söz konusu değildi. 1830’da ve 1848’de Macar ve Polonezleri kanla boğan Avusturya ve Rusya, Balkan halklarının bağımsızlığının candan destekleyicisi görünüyorlardı. (23)

Aynı gelişmeleri, batılı aydınlar, örneğin Mora isyanında Yunan kültürüne duyulan hayranlıkla destekliyor; ilerici hareketler ise, bir ölçüde ezilen ulusların kurtuluşu ve “uygarlaşmanın” önünün açılması çerçevesinde soruna yaklaşıyorlardı. Uygarlık kavramının içeriği ise, kendi başına bir toplumsal ilerleme olarak kabul edilen batılı emperyalist-kapitalizmin gelişmesinin gereklerine dayandırılan değer ölçülerinden oluşmaktaydı.

“Ülkeye etkin biçimde ne tür uygarlık getirilmişse, onun gerçek destekçileri, tüm kentlerdeki ve ticari merkezlerdeki Rum ve Slav orta sınıftır. Nüfusun bu kesimi, zenginlik ve etkinlikte sürekli olarak gelişiyor, Türkler ise her geçen gün daha gerilere itiliyor. İdari ve askeri güç onların tekelinde olmasaydı, kısa süre içinde ortadan silinirlerdi. Ama bu tekel, gelecek için olanaksızdır ve Türklerin gücü, ilerleme yoluna engeller koymanın dışında, güçsüzlüğe dönüşmüştür. Gerçek şu ki, çarelerine bakılmalıdır.” (24)

Osmanlı bürokrasisinin, batıdan gelen dolaysız baskılar ve batı karşısındaki geri kalmışlığın kendilerini dönüşüme zorlayan basıncı sonucu; Tanzimat fermanıyla başlayan, Islahat fermanıyla süren reformları; Osmanlı’daki din-devlet birliğini hilafet ve saltanat ayrımına taşıdı. Padişah bütün tebanın hükümdarı ve Müslümanların halifesi sayılmaya başlandı. İktidarın tekliği anlayışından, “ikileşme”ye doğru gelişme, Hristiyan cemaatlerin özerklik alanlarını genişletti. Daha Tanzimat Fermanı ilan edilmeden önce, Hristiyan cemaatler kendi iç düzenlerinin kurallarını belirleyebiliyorlardı. Tanzimat fiili durumu yasallaştırmıştır. Üyelerinin 10’u müslüman, 10’u hristiyan cemaatlerden ve 10’u yabancılardan oluşan yabancı mahkemelerinin kurulmasıyla, Osmanlı’nın kendi ülkesinde yargı tekeli kırılmış; arkasından kiliseler de yargılama yetkisini elde etmiştir. Benzer şekilde cemaatler kendi eğitim kurumlarını oluşturmuşlardır. Hristiyan nüfusun fiilen askerlik yapma veya bedel ödeme yükümlülüğü de Tanzimat sonrasında kaldırılmıştır. Uluslaşma doğrultusundaki bu gelişmeler, cemaatlerin yönetimlerine ruhban sınıfı dışından kişilerin de katılmasıyla yeni bir nitelik kazanmıştır. Fener Ortodoks Patrikliğini, çoğu kez Osmanlı’dan daha baskıcı bulan çeşitli ulusal topluluklar; cemaat örgütlenmesindeki bu değişimle birlikte, kendi kiliselerini kurma veya uluslaşma süreçlerini dinden bağımsızlaştırarak gerçekleştirme yoluna girmişlerdir. Yeterince örgütlenmemiş ayaklanmalar ve dış desteğe dayanarak bağımsızlık mücadelesine girişmenin sonuçlarını gören Bulgar ulusçuluğu, uygulamaya koyduğu modern, laik bir eğitim programıyla ve bilinçli bir halk desteği yaratmak için yürütülen faaliyetleriyle, İttihatçı genç subayları da derinden etkilemişlerdir. Ermeniler aynı dönemde, Osmanlı tebası olmaya devam ederlerken, kendileri için yasama organı oluşturmayı başarmışlardır. Arnavutluk’un iç bölgeleri ve Karadağ gibi istisnalar dışında, Osmanlı topraklarının, en zenginleşmiş; kapitalist üretimin ve kapitalist ilişkilerin en çok geliştiği; emperyalist nüfuzun en etkili olduğu bölgelerinde gelişen uluslaşma dinamikleri; reformlarla batılılılaşma ve ulusal toplulukların taleplerini yatıştırmayı hedefleyen Osmanlı’nın, ulusal ayaklanmalarla parçalanmasını hızlandırmıştır. Şüphesiz reformlar yıkıma doğru gidişin kendi başına müsebbibi değildir. Osmanlı’nın reform programlarını yürürlüğe koyduğu dönem; kapitalist Avrupa’nın Napolyon savaşlarını bitirerek, istikrarını kurduğu ve gücünü dışarıya yönelttiği; sömürgeciliğin hız kazandığı bir dönemdir. Böyle bir uluslararası konjonktürde içine girilen yıkım sürecini reformlara bağlamanın alternatifi olarak, Türkiye’nin İslamcı/Osmanlıcı siyasal akımı içinden ileri sürülen, “tanzimat olmasaydı” yaklaşımı; yıkımı önlemeye değil; muhtemelen daha da hızlandırmaya yol açardı. Reformcuların eksiği, arkalarındaki siyasal halk desteğinin yetersizliği; bazı hallerde yokluğudur. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne kadar, kayda değer şekillenişi ve sürekliliği olan bir örgüt de göze çarpmaz. Sonuçta, imparatorluğun bütünlüğünü sağlamak için atılan adımlar parçalanmayı önleyememiş; parçalanma süreci ise reformları hızlandırarak, emperyalistlerin nüfuz girişimlerinin önünü açmaya devam etmiştir.

1829 Edirne anlaşması ile Sırbistan’ın özerkleşmesi hukuken değilse de fiilen bağımsızlaşma anlamına geliyordu ve Osmanlı’ya ilk uluslaşma yoluyla parçalanma uyarısıydı. Fiili durum 1878 Berlin Kongresiyle hukuki kesinlik kazanacaktır. Sırbistan uyarısının arkasından Yunanistan geldi. Yunanistan’ın bağımsızlık mücadelesi başından sonuna, çarpıcı özellikler taşımıştır. Örneğin sömürgecilerin Hristiyan Osmanlı tebaasıyla ilgilerinin, “ilerleme yolundaki engelleri” kaldırmak, baskıdan kurtarmak ve reformculuk olmadığı, Yunanistan örneğinde açıkça görülmüştür. Avrupa kamuoyunu heyecanla ayağa kaldıran bir ihtilalin sonunda, “Yunan bağımsızlık mücadelesi” zafere ulaştı ve Yunan Devleti kuruldu. “Uygar” Batı, “özgürleştirdiği” Yunan halkının çiçeği burnunda devletinin başına, uluslararası bir himaye anlaşması ile, Bavyera prensi Otto ile; Yunanistan’ı da, Yunan halkını da hor gören Avusturyalı danışmanlarını getirdi. Sömürgecilerin nüfuz mücadelesi ise, yeni kurulan ve Fransız, İngiliz ve Rus partileri adını alan partiler üzerinden devam ettirildi. Sömürgecilerin reform taleplerinin gerçek içeriği anlaşıldı. Bağımsız birer devlet haline dönüşen bütün Balkan Halklarının başına da benzer şekilde Avrupa aristokrasisinden birer Kral tayin edildi. Reform taleplerindeki samimiyetsizlik, Osmanlı devletinin görece bir güçlenme yaşadığına dair işaretler alınınca da ortaya çıktı: “Eski sömürgecilerden İngiltere ile Fransa, Londra ve Paris’te büyük coşkunlukla öğrenilen, şimdi gitgide Alman yanlısı kesilen bir bürokrasi eliyle Bağdat ve Şam’a uygulanmakta olan cumhuriyetçi derslerin sonucundan tedirgin olmuşlardı. Geleneksel ayrıcalıklar, özellikle ‘hasta adam’ toparlanma işaretleri gösterdiği, dolayısıyla imparatorluk toprakları içerisinde yeterince zayıf bir düzenin ayakta tutulması amacına artık hizmet etmediği için, savunulmalıydı (25)

Osmanlı Devleti’nin siyasi kadroları ise Batıdan gelen reform talepleri karşısında iki tutuma sahip oldular. Birincisi, reformların bir “Osmanlı ulusu” yaratmaya hizmet edebileceği, dolasıyla devletin güçlenmesini sağlayacağı yaklaşımıydı. Diğer yaklaşım ise, bir zorunluluktan kaynaklanıyordu: Esasen, 1774 Küçük Kaynarca Anlaşmasından itibaren, Osmanlı açısından bir dizi başarısızlığı ifade eden Osmanlı/Rus savaşlarının baskısıyla, batıya giderek artan ölçüde bağlanma, devlet ve devlet/toplum ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi ihtiyacını dayatmaktaydı. Eski düzenin olduğu gibi sürdürülmesi mümkün değildi; ancak reform taleplerinin, imparatorluğun parçalanmasına bir giriş özelliği içerdiği de görülüyordu. Dolayısıyla, tehlikeyi önlemek için, bugünün moda deyimiyle “reform paketleri” vaad ve ilan ettiler.

Bir Osmanlı Ulusu yaratma fikrinin arkasında ulusal bir burjuva sınıfın olmadığı biliniyor. Bununla birlikte, reformcuların samimiyet ve tutarlılığından bahsetmek de oldukça zordur. “Aslında Osmanlı reformistleri ulusal hareketleri, imparatorluk içinde yarattıkları ve yaratabilecekleri sonuçlar itibariyle değerlendiriyorlardı. Bu sonuçlar kaçınılmaz bir şekilde imparatorluğu bölücü yönde oldukları için, söz konusu reformistler reform konusunda pek iştiyak göstermiyorlardı. Aksine iktidarda iken Batı desteğini sağlamak ve müdahaleleri azaltmak için bir ölçüde reformları başlatıyorlar, iktidardan uzak kaldıkları sürece rakiplerinin devam ettirdikleri reformları eleştiriyorlardı. Kısaca bunları gerçek ve samimi ‘reformcular’ olarak saymaya olanak yoktur. (26)

Diğer taraftan reformcu kadro ve akımların, toplumsal konumları ve merkeze koydukları siyasi sorun itibariyle de, yaşadıkları yüzyılın siyasal akımlarından, liberalizmden, milliyetçilikten, sosyalizmden derinlemesine nasiplenmeleri zordu. Ne reformcu yönetici kadrolar, ne de reformcu muhalif siyasi akımlar bu bakımdan farklılık arz ederler. Şerif Mardin’in Jön Türkler için söyledikleri reformist hareketin bütünü için de bir fikir verebilir: “Jön Türkler siyasi fikir boşluklarını iki şekilde kapatmaya çalışmışlardır. Öte yandan kendi devirlerinde Avrupa’da tartışılmakta olan fikirlerin ‘popülarize edilmiş şekillerinin etkisi altında kalmışlar ve büyük teorisyenlerle halk arasında aracı rolü oynayan ikinci derecede düşünürlerin görüşlerini kendi fikirlerine intikal ettirmişlerdir.” (27)

Jön Türklerin, en belirgin özelliklerinden biri Karl Mannheim’in ‘ütopya’ ismini verdiği fikri yapıtlar ortaya çıkarmamış olmalarıdır.”, “..Jön Türklerin, bu anlamda bir ‘ütopya ile ortaya çıktığı söylenemez. Bu itibarla Jön Türk düşüncesi ‘radikal’ değil, ‘muhafazakardır.” (28)

Keza, İttihat ve Terakki cemiyetinin (sonra partisinin) mayalandığı ve gizli bir örgüt olarak kurulduğu Selanik şehri, Yahudi burjuvazisinin geliştiği, imparatorluğun, en batılı şehirlerinden birisiydi ve güçlü bir işçi hareketi de mevcuttu. İttihatçılar Batı liberalizmiyle, Balkan milliyetçiliğiyle ve Masonluğun Carbonari koluyla temas ettiler, derinlemesine olmasa da etkilendiler. Ama ne Avrupa sosyalist hareketinin, ne Selanik’teki işçi hareketinin İttihat ve Terakki cemiyeti/ partisi’nin fikri şekillenmesi üzerinde bir etkisi söz konusu olmadı.

Osmanlı reformcularının dikkatini, çevrelerindeki siyasal akım ve odakların bazılarına yönelten ve bazılarına karşı sınırlayan; çünkü, merkeze koydukları ve böylece kendilerini “muhafazakar” kılan sorun nedir? Bu sorunun cevabı, “Osmanlı devletinin bütünlüğünü korumak”tan ibarettir. Osmanlıcılık düşüncesi bu merkezi soruna önerilen ilk çözümdür. Ancak Yunanistan’ın bağımsızlığı ile bu çözüm önemli bir yara almıştır. İslamcı Abdülhamit, “Kılıç Arnavut’un, kalem Ermeni’nin” demiş; ama Arnavutların ve Ermenilerin de ulusal bağımsızlık talepleri gecikmemiştir. “Madem ki, hıristiyan topluluklar ayrılıyor, o halde müslüman halkların Osmanlı devletindeki bütünlüğünü koruyalım” yaklaşımıyla, İslam birliği ikinci çözüm önerisi olarak gelmiştir. Harb-i Umumi ise, müslüman Arapların Osmanlı’dan kopuşuna tanık olmuştur. “Türklerin birliğini sağlamak” formülü ise, Kürt, Laz, Boşnak ve diğerlerinin “Türkleştirilmesi” perspektifiyle birlikte son çözüm önerisi olmuştur.

Sömürgeci Batı’lıların “Doğu Sorunu”nu kendi hesaplarına çözme girişimlerinin ve dolayısıyla direnmenin üçüncü düzeyi ise, mali/iktisadi plandadır.

“Yabancı sermayenin etki alanının Osmanlı İmparatorluğu’ndan daha geniş olduğu bağımsız bir devlet herhalde yoktur. Bu miras, sadece ekonomik girişimleri ilgilendirmekle kalmaz, Türkiye’nin politik ve toplumsal hayatının tümüne etkilerini yayar… Siyasi denetim sağlamanın en güvenceli ve en basit yöntemlerinden biri sermaye kaynakları üzerinde egemenlik sağlamaktır…Eski Osmanlı imparatorluğu, şaşılacak derecede dış mali çıkarlara ipotek edilmiş durumda idi.” (29)

On dokuzuncu yüzyıl, Osmanlı topraklarında bulunan ve o güne kadar ayakta kalmayı başarabilmiş sanayi ve zanaat dallarının çöküşüne; uluslararası ticaret anlaşmaları (Örneğin 1838 İngiliz Ticaret Anlaşması) ve kapitülasyonlarla bu çöküşün önünün açılmasına ve hızlandırılmasına; giderek artan dış borçlanmalara, mali iflas ve Düyun-u Umumiye İdaresi ile Avrupalıların Osmanlı gelirlerine bizzat el koymasına…sahne olmuştur.

Sonuç itibariyle sermaye kaynaklarına el konulmuş, sanayisi ve zanaat kolları çökertilmiş, siyasi bağımsızlığını büyük ölçüde kaybetmiş, “askeri reform” adına ordusunu sömürgeci batılı devletlerin denetimine ve yabancı generallerin komutasına sokmuş, amacı belirsiz ve yenilgilerle sonuçlanan savaşlarda yüz binlerce insanını kaybetmiş ve sonuçta Sevr anlaşmasıyla kesin olarak çökmüş bir Osmanlı devletinin son yüzyılından bahsediyoruz. Bu yüzyıl anılan süreçlerin zorlamasıyla ortaya konulmuş, eğitimde, askeri, hukuki, siyasi alanlarda bir dizi reformun da tarihidir. Sömürgeciler açısından Osmanlı devletinin coğrafi olarak paylaşımı gerçekleştirilmeden önce, ham madde ve pazar olarak paylaşımı mali ve ticari anlaşmalarla gerçekleşmiş; sömürgeci değerlerin üstünlüğünü kabullenmiş, işbirlikçi bir gelenek yaratılmıştır. Bu sürecin, bazıları için olumlu bir değer hükmü olarak kullanılan “batılılaşma” süreci olarak tanımlandığı biliniyor. Ancak “batılılaşma sürecinin” yaşanmış olmasına, olumlu bir anlam yakıştırması gerekenlerin, hangi tarafta yer aldığı da bellidir.

Bu son noktanın önemi şuradadır; sömürgeci politikaların askeri işgal ve denetim biçimlerinin sürdürülemez hale gelmesiyle yerini bıraktığı yeni sömürgecilik de, aynen sömürgecilik gibi, hakim sınıflar içinde işbirliğine yatkın bir kesim bulmaksızın başarı kazanamaz. Yeni sömürgeciliğin kapısını “içeriden açanlar”, emperyalist/kapitalist dünyaya ait değerlerin üstünlüğünü kabullenmiş, çıkarlarını genel olarak emperyalist çıkarlarla birleştirmiş, geleneksel ve yeni, sömürücü sınıflar olmuşlardır. Osmanlı’nın son yüzyılındaki batıcı reformların en dikkate değer sonuçlarından biri olarak; kendi kültür dünyasını, değerlerini ve kimliğini batılı karşılıklarıyla değiştirmeye istekli; esasen kendisini batılı sayan bir kesimi yaratmış olmasıdır.

Buraya kadar anlatılanların ortaya koyduğu tablo; Türkiye’nin III. Küreselleşme süreci karşısındaki durumunun anlaşılması için çok önemli açıklıklar yaratmış olmalıdır. Tarih bilinci, bugünün ve yarının bilincidir.

(1) Yahya S. Tezel, Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi, s.23, Yurt yayıncılık A.Ş., Ankara 1982

(2) Z.Tombak, Tarihle Barışmak, tarihten güç almak, Fabrika s.44, Mart 1999)

(3) Niyasi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, s.92 ve devam

(4)Çetin Özek, Devlet ve Din, s. 400-401, Ada Yayınları, İstanbul

(5) Şevket Pamuk Ekonomisi ve Dünya Kapitalizmi (1830-1913), Yurt Yayınevi, 1984 Ankara, s.54

 (6Taner Timur, Geçiş Sürecinde Türkiye, s.21- 22

(7) Yalçın Küçük, Sovyetler Birliği’nde Sosyalizmin Çözülüşü, s.23, Tekin Yayınevi, 1991, İstanbul

(8) V.İ.Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, s.127, Sol Yayınları, İstanbul, Ekim 1978 Yedinci baskı

(9) V.İ Lenin, a.g.e s.116, 118-119)

(10) Şevket Pamuk Ekonomisi ve Dünya Kapitalizmi (1830-1913), Yurt Yayınevi, 1984 Ankara, s.11-12

(11) Şevket Pamuk. a.g.e s.13-15

(12) Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 4, s. 1120, İletişim

(13) V.İ Lenin, a.g.e s.116, 124-125)

(14). Yves Lacoste, Sınıf Açısından Azgelişmişlik, çev. Sevil Avcıoğlu, 2. Baskı, Göçebe yayınları İstanbul 1996, S. 61-62-63

(15) Schulze Gaevernitz, Britischer İmparialismus, s. 320 ve devamından zkr. V. İ. Lenin, a.g.e. s.122-123

(16) Yahya S. Tezel, a.g.e, s.62

(17) İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, s. 32, Hil yayın, İstanbul 1983

(18) Yahya S. Tezel, a.g.e, s.64

(19) Şevket Pamuk. a.g.e s.24

(20) Orhan Kurmuş, Türkiye’ye Emperyalizmin Girişi, İstanbul, Yordam Yayınları, s. 99-122

(21) Şevket Pamuk. a.g.e s.79-102

(22) İlber Ortaylı, a.g.e s.25

(23) İlber Ortaylı, a.g.e s.29

(24) Friedrich Engels, New York Daily Tribune, 19 Nisan 1853 Başyazı, Doğu Sorunu (Türkiye), s.41, Sol Yayınları, 1971 (Ankara)

(25) Çağlar Keyder, Geçiş Sürecinde Türkiye, “Demokrasisinin Ekonomi Politiği”, İstanbul, Belge Yayınları, s.41.

(26) Taner Timur, Geçis Sürecinde Türkiye, “Osmanlı Mirası” , İstanbul, Belge Yayınları Ekim 1992 İkinci Baskı s.26.

(27) Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri: 1895-1908, İstanbul, İletişim Yayınları 2004, s. 24

(28) Şerif Mardin, a.g.e, s.220-221

(29) E.G. Mears, Modern Türkiye, 1924. Zkr: Prof. Dr. Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi, 1908-1985, s.11).

TEILEN