Siyasal İslam Değişiyor mu? Değişince ne oluyor?

43

Salih Zeki Tombak’ın bu yazısı Fabrika’nın 50. sayısında yayınlandı.

Tarikat ve mezheplerin önde gelenleri ile kurulan diyaloglar ve bu çerçevede sürdürülen çalışmalar sonucu, bu grupların devlet ve hukuk sisteminin içersine çekilmesi ve devletin yanında yer almaları noktalarında önemli mesafeler alındı.

Yukarıdaki cümle 2001 yılının, 29 Haziran’ında toplanan MGK’ya sunulmuş bir raporda yeralıyor. 30 Haziran’da Hürriyet Gazetesi’nin manşeti “Rapordaki İlginç Cümle” şeklindeydi. İlginç olduğu doğrudur; ancak Türkiye’de din-devlet ilişkisini bilenler için hiçbir yenilik ve şaşırtıcılık içermemektedir. Üstelik ABD’nin başını çektiği küreselleşmeci zihniyetle de tam bir uygunluk içerisindedir.

Devletin yanında yer almaları noktası”, Türkiye’de temel çizgileri hiç değişmeyen; özü itibariyle baskıcı, sağ, en demokratik dönem- lerinde bile faşizan bir sınıf diktatörlüğünü ifade eden siyasal/toplumsal düzenin, muhalefet potan- siyellerine karşı 80 yıllık yaklaşımını özetliyor. Devletin yanında yer alan islamcılık; devletin yanında yer alan Kürt aşireti; devletin yanında yer alan MHP ve Ülkücü Hareket; devletin yanında yer alan solculuk çeşidi…

Devletin yanında yer almanın, her durumda bir takdir güvencesi oluşturmadığını da bilen bilir. Devletin yanında yeralan Kürt aşireti liderleri, gün gelir sürgün edilir; devletin yanında sola karşı savaşmış MHP ve Ülkücü Hareketin lider kadrosu da, 12 Eylül’den sonra Mamak’ın tadına bakar; devletin yanında yer alan Doğu Perinçek de, 12 Eylül’de devletin yanından, devletin şefkatli kucağına çekilir..

Saidi Nursi her zaman, devletin yanında ne demek; Teşkilat-ı Mahsusa’nın adamı olarak devletin içinde yeralmış; büyük Atatürkçü ve MİT’in tarihçisi Cemal Kutay’ın hayranlık ve hürmetini kazanmış olmasına rağmen; oradan oraya sürülmüştür ve mezarının yeri bile belli değildir.

Rapor söyleyeceğini açık söylüyor:

Bu gruplar, “devlet sisteminin” ve “hukuk sisteminin”, “içerisine çekilmişlerdir. Devlet sistemi- ni, devlete yaranma gayretleri esnasında ve tuhaf ilişkilerine rağmen anlayamayan nasyonal sosyalistler; 28 Şubat’ta heveslenmiş, “Ordu Cumhuriyet Devrimi mevzisine girmiştir” diye heyecanlanmış ve “Yakında kurulacak, merkezinde İP’in olduğu milli hükümet” gibi esasen psikiyatristlerin ilgi alanına giren hayallenmelere kendilerini kaptırmışlardı.

Şimdi bu raporun “ABD provokasyonu” olduğunu yazmalarını bekliyoruz. Kimbilir, belki de öyledir. ABD zaman zaman MGK’da böyle şeyler yapıyor olabilir.

Türkiye Din Üzerine Çok Konuşuyor

21. Yüzyılın başındayız ve din/toplum/devlet ilişkileri, Türkiye gündeminin önemli bir başlığı olmayı sürdürüyor. Halbuki Cumhuriyet, 1920’lerde görünürde oldukça katı bir laiklik anlayışı tarif ederek; bu çerçevede tarikatları yasaklayarak; sünni islamı Diyanet İşleri Başkanlığı ile kontrol altına alarak işe başlamıştı. Dini gericilik bir siyasal akım olarak, “ilerici” Kemalist rejim tarafından ezilmiş; bununla birlik- te rejime yönelik tehditler arasında kalıcı bir ide- olojik motif halinde yerini almıştı. Ülkede kapita- list ilişkiler yaygınlık ve derinlik kazandıkça, Kemalist rejimin sınıf zemini güçlendikçe, mo- dern bir hayat tarzı oluştukça ve toplum kuşaklar boyunca din/toplum/devlet ilişkilerine dair laik düşünce doğrultusunda “eğitildikçe”, taşların yerine oturması umulmuştu. Ancak süreç, başlangıç- ta oluşturulan perspektife uygun gelişmedi. Plan siyasal islâmın marifetli çıkmasından dolayı bozulmadı; düzenin ihtiyaçları ortaya çıktı; bazen düzenin siyasi temsilcileri; bazen devletin ta kendisi, siyasal islamın önünü açtı.

Kemalist kadro siyasal islamı Cumhuriyet’in oluşum sürecinde de, Cumhuriyet tarihi boyunca da politik bir rakip ve tehdit potansiyeli olarak ele aldı. Neticede çok katı olduğu söylenen laiklik anlayışını da, hemen hemen tamamıyla politik bir çerçevede geliştirdi. Kemalist laikliğin ideolojik boyutu, esin kaynağı olan Fransız Devrimi’nin çok gerisindedir. Bilmezlikten değil; İngiltere ve Fransa burjuvazisinin tarihsel deneyinden, bütün dünya burjuvazisinin öğrendiği gibi, Mustafa Kemal ve kadrosu da öğrenmişlerdir. Bu laik modelin Fransa’dakinden temel bir takım farklılıkları da söz konusuydu. Cumhuriyet Diyanet İşleri Başkanlığı ile sünni islâmı denetim altında tutmayı amaçlarken; aynı zamanda topluma din hizmeti sunmayı da üstlenmişti. Laik devlet topluma din hizmeti sunmayan devlettir. Kaldı ki bu kurum laikliğin bir gereği ise, devletin inançlar arasında, (inançsızlık dahil) bir mesafe eşitliği kurması; Diyanet’in diğer dinlerin inananlarına ve Alevilere de hizmet veriyor olması icap ederdi. Ancak Diyanet’in devlet içindeki yeri “hizmet sunma” fikri etrafında tasarlanmamış olduğu için, hangi inanışlara din hizmeti sunulduğu veya sunulmadığı önemli görülmedi. Önemli olan, devletin kimi rejim için potansiyel tehdit olarak gördüğü ve bu potansiyeli ne ölçüde kontrol edebildiği idi.

Her devletin dış tehdit tespitleri olur. Her devlet, egemen sınıfın örgütlenmiş şiddet ve baskı aygıtıdır. Dolayısıyla özel mülkiyetli düzenin devamı için, ezilen ve sömürülen sınıfların siyasal hareketleri iç tehdit olarak devletin daimi gündemindedir. Cumhuriyet devleti için iç tehdit ve dış tehdit algılaması genellikle birbirinden bağımsız olmamıştır. Komünist ve devrimci hareketler “kökü dışarıda, beynelmilelci cereyanlar”dır. Kürt siyasal hareketleri “emperyalizmin maşası”dır vs.vs. Süleyman Demirel’in 1960’lardaki bir İçişleri Bakanı “Solcuların nefeslerini dinliyoruz” demişti. Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş ise, 2000 yılında, “içimizde 200 bin hain var” açıklaması yaptı.

Devlet “iç ve dış düşmanlar” tespit etmekle birlikte, her tehdit, her zaman eşit ağırlıkta değildir. Tehditlerin “iç uzantıları” her zaman bir öncelik hiyerarşisi oluşturmaktadır. Tarih, konjonktürel olarak yükselen tehdidin karşısına, diğer tehdit potansiyellerini kendi yanına çekerek çıkmanın, bir devlet geleneği oluşturduğuna tanıklık ediyor.

Görülebileceği gibi, din/toplum ve din/devlet ilişkilerinde taşların yerine oturmasına; istikrar kazanmasına engel olan asli etken, devletin din ile dini oluşum ve kurumlaşmalar karşısında; politik ihtiyaçlarının değişimine bağlı olarak farklı mesafeler almış olmasıdır. Bu durum, Türkiye’deki rejimin bir orijinalliği değildir. İleride örnekleri verilecek, burjuvazi din karşısın- da hemen her ülkede politik ihtiyaçlarına göre değişkenlik gösteren tutumlar takınmıştır. Burjuvazinin kendi tarihiyle savaşması, genellik arz eder. Türkiye’deki sorun; Kemalizm tarafından Anadolu ve Rumeli halkının yoğurulacak, şekillendirilecek ve renkleri boyanacak bir hamur gibi görülmesi ve halkın dilinden, kültüründen, değer- ler dünyasından, kıyafetinden, müziğinden, inanışına, her şeyinin bir dizi “devrim/inkılapla” reddedilmesi ve yerine başka bir şeyin konmasıdır. Toplumun kendisine yabancı bir deli gömleği giymeyi zorlanması; esasen toplumsal değişimin doğal akışı içinde olabilecek değişimlerin de; bu değişim gerçekleşiyor olsa bile, ideolojik/siyasal düzlemde bir direniş üretmeyi sürdürmesine yol açmıştır. Diğer taraftan, kendisinden bir ulus yaratmaya çalıştığı halkın, yukarıda işaret edilen değerlerini ve hayat tarzını, yukarıdan aşağıya, zorla ve hızla değişmesi gereken; yabancı ve zarar- lı unsurlar olarak gören Kemalist düzen; kaynağını kendisinden değil, toplumsal hayattan alan her dinamiğe potansiyel bir tehlike; kontrol altına alın- ması gereken; alınamıyorsa şiddetle üzerine gidilmesi, ezilmesi, yasaklanması gereken bir tehdit gözüyle bakmıştır. Toplumsal hayatın ürettiği sınıfsal, etnik, dinsel, siyasal dinamiklerin çokluğu ise, bu dinamikler birbirinin karşısına çıkarılarak; sahteleri üretilerek, saptırılarak, kısacası kendi içinde ve birbirine karşı “kullanılması” ve bu arada ilkesizliğin devlet siyaseti haline getirilmesi gibi bir geleneğe yol açmıştır. Dün ezilmek istenen, öbür gün devlet eliyle örgütlen- miş; kendiliğinden gelişmesin diye kontrol için üretilen kadro ve kurumlar bir süre sonra kendiliğinden gelişmenin etkisi altına girmiştir.

Sonuç olarak Din/toplum/devlet ilişkileri, den- gelerin bir türlü istikrar kazanmadığı; git-gellerin yaşandığı ve zorlandığı bir mücadele zemini olarak var olmayı sürdürmüş; dolayısıyla sürtüş- menin yaşandığı alanlar, biçimler ve araçlar hep gündemde kalmıştır.

Tabii ki, tek faktör Devlet’in konuya yaklaşımındaki mesafe değişiklikleri değil. Dış dünyadan hem devlete ve hem de dini kurum ve oluşumlara gelen güçlü etkiler var. Ve siyasal islâm edilgen, sabit ve sınıf ilişkileri dışında değil. Son üç-beş ayda din, dini oluşumlar ve siyasi islâm üzerine, gündemden düşmeyen kimi başlıkları hatırlayalım:

– Fazilet Partisi’nin kapatılma davası; bu partinin gelenekçi ve yenilikçi olarak bölünmesi/ Yenilikçilerin kendi içinde bölünmeleri/ Light Parti/ Recep Tayyip Erdoğan’ın siyaset yasağı..

  • İhlas Finans’ın batması üzerine, İhlas grubu ve faizsiz bankacılık konusu..

  • Kurban bayramı dolayısıyla kurban geleneği ve ilkellik tartışması

  • Nakşibendi şeyhi Esat Coşan’ın ölümü, Süleymaniye’ye gömülmesi için kararname, kararnamenin Sezer’den dönmesi, Coşan’ın yerine kimin geçeceği

  • Serdar Turgut-E. Özkök paslaşması: Dinci Entellektüel Daha mı Kuvvetli..

  • Üniversite sınavları dolayısıyla Türban tartışması

  • Erbakan’ın Düğünü.. Bunlar büyük basından.

Siyasal islam projesinin bitip bitmediği tartışmaları; “12 Eylül bir toplum mühendisliği ise, 28 Şubat bir marangozluktur” tesbitleri; “Lumpen islamcılık” çözümlemesi; tarikatların sosyolojik bir vakıa olarak evrimi; tarikatlar, inanç özgürlüğü ve liberal demokrasi sorunu; tarikatlar esasen felsefe geleneğidir iddiaları vs..

Bunlar bazı dergilerde veya büyük basının köşelerinde yayınlanmış yazılar

Evrim Teorisi/Yaratılış Teorisi ve bu çatışmanın ara biçimleri üzerine yürütülen tartışmalar; Sümer efsaneleri “kutsal kitapların asıl kaynağı mı? tartışması, İlahiyat Fakültesi Dekanı Zekeriya Beyaz’ın İslama göre neyin nasıl olması gerektiğine dair iddialarını konu alan tartışma program- ları ve benzerleri..

Bunlar da televizyonlarda; özellikle Ceviz Kabuğu programında karşımıza çıkanlar…

Görüldüğü gibi, din/toplum/devlet ilişkileri üzerine çok konuşmaktayız.

Türkiye’nin dünyanın bir parçası olduğunda genel bir mutabakatın bulunduğunu, kimseye hak- sızlık etmeden söyleyebiliriz. Dünya sözcüğü, tabii ki yerküre anlamında kullanılmıyor. Geçmişte “hür dünyanın” parçasıydık. Tevatür, daha önceleri de “mazlum milletlerin” dünyasında yer almış olduğumuz yönündedir. Şimdilerde ise emperyalist küreselleşme sürecinin etkisi altında dönüşmekte olan bir dünyanın parçasıyız.

Hangi dünyanın parçası olduğumuzu hatırlatmak, esasen tartışmalarımızın da bu dünyadan kopuk, kendi iç dünyamızda yürüttüğümüz tartışmalar olmadığına işaret etmek içindir. Üstelik bu tartışmaların gerisinde, uzun bir tarih duruyor. Önce tarihten başlayalım:

Siyasal İslam, İkiz Doğmuştur..

Siyasal islâmın modern zamanlarda doğuşu

19. yüzyılın sonudur. Birinci doğumun ebesinin Padişah II. Abdülhamit olduğu söylenir. Avrupa sömürgeciliğinin, Mısır dahil, Kuzey Afrika’daki topraklarına tecavüzüne karşı Osmanlı, kendi topraklarını savunabilecek güçte değildir. İstanbul, yerli müslüman ahalinin Hristiyan sömürgeciye karşı direnişine gizli-açık destek verir ve anti- sömürgeci direnişin islâmi bir ruh ve kimlikle yürütülmesi, siyasi islâmın birinci doğumu anlamına gelir.

İkinci doğumun ebesi ise İngiliz sömürgeciliğidir ve İngilizlerin Hindistan’daki sömürgeci pratiklerini Osmanlı topraklarına taşıması ve yaratıcı biçimde kullanması anlamına gelir. Hindistan’da sömürgeciliği destekleyen “müslüman” tarikatlar oluşturmayı başaran İngiltere, kanlı ayaklanması Osmanlı’nın Mısır Valisi tarafından aynı ölçüde kanla bastırılmış Vahhabilik’ten siyasal islamın ikinci doğuşunu sağlar.

Birinci çocuk Avrupa sömürgeciliğine düşmandır; ikincisi ise Osmanlı’ya düşman…

Osmanlı’nın yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise Arabistan’daki İngiliz çocuğu siyasal islamın kendisini arkasından vurmasını affedememiştir. Ancak Cezayir Bağımsızlık mücadelesi örneğinde olduğu gibi, sömürgeciye karşı savaşan siyasal islâmın da yanında değil karşısında yer almıştır. Siyasal islâma karşı olduğu için değil; emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı savaşan herkese karşı, emperyalistlerle birlikte hareket etmeyi dış politika sandığı için… Türkiye, Osmanlı’nın “hayırlı evladı” olan anti-sömürgeci siyasal islâmla, emperyalistleri küstürmemek için bütün ilişkisini kesmiştir; ama emperyalizm kendi siyasal islâmıyla bağlarını zaman içinde daha da geliştirmiş ve güçlendirmiştir. Üstelik Türkiye de, Cumhuriyet batı değerlerini tercih ederek yola koyulduğu için, kendi içindeki batı karşıtı siyasal islâmcılığa hiç hoş bakmamış; zaman içinde komünizm tehlikesine karşı, batıya karşı üslubun kalıntıları sürse de, kapitalist dünyayla barışık, bir sermaye hareketi olarak siyasal islâmın gelişmesinin önünü açmıştır. İslam dünyasındaki anti-sömürgeci direniş damarında kendisine bir dost ve müttefik potansiyeli bulan ve bu ilişkiyi tanımlayıp güçlendiren Ekim Devrimi olmuştur. Doğu Halkları Kurultayı’nın Ekim Devrimi’nin muzaffer proletaryasıyla mazlum milletler arasında kurduğu kardeşlik köprüsü, SSCB’nin işçi sınıfları pek zayıf olan Ortadoğu ülkeleriyle, 1950’li yılların ortalarından itibaren geliştirdiği iyi ilişkilerin mayası olmuştur. Elbette mayanın varlığı, sosyalist inşa süreçlerindeki milli, dini ve toplumsal zorlamaların, dayatmaların ve zulmün olmadığı anlamına gelmiyor.

Müslüman-Türk ahaliyi Sovyet Halklarına karşı savaştırma politikasına Kafkaslar’da, Azerbaycan’da ve Kırım’da, Hitler Nazizminin sınırlı da olsa destek ve gönüllü bulabilmesinin gerisinde bu zorlama ve zulümlerin de payı vardır. Bolşeviklerin yönetimi altında, Baku’daki Müsavatçı direnişi kırmak bahanesiyle, Ermenilerin müslüman Azeri halka karşı gerçek- leştirdiği katliam net bir örnektir.

II. Savaş’tan sonra, emperyalist dünyanın bayraktarlığını İngiltere’den devralan ABD emperyalizmi ise sosyalist sistemi güneyinden kuşatmak için işbirlikçi yönetimleri eliyle, halkı müslüman olan ülkelerden “yeşil kuşak” oluşturmuştur.

Soğuk Savaş dönemi boyunca sosyalist ülkelerin müslümanları, emperyalizm tarafından bir “Truva Atı” yapılmak istenmiş; Bulgaristan komünistlerini “Büyük Bulgar milliyetçiliğine” karşı ısrarla uyarmış Dimitrof’un ülkesinde, Dimitrof’tan sonra gelen yöneticilerin sosyalizmin özüne taban tabana zıt uygulamaları yüzünden, bu amaca bir ölçüde ulaşmıştır da…

Afganistan’daki Sovyet siyasi-askeri varlığına karşı direniş, ABD emperyalizminin desteğindeki islâmcı güçlerle, İran desteğindeki islâmcı güçlerin çelişkili ve çatışmalı ortaklığı üzerinden gelişmiştir. Taliban Hareketi, net bir CİA operasyonudur ve Afganistan’da Sovyetler’in çekilmesinden sonra, İran etkisinin de bitirilmesi anlamına gelir.

Sovyetler’in dağılması sonrasında, Orta Asya Cumhuriyetleri üzerindeki nüfuz mücadelesi İran, Türkiye ve Suudi Arabistan üzerinden, islâmı bir çizgide gelişmiştir. İran islâmına karşı, Türk islâmı ve Arap İslamı. Son ikisinin aynı zamanda Amerikan islamı olduğu kesindir. Afganistan’da pekala yürürlüğe sokulmuş ve desteklenmiş; hatta oluşturulmuş radikalizmin, o coğrafyadakilere “hak” olduğu düşünülmüş olmalı ki; Balkanlar’da, Asya’da ve kısmen Kafkaslar’da islâmın “ılımlısı” modelleştirilmek istenmiştir. Ilımlı islamı bu coğrafyalara, ABD çıkarlarını güvence altına almak için taşımakla görevlendirilen Türkiye’ye ise, artık pek katı bulunan laiklik anlayışını gözden geçirmesi ve ılımlı islamın asıl rengini vereceği bir “liberal demokrasi” önerilmektedir. Gerçekte bu modelin temelleri 12 Eylül faşist darbesiyle atılmış; Türk-İslam sentezi medyaya, üniversitelere, devlet kurumlarına ve hatta Cumhurbaşkanlığına kadar egemen kılınmıştır.

Tam da, “Tamam inşallah” denildiği bir anda, Türkiye’nin ihmal edildiği anlaşılan “devlet geleneği” 28 Şubat Kararlarıyla sürecin genişleyerek ve derinleşerek devamında bir kritik eşik oluşturmuş; işler bu noktadan sonra eski haliyle daralma, gerileme ve liberalleşerek genişlemeye çalışma safhasına girmiştir.

Arap İslamı bütünüyle bir kenara atılmış değildir. Elbette MNP-MSP-RP çizgisinde Osmanlıcılık iddiaları kuvvetle ileri sürülmekle birlikte, güçlü bir Arap rengi bulunmaktadır. Bu renk, hem İsrail’in, hem ABD’nin kuşkularına yolaçarken; TSK’da ise I. Dünya Savaşı yıllarına ait bir ihanet hatırasını canlandırmakta, bu hatıraya rejimin temellerine yönelmiş bir tehdit tesbiti ve Cumhuriyet tarihi boyunca güven duyulmamış, mesafeli olmaya özen gösterilmiş ve hatta aşağılanmış Arap aleminin yabancı varlığına duyulan milliyetçi öfke de eşlik etmiştir. Erbakan’ın 28-30 defa Hac’ca ve bir çok defa da umreye gitmesinin, Suudi ailesinden davet almasının, askerlerde yarattığı öfke bazı paşaların kişisel yaklaşımlarından değil, bu genel hassasiyetten kaynaklanır.

ABD ise Arap İslamı’nın radikal biçimlerini, aynı bölgelerin radikal müdahale ihtiyacı beliren noktalarında kullanmayı; bunun ötesinde Suudi sermayesi ile islamlaştırma çizgisini sürdürmeyi seçmiştir. Çeçenistan’daki Vahhabi-Mafya- Taliban kırması CİA operasyonu; bu operasyonun bir kolunun Fergana vadisine konuşlandırılmış benzeri güçlerle Tacikistan ve Türkmenistan’a yöneltilmesi ve Yugoslavya’nın parçalanması sürecinde aynı güçlerin Balkanlar’da da devreye sokulması hatırlardadır.

Özetlemek gerekirse, günümüzde de emperyalizmin siyasal islamla çok yönlü, yaygın ve güçlü bağları vardır ve sürmektedir.

Bu ilişki, bir başka süreçle de birleşerek gelişmesini sürdürecektir.

Küreselleşme, sadece bir iktisadi ve siyasi süreç değil; henüz nihai zaferini kazanmadığı için daha çok ideolojik yönün öne çıktığı bir süreçtir. Tarihin tanıdığı her türlü gericiliği içeren ve yeniden üreten tekeller ve emperyalizm; yani siyasi gericilik, dinle de yeni bir ilişki oluşturma çabasındadır. Bu ilişki dinin günlük hayattan dışlanmasına yol açan katılığından uzaklaştırılması; böylece günlük hayatın bütün hücrelerine, mistisizmin başka biçimleriyle birlikte nüfuz etmesi ve böylece farklı bir katılığa dönüşmesi yönündedir.

Dinin, Mistisizmin, Astrolojinin Yükselişi

İki savaş arası dönemde, tipik duraklayıcı ortamıyla birlikte, Birinci Dünya Savaşı’nın ve Rus devriminin şoku altında, birçok emperyalist ülkenin, özellikle kıta Avrupası ve Japonya’nın aydınları arasında irrasyonelliğe ve mistisizme genel bir kayış vardı. (Anglo- Sakson ülkelerinde bu trend tümüyle yok değilse de daha az belirgindi). Bu, Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemde hüküm süren rasyonalizme, doğa bilimlerine ve insanlığın ilerlemesine duyulan iyimser güven havasıyla keskin biçimde çelişiyordu. Aslında çoğu Avrupa ülkesinde ve Japonya’da, faşizm siyasal iktidarı ele geçirmeden çok önce, faşist ya da yarı-faşist öğretiler üniversite öğrencileri ve hatta üniversite profesörleri arasında hegemonyasını kurmuştu.

1948-68 döneminde bu trendin güçlü biçimde tersine dönmesi yaşandı. Önceki yıllar- da insanlığın tanık olduğu muazzam felaketlere rağmen (Hitler ve Stalin, Auscwitz ve Hiroşima) yine bir iyimserlik havası, doğa bilimlerine güven, neredeyse sınırsız iktisadi büyümeye duyulan inanç hüküm sürerek, neredeyse insanlığın sınırsız ilerlemesine yönel- di. Bu hava içinde, sağ kanat ve aşırı sağ kanat güçleri üniversite düzeyinde her yerde geri çekilme içindeydi. Ve tarihsel faktörlerin bir bileşimi, 1960’ların Avrupa öğrenci kuşağına, üniversite tarihinde benzeri görülmemiş müstesna bir kitlesel sol ve pro-Marksist bir itki verdi.

Genişleyici uzun dalgadan duraklayıcı uzun dalgaya geçişle birlikte, bu da yine değişmiştir. Fransa’daki ‘yeni düşünürler’, birçok aydın çevrelerinde yine hüküm süren şüpheciliğe, irrasyonelliğe ve mistisizme doğru daha genel bir geri dönüşün örneğinden başka bir şey değildir. Bu, hiç de ‘kıyıda köşede kalmış çılgınlar’la sınırlı değildir. Tam tersine, sosyal Darwinizmi, sosyobiyolojiyi, ırkçılığın ve toplumsal eşitsizliğin ‘bilimsel bakımdan’ geçerliliğini akademik çevrelerde yeniden saygın hale getirmek için güçlü bir saldırı var- lığını sürdürmektedir. Bu saldırı aynı zamanda burjuvazinin hakim siyasal partilerinin, muhafazakar ve hatta ‘liberal-muhafazakar’ olanlarının bile çevrelerine derinine nüfuz etmektedir. Bu saldırıya popüler ‘alt kültür’de astrolojinin ve ‘şeytancılığın’ sadece iki çarpıcı örnek oluşturduğu irrasyonel, insanı hor görücü, alçaltıcı trendlerin daha az güçlü olmayan bir yükselişi eşlik etmektedir; bu da yine 1930’ların başlarında Almanya’da ve öteki ülkelerde olup bitenlere çok benzeyen bir şeydir.” (Ernest Mandel, Kapitalist Gelişmenin Uzun Dalgaları, s.90-91, Çev. Doğan Işık, Yazın Yayıncılık, 1986, İstanbul) (*) Mandel’in bu kitapta yeralan makaleleri, 1978 yılında verdiği bir dizi konferansın genişletilmiş şeklidir. Anılan makalelerin, aktarılan küçük bölümde de örneği görüldüğü gibi çok önemli çözümleme ve tespitler içerdiğini, çok gecikmiş bir haber olarak okuyucularımıza duyurmak ve kitabı okumalarını önermek isteriz. Ve elbette Fabrika, Troçkist hareketin bu seçkin teorisyeninin Stalin’i Hitlerle eşitleyen yaklaşımını paylaşmamaktadır.) Mandel, irrasyonalizmin, mistisizmin, astroloji ve “satanizmin” yükseliş trendi ile, emperyalist- kapitalist dünyanın bunalımları arasındaki ilişkiyi 1978’de gösteriyordu. Le Monde Diplomatique’in Mayıs 2001 tarihli sayısında ise şöyle söyleniyor: “…Amerikan Kongresi, 1998’de kabul ettiği yasayla, İnanç (Din) Özgürlüğü’nü korumak ve yaymak amacıyla yeni bir örgüt oluşturmuştu: ‘Uluslararası İnanç Özgürlüğü Ofisi’ / Office of İnternational Religous Freedom’; bu yasa örgütün başına bir büyükelçi getiriyor, yanına Dışişleri’nden beş yetkili veriyordu; ayrıca yeryüzündeki bütün ABD büyükelçiliklerinde, Ofis’in bir ‘ajanı’ bulunacaktı…” “…başa getirilen ilk büyük elçi, kim olacaktı? Elbette, yerli yersiz: ‘bireysel haklar Tanrı’nın bir lütfu olduğu için evrenseldir’ demeyi adet edinmiş, eski bir deniz piyadesi: M. Robert A. Seigle. (…) Onu bu yarı papaz, yarı asker niteliklerinden dolayı, o göreve seçmemişlerdi; asıl sebep, on bir yıl boyunca, önceden World Vision İnc. adındaki bağnaz İncil Örgütü’ne hizmette kusur etmemiş olmasıydı. Bu örgüt, her iki yarım kürede- Asya’da olduğu kadar Latin Amerika’da da- binlerce projeyi finanse etmiş, milyonlarca kişiyi kendisine bağlamıştı…” (Aktaran A. İlhan, Cumhuriyet Gazetesi, 15 Haziran 2001)

Ofis, Fransa, Almanya, Avusturya ve Belçika’yı “İnanç özgürlüğü”ne riayet etmemek ve onu çiğnemekle suçlamaktadır. Ofis’in Türkiye’deki laiklik uygulamasının inanç özgürlüğünü çiğnediğini söylememesi için herhangi bir sebep olduğunu düşünür müsünüz?

G. W. Bush, daha başkanlığının ilk günlerinde, topluma daha çok din hizmeti sunulabilmesi için dini kurumlara federal bütçeden büyük bir pay ayrılacağını açıkladı. Bu tutumun Clinton yönetiminden bir farklılaşma anlamına gelmediğini belirtmek gerekir. Clinton yönetimi, dinler arasında diyaloğun, İbrahim peygamber ortak paydasın- da üç tek tanrılı dinin birliğini amaçlayan çalışmaların siyasal destekçisi idi. Aynı Clinton, İslam aleminin Papa benzeri bir temsilcisinin bulunmamasından duyduğu üzüntüyü dile getirmişti.

Bu politikalardır ki, Fethullah Gülen’e haritalarda yerini gösteremeyeceği ülkelerde okullar açtırmış; Papa ile görüşmesini sağlamış; adamcağızın sırmalı kaftanlar diktirerek kendisini Halife sanmasına yol açmış; Erbakan’ı, Recai Kutan’ı, Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan’ı ABD yollarını aşındırır hale getirmiştir.

Küreselleşme, 20. yüzyıl boyunca, kapitalist- emperyalist vahşete, sömürgeciliğe, feodalizme ve emperyalizmin yeniden ürettiği her türlü gericiliğe karşı; sayısız devrimle ayağa kalkan ve temelini özgürlük ve bolluğun oluşturduğu yeni bir dünya kurmaya yönelen insanlığı orta çağla terbiye etme sürecidir. İnsanı her şey yapan bir yüzyılın büyük hatırası, zihinlerden ve yüreklerden din süngeri geçirilmeden silinemez. Üstelik burjuvazinin bu kirli süngerden medet umması ilk kez iki savaş arasında da olmadı:

Ve bugün, İngiliz saygınlığı, Kıtalı burjuvaların özgür düşüncesine ve dinsel gevşekliğine karşı zafere ulaştı. Fransız ve Alman işçileri, başkaldıran olup çıktılar. Hepsi de sosyalizm hastalığına yakalandı; ve pek yerinde gerekçelerle kendi üstünlüklerini sağlama bağlamalarına yarayan araçların yasa dışı olmasına hiç aldırmadılar. Orada puer robustus (gürbüz çocuk) günden güne daha daha malitiosus (kötücül) oluyordu. Fransız ve Alman burjuvazisi için son çare, tıpkı bir ge- minin güvertesinde çalımla tüttürdüğü puro- sunu, deniz tutunca, usulcacık denize bırakıveren delikanlı gibi, özgür düşüncelerini sessizce bırakıvermekti; alaycı kişiler, birbiri ardına, görünüşte sofulaştılar, kiliseden, onun dogmalarından ve ayinlerinden saygıyla söz ettiler, ve hatta sonunculara, kaçınamadıkları ölçüde, uydular. Fransız burjuvası, cuma günleri perhiz tuttu; ve  Alman burjuvaları, pazar günleri, kilisedeki yerlerinde, uzun protestan vaazlarını sonuna kadar dinlediler. Materyalizm başlarını belaya sokmuştu. ‘Die Regilion muss dem Volk erhalten werden’-din, halk için muhafaza edilmelidir-.Toplumu kesin yıkımdan kurtaracak biricik ve son araç din idi. Onların talihsizliğine bakın ki, dini bir daha dirilmemecesine yıkmak için ellerinden gelenin en iyisini yapmadan önce, bunu anlamamışlardı. Ve şimdi, alay etmek ve şöyle demek sırası İngiliz burjuvasındaydı: ‘Hay budalalar hay, bunu size iki yüzyıl önce söyleyebilirdim!” (F. Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, s.60-61, Çev. Öner Ünalan, Sol yayınları, 6. baskı, Ankara 1990) Neoliberalizmin olduğu kadar, hiçbir burjuva dalganın din’e (mistisizm, irrasyonalizm, astroloji ve benzerlerine..) ihtiyacı olmamıştır. Din, küreselleşme süreçleriyle bağlı bir yükseliş trendindeyse; Türkiye’de din/toplum ilişkileri üzerine konuşulanların bu yükselişle bağını kurmak; Türkiye’deki Amerika’nın, konuya dahil oluşunu bu çerçevede anlamlandırmak gerekir. Cumhuriyet tarihi boyunca din kurumunu köylülere bırakan kibirli modernistler; kaba-saba imanla karşılaştıklarında, her şeyin bilgisine sahip olduklarından kuşku duymadan ve “cehaleti” küçümsemeyi ihmal etmeden dine akıl izafe eder ve “İslamiyet akıl dinidir” derlerdi. Şimdi bir yandan dinselleştirdikleri bir aklı dinin yerine koymaya; bir yandan da mevcut dine felsefe geleneği, entellektüel derinlik ve modernizm izafe ederek, onun dostluğunu kazanmaya gayret etmektedirler. Dün kendilerini siyasal islâmdan ayırmaya harcadıkları çabaları, bugün tanrıtanımazlıktan ve neredeyse siyasal islamla aynı şiddette tanrıtanımaz bir yorum olarak gördükleri 28 Şubatçı laiklik anlayışından ayırmaya harcamaktadırlar.

Esasen Stendhal, Ertuğrul Özkök, Nazıl Ilıcak, Cüneyt Ülsever, Taha Akyol, Şerif Mardin, Nilüfer Göle ve benzerlerinin durumunu çok önceleri anlamlandırmıştı: Gündelik yaşamında dine aldırış etmez, diye düşünüyordu Julien; sınıfının çıkarlarına yararlı olduğu için bağlı ona.” (Stendhal, Kırmızı ve Siyah, s.365). Şüphesiz işaret ettiğimiz grup içinde yer alan, ancak aklı o kadarına ermeyen ve bu yüzden sadece ABD’den esen rüzgarın yönünü kollayarak bu kervana katılanlar da vardır. Din konusunda ABD’den esen rüzgarlara uyum göstermenin en uygun aracı ise, Amerikan sosyolojisi olmuştur. Kapitalizmin günlük ilişkilerine katılımın, zenginleşmenin, kadınların lise ve üniversiteye gitmelerinin, siyasi hayata ve piyasaya dahil olmalarının; kentleşmenin yaratacağı sosyolojik süreçlerin siyasal islamın mahiyetinde de ciddi değişimlere yolaçacağı, islamcı ve modernist, “melez desenler”in ortaya çıkmaya başladığı görüşleri bu yazarların temel argümanlarıdır. Erbakan kızı Elif’i, Çırağan Sarayındaki düğününde, çigan müziği eşliğinde ve kolunda nikah masasına götürmekte; 7 milyon dolarlık villasında oturmaktadır: İşte size sosyoloji işportasında pazarlanan melez desenler!.. Halbuki siyasal islamın esasen bir sermaye hareketi olduğunu; aynı camide namaz kıldığı, aynı partinin üyesi işçilerini diğer patronlar gibi, hatta çoğu zaman kayıtdışı çalıştırarak sömüren, iş yerine sendika sokmayan; sendika üyesi olan işçisini terörle mücadele polisine ihbar eden, üretim ilişkileri içindeki yeri burjuvadan başka bir şey olmayan kadrolar üzerinde yükseldiğini biz yıllardır yazıyoruz. Burjuvadırlar ve özellikle yeni kuşak islamcıların, öbür burjuvaların hayat tarzına ayak uydurduğunu, “yatsı namazından sonra” Andromeda benzeri diskoteklere “takıldıklarını”, beş yıldızlı otellerde düğün yaptıklarını, “haşema” mayolarıyla otel havuzlarında güneşlendiklerini vb. kendi basınlarından takip ediyoruz. Tesettür defileleri; haremlik/selamlık 5 yıldızlı tatil köyleri; spor arabalar, sadece alkollü içkinin olmadığı partiler, düğünler; süper-lüks villa/sitelerde oturmalar vb. Bütün bunlar modernleşme ve değişimin göstergeleri olmaktan ziyade, Türkiye için zaten yeni olan bir zenginlik tarzının, islamcı zenginleri de içine çekmekte olduğunun göstergeleridir. Aslında Türkiye’nin islamcı olmayan burjuvazisi de, geniş kesimleri itibariyle gece hayatıyla, beş yıldızlı tatil köylerinde tatille, beş yıldızlı otellerde düğün yapma fikriyle; dışarda yeme-içme kültürüyle vb. son yirmi yılda tanıştı. “Tanışmasına tanıştılar da, öğrendiler mi?” sorusu ayrıdır. “İslami sosyete” sadece biraz geriden geliyor.

Diğer taraftan, toplumsal hayattaki gelişmenin, kendiliğinden ve kaçınılmaz olarak siyasi ve toplumsal fikirleri değiştireceği düşüncesi de, “düşüncelerin maddi hayatı değil; maddi hayatın düşünceleri belirleyeceği” şeklindeki Marksist önermenin mekanik bir tekrarıdır. Bütün bu değişimler, üç yıl içindeki sosyolojik süreçlerin eseri olarak görülebilir mi? Evet toplumsal değişim süreçleri işlemekte ve zihniyetlerde ve hayat tarzlarında değişimlere yol açmaktadır; tabii aradaki 28 Şubat’ı görmezden gelecek olursanız.

Üstelik değişim dedikleri de, 28 Şubat korkusuyla da olsa; mülkiyet, zenginleşme, burjuvalaşma temelinin, ideolojik planda  küreselleşme süreçleriyle uyumlu hale gelmesi ve bu değişimin arkasına ABD ve AB’yi alarak 28 Şubat’a direnmeye çalışmasıdır. 

Sosyolojik Bir Gerçek Olarak Tarikatların Evrimi

Eskilerin “yüzünden kötülük akan” anlamında “Nursuz, pirsiz” dediklerini biliyoruz. Osmanlı, sol liberal cühelanın ısrarla ve bilgisizce tekrarladığının aksine sınıflı bir toplumsal formasyondu. Üstelik sınıfsal köken konusunda, belki çağdaşı imparatorlukların çoğundan daha hassastı. Osmanlı aynı zamanda dini mensubiyeti ifade eden “milletler”den oluşuyordu. İsevi ve Musevi milletleri bir tarafa, müslüman ahali için dini mensubiyeti tamamlayan bir unsur ise tarikat mensubiyetiydi. Tarikatlar bağlıları açısından sadece dini bilgilerin edinildiği değil; bir ahlakın, bir kültürün, bir ruh disiplininin de verildiği kurumlardı. Bir tarikata, bir şeyhe bağlanmak, toplum içinde yüksek ahlak, bilgi ve ruh olgunluğu ile itibar kazanmanın neredeyse yegane yoluydu.

Tarikat olgusunun islamın kendisiyle çelişip çelişmediği, elbette tarikat mensuplarının ve öteki müslümanların sorunudur.

Tarikatlar çeşitli nedenlerle yüzyıllar boyunca değişim geçirdiler, dallara, kollara ayrıldılar, bazıları unutuldular ama bir gelenek ve kurumsallaşma yaratmış olanlar. Bugünlere gelmeyi ve varlığını sürdürmeyi de başardılar. Toplumsal bir gerçekliğe denk düştükleri sürece, Cumhuriyetinki dahil, herhangi bir yasaklamanın tarikatları yok edeceğini düşünmek ne bilimsel, ne siyasi açıdan gerçekçi değildir. Tarikat yasağının en sıkı uygulandığı ülkenin Suudi Arabistan olduğunu da kaydedelim. Yasaklansın veya faaliyetlerini serbestçe sürdürsünler, dinin kendisi gibi dini oluşumlar da, kendilerini ortaya çıkaran maddi gerçekliğin dönüşümünden az veya çok etkilenerek, zaman içinde bir evrim geçirirler.

Tarikat ve kendi kendini ihbar olmasın diye kullanılan “cemaat” kavramıyla ifade edilen kurumlaşmalar da gerek Osmanlı devletinin çok uzun hayatı boyunca, gerekse Cumhuriyet döneminde, belirli ihtiyaçları karşılama kabiliyetleri çerçevesinde var olmuşlar ve toplumsal değişimden çeşitli biçim ve ölçülerde etkilenmişlerdir.

Elbette bu etkilenmenin en önemli boyutlarından birisi, bu cemaatlerin kendi varlıklarını yasaklayan Cumhuriyete, Mustafa Kemal’e, yasakları savunduğu varsayılan CHP’ye karşı; ve sağ siyasi partilerden yana bir siyasileşme yaşamış olmalarıdır. Nefes borularını soğuk savaş döneminde ve sağ iktidarlar eliyle yeniden yakalamış olan bu oluşumların özel mülkiyetçi, sermayeci ve anti-komünist bir kimliği ifade ettikleri de kesindir. Kaldı ki, Nakşibendilik ve onun bir kolu olarak Halidilik, Osmanlı yenilikçiliğine karşı da şiddetli bir direniş göstermesiyle bilinmektedir.

Bütün bunlarla birlikte, kapitalizmin geliştiği, üretici güçlerin belirli bir gelişkinlik düzeyini yakaladığı, kentleşmenin nüfusun yarısından fazlasını içerecek bir oranı yakaladığı, gazete ve radyodan sonra televizyonun da neredeyse her eve girdiği; paranın olağanüstü bir önem kazandığı bir ülkede, tarikatların bütün bu gelişmelerden kendilerini yalıtarak varlığını sürdürmeleri mümkün değildir. Öyle de olmuştur. Ancak bu değişim, cemaat/tarikat yapısında daha önce hiçbir dönemde görülmemiş bir dönüşümü ve yozlaşmayı da ortaya çıkarmıştır. Yasaklar ve gizlilik bahane edilerek, sadece güven esası üzerine kurulmuş cemaat/tarikat ilişkileri, hayal edilmesi bile zor ahlaksızlıkların bu zeminden yükselmesine imkan vermiştir.

Sorun, Taha Akyol gibi neoliberal gericilerin savunduğu türden, “sosyolojik bir gerçeklik olarak tarikatların evrimi” formülüyle açıklanabilir boyutların dışına, ahlak, ruh düşüklüğü ve dolandırıcılık alanına taşmıştır.

İhlas Finans ve Enver Abi “Olayı”

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu, Şubat ayı başlarında İhlas Finans’ın tasfiyesini istedi. Kurumdan toplam 1.1. milyar doları bulan alacaklarının peşine düşen katılımcılara, devletin gösterdiği sadece uzun bir hukuk süreci oldu.

Fabrika okurları İhlas Grubu olarak tanınan Nakşibendi kökenli Işıkçılar Cemaatinden sıkça söz ettiğimizi hatırlayacaklardır. Işıkçılar Özal dönemine kadar, katı, sekter bir gruptan ibaretti. 1970’li yıllarda AP’de yuvalanır, MHP’ye çalışırlardı. Evlerine televizyon sokmazlar, nifak olarak gördükleri için kadınlar konusunda benzerlerine göre en katı davranışları savunurlardı. Özal’ın “Yürü ya Enver Ören” demesiyle birlikte önce Türkiye Gazetesi, Eminönü’nde, vapur iskelelerinde bağıra bağıra satılan bir marjinal gazete olmaktan çıktı; sağda Tercüman gazetesinin boşalttığı yere yerleşti. Bütün sağı destekledi, ancak MHP’yi en çok destekledi. Bütün polis karakolları Türkiye Gazetesi abonesiydi. Cemaat ilişkileri İhlas Grubunun pazarı, cemaat mensupları pazarlamacıları oldu. Uzak doğudan ithal mutfak eşyaları, masaj aletleri vs. bu yolla pazarlandı. Ne zaman yönetim kademelerine profesyonel yöneticiler atanıyor, cemaatten gelenler alt kademelerde işçi, pazarlama elemanı ve tahsilatçı olarak çalıştırılırken; kriz anlarında ilk onlar işten çıkarılıyor, maaşları düşürülüyordu. Cemaatin bütün mal varlığı önder Enver Ören’in üzerineydi ve Enver Ören cemaat önderinden ziyade Holding sahibi olarak görünüyordu. Ama cemaatin inananları için böyle görünüyor muydu, bilinmez.

Enver Ören sadece Türkiye tarihinde değil; herhalde islami tarikatların da tarihinde ilk defa, “Doğum Günü Partisi” veren tarikat lideri ünvanına sahip oldu: 11 Şubat 200. Partide, elbette cemaatin, kendisini hala tarikat ehli sayan saf mensupları değil; Sibel Can, Bülent Ersoy, Gülben Ergen ve Semra Özal’lar önde gelen davetlilerdi.

Enver Ören cemaatin kurucusu, Kuleli Askeri Lisesi’nin Kimya öğretmenliğinden emekli Albay Hüseyin Hilmi Işık’ın damadıydı. Nedense ilim ve irfan, malk mülk sahibi olan ve maldan ayrılamadığı için kokuşan tarikatlarda ya oğula, erkek evlat yoksa damada geçebilen; cemaatte, aileden olmayanlara bulaşmayan bir niteliktir. Enver Ören’in ilim ve irfanı da, haliyle oğlu Ahmet Mücahit Ören’e intikal etmiş bulunmaktadır.

İhlas Finans’ın yönetim kurulu başkanlığından tasfiye kararıyla ayrılan “Mücahit” bey ise, Amerikan halifesi Fethullah Gülen gibi soluğu ABD’de almış ve 18 Haziran 2001 tarihli Hürriyet’in haberine göre ABD vatandaşlığı için yemin bile etmiştir. Türkiye’de milliyetçilik Amerikan milliyetçiliğiyle genellikle bir ve aynı şey olduğu için, asker kaçağı ülkücü mafya liderlerine, çocuğunu ille de ABD topraklarında doğurma meraklısı milliyetçilere ve Amerikan vatandaşlığına sığınma refleksi kuvvetli milliyetçi- muhafazakar ve dolandırıcı zenginlere sıkça raslamaktayız. Amerikan Mücahidi’nin bizi şaşırtması şüphesiz mümkün değildir.

Bu cemaatin sosyolojik bir realite olarak evriminden ziyade, bir sermaye grubu olarak evriminden ve Taha Akyol’a göre “modernist bir hayat tarzına doğru” evriminden ziyade; inançlı müslümanları ve cemaat mensuplarını dolandırmak için “modern” düzenbazlık yöntemlerine tevessül etmek; cemaatin mal varlığını kendisinin ve ailesinin zimmetine geçirmek ve zenginleşmek için TGRT’de her türlü seviyesizliğe yönelmek şeklinde bir düşüklükten söz edilebilir.

Bir İlim Sahibi Veliaht Daha

Nakşibendilerin Halidiye kolunun bugünkü uzantılarından biri olan İskenderpaşa cemaati lideri Mahmut Esat Coşan ve oğlunun yaşı küçük olduğu için veliahtı olarak görülen damadı, gene Şubat ayında, Avusturalya’da geçirdikleri bir trafik kazasında hayatlarını kaybettiler. Basın bu trafik kazası sonrasında iki konuyla ilgilendi. Birincisi cenazelerin Süleymaniye Camii’ne gömülüp gömülemeyeceği ve ikincisi Esat Coşan’ın postuna kimin oturacağı idi. 12 Eylülcüler önceki Şeyh Mehmet Zahit Kotku’nun, Turgut Özal’ın nakşibendi annesi Hafize Özal’ın ve Esat Coşan’ın babası Halil Necati Coşan’ın Sülaymaniye avlusuna gömülmesine izin vermişti. Esat Coşan’ın ölümünden bir süre önce de, Yusuf Bozkurt Özal, gene Süleymaniye avlusuna gömülmüştü. Hükümet derhal kararname çıkararak Esat Coşan’ın da aynı yere defnine izin vermeyi denedi. Ancak “Dedemizi oradan çekeriz” diyen Osmanlı ailesi mensupları dahil toplumdan yükselen itirazlar ve Cumhurbaşkanı’nın zamanında müdahalesiyle kararname iptal oldu.

İkinci merak konusu ise, “cemaat”in başına kimin geçeceğiydi. Esat Coşan, M. Zahit Kotku’nun damadı olduğu için, ilahiyatçı olmadığı halde, hem cemaatin başına, hem şirketlerin başı- na geçmişti. MNP, MSP geleneğinin önder kadrosunun M. Zahit Kotku’ya olduğu gibi kendisine de biat etmesini talep etmiş; Erbakan ve çevresi bu talebi ciddiye almayınca yeni bir parti kurmaya bile girişmiş ve başarısız olmuştu. Bu defa kendisiyle birlikte damadı da beklenmedik bir anda yaşamını yitirince, basın haklı olarak yerine kimin geçeceği sorusuyla ilgilendi. Görüldü ki, zaten bütün şirketlerin başında 34 yaşındaki oğul Nurettin Coşan bulunmaktadır ve posta da bu delikanlı oturacaktır. “Veliaht büyük patron çıktı” (Hürriyet, 10 Şubat 2001) başlığı altında Nurettin Coşan’ın cemaate ait Server Holding ve Holdinge bağlı 12 Şirket’in yönetiminde bulunduğu bilgisi var. Ertesi günün Hürriyet’inde ise, veliahtın Amerika’da işletme tahsil ettiği bildiriliyor. Artık tarikat şeyhliğine hazırlanmak için ilahiyat değil, işletme tahsili şart! Tahsil Amerika’da yapılmışsa, ilim daha kuvvetli oluyor.

Çünkü malum, zamane tarikatlarında ilim ve irfan sadece zürriyet yoluyla yeni kuşaklara aktarılabilmektedir. Ya oğula, ya damada. Ve ilim irfan, cemaatin aileye maledilmiş zenginlik- lerini büyütmek için gerekir.

Sıradan yurttaş ara sıra adını duyduğu bu tür tarikatların kendi hayatında nasıl bir yer işgal ettiğinden haberdar değildir. Elektrik dağıtımının özelleştirilmesinin ilk örneği olan ve İstanbul’un Anadolu yakasını sahte ve şişirilmiş faturalarla haraca kesen; sözleşmesi yargı kararıyla iptal edildiği halde, siyasi bağlantılarının gücüyle gemisini yürütmeye devam eden AKTAŞ Elektrik de Nakşibendi ağırlıklıdır. Bilmem bu örnek yeteri kadar açıklayıcı mıdır?..

Tarikatların değişimi konusunda bu iki güncel örneğin yeteri kadar açıklayıcı olduğunu düşünüyorum. Her iki tarikat de doğrudan siyasal islamın içinde olmakla birlikte, bizatihi birer parti değildir. Dolayısıyla Siyasal islamın değişimini, RP-FP ve yeni oluşumlar üzerinden de gözlemlemek gerekir.

Fazilet Refah’tan Farklıdır

Fazilet Partisi’nin kapatılması davası sonuna yaklaşırken; basında Fazilet Partisi’nin Refah’ın devamı olmadığı yolunda yazılar yayımlandı.

Fazilet “Adil Düzen” programını savunmuyordu.

Refah Batı karşıtıydı. Halbuki Fazilet Avrupa Birliği yanlısıydı.

Refah’ta bariz ölçüde anti-semitizm, Yahudi düşmanlığı vardı; Fazilet ise ABD’de, en büyük Yahudi kuruluşlarıyla ilişki kurdu. Söylenenlerde gerçek payı olduğu doğrudur. Ancak bu değişimi doğru anlamak gerekir. Devlet 28 Şubat’ta siyasal islâmın marjinal unsurlarıyla uğraşmadı. Doğrudan ana gövdeyi ve O’nun liderini hedef aldı. Önce hükümetten düşürülen ve sonra hakkında kapatma davası açılan Refah Partisi, her şeyiyle kamuoyunun gözleri önünde teşhir edildi. Bu geleneğin video kayıtlarıyla propaganda alışkanlığı ayağına dolanmıştı. Her gün yeni bir kaset ortaya çıkıyor; kendi yandaşları önünde kahramanca atıp tutan ve desteksiz yalanlar söyleyen, belden aşağı laflar eden seçkin propagandistleri birer birer ayıklanıyordu. Erbakan da ameliyat masasına yatırıldı. Ne Adil Düzen zırvası, ne Meclis grubunda yaptığı konuşmalar, ne Libya ve İran ziyaretleri ihmal edildi. Hem sonuna kadar eleştirildi hem de hakkında davalar açıldı. Parti kapatıldığında, partinin görüşlerinin, iddialarının ve en göz önünde olan kadrolarının, partinin çekirdek tabanı dışında, savunulacak yeri kalmamıştı. Zaten çoğu da yargılanmış, mahkum edilmiş ve siyasi yasaklı hale gelmişti.

Fazilet Partisi, kapatılma korkusu içinde ve geriye çekilerek savunma mevzii oluşturmak üzere kuruldu. Refah’ın devamı olduğu gerçeğini örtmek zorundaydı ve iktidarı almak için siyaset yapan RP’nin tersine bir geri çekilme ve mümkün olan en ileri noktada tutunma örgütüydü. Mevcut siyasi rejimin dışına çıkma programı olarak önerilen Adil Düzen Programı, zaten RP zamanında, Refahyol koalisyon hükümeti kurulurken, Erbakan tarafından çöpe atılmıştı. Fazilet, hükümet ortaklığı yapabilmek için Erbakan’ın vazgeçmekte tereddüt etmediği, üstelik hiçbir ciddiyete sahip olmayan bu programı unutmaya hazırdı.

RP’nin propagandası batı karşıtlığı üzerine kurulmuştu. Ancak bu karşıtlığın herhangi bir derinliği yoktu. Kapitalizme herhangi bir itirazı bulunmayan; yönetici kadroları bakımından da bir sermaye hareketinden başka bir şey olmayan MNP-MSP-RP-FP çizgisinin Batı karşıtlığı tabanın hoşnutluğunu hedeflemekteydi. Belki bir parça da kültürel bir boyuta sahipti. RP’nin kapatılmasından sonra siyasi yasakların kaldırılması ve FP’nin kapatılma korkusundan kurtulabilmesi için, siyasi çizgisi her zaman olağanüstü oportünist nitelikler gösteren bu hareket için geçmişte söylediklerini yalayıp yutmak sorun olmadı. Kendileri değil, Avrupa ve Amerika değişmişti. Kendilerinin savunduğu insan hakları, vicdan özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve demokratik değerler, nihayet batı tarafından da benimsenmişti. Bu anlama gelen sözleri ABD gezisi sırasında Recai Kutan söylüyordu. 

ABD’deki Yahudi kuruluşlarıyla görüşmesi esnasında, partisinin propagandasında anti-semitist tonun çok kuvvetli olduğunu, ancak şimdi kendilerine başka bir dille konuştuğunu söyleyen ve açıklama isteyen kuruluş temsilcilerine Abdullah Gül “Bu Türkiye siyasetinin bir özelliğidir.” cevabını vermişti: Rahatlıkla yalan söyleriz. Rahatlıkla söylediklerimizden yan çizeriz.

Esasen oy avcılığı için, islâmi ön yargılarına seslenilen bir seçmen kitlesine Yahudileri kötülemek sonuç vermekteydi ve öyle yaptılar.

Burada asıl sorun, insan malzemesinin, kadroların ilkesizliği ve kalitesizliği sorunudur. Doğrunun peşinde olmayan, doğruyu aramayan; kendi doğrularını savunmayan ve konumundan, iktidar hırsından başka hiçbir ısrarı bulunmayan bir malzemeden söz ediyoruz. Elbette herkesi bir torbaya koymak isabetli olmaz. Bülent Arınç, Abdüllatif Şener, Bekaroğlu gibi hem kişilikleriyle, hem müktesabatlarıyla kendilerini diğer isimlerden ayıran şahsiyetler de vardır. Yakından tanımadığımız için ismini saymadığımız benzerlerini de tenzih ederiz. Ama Erbakan, Kutan, Şevket Kazan, Oğuzhan Asiltürk gibi asli unsurlar için prensip yoksunluğu temel karakterdir.

Fazilet Partisi kuruluşundan kapatılışına kadar, pek az konuda muhalefet görevi yürüttü. İktidar adayı olmadığını ve olamayacağını biliyordu ve özetle fırtınanın geçmesini bekliyordu.

Burada Erbakan için söylenen bir benzetmeyi tekrar edelim: Erbakan lastik bir top gibidir. Üzerine basar ezdim sanırsın. Ayağını çekince yeniden eski haline gelir. Elbette benzetme bütünüyle geçerli değil. Gerek Erbakan ve gerekse hareketin bütünü, devletin baskısı ve tabanlarının bundan gördüğü zarar karşısında ciddi biçimde rejimle karşı karşıya gelmek veya fikirlerinden, programlarından geri basmak, yeni bir programa doğru değişmek ikilemiyle karşı karşıya kaldılar. Birinci yolun tercih edilmesi ne ulusal ne uluslararası planda gerçekçi değildi. Tabanın eğilimleri değişime işaret ediyordu. Zaten yönetici kadrolar da eğer siyaset yapacaklarsa sistem içinde kalarak yapabileceklerini, dış dünyanın da bu yönde imkanlar açtığını; esasen islami bir iktidarın gerçekleşmesinin de, yaşamasının da, uluslararası konjonktür ve Türkiye şartları içinde mümkün olmadığını görmeye başlamışlardı. Esasen, hep propaganda ettikleri, ancak gerçekleşeceğine kendileri de inanmadığı için bir fantaziden öteye üzerinde fazla düşünmedikleri islami iktidar fikrinden hızla kurtuldular. Ayrıca ezici çoğunluğun hayat tarzı, böyle bir radikalizme hiçbir zaman uygun olmamıştı. Bu durumda, “Madem ki sistemin dışına çıkma imkanı yok; sistemin içinde, daha rasyonel bir konum nasıl tarif edilebilir?” sorusu etrafında fikri bir değişim uç verdi.

Gerçeğin algısı, değişimin kapısın açmıştı.

Yenilikçiler/Gelenekçiler

Partinin bütününü içine alan değişim eğilimi, bir ritm farkına ve gerilime yolaçmakta gecikmedi. Fikri aidiyetlerin oluşum süresi ve biçimi kadrolar arasında bir yarılmaya yol açtı.

MNP-MSP-RP ve FP tarihi boyunca “Milli Görüş Hareketi” ve önder elit içinde yeralmış olanlar, kendi programlarını değiştirmeyi uygun bulmuşlardı. Milli Görüş Hareketi ve fikriyatıyla ilişkileri daha yeni olanlar ise, mevcut programı değiştirmek yerine; sistemin önlerine koyduğu programı benimsemeye yöneldiler. O programa uyum sağladıkları ölçüde önlerinin açılacağını farketmişlerdi. Elbette ABD’ye gidip gelerek; ABD ile burada ilişkiler kurarak.

Yarılmanın ikinci bir boyutu ise, fikri aidiyetlerin oluşum biçimiyle ilgilidir. Hareketin tarikat- cemaat bağları içinde öne çıkmış ve partinin vitrininde olmaktan ziyade, gerisindeki ilişkilerden kuvvetini alan kadrolar gelenekçi tarafta kaldılar. Yıldızını siyasette parlatanlar, asıl gücünü buradan alanlar ise yenilikçi kanatta yer aldılar.

Yenilikçilerin, yenilikçiliği hakkında pek az somut açıklama olduğunu biliyoruz. Ama yenilikçi olduklarına biz de katılırız.

Sistem, ekonominin ve demokrasinin evrensel yasa ve kuralları olduğunu; dolayısıyla siyasetin bir tek programın uygulanmasındaki beceriden; projecilikten ibaret olduğunu uzun süredir empoze ediyor. “Bir tek ekonomik model var. Bu modele göre ekonomik faaliyetlere dair teknik ve idari kararlar alacaksın. Demokrasinin bir tek biçimi var. Bu biçim içinde, genellik kazanmış kuralları uygulayacaksın. Sistemi oraya buraya çekiştirmeyeceksin. Bunun için ülke sathında geniş, yaygın ve kalabalık örgütler kurman gerekmiyor. Halkın siyasete katılımının bu kanalı bile popülizme neden olabilir. Bunları istemiyorum.” diyor. Yenilikçiler bu programı seçtiler. Gelenekçiler ise, kendi programlarını sistemin programına yakınlaştırmak ve uyumlu kılmak yönünde değiştirseler de, bir programları var. Bu program hala sistemin standart programından farklı.

Recep Tayyip Erdoğan, “Ayrı parti kurmuyoruz. Yeni bir parti kuruyoruz.” diyerek gelenekle kendi oluşumu arasındaki göbek bağını tümden kopardı. Recai Kutan’ın “Recep Beyin siyasi yasağı var. O parti kuramaz” açıklaması ise, zihniyet dünyalarının kopuşuna iyi bir örnek. O hala, parti içi rekabetle iştigal ediyor.

Yenilikçilerin, RP-FP geleneği bakımından bir yenilik ifade ettiği doğrudur. Ancak bundan ötesi, bu oluşumun sağ bir sermaye partisi kimliği inşa ettiğidir. DYP’nin “ülkücülerini”, FP’nin en gerici-faşist isimlerini ve MHP’nin kimi milletvekillerini toplayarak partileşmektedirler.

Şansları var mı? Sağın yeni bir parçasıdırlar. ANAP ve DYP’nin tasfiyesinden, MHP’nin küçülmesinden pay alabilirler. Ama Türkiye siyasetine hiçbir yenilik getirme şansları ve kapa- siteleri yoktur. Özgürlükçü ve demokratikleşme yönündeki her adımın önünde niteliği ve malzemesi eski, kendisi yeni bir tıkaç olacaklardır. Vitrinlerini kolaylıkla oluşturacağa benziyorlar. Ama sosyal tabanın, neredeyse sıfırdan oluşturulması zaman, enerji ve beceri ister. Şansları ilk seçimde ayakta kalabilirlerse, zamanı nasıl kullandıklarına bağlı olacaktır. Kalıcı olmamaları bizi şaşırtmaz.

Gelenekçiler ise bir inat partisi olarak varlığını sürdürmeyi deneyecek; küçülerek ve değişmeyi sürdürerek, sağ, anti-komünist, demokratikleşme ve özgürlükler için kılını kıpırdatmayan bir parti olarak yaşamını devam ettirecek ve yeni parçalanmalar yaşayacaktır. Bunun ille de yeni siyasi partiler olarak somutlanması gerekmiyor. Belki daha çok, tabanından, sosyal ve kültürel farklılaşmalar- dan dolayı parçalanacaktır. Kadınları siyasete, üniversitelere, toplumsal hayata bu kadar yönlendirdikten sonra; bunun partiye ve cemaatlere geri yansımasının olmaması mümkün değildir. Gençliğin islami iktidar fikrinin terk edilmesinden ve herhangi bir iktidar imkanından uzaklaşılmasından sonra bu partinin tabanında enerjisini tutması da beklenmemelidir.

İlk seçimde iki partinin birden barajı geçmesini ummak için bir neden görünmüyor.

Siyasal islamın siyasi parti olarak değişiminin imkan ve sınırları bunlardır. Bundan sonrası, sis- temden beslenme imkanlarına bağlıdır.

 

TEILEN