Kapitalizmin Krizi, Türkiye ve Komünist Hareket

30

Salih Zeki Tombak’ın bu yazısı Fabrika’nın 50. sayısında yayınlandı.

Türkiye birbiri ardına gelen ve periyodu giderek kısalan, ağır krizler yaşıyor. Ekonomisi olağanüstü kırılgandır; her krizden sonra razı olunan istikrar programlarına, krizle çöken istikrar programı da eklenmiş; toplumun özgüveni, kendi yöneticilerine ve yönetici kurumlarına duyduğu güvenle birlikte yerlebir edilmiştir. Krizler, sistemi kırılma noktasına hızla yaklaştırmaktadır. Sistem iç muhalefet dinamiklerinin en zayıf olduğu şartlarda, en kapsamlı ve en derin siyasi krizle boğuşmakta ve yakın siyasi geleceğinin nasıl şekilleneceği büyük bir belirsizlik arz etmektedir. Siyasal sistem kendi iç alternatiflerini tüketmiştir. Zayıf, başarısız ve “alternatifsiz” hükümetlerle günü idare etmekte; alternatif üretecek, topluma umut ve heyecan verecek yeni siyasal kadrolar yaratamamaktadır. Türkiye’nin müttefikleriyle başı derttedir. Türkiye bir kere daha İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kendini bulduğu yerdedir. Bütün komşularıyla düşman, bütün müttefikleriyle kanlı bıçaklıdır. Bu yalnızlık içinde, kendisini Kıbrıs ve Ege sorunlarıyla, “Ermeni Soykırımı” konusunda razı olamayacağı pozisyonlara zorlayan; Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin nüvelerinin oluşturan ve şimdilerde “Osmanlı sonrası sınırların yeniden ele alınması ihtiyacı”nı dile getirmeye başlayan ABD’nin koruyuculuğuna sığınılmış; bir yandan da ABD’nin desteğiyle, aynı konularda benzer dayatmaların gelmekte olduğu Avrupa Birliği içinde yeralmaya çalışılmaktadır. AB, Türkiye’yi yönetenler açısından içinde yer alınıp kaynaşılacak bir birlik olmaktan ziyade, İkinci Savaşın ardından kurulan NATO gibi koruyucu bir şemsiye ve uluslararası bloklaşmalarda seçilen saf anlamına gelmektedir. Emperyalist-kapitalist Batı’ya Soğuk Savaş döneminde verilen hizmet ve Batı’nın bölgedeki stratejik çıkarları için hizmet vaadinin AB üyeliği için yeterli olacağı düşünülmektedir. Ancak Öcalan krizinde İtalya ve Yunanistan’la yaşanan gerginlikte eldeki kartların umulduğu kadar güçlü olmadığı anlaşılmıştır. Türkiye’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği’nden dışlanması karşısında NATO’da veto hakkını kullanması; buna Fransa’nın Ermeni Soykırımı yasası ile cevap vermesi de bu sonucu teyid etmiştir. Kendi coğrafyasında işbirliği yapabileceği yegane ülke olarak siyonist ve ırkçı İsrail öne çıkmıştır. Türk-İslam Sentezi yıllarında bir alternatif olarak görülen; ancak umulan yakınlığın bulunamadığı Arap dünyasına yüz çevrilmiş ve ABD’nin telkinleriyle, üstelik de 28 Şubat’ın mimarları eliyle, İsrail’de karar kılınmıştır. Ancak İsrail’le ilişkiler de İslâma yakınlıktan kaynaklanan bir kırılganlıkla malüldür ve İsrail’in için Türkiye’nin yöneticileri her an FKÖ militanı olma tehlikesi taşımaktadır. Kuşkusuz bu ülkenin yöneticileri Türkiye ile iliş- kilerinde bu tehlikeyi hep göz önünde bulundurmaktadırlar.

Bütün bunlarla birlikte Türkiye, uluslararası ilişkilerde mirasçısı olarak göründüğü Osmanlı tarihinden sonra, 80 yılda yeni ve güçlü bir tarih yaratamamış; Ermeni sorunu gibi, tarihi sorunları çözememiş; çözemediği sorunlar listesine Kürt ve Kıbrıs sorunlarını da eklemiştir.

Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrasında, kendisine Kafkas ve Asya kapısının açıldığını düşünen Türkiye, kısa sürede bu kapının da kapandığını görmüştür. Rusya büyük devlet refleksiyle umulandan çok daha kısa sürede toparlanmış ve bölgede ağırlığını arttırmıştır. Türkçülük propagandası ve CİA desteğinde Fethullah Gülen okullarıyla yürütülen, “Türk islamı” misyonerliği ters tepmiş; bu plana karşı İran Rusya ile yakınlaşarak, bu kapıyı tutabileceğini göstermiştir. Dış politikada tıkanma, içeride krizler: Mevcut durum budur.

Bu şartlar altında komünist ve devrimci hareketlerin, işçi hareketinin önünün açılmış olması; toplumsal muhalefetin yükseliş trendine girmesi beklenebilirdi. Oysa komünist ve devrimci hareketlerin varlığı, bütün bunlara rağmen ihmal edilebilir düzeydedir. İşçi sınıfı böyle bir ortamda ne yazık ki, siyasal değil, sosyolojik bir gerçekliktir. Daha somut bir ifadeyle, işçi sınıfı en az %50’lik bir devalüasyondan sonra “0” sözleşme teklif edilen ve bunun da altında bir sözleşmeye razı edilen toplumsal bir sınıftır.

Her iki durum da güçsüz ama güçlenmeye mecbur olan solun sorumluluklarını arttırmaktadır. Boşluk büyümektedir. Tarih üstümüze üstümüze gelmektedir.

Şimdi, “Ne yapmalı?” sorusunu yeniden sormanın ve yeni bir cevabı oluşturmanın zamanıdır. Şimdi yeni bir programın tam zamanıdır.

Her program, verili dünya ve ülke koşulları üzerinden şekillendirilir.

20. Yüzyılda oluşturulmuş programlarımız, kapitalist-emperyalist dünya üzerindeki derin etkileriyle birlikte Ekim Devrimini veri alıyordu. Bir tarafta bütün gerçekliğiyle sosyalist inşa süreçleri; diğer tarafta sosyal devlet yeralıyordu. Dünya sosyalist sisteminin desteği ile sömürgeciliğin son kaleleri de, ulusal kurtuluş savaşları tarafından düşürülüyordu.

1990’dan bu yana, artık dünya tek sistemlidir. Kapitalist dünyanın, Ekim Devriminin etkisi altında; sert, yaygın ve sürekli sınıf mücadeleleri sonucu razı olduğu sosyal devleti, burjuvazinin ayağında pranga olarak gören ve gösteren neoliberalizm, çözmeye girişmiş ve bu yönde önemli mesafe almıştır. 1960-70’lerin ulusal kurtuluşçuları kapitalizmin inşasına soyunmuş otoriter yönetimlere dönüşürken; emperyalistlerarası nüfuz mücadelelerinin basit aletlerinden başka mahiyeti olmayan gerilla hareketleri Afrika’da, Afganistan’da, Çeçenistan’da ve Asya içlerinde halklarının başına bela olmuş durumdadırlar.

Türkiye yeniden 1917 öncesi olduğu yerdedir. 20. yüzyıl boyunca kalkınma fikrinin merkezinde sanayileşme yer alıyordu. Sanayileşmenin yegâne yolu, özellikle geriden başlıyorsanız, ithal ikamesidir. Sosyalist hareket için de, sendikal hareket için de ithal ikameci sanayileşme, temel bir veriydi. 21. Yüzyılın başında Türkiye burjuvazisi, hem kendi isteğiyle, hem çok yönlü bağımlılık ilişkileri geliştirdiği emperyalist merkezlerin yönlendirmesiyle ithal ikamesinden de, sanayileşmeden ve kuşkusuz planlama fikrinden de vazgeçmiş bulunuyor.

Bu yüzden artık “Dünya sosyalist sistemi” bütün etkileme gücüyle birlikte varlığını sürdürü- yormuş ve Türkiye burjuvazisi ithal ikameci bir sanayileşme stratejisinde ısrar ediyormuş gibi düşünmeyi sürdüremeyiz Programının temel dayanaklarının çöküşüyle birlikte, siyasal dayanakları da çökmüş, pek çok kadrosu fiilen veya zihniyet olarak, galiplerin saflarına sığınmış; sadece siyasal bakımdan değil; ahlaki ve moral bakımdan da dağılmış süreçlerin, elde kalanı korumaya çalışan inançlıları olmak, bu ülkedeki sosyalist hareketin gelecek perspektifi olamaz. Amaca yürürken alınan yenilgi öğretmendir. Başarısızlık ise sadece yorar ve tüketir. Başarısızlığı strateji olarak benimsemek, yakın vadede son direnişçilerin sırtını da duvara yaslayacaktır.

Dolayısıyla “Ne yapmalı?” sorusuna soğukkanlı ve devrimci bir cevap oluşturmak mümkündür, gereklidir. Olgun cevaplara ulaşmak bakımından kısa; bir dergi için oldukça uzun olan aşağıdaki çalışma, 20. yüzyıldan bugüne gelen değişimin seyrini anlamaya ve anlatmaya çalışıyor. Bu yazının, Fabrika’nın 49. sayısında yayımlanan “Küreselleşmenin I. ve II. dalgalarında, Osmanlı Avrupa İlişkileri ve Batılılaşma” yazısıyla birlikte okunmasının daha yararlı olacağını düşünüyorum.

Yeni Dünya Düzeni ve Yeni Dünya Düzeni

1980’li yılların ikinci yarısında ABD ile SSCB arasında varılan silahsızlanma, karşılıklı kuvvet indirimi ve benzeri konuları kapsayan anlaşmalarla dünyada yeni bir düzenin başladığı ilan edilmişti. “Yeni Dünya Düzeni”, sosyalist sistem, kapitalist ülkeler işçi sınıfı hareketi ve ulusal kurtuluş mücadeleleri bütününün, dünyanın emperyalist kontrol ve sömürü alanı dışına çıkmış bölümünü büyütmek, sosyalizmi sınıfsız topluma doğru derinleştirmek hedefinden vazgeçmesi ve bu hedefin yerine; emperyalizmle SSCB arasında bir uzlaşma koymuş olmasını öngörüyordu. Dünya gene iki kutuplu olacaktı. Ama kutuplar arasında “gerilim ve çatışma” değil; “barış ve işbirliği” gerçekleşecekti. Bu dönemde, SBKP’ye “sınıfsız topluma ilerleme amacından uzaklaşma ve “kapitalist restorasyon” eleştirisi yapması gerekenler, “Militarizmden uzaklaşmış bir emperyalizm olabilir mi?” sorusunu sormaya ve bu soruya olumlu cevaplar vermeye çalışıyorlardı.

Yeni Düzen’in ömrü kısa oldu. SSCB, 1990’ların başında, resmen dağıldı. “Sosyalist sistem” içinde yeralan Doğu Avrupa’daki “Demokratik Halk Cumhuriyetleri” birbiri ardı sıra, kapitalist restorasyon sürecine teslim oldular. Böylece birisi emperyalist/kapitalist, diğeri sosyalist olan, iki kutbun varlığı üzerinden dünyaya egemen olacağı varsayılan Yeni Dünya Düzeni, tanımı itibariyle sona erdi. Ve böylece Yeni Dünya Düzeni veya globalizm veya küreselleşme, kendilerine asıl anlamlarını yükleyen Soğuk Savaş galiplerinin, emperyalistlerin sözlüğündeki anlamlarıyla yaşamaya başladılar.

Böylece içinde yaşayanlar açısından uzun ve kalıcı görünebilecek, ama insanlığın uzun tarihi açısından bakılınca pek kısa bir tarih dilimi boyunca, yeniden Büyük Ekim Devrimi öncesine benzer, sosyalizmin bir sistem olarak, emperyalist/kapitalist sisteme karşı, ondan bağımsız bir gerçekliğe sahip olmadığı bir dünyada yaşamaya başladık. Geçici olduğundan kuşku duymadığımız bu dönemin ömrünü kısaltabilmek için; hem 70 yıllık sosyalizmin inşası deneyinin; hem kendisini bir devrimle tamamlayamadığı için, sosyalist kuruluş süreçlerine yolaçamamış olan, “sosyalist sistemle” şu veya bu ölçüde ilişki içindeki, işçi sınıfı hareketlerinin birikimini çözümlemek ve anlamak durumundayız. Bununla birlikte, yıkmak üzere yola çıktığımız kapitalist/emperyalist sistemin; günümüz dünyasının da derinlikli bir kavrayışına sahip olmak durumundayız. Bu kavrayış, kapitalizm, emperyalizm, tekeller, devlet vb. hakkında, teorik planda da teslim olmuşların, ancak bir yenilgi anından cesaret alarak dile getirebildikleri bulanıklıklardan kurtulmak bakımından da zorunludur. Benzer bir bulanıklık kanalı ise, Kemalizme ve ulus-devlete sığınan, ordunun “anti-emperyalist” potansiyellerine umut bağlayanların ve Marksizm adına devleti sahiplenenlerin hiçbir zaman eksik olmayan kanalıdır. Marks “Yahudi Sorunu” adlı çalışmasında, Yahudi’yi etnik veya dinsel kökeni üzerinden değil, tüccar sınıfın en gelişkin temsilcisi olarak ele alırken; bugünlerde Marksizm adına, sınıf kimliği ve sınıf mücadelelerindeki konumu berrak kişilerin Yahudi veya Sabatayist olup olmadıklarını araştıran; dini ve etnik kimliği sınıfsal kimlik ve ilişkilerin yerine ikame eden Marksist “düşünür”lerimiz de bu “ikinci kanal”a eklemlendiler. Elbette Yalçın Küçük’ten sözediyoruz. Prof. Dr. Yalçın Küçük, keşke emeğe saygı gösterseydi de, bu işi kendisinden en az 30 yıl önce yapmaya başlayan Yesevizade’yi ve Harun Yahya’yı referans gösterseydi!..

Neoliberalizm Sahne Alıyor

Neoliberalizmin ilk önemli deneylerini gerçekleştirdiği iki laboratuarın Pinochet darbesiyle Şili ve 1980 12 Eylül darbesiyle Türkiye olduğunda yaygın bir mutabakat bulunuyor. Şili’deki kanlı darbe sonrasında Behice Boran’ın Genel Başkanı olduğu II. dönem Türkiye İşçi Partisi’nin “Şili Halkıyla Dayanışma” eylemlerinin, enternasyonalist bilincin isabetli bir seçimine ve belki de çok önemli bir siyasal sezgi gücüne işaret ettiğini ifade etmeliyim. Her iki darbe de, güçlü sendikal hareketlerin bulunduğu, komünist ve devrimci hareketlerin oldukça yüksek bir etkiye sahip olduğu ve sosyal demokrasiyi olabileceği en sol noktaya çektiği ülkelerde gerçekleşti. Darbeciler neoliberal akıl hocalarının programlarını uygulamaya koydular. Birbirinden ayrılması mümkün olmayan sanayileşme ve planlama düşüncelerini terkettiler. Ülkelerini çok uluslu sermayenin hareketine açtılar. Sendikal hareketi felç ettiler. Yurtsever ve devrimci hareketleri önce fiziki olarak ezdiler, sonra bu hareketlerin topluma sindirdiği moral değerleri yerlebir ettiler. Böylece Sosyalist sistem henüz varlığını korurken; daha sonra bir sembole dönüşecek olan “Berlin duvarını yıkmadan” önce, emperyalist-kapitalist sistem kendisiyle çok yönlü bağımlılık ilişkileri içindeki ülkelerin “korumacılık duvarlarını” yıkmaya girişti. Çokuluslu sermayenin dünya çapındaki hareket özgürlüğünden önce, kapitalistemperyalist dünya içindeki hareketinin özgürleşmesi için, ulusal devletlere ilk yıkıcı darbeler indirildi.

Bu iki ülkedeki deneyler, İngiltere başta olmak üzere merkez ülkelerdeki sınıf ilişkileri için veri oluşturdu. Sosyalist Sistemin çöküşü ise sadece dünya pazarının yeniden bütünleşmesi değil; ama neoliberalizmin hedeflediği biçimde bütünleştirilmesi için büyük bir ideolojik ve moral üstünlüğü, emperyalist Yeni Dünya Düzeni savunucularına sağladı.

Şimdi, ABD önderliğinde, tek kutuplu değil; ama tek sistemli bir dünyanın şekillendirilmesi büyük ölçüde tamamlanmış bulunmaktadır. Kuşkusuz, başta Sovyetler Birliği olmak üzere Doğu Avrupa Halk Cumhuriyetleri dâhil, geçmişin emperyalizm karşısında ağırlık ve denge unsuru olan rejimlerinin tıkanıklık ve bunalımlarının, birkaç istisna dışında bir çözülmeye dönüşmesinin, esas itibariyle kendi yaşadıkları süreçlerden kaynaklandığı şeklindeki değerlendirmeler doğrudur. Bu süreçlerin çözülmeye dönüştüğü noktalarda bir hızlandırıcı olarak emperyalist komplo ve ideolojik/politik propagandanın saldırılarından bahsedilebilir. Gene de 1980’li yılların ikinci yarısında ABD emperyalizminin inisiyatif kazandığı ve bu inisiyatifle, söz konusu ülkelerdeki tıkanıklıkların çözümsüzlüğe dönüşmesini hızlandırdığı düşünülebilir. Ancak “Sosyalist Sistemin” emperyalizm karşısında bir denge unsuru olmaktan çıkmasıyla, dünyanın bir bütün olarak sağa kayışının önündeki engeller kalkmış, emperyalist kontrol, saldırganlık ve emperyalistler arası rekabet hız kazanmıştır.

1970’li yıllarda uzun salınımlı ve derin bir bunalıma giren kapitalist/emperyalist sistemin, nasıl oldu da 1990’lara girerken tek sistemli bir dünyaya yönelecek insiyatifi elde ettiği sorusunun, “sosyalist sistem”e ilişkin cevaplarını, bu çalışma da araştırmayacağız. Ağırlıkla söz konusu bunalımın dünyayı sağa çeken ve azgelişmiş, bağımlı ülkeler yönetici sınıflarını otoriter yönetim biçimlerine yönelten yanlarıyla tartışmak ve bu çerçevede Türkiye komünist ve devrimci hareketinin perspektiflerini araştırmak amacındayız.

Kapitalizm ve Bunalım

Kapitalist ekonominin tarihsel seyrinin, kendi iç dinamiklerinden kaynaklandığı için, kaçınılmaz olarak, aşırı üretim bunalımlarıyla gelişeceğini ve noktalanacağını Marks ortaya koymuştu. Gerçekten de, 1825 yılı başlangıç alınırsa, kapitalizmin 170 küsur yıllık evrimi boyunca 22 tane devri (çevrimsel) bunalım belirlenmiş; her bunalım dönemini, hemen hemen aynı uzunlukta bir yükseliş döneminin izlediği tesbit edilmiştir. Marks’ın sanayii üretimine ilişkin olarak ortaya koyduğu tez, yaşanan 22 dalganın belirlenmesi, çevrimsel dalgalanmaların süresinin de, 7.5 yıllık istatistiki ortalamaya yakın sürelerde gerçekleşmesi (7 ile 10 yıl arasında) ve dalgalanmaların kar için üretimle, özel mülkiyet düzeninden kaynaklandığının görülmesiyle doğrulanmıştır. Marks’tan sonra Parvus Efendi (Alexandre Helphand) ve van Gelderen gibi Marksist iktisatçılar, kapitalist ekonominin gelişimindeki iniş çıkışların Marks’ın işaret ettiği devresel hareketlerin dışında da bir tekrara sahip olduğunu farkettiler. Birden çok kısa süreli devresel dalgalanmayı içeren bu salınımlara “uzun dalgalar” adı verildi. Rus iktisat tarihçisi Kondratyev, bu kavramı geliştirdi ve kapitalist sanayinin geliştiği 19. yüzyıl başından itibaren, ortalama 50 yıllık süreler halinde iktisadi dalgaların tespit edilebileceğini ortaya koydu. Kondratyev’e göre uzun dalgalar 25 yıllık yükseliş evrelerinden sonra, yükselişi izleyen 25 yıllık alçalma evrelerinden oluşmaktaydı.

Mandel, 1960’ların ikinci yarısıyla 1970’li yılların başlarında yeniden ele aldığı ve geliştirdiği uzun dalgalar kavramında bir ayrımı ortaya koydu. Mandel, “Uzun çevrimler” ile “uzun dalgalar”ı birbirinden ayırdı. Mandel’e göre “Uzun çevrimler”, sanayi üretiminin olağan devri (çevrimsel) dalgalanmalarına benziyordu ve mekanik bir karaktere sahip olduğu izlenimini veriyordu. Uzun dalgalar ise, yükseliş döneminden alçalma dönemine çevrimsel dalgalanmalar gibi kapitalizmin iç dinamiklerinin, olağan işleyişinin sonucu olarak geçseler de; bunalımdan bir yükseliş dönemine çıkış otomatik karakterde değildi; iktisat dışı, dışsal bir başlatıcıyı, bir “sistem şokunu” gerektiriyordu. Bu şoklar, savaş, karşı devrim gibi büyük alt üst oluşların ortalama kar haddinde köklü bir değişme yaratması, piyasanın köklü biçimde genişlemesi, kendi parasını “dünya parası” haline getirebilecek hegemonik bir devletin ortaya çıkması gibi dışsal faktörler olabilirdi. Bu teze göre, kar hadlerinde köklü bir yükselişin ve pazarda olağanüstü bir genişlemenin, az çok eşzamanlı gerçekleşmesi halinde, alçalma halinden yükselişe geçilebilirdi.

Uzun bir depresyonun sancısı içerisinde, elverişli bir ‘dışsal, iktisat ötesi etkenler’ bileşimi kar oranında ani bir artışa sebep olabilir, ve bu da birikimde ivme kazanan bir aşamayı başlatabilir.” “Bu aşamada iki şey vuku bulur: Kapitalistler yeni ve daha sermaye yoğun teknolojiye yatırım yaptıkça sermayenin organik bileşimi yükselir; ve verimlilik artışı genellikle gerçek ücretlerdeki artışı geçtiği için artık değer oranı artar. Artık değer oranındaki artış başlangıçta organik bileşimdeki artıştan daha hızlı olduğu için, kar oranı yükselmeye devam eder. Ama eninde ya da sonunda ulusal yedek ordular kurumaya başlar, gerçek ücret artışı ivme kazanır ve artı değer oranı yavaşlamaya ve hatta belki de durgunlaşmaya başlar. Bu kez ise sermayenin organik bileşiminin etkisi hakim etki haline gelir, kar oranı düşer ve ekonomi ivme kaybeden uzun birikim aşamasına girer. Bütüne bakıldığında ‘ivme kazanan ve kaybeden uzun birikim dalgaları’ kar oranının artış ve azalışlarındaki mütekabil uzun dalgalar’ın doğrudan ifadeleridir.” (E. Mandel 1980) Bir başka Marksist iktisatçı Anwar Shaikh ise, “Marks’ın uzun dönemli azalan kar oranı teorisinin bir uzun dalgalar teorisinin doğal temeli olduğunu” ileri sürmektedir.

Kuramsal yapısı, teknolojisi, işbölümü, kontrol ve aktarım mekanizmalarıyla kendisinden önceki ve sonraki büyüme dönemlerinden farklılaşan her uzun büyüme döneminin, ayrı birikim tarzları olarak da algılanması mümkündür. Ancak birbirini izleyen iniş ve çıkışların birbirini hazırladığı; bunalım koşullarının bir sonraki büyüme döneminin dinamiklerini ortaya çıkardığı söylenebilir.

Her bunalımın, kapitalizmin iç dinamiklerinden kaynaklanan bir devresel dalgalanma olarak ortak yanları şüphesiz bulunmakla birlikte, aynı zamanda her birinin, kendisinin ürünü olduğu büyüme döneminin veya birikim modelinin krizi olduğu ve bu yönüyle farklılıklar gösterdiğini belirtmek gerekir. Çünkü genel olarak bunalımlardan çıkışın ortak genel bir formülasyonu söz konusu değildir. Yaşanılan bunalımın anlaşılabilmesi için bir önceki bunalımın ve bunalımdan çıkışla birlikte egemen olan birikim tarzının temel özelliklerinin kavranması gerekir.

Krize Karşı Keynesçilik: 1945 Sonrası Ekonomik Yapılanma

Emperyalizm, Büyük Ekim Devrimi’ne karşı tepkisini öncelikle devrimi boğma çabasıyla ortaya koydu. Emperyalist kuşatma ve emperyalizmin desteğinde süren kanlı bir iç savaşın, “geçici” olması istenen ve beklenen bu sorunu, çözeceğine inanıldı. Ancak Rusya’nın muzaffer işçi sınıfı, emperyalist saldırganlığa karşı iktidarını korumayı, büyük bir nüfus kırımı, ülke çapında maddi bir yıkım ve siyasal planda çok önemli kayıplarla birlikte başardı. Sovyetler Birliği’nin sosyalizmin maddi ve teknik alt yapısını inşa etme doğrultusunda yürürlüğe koyduğu merkezi planlamanın başarısını kanıtladığı 1920’lerin sonu, emperyalist/kapitalist sistemin yıkıcı bir bunalımla karşılaş- masına denk düştü. Sistem, sosyalizme yeni kayıplar vermemek için, Ekim Devrimini boğma çabasının dışında bir dizi önlem alma, yapısal değişikliklere yönelme ihtiyacında olduğunu farketti. 2. Paylaşım Savaşına yolaçan ve asıl hedefi Sovyetler Birliği olan Nazi saldırganlığı, sistemin devrim düşmanlığının yeni bir dalgasıydı. 2. Savaş Ekim Devrimi’nin daralttığı kapitalist-emperyalist sistemin kontrolündeki dünyanın biraz daha daralmasıyla sonuçlandı. Sistem bir yandan, savaşın bitirilmesi için kullanılması gerekmeyen, ancak Sovyetlere gözdağı vermek için gerekli gördüğü nükleer bombaları Nagazaki ve Hiroşima üzerinde patlatarak ve Nazi/SS artıklarını istihbarat örgütlerinde toplayarak, daha savaşın içinde sosyalizme karşı Soğuk Savaşın ilk adımlarını attı. Diğer yandan da sosyalizme karşı savunmasını kendi içinde kurmaya yöneldi.

Savunmanın bir saldırganlık örgütü olarak NATO’nun kurulması ve bütün kapitalist ülkelerde Süper Nato’nun, kontrgerillanın örgütlenmesi boyutu var. Burada ilgilendiğimiz ekonomik politika boyutudur Kapitalist-emperyalist metropollerde 1945 sonrası izlenen ekonomik politika, esas olarak 1930 iktisadi krizine tepki olarak geliştirilen tekil uygulamalardan oluşmaktaydı. Kısaca üretim fazlası ve talep yetersizliğinden kaynaklanan 1930 krizine tepki olarak geliştirilen politikaların merkezinde de ülke devletine yüklenen yeni rol bulunmaktaydı. Ülke devleti, piyasa mekanizmalarının işlemesi sonucu oluşan gelir dağılımını düzenleyici, geliri ve dolayısıyla talebi yeniden dağıtıcı iktisadi politikaların uygulayıcısı bir konuma oturtulmuştu. Üretim sürecinde oluşan artı değerin bir bölümünün devlet gelirlerini oluşturması ve bir bölümüyle de işsizlerin bir ücrete bağlanması sağlık ve eğitim gibi alanlarda devletin rolünün büyümesi için gerekli fonların temini, devletin talep yaratıcı rolünü finanse etmekteydi.

Devlet artan gelirleriyle, işçi sınıfının ücretlerini yükseltici, sermayenin iç çelişkilerini ve sermaye ile işçi sınıfı arasındaki ilişkileri düzenleyici rolünü yürütmekteydi. Yeni talep yaratmak amacıyla tek tek şirketlerin kendi işçilerinin ücretlerini yüksek tutması yerine; çünkü böyle bir uygulama söz konusu şirketin karlılığını azaltmaktan başka bir sonuç vermez, devlet ekonominin bütününde, şirketlerin dışında ve üstünde bir rol oynayarak yeni talebi yaratmayı üstlenmişti. 1945 sonrası dönemde devlet harcamalarının toplam milli hasılaya oranının tüm gelişkin kapitalist ülkelerde sürekli artmış ve bazan %50 oranına ulaşmış olması, devletin iktisadi rolüne ilişkin anlamlı bir veridir. Devletin artan geliri ve dolayısıyla büyüyen rolü, gelişmiş kapitalist ülkelerde, üretimden aldıkları payı büyütmek isteyen işçilerin de, artık değerlerini büyütmek isteyen sermaye sınıfının da devletin gelirleri yeniden dağıtıcı rolüne yönelik taleplerini ve tartışmaları yoğunlaştırmıştır.

Elbette bu talep ve tartışmalar uygun mekanizmalar ve araçlar üzerinden yürümektedir. Sendikalar ve sosyal demokrat partiler, bu dönemde gelirlerin bölüşümü ve yeniden dağıtımı politikalarında önemli bir rol üstlenmişler ve sınıf çelişkilerinin yumuşatılmasındaki rolleri nedeniyle de düzen nezdindeki meşruiyetlerini alabildiğine büyütmüşlerdir. Ekonomilerin istikrarlı biçimde büyüdüğü şartlarda başta İngiltere İşçi Partisi olmak üzere, pek çok Avrupa ülkesinde sendikalarla sosyal demokrat partiler bir ve aynı şey düzeyinde organik ilişkiler sürdürmüşlerdir.

Böylece kapitalizmin karşısında somut bir gerçeklik ve çekicilik kazanmış olan sosyalizme karşı sistem sınıf mücadelelerini sertleştiren yaygın vahşetini sınırlama ve örtme ihtiyacı duyuyor; devletin, üretim araçlarının özel mülkiyeti düzeninin güvencesi oluşu rolünü güçlendirirken; O’na sınıf mücadelelerini şiddetle bastırma görevinin yanı sıra, yumuşatma işlevini de, elbette hem doğrudan ve hem de sendikal ve siyasal araçlar dolayımıyla, yüklüyordu. Kapitalist sınıfın örgütlenmiş şiddeti olarak devlet; ideolojik, siyasal ve ekonomik yeni işlevlerle güçlendiriliyordu. 1929-30 bunalımına devletin örgütlenmesi planında verilen “Tekelci devlet” cevabının ideolojik giysileri olan “Refah devleti”, “Sosyal devlet” gibi kavramlar ise, emperyalist-kapitalist sistemin kendi vahşetini yeniden düzenleme ve gizleme çabasının kavramları olarak, ideolojik bir saldırının motifleri oldular. Bu kavramlara “Hür Dünya” gibi sermaye hareketlerinin özgürlüğünü ifade eden yalanlarla, içeriksiz ve ikiyüzlü bir “insan hakları” edebiyatı süreç içinde eklenecektir.

1945 sonrasının karakteristiklerinden biri de şirketlerin sanayi alanında kesin hakimiyetinin ortaya çıkmasıdır. 19. Yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmaya başlayan sermayenin örgütlenmesindeki gelişmeler ve tekelleşme; 1920’lerden sonra firmaların yapısındaki, yönetim alanındaki gelişmelerle birlikte, teknolojik araştırmaların da, finansmanı için kamu fonlarından yararlanılması sürmekle birlikte, firmalar tarafından yapıldığı bir dönemi hazırladı. Yoğunlaşma, merkezileşme, banka ve sanayi sermayesinin iç içe geçmesiyle gelişen tekelleşme sonucu, firmaların sektörlerindemönemli bir paya sahip olması, toplam ticaret içindeki payları, istihdam olanakları ülke ekonomilerini etkileyen boyutlara ulaştı. Bu yüzden tekelci rekabet fiyat rekabeti düzeyinde değil, mal ve teknoloji farklılaşması düzeyinde gerçekleşti. Ancak özellikle 1945 sonrası dönemde devletin ekonomide artan rolü teknoloji geliştirme ve üretme konusunda da devletin rolünü büyüttü. Uzay çalışmaları, nükleer araştırmalar gibi alanlarda devletin finanse ettiği teknolojik araştırma faaliyeti, yan ürün olarak ortaya çıkan sayısız gelişmenin de firmalar tarafından satın alınmak suretiyle, özelleştirilerek üretim alanına yansıtılmasını sağladı. Devlet faaliyetinin bir ürünü olarak ortaya çıkan bu teknolojik gelişmelerle a) Teknolojinin kendisi metalaştı, b) Verimlilik arttı, c) Meta çeşitlenmesi sağlandı ve d) Teknoloji firmalar tarafından satın alınarak özelleştirildi. Tekeller teknolojik gelişmelerin süratle üretim alanına yansıtılmasına tepki gösterilmesini engellemek için, bu teknolojinin uygulanacağı alandaki işçilerine yüksek ücretler verirken, teknolojik farklılaşma düzeyinde değil, maliyet düzeyinde rekabet yapan küçük firmalar, karlılıklarını yüksek tutabilmek için ücret düzeyini düşürmeye çalışıyorlardı.

Tekellerle devlet arasındaki, söz konusu tekeller yararına ilişki farklı bir alanda da görülmekteydi. Bu alan yeni malların üretiminde belirsizliklerin en aza indirilmesine ilişkin devletin üstlendiği rolle belirlenir. Geliştirilen bir teknolojinin üretim safhasına geçmeden önce devlet tarafından ürünün sipariş edilmesi veya satılacak pazarların bulunması, söz konusu belirsizliği en aza indiren faktörlerden birisi idi. Ve özellikle silah sanayii tekellerin hem üretiminin ve hem de üretim için devlet kredilerinin sağlanmasının en sık gözlemlendiği alan durumundadır. Reklam kampanyaları ile malın pazarının yaratılması ve üreticinin koşullandırılması ise belirsizliği asgarileştirmenin diğer bir yoludur.

Ancak üretim için gerekli para sermayenin bulunması konusunda da belirsizlikleri azaltan, şirketlerin geçmişten farklı bir uygulaması bu dönemde yaygınlaştı. Serbest rekabetçi kapitalizmden tekelciliğe geçişte önemli bir faktör olan anonim şirketleşme, şirketlerin büyüyen sermaye ihtiyacının karşılanması için sermayenin hisse senedi sahiplerinden toplanması, para sermaye sahibi hissedarların üretim süreci üzerinde söz ve karar sahibi oluşunun sonunu hazırladı. Üretimin planlanmasında ve yönetimde uzmanlaşmış profesyonellerin oluşturduğu yeni bir grup, şirketlerin yönetiminde söz sahibi oldu. Bu grup, şirketleri büyümesinin ve yatırımlarının para-sermaye olarak kaynağını değiştirdi ve hisse senedi sahiplerine dağıtılacak kar payını kabul edilebilir asgariye çekerek, şirket karlarını yeni yatırımların finansmanında kullanmayı genelleştirdiler. (Bu yöntemin ahlaki olmadığı, bir tür dolandırıcılık olduğu açıktır. Ancak Türkiye’de ve yakın zamana kadar, KOÇ başta olmak üzere büyük gruplar, hiç temettü dağıtmamak gibi, açıkça gasp anlamına gelecek uygulamaları hiçbir sakınca görmeden gerçekleştirdiler.)

Devletin ekonomik alandaki bir diğer rolü de, özendirici boyutları aşmasa ve ideolojik olarak karşı olunduğu için adı böyle konulmasa da bir planlama faaliyetine yakınlaşmasıdır. Çeşitli sektörlerin özendirilmesi, bölgesel eşitsizliklerin giderilmesi için, yatırımcılara ayrıcalıkların tanınması, belli bir büyüme oranının yakalanması veya uluslararası rekabet dolayısıyla bir sektörün güçlendirilmesi vb. nedenlerle kredilendirme, korumacılık, sübvansiyon veya vergi indirimi gibi yollarla müdahale, bu dönemde devletlerin rolleri arasına girdi. Bütün bu olanaklar devletle tekeller arasında seçmeciliğe dayanan ilişkilerin gelişmesine yol açtı.

Ancak yüksek oranlı bir işsizliğin yaratabileceği sorunlara ve işçi sınıfının politik hareketliliğine karşı bir önlem olarak devlet istihdam yaratıcı bir rol de üstlendi. Bu özellikle beyaz yakalı denilen öğrenim görmüş bir kesimin devlet hizmetinde görevlendirilmesi yoluyla sağlandı. Gerek ulaşım, enerji gibi alt yapı yatırımları yoluyla, sermayeye dolaylı bir hizmetin devlet tarafından gerçekleştirilmesi ve gerekse bu yolla veya devlet hizmetlilerinin sayısının büyümesi yoluyla istihdam yaratılması devlet harcamalarını çok büyüttü. Bu ise devlet gelirlerinin, yani vergilerin sürekli artmasına yol açtı. Şirketlerin el koyduğu artı-değeri düşürdü, karlılığı azalttı. (Türkiye’de memur (kamu çalışanı) sayısının çokluğundan sık sık yakınılır. Halbuki neoliberalizmi Türkiye gibi bağımlı ülkelere dayatan, ancak korumacı politikalarla birlikte Keynesçi istihdam ve talep yaratıcı politikalardan da vazgeçmeyen AB üyelerinin çoğunda nüfusa oranla memur sayısı Türkiye’dekinin kat kat üzerindedir.)

Uluslararası Keynescilik

Keynesci uygulama sadece gelişkin kapitalist (metropol) ülkelerle sınırlı kalmadı, kalamazdı. Emperyalizmle bağımlılık ilişkileri içinde bulunan azgelişmiş ülkelerle iktisadi ilişkiler de 1930 bunalımında çıkışın koşullarına göre yeniden düzenlendi. Bu uygulamanın azgelişmiş bağımlı ülkelerden de önce muhatabı, 2. Paylaşım savaşında harap olmuş Avrupa ülkeleri oldu. Doğal olarak kapitalist-emperyalist bir dünya devleti hiçbir zaman olmadı. Ancak Keynesci politikaları uluslararası ölçekte uygulayan, hegemonik bir devletin varlığını ve rolünü belirlemeden, Keynesciliğin uluslararası planda uygulanması açıklanamaz. Özellikle 2. Paylaşım savaşı sonrasında dünya çapında etkinliğini kaybeden İngiltere’nin hegemonik ülke rolü tamamiyle ABD’ye geçti.

19. Yüzyıl’da İngiltere’nin özellikle serbest ticarete dayanan egemenliğinden farklı olarak, ABD’nin egemenliği sermaye hareketlerinin serbestliğine dayanmaktaydı. Serbest ticaret ise, artık ikinci plandaydı. Korumacılık politikaları ise, işte bu yüzden ABD sermayesinin daha çok işine gelmekte ve korunan ülke pazarlarında tekelleşme imkânı yaratmaktaydı: “Malların dolaşımına karşı koruma önlemleri, sermayenin dolaşımına özgürlük!

Bu dönemde dünya ticaretinde bir azalma değil, aksine üretime oranla bir büyüme görülmüştür; ancak dünya ticareti artık üretimin güdümünde büyümektedir. Dünya ticaretinin üçte birinin çok uluslu şirketlerin şirket içi ticareti olarak gerçekleşmekte oluşu, ticaretin üretimin güdümünde geliştiğinin bir kanıtı sayılmalıdır. Bu eğilim bugün hızlanarak sürmektedir. (Birleşmiş Milletler’in Centre on Transnational Corparations’ın araştırmaları 1970’lerin başında 30 bin şubeye sahip olan 10 bin Çok Uluslu Şirket’in varlığını tesbit ederken, bu rakamlar 1970’li yılların sonunda 80 bin şubeye sahip 11 bin çok uluslu şirket düzeyine çıkmıştır. Şube sayısı 1993 yılında ise 206 bine ulaşacaktır. CTC’nin başka bir çalışmasında ise, ÇUS gelirleri içinde Denizaşırı şubelerin payının 1970’de %30 iken, 1980’de bu payın %40 düzeyine yükseldiğini ortaya koymaktadır. 1970’li yıllar aynı zamanda, ÇUS’ler arasında uluslararası bir entegrasyon, merkezileşme ve bankacılık sisteminin etkisiyle yoğunlaşmanın başladığı ve uluslararası düzeyde banka ve sanayi sermayesinin bütünleşmesinin hızlandığı yıllar olacaktır.)

2. Savaş sonrasında yıkılmış ve harap olmuş Avrupa’ya ABD sermayesi fonlar aktardı ve bu fonlarla Amerikan teknolojisi satın alındı. Avrupa sermayesinin ve dünya ekonomisinin büyüme sürecine girmesi, ABD sermayesinin büyümesi için imkânlar yarattı. Avrupa ülkelerinin çoğu 1950’lerin sonunda toparlanmalarını sağlamış ve resmi fonlara ihtiyaç duymaz hale gelmiş bulunuyorlardı. Bu durum ileri teknolojili Amerikan sermayesinin yatırım yapma şartlarını azaltmadı, aksine geliştirdi.

Görece daha azgelişmiş bazı ülkeler ise, Amerikan sermayesi için hem bir pazar, hem de ucuz işgücü kaynağı durumundaydılar. Bu yüzden hem mal, hem de sermaye ihracı için koşulların hazırlanması gerekiyordu. İçlerinde Türkiye’nin de bulunduğu bazı azgelişmiş bağımlı ülkeler ise, 1930 Bunalımı sırasında ve sonrasında kendi sanayilerini bir ölçüde kurmaya ve geliştirmeye yönelmişlerdi. Bu bakımdan daha ileri bir sanayileşmeye hazır durumdaydılar. Diğer taraftan iç pazarları genişti ve geliştirilmeye ihtiyaç duyar haldeydi. Dolayısıyla iç pazara yönelik bir sanayileşmeye hazır durumdaydılar. Zaten 1930 bunalımının etkisiyle girişmiş bulundukları ithal ikameci sanayileşme, yeni yapılanma doğrultusunda geliştirilebilirdi. Burada ithal ikamesi üzerinde kısaca durmak gerekir. İthal ikamesi, bir malın ithal edilmesi yerine, ülke içinde üretilmesi anlamına gelir. Ülke içinde üretilen mal, ithal edilen malla aynı kalitede fakat maliyeti yüksek ise; ithalata gümrük vergisi koyarak fiyatları dengelersiniz. Böylece ülke içindeki üretimi ve bu üretimi yapan sanayii korursunuz. Maliyet yüksek ve kalitede düşük ise, daha yüksek bir gümrük vergisi koyar, yerli ve kalitesiz malın daha düşük, ithal malın daha pahalı olarak iç piyasada rekabet etmesini sağlarsınız. Veya en uç bir korumacılık yöntemine başvurur, ülke içinde üretilen malın maliyeti ve kalitesi ne olursa olsun, mademki ülke içinde üretiliyor, o halde ithalatı tamamen yasaklarsınız.

Sanayini kurmakta olan her ülke, bu yöntemlerden birini veya hepsini kullanmıştır. Koruma olmadan sanayileşme olmaz. Koruma olmadan esasen istikrarlı bir tarımsal faaliyet de olmaz. Tarımınızı ve haliyle çiftçinizi, tabiat şartlarının ve dünya piyasalarının dalgalanmalarına ve insafına terk edemezsiniz. Sübvanse etmek ve korumak, milli ekonominin istikrarı ve büyümesi ve kendine yeterliliği için şarttır. Ancak milli ekonomi denilince, sınıfların varlığını hatırlamak gerekir. Yerli burjuvaziyi, sanayiciyi, tüccarı ve büyük toprak sahiplerini koruyan ithal ikameci, korumacı politikalar; pratikte pahalı ve çoğu zaman tapon malların halka fahiş karlarla kakalanması anlamına gelir. Yüksek maliyetli ve kalitesiz malların dış pazarlarda rekabet şansı olmadığı için iç pazarda satılması, bunun için de ücretler genel seviyesinin yüksek olması gerekir. Türkiye’de 1960-80 arasında böyle olmuştur. Ya da ücretlerin alabildiğine aşağıya çekilmesi ve üzerine yüksek ihracat teşviklerinin, vergi iadelerinin verilmesi, böylece dış pazarlarda fiyat rekabetine girebilmesi gerekir. 1980 sonrasında da böyle olmuştur. 1960’lardan 1980’e kadar sendikal hareketin güçlenmesi ve sosyal demokrat iddialı CHP’nin oylarını %30’dan %42’ye kadar çıkarmasında ithal ikameci sanayileşme ve kalkınma stratejisinin uygun bir zemin yarattığı ortadadır.

Ancak ithal ikameci sanayileşme, ille de milli bir sanayileşme stratejisi anlamına gelmez. Bu birikim modeli içinde işçi sınıfının yarattığı artı değer, sadece yerli patron tarafından değil; aynı zamanda “yabancı” patron tarafından da sömürülür. Üstelik ülke kaynaklarının dışarıya transferi bununla da sınırlı değildi.

Sanıldığının aksine, emperyalizme bağımlı, azgelişmiş ülkelerde ithal ikâmecilik ve korumacılık, ekonomik bağımsızlığı geliştiren değil, arttıran bir etkiye sahip bulunmaktaydı. Korumacılık önlemleri yerli sanayii korumaktan çok, yerli ortaklarla çalışan yabancı sermayenin ülke içinde tekelleşmesinin imkânlarını sağlıyordu. Yüksek fiyat, kar transferleri ve talep yaratmak maksadıyla ülke içindeki diğer sektörlere göre yüksek sayılabilecek ücret düzeyi, bu sanayileşmenin özelliklerinden bazıları oldu. Ancak yapılan üretimin ara malları, lisansıyla üretim yapılan çok uluslu şirketten ithalat yoluyla satın alındığı/sağlandığı için, üretim ne kadar artarsa, ithalat da o ölçüde artmaktaydı. Ödemeler dengesinin süreklilik kazanan açıklarının kapatılması için de geleneksel ihraç ürünlerinin uluslararası piyasalarda satışını arttırmak maksadıyla, sürekli devalüasyonlar ve dış borçlanma gerekiyordu. İthal ikameci sanayileşme stratejisinde Türkiye ve benzer durumdaki ülkelerin gösterdiği her başarı hamlesinden sonra dış ticaret açığının büyümesi, dış borç stoklarının artması, sanayi üretimini ve dış ticaretini sürdüremez hale gelmesi ve oldukça düzenli aralıklarla yüksek oranlı devalüasyonların yapılması tesadüf değildir. Tesadüf olmayan bir başka unsur ise, büyük sanayileşme hamlelerine rağmen, yüksek oranlı devalüasyonların dış pazarlarda ucuzlattığı ve böylece ihracatının kolaylaştığı mallar çoğunlukla, geleneksel ihraç malları olan tarım ürünleri ve “taş-toprak-maden” sanayii ürünleridir. Türkiye’de sanayi ürünlerinin ihracat içindeki payının büyümesi 1980’lerin sonlarına doğrudur. Burada ithal ikameci sanayileşme stratejisinin KİT boyutuna da kısaca değinmek gerekir.

Türkiye’de kamu iktisadi işletmelerinin ortaya çıkışı 1930’lardadır. 1929-30 iktisadi krizi nedeniyle dünya ticaretinde olağanüstü bir daralma yaşanmış; bu şartlar altında ihtiyaç duyulan kimi temel ihtiyaç mallarının ülke içinde üretilmesi zorunlu olmuştur. Aynı zamanda bu yıllarda Osmanlı döneminden kalma yabancı sermaye yatırımlarının millileştirilmesi yoluna gidilmiştir. KİT’lerin kuruluşunda ve millileştirmelerde kapitalist özel mülkiyetle rekabet edecek bir sektör amaçlanmamış; özel sermayenin gücünü aşan işletmeler kamu fonlarıyla oluşturulmuş; her iki yoldan ortaya çıkan KİT’lerin, ilerde özel sektöre devri hedeflenmiştir. Aynı zamanda, ara malları üreten KİT’lerin ürünleri, son ürüne dönüştürecek özel sektör işletmelerine ucuza verilmiştir. Ve Sümerbank, Beykoz Kundura ve benzeri “emek malı” üreten işletmeler, ucuz ürünleriyle ücretler genel seviyesinin düşüklüğünü telafi edici bir rol oynamışlardır. KİT’ler aynı zamanda bölgesel eşitsizliğin giderilmesi; özel sektörün yatırım yapmadığı bölgelerde, şeker, sigara ve dokuma fabrikaları kurularak pancar, tütün ve pamuk gibi endüstriyel ürün tarımının ve köylünün desteklenmesi yönünde bir işlev görmüşlerdir. Sonuçta KİT’lerin özel sektöre devri amaçlanmış olmakla birlikte, çok uzun yıllar süreç ters yönde gelişmiş; özel sektörün batırdığı bankalar veya sanayi işletmeleri kamu mülkiyetine alınarak rehabilite edilme veya zararları kamu tarafından üstlenilerek tasfiyeleri yoluna gidilmiştir.

Elbette özel tekellerin gücünü kırmak; özel mülkiyeti sınırlamak; toplumsal refah düzeyinin yükseltilmesi amacıyla mal ve hizmet üretimini büyütmek; üretimde ve tüketimde demokratikleşmeyi bir ölçüde sağlamak; iktisadi kalkınma programlarını desteklemek gibi; sol, ilerici iktidarların varlığını gerektiren amaçlar da, kamunun ekonomideki rolünü büyütebilirdi. Ancak Cumhuriyet tarihinde böylesine, halkçı-devrimci bir geçiş iktidarı hiçbir zaman gerçeklik kazanmamış; dahası gerçek bir alternatif durumuna bile yükselmemiştir.

Kamunun iktisadi rolünü tanımlamak için, yukarıda işaret edilen ve ekonomik faaliyetlerini ticari esaslara göre yürüten özerk bütçeli KİT’lerin yanısıra; Devlet Su İşleri, Köy İşleri, Karayolları, YSE, PTT (şimdilerde Telekom), THY gibi katma bütçeli idarelere de işaret etmek gerekir. Bu kurumlar faaliyetlerinin tamamını ticari esaslara göre yürütmemekle birlikte, ekonominin bütünü içinde ağırlıklı bir rol üstlenmişlerdi. Son olarak da, 1970’lerde devletin yurttaşlarına karşı tabii bir yükümlülüğü olan ve kâr amaçlı ticari bir faaliyet olarak görülmesi mümkün olmayan, sosyal devletin zorunlu bir fonksiyonu olarak eğitim ve sağlık hizmetlerini bu tabloya eklemek gerekir.

Tablo işletme isimleri dışında, sadece azgelişmiş bağımlı ülkeler için değil; gelişmiş kapitalist ülkeler için de benzer özellikler göstermektedir. Örneğin “ İngiltere’de KİT’lerin GSMH içindeki payı 1962 ile 1979 arasında %10 ile %11.8 arasında değişmiş, 1975’ten itibaren de hep %11’in üzerinde olmuştur. (1979’da %11.8) Türkiye’de KİT’lerin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) içindeki payı da 1980, 1981 ve 1982’de %11 olarak gerçekleşmiştir.” (Oğuz Oyan, Dışa Açılma ve Mali Politikalar, Türkiye: 1980-1989, s. 301, V Yayınları, 2. Basım 1989 Ankara)

Parantezi burada kapatabiliriz. 1960’larda Avrupa sermayesi ve Amerikan sermayesi büyüdü, ancak Avrupa’daki Amerikan sermayesi daha büyük bir hızla büyüdü. Avrupa’nın sanayiini kurmak ve geliştirmek için ABD’nin resmi ve özel fonlara ihtiyaç duyma noktasından çıktı. Azgelişmişler ve bu arada Türkiye, sanayileşmesini sürdürebilmek için borçlanmak zorunda kalmaya devam ettiler. Ancak bu yıllar boyunca sanayileşmekte olan azgelişmişlere ABD’nin dünya ekonomisini yönlendirmesinin aracı olan kuruluşlar, İMF ve Dünya Bankası bunlardan ikisidir, aracılığıyla veya doğrudan fon aktarılmaya devam edildi. Çünkü azgelişmişlere aktarılan gelir, katlanarak geriye dönüyordu. Sistemin ekonomik büyümesi, Amerikan sermayesinin büyümesinin imkânlarını yaratıyordu.

Başka bir biçimde söylemek gerekirse, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki istikrarlı büyüme, sosyal barış, yüksek ücretler, kapitalist sistemin bütün olarak büyümesi yoluyla, bağımlı ülkelerden sağlanan kar transferinin büyüyerek geri dönüşünün istikrarıyla güvenceye alınmıştı

Hegemonik Devlet ve Uluslararası Para

Kapitalist-emperyalist sistemin öncü sermayesi, en ileri teknolojiyi, üretim sürecinin örgütlenmesini ve yapılanmayı taşıyan sermayedir. ABD’yi bu dönemin hegemonik devleti yapan da; askeri/politik gücüyle birlikte, sermayesinin bu bakımdan öncü niteliği olmuştur. Ancak öncü sermayenin hareketinin gerektirdiği politik ve kurumsal düzenlemelerin yapılması, sistemin işleyişinin güvencelerinin yaratılması da, yer yer tıkanıklıkların, güç kullanımı dâhil çeşitli yollarla açılması da hegemonik devletin rolünün bir parçası olmuştur.

Sistemin istikrarlı işleyişinin koşullarından biri de uluslararası ortak bir değere sahip olunmasıdır. İngiltere’nin kapitalist-emperyalist sistemin öncüsü konumunda bulunduğu dönemde, dünya parasıaltın veya altın karşılığı Pound’du. Altın standardı sistemi, ulusal ekonomilerin ne ölçüde paraya sahip olabileceklerini belirliyordu. 1929-30 bunalımı ile, 1931’de İngiltere altın standardını terk etti, sistem yaşadığı krizi aşamadı.

1946’da Bretton Woods anlaşmasıyla ABD doları dünya parası olarak sisteme empoze edildi. Altın istenirse dolarla değiştirilebilecek ikinci planda bir standart haline geldi.

ABD dolarının dünya parası olması, ABD sermayesi için çok önemli avantajlar sunmaktaydı. ABD’nin dış harcamaları döviz gelirlerinden büyük olsa bile, ülke içindeki matbaalarda basılan dolarla, Amerikan sermayesi, kur farkı, değişebilirlik düşünmeden, dünyanın istediği bir yerinde yatırım yapabiliyordu. Çünkü uzun bir süre için, ülke dışına çıkan doların Amerikan mallarına talep olarak geri döneceği düşünülüyordu ve sistem de böyle işliyordu.

Krizin Başlangıcı: Yeni Büyükler

Amerikan sermayesinin, diğer kapitalist ülkelere ve bağımlı ülkelere büyüyerek geri dönmesi için aktardığı fonlar, bir süre sonra Alman ve Japon mallarının, Amerikan mallarıyla boy ölçüşmeye başlamasıyla başka ekonomilere yönelen gelirler yaratmaya başladı. Başlangıçta bütün alanlarda olmasa bile, giderek genişleyen bir çeşitlilik içinde Amerikan teknolojisine yetişen, hatta onu yer yer geçen ekonomiler ortaya çıktı. Japon ve Alman malları dünya pazarlarında Amerikan mallarıyla yarışma noktasını aşıp, Amerika pazarında öne fırladılar.

“İthalatının ABD gayrısafi milli hasılası içindeki payı 1970’de %4.1 iken, 1981’de %9.1’e ve 1989’da %18.1’e yükseldi.” (Tülay Arın, Dünya Düzeni: Emperyalizm Nereye?, 11. Tez Dergisi, sy.12, s. 29, 1992). ABD pazarı ithal malların işgaline uğramıştı.

Diğer taraftan 1960’ların başından itibaren ABD hükümetinin dış harcamaları artmaya başlamıştı. Özellikle Vietnam savaşı dolar basımını ve dış harcamaları aşırı şişirdi. Böylece dünya ticaretinin ve sermaye hareketlerinin getirdiğinden daha büyük miktarda dolar dünya piyasasında dolaşmaya başladı. Dolara talep azaldı. 1968’den itibaren De Gaulle, Fransa’nın elindeki dolar rezervlerini ABD’ye gönderip altınla değiştirmeye başladı. Doların istikrarı üzerinde kuşkular yoğunlaşmaya başlamıştı. Bu durumda ABD ya dolar basımını, dolayısıyla savaş giderleri başta olmak üzere dış harcamalarını kısacak ve örneğin Vietnam’ı terkedecek, ya da dünya çapında oynadığı rolün gereklerini yerine getirmekten vazgeçerek, dolar basımını iç politikaya bağlı hale getirecekti. Amerikan silah tekelleri Vietnam savaşından büyük karlar elde etmekteydiler ve bu sektör Amerikan ekonomisinin de motoru konumundaydı. Kaldı ki, Vietnam savaşı dünya çapında anti-komünizm ve Ulusal Kurtuluş mücadelelerine karşı vahşi bastırma tutumunun öncülüğünü yürütmek gibi, ideolojik/siyasal hegemonya konumunu garanti eden bir anlama sahipti. ABD açısından Vietnam batağının örtülü bir iç savaşa neden olduğunu görmek gerekir. J.F.Kennedy cinayeti, içsavaşın boyutlarını ortaya koymaktadır. Savaşın devamını isteyenlerin seçilmesini sağladığı Nixon başkanlığındaki ABD hükümeti, savaşı bitirmek için gereken en dramatik adımları atmak zorunda kaldı. Nixon Vietnam Ulusal Kurtuluş Savaşına ve bu savaşı destekleyen Sosyalist sisteme karşı bir destek arayışı amacıyla, Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanıdı. Savaşı Kamboçya ve Laos’a yaydı. Ama 1971 Ağustos’unda doların altından koptuğunu ilan etmekten kaçınamadı. Bu ilan dünya piyasalarında dolara karşı spekülasyon yapan Amerikan mahreçli bazı çokuluslu şirketlerin de talebi durumundaydı. Büyüklük ve etkinliklerini devletin koruma ve desteğine artık ihtiyaçları olmadığı şeklinde yorumlayan çokuluslu şirketlerin, bu tarz tutumlarının da gerçekçi olmadığı, kriz bütün boyutlarıyla yaşanmaya başlanınca ortaya çıktı.

Bir yandan teknolojik gelişmenin öncülüğünün ABD ve ABD kökenli şirketlerden çıkmış ve yer yer başta Japon sermayesi olmak üzere başkalarına kaptırılmış olması, mal ve teknoloji farklılaşması temelindeki ulusal ve uluslararası tekelci rekabeti hızlandırırken, diğer yandan devlet harcamalarının ve dolayısıyla gelirlerinin sürekli büyüme göstermesi krizin asıl temelini ortaya çıkardı. Teknolojik yarış ve işçi sınıfının gerek ücretler, gerek sosyal ücretler bazındaki kazanımlarını koruma ve geliştirme yönündeki hareketliliği ve gerekse devlet giderlerinin büyüklüğü Keynesciliğin temel varsayımlarının artık geçerli olmadığını gösterdi: Enflasyon büyüme ve işsizliğin azalması demekti.

Stagflation adı verilen, enflasyon ve işsizliğin birarada görülmesi durumuyla karşılaşıldı. Büyüme yavaşladı. Birikim modelinin temeli olan, işin parçalarına ayrılması (Taylorizm) ve bant sistemine dayanan (Fordist) büyük ölçekli standart üretime dayalı sanayide kapasite fazlası görüldü ve kar oranlarının düşme eğilimi hızlanarak ortaya çıktı.

Beş emperyalist-kapitalist ülkede sanayi üretimindeki ortalama büyüme oranları yükselme ve alçalma dönemlerinde şöyle gerçekleşti:

1951-73 1976-92

ABD 4.4 1.9

Japonya 15.2 4.9

Fransa 6.2 1.5

Almanya 7.6 1.8

İngiltere 3.1 -0.2

Kar Oranlarının Düşmesi Eğilimi

Sermayenin organik bileşiminin yükselmesi, değerin üretilmesi sürecinde; vergiler, gelirin bölüşümü sürecinde kar oranlarını düşürdü. Marks, kapitalist üretim tarzında, sermayenin organik bileşimi yükseldikçe kar oranlarının düşmesinin bir eğilim olarak sürekliliğini ve kritik önemini Kapital’de çözümlemişti. Dolayısıyla bu eğilim söz konusu birikim modelinin ortaya çıkardığı ve ancak o zaman farkına varılmış bir eğilim değildir. Ancak bu kez krizin asli dinamiği veya kriz belirtisi olarak görünen eğilimlerin hepsinin özeti olarak kâr oranlarının düşme eğilimi ortaya çıkmıştır. Geçmişte bu eğilimin etkilerinin azaltılması için alınan çeşitli önlemler, tekil veya kısmi bir nitelik arz ederken, bu kez krizin çözümü için alınması gereken önlemler, bütünüyle bu eğilimi yavaşlatmak veya etkilerini geciktirmek için alınmaya başlanmıştır.

Bu eğilimin krizin asli yönü olduğu 1960’larda hissedilmeye başlanmış, Sweezy ve Mandel kapitalizmin krizinin bu temelde gelişeceğine ilişkin görüşlerini 1960’ların ortalarında ifade etmişlerdir. Bu tesbitte birleşenler arasına, 1960’ların sonlarına doğru bazı sermaye grupları da katılmıştır.

1930 bunalımı, üretim fazlası veya talep yetersizliğinin ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Tekeller talep yetersizliği karşısında fiatları düşürmek yerine üretimi azaltma yolunu seçtiler. Böylece karlarını koruyacaklardı. Üretim daha da kısılınca işsizlik büyüdü ve parasal ücretler düştü. Fiyatlar düşmediğinden gerçek ücretler de düştü ve nihayet talep de azaldı. Krizin aşılması için, kapitalizm çok radikal dönüşümlere yöneldi. “Devlet’in önemli bir iktisadi işlev üstlenmediği bir kapitalizm aşamasının hiçbir zaman olmadığı doğrudur. ‘Liberal devlet’, rekabetçi kapitalizmin basit Jandarma Devlet’i bir masal olarak kalmıştır. Bununla birlikte, emperyalist aşamada Devlet’in yeni bir işlevi ortaya çıkar. Bu işlev, daha önceki biçimlerle kıyasla, kapitalist Devlet’in siyasal biçimlerde derin değişimler yaratması nedeniyle müdahaleci Devlet adını almaktadır. (N. Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, s.16). Bu müdahale, 1930 bunalımı çıkışında, yukarıda işaret ettiğimiz radikalizmi, ABD’de New Deal; krizin devrimci çıkış yolunun ciddiye alınır devrimci partilerle kendisini ortaya koyduğu İtalya ve Almanya’da faşizm olarak somutlandı. Yeni bir devlet biçimi arayışları olmaları bakımından aynı dinamiklerin ürünü olan, devletin nitelikleri ve gerçekleştirilen düzenlemeler bakımından da büyük paralellikler gösteren bu iki şekillenme, rejim tipi açısından birbirinden ayrılmaktadır. “Refah devleti” tanımlamasıyla New Deal, faşizmle, rekabetin azaltılıp tekelleşmenin hızlandırılmasında, işçilere karşı korporatist tutumda, iş garantisinde, devletin güçlendirilmesi ve mali sermayenin devletle bütünleşmesinde önemli benzerlikler gösterir.

Emperyalizmin salt bir iktisadi süreç olmayıp, aynı zamanda ideolojik-politik bir bütünlük arzetmesi; emperyalizm dönemindeki her bir büyüme ve kriz döneminin de, salt iktisadi süreçlerle değil, bir ideolojik-politik bütünlük içinde tanımlanmasını gerektirir. 2. Savaş sonrası oluşan yeni büyüme aşaması da, böyle bir bütünlük içinde ele alınmak zorundadır. Dolayısıyla yaşanan kriz salt bir birikim modelinin çöküşü olmakla kalmamış, ideolojik ve politik düzlemlerde de bir çöküşü ve yeni arayışları gündeme sokmuştur. 2. Savaş sonrasının devlet biçimi, dünya çapında sermaye hareketlerinin serbestliğini sağlar ve buna bağlı olarak dünya ticaret hacmini büyütürken, kapitalist dünyanın tamamından hegemonik devletin sermayesine doğru ve süreç içinde bağımlı ülkelerden, gelişmiş kapitalist ülkelere doğru değer aktarımının kurum ve kanallarını yarattı, güvence altına aldı. Buna bağlı olarak kapitalist dünya içinde rekabetlerin savaşa dönüşmesini engelledi. Politik gerginliği sistemler arasındaki rekabetin ifadesi olarak sınırladı. Gelişmiş ülkeler işçi sınıflarını da, elde ettikleri hakları korumak ve sistem içinde kalarak geliştirmek gibi bir çizgide tuttu. İşçi sınıfını fabrikalarında tutan ve fabrika içindeki militanlıkla sınırlayan bu yapı, merkez ülkelerde sınıf mücadelelerini de barışçı bir potaya soktu, ücret sendikacılığını düzenin kabul sınırları içine almakla yetinmedi; gelirlerin yeniden dağılımında etkin kurumlara dönüştürdü. Ancak 1960’ların sonu ve 1970’lerin başı, kapitalist ülkeler işçi sınıflarının, Fransa’daki 1968 devrimci dalgası bir yana bırakılırsa, sistem dışına yönelmese de büyük bir hareketlilik geliştirdiği yıllar oldu. Grevlerde işgünü kaybı Almanya’da 1958-67 arasında yılda 373.000 gün iken, 1968-73 arasında 825.000 güne çıktı. Bu rakamlar aynı dönem için, İngiltere’de 3.324.000’den, 10.992.000 güne; ABD’de 27.670.000’den, 42.525.000 güne yükseldi. Japonya ise görece sakindi. Aynı dönemde grevler nedeniyle işgünü kaybı 4. 471.000’den sadece 5.480.000 rakamına çıktı. Sınıf mücadelelerinin yumuşak olduğu dönemin sonuna gelinmişti.

Buraya kadar olan kapitalist dünyanın sınırları içindeki gelişmelerdi. Çünkü dünya pazarının önemli bir bölümü daha 2. Savaş sonrasında kapitalist-emperyalist dünyanın dışına çıkmış ve görece sert mücadeleler bu iki dünya arasına sıkışmıştı. Dünyanın iki kutupluluğu ve nükleer denge, sistemler arası mücadeleyi topyekün olmaktan çıkarmış ancak söndürememişti. Çin, Vietnam, Küba, Filistin, Nikaragua, Angola ve benzeri ülkeler ulusal ve toplumsal bir mücadeleyi yükseltir veya zafere ulaştırırken, emperyalist kontrol bir dizi Latin Amerika ülkesini faşist ve otoriter yönetimler altına soktu. Özetle söylemek gerekirse, 2. Savaş sonrası dönem, merkezlerde görece barışçı mücadelelere karşılık, sıcak çatışma ve kapitalizmden kopuşların zayıf halkalara yayıldığı bir dönem oldu. Ancak Çin ve Küba dışındaki kopuşların krizin derinleştiği döneme denk düştüğünü ayrıca belirtmek gerekir.

Krize Karşı Neoliberal Çözüm

Karlılığın düşmesi eğilimine karşı önlemler neler olabilirdi? Karlılığı düşüren etkenlerin ortadan kaldırılması veya geriletilmesi bu sorunun hemen verilebilecek cevabıdır. Bu da gelişmiş ülkelerde devletin gelirlerin bölüştürülmesinde oynadığı rolün geriletilmesi olarak ilk adımda gündeme geldi. Tekeller, işsizlik sigortası, parasız sağlık ve eğitim hizmetleri gibi sosyal ücretlerden vazgeçilmesini ve kapitalizmin bir iç dinamiği olarak “yaratıcı yıkıcılığın” serbest bırakılmasını ve nihayet “paranın disipline” edilmesini önerdiler. Neo-liberalizm ve Freidman’ın adıyla anılan para politikaları, bunalımın bütün yükünün işçi sınıfına ödetilmesini öngörüyordu. İşçilerin daha az ücrete, işgüvencesinden yoksun kalmaya, daha yoğun sömürüye yol açacak çalışma şartlarına razı edilmeleriyle; kısacası çalışanlar üzerinde baskıcı, otoriter politikalar uygulanmasıyla sorun büyük ölçüde çözülecekti. Sosyal politikalardan ve ideolojik adıyla “refah devleti”nden vazgeçilir ve vergiler düşürülürse (kar hiç vergilendirilmese daha da iyi olurdu) ve enflasyon disiplin altına alınırsa; her şey, piyasanın işleyişine bırakılırsa bunalım ortadan kalkardı. Çünkü neo-liberallere göre bunalımın nedeni, piyasanın işleyişinin önündeki bu türden engellerin varlığıydı.

Şüphesiz, Ekim Devriminin, bütün sonuçlarıyla ortadan kalkmasından önce, “sosyal devlet”, “refah devleti” gibi kavramlardan ve sosyal politikalardan vazgeçilmeye başlanması; iki tesbite izin veriyor. Birincisi, “Sosyalist sistem”in, bulunduğu durumda, dünya işçi ve emekçileri için çekiciliğini kaybetmiş olmasıdır. Bu etkiden ve çekicilikten emperyalizm artık korkmuyor. İkincisi ise, kriz bu tür korkuların hesaba katılmasına izin vermeyecek kadar şiddetlidir. Gene de, bu önlemlerin bir ilk adım ve asli çözümlere yönelmeden atılacak bir ilk adım olarak gündeme geldiğini kaydetmek gerekir. Gerçekten de, kapitalist devletlerin sosyal harcamaları en uç örnek olarak İngiltere’de ve görece daha az olmak üzere diğer gelişmiş kapitalist ülkelerde, 1980’li yılların ortalarında gündeme geldi. Verimli olmayan, rekabet koşullarına dayanamayacak bir üretkenlik ve karlılıkla çalışan firma ve sektörlerin yıkılmaya bırakılması olarak da tanımlanabilecek, (kapitalizmin anarşik yapısını ve üretici güçlerin tahribine yolaçan rekabeti bir meziyet gibi göstermeyi amaçlayan) “yaratıcı yıkıcılık” ise, ülke ekonomisinde kritik büyüklükteki tekelci firmalar dışında kalanlar için yürürlüğe konuldu. Chrysler’in iflasına izin verilemez, ama tekel dışı alandaki firmalar yıkılmaya bırakılabilir. Tekeller “muhayyel” serbest piyasanın mantığına aykırı değil mi, sorusunu atlayıp sendikaların piyasanın mantığına aykırı olduğu söylenebilir ve buna paralel olarak sendikal hakları kısıtlayıcı önlemler alınabilir. Okullar ve sağlık hizmetleri düşük gelirliler için de paralı hale getirilebilir, trenler ve belediyelerin ulaşım hizmetlerinde uygulanan sübvansiyonlar kaldırılabilir. Vergilerin yapısı değiştirilip, kar gelirlerinden alınan kurumların ödediği vergilerin payı azaltılırken, kişi başına alınan vergilerin ve dolaylı vergilerin payı arttırılabilir. İlk kez İngiltere’de gündeme gelen “kelle vergisi” vergilendirmedeki neo-liberal yönelişlere bir örnek olmuştur. Devlet bazı harcamalarından vazgeçmekte ve dolayısıyla bazı vergilerden de vazgeçmektedir. Ancak yeni vergilendirmelerle devletin tekellere kaynak aktarmasının imkânları da genişlemektedir. Tekelci özel sermayeye kaynak aktarma yöntemleri, “.. sistemin tekelci devlet kapitalizmi evresinde sermayenin değer yitirmesi sürecinin (ortalama kar oranlarının düşme eğilimi) yolaçtığı bunalımın, kamusal fonların devreye sokulması ve bu arada doğrudan kamu girişimciliğinin geliştirilmesiyle hafifletilmesidir. Özel sermayenin -özellikle tekelci sermayenin- bölüşeceği kar kütlesinin azalmamasına yardımcı olabilecek kamu müdahaleleri, (a) Kamu fonlarının bir bölümünün ortalama kar oranının altında bir getiriye razı olarak büyük sermaye gerektiren (sermayenin organik bileşimi yüksek) alanlara yatırılması; (b) Özel firmalar için önemli dış yararlar sağlayan, Pazar ölçeğini genişleten altyapı hizmetlerine (ulaştırma, haberleşme, enerji, araştırma-geliştirme, belediye hizmetleri) ağırlık verilmesi; (c) Emek gücünün yeniden üretim maliyetlerini düşüren ve emek verimliliğini yükselten harcamalara giderek büyüyen kaynaklar aktarılması; (d) Özel girişimlerin dolaysız ya da dolaylı olarak kamu fonlarıyla finansmanı, (e) Sermayenin değer yitirmesini selektif kılan ve tekelci sermaye birikimini kayıran pay senetli ortaklıkların (sermaye piyasasının) geliştirilmesi ve enflasyonist süreçlerin kullanılması olarak özetlenebilir.” (O. Oyan, Dışa Açılma ve Mali Politikalar Türkiye: 1980-1989 s.301, Vyayınları 2. Baskı Mayıs 1989, Ankara)

Diğer taraftan parasal ücretlerin düşürülmesi, bir yandan sendikal hakların kısıtlanması yoluyla gündeme gelirken, diğer yandan iflas ve kapanan fabrikalar, daralan işletmeler nedeniyle çoğalan işsizler ordusuyla sağlanmaktadır. Her çalışan, iş güvencesinin olmadığı ve her an işini kaybedebileceği endişesiyle terörize edilmekte ve bu terör, çalışanları birbirinin rakibi haline getirirken; aynı zamanda patronlarının çıkarlarıyla, sınıf dayanışması ve örgüt bilincinden koparılmış tekil çalışanın çıkarlarını aynılaştıran bir zihniyetin gelişmesi için zemin hazırlamıştır. Buraya kadar söylenenler gelişkin kapitalist ülkelerde olup bitenlerle ilgilidir. Bunalımın aşılmasına, bu önlemler yetmemiştir.

Petrol Krizi ve ABD’nin Yeniden Kontrol İmkânları

Burada kısa bir özetle “Petrol Krizi”ne de değinmek gerekir. Çünkü gerek bunalımın seyrinde, gerek bunalımdan çıkış arayışlarında petrol krizi ve sonuçları önemli ipuçları vermektedir. 1973’de İsrail’e karşı Suriye ve Mısır’ın giriştiği askeri harekâtla başlayan ve İsrail’in zaferiyle sonuçlanan Yom Kippur savaşı, o güne kadar batılıülkelerin çoğunun korktuğu bir ihtimali, petrolün bir silah olarak kullanılmasını fiili duruma getirdi. Aslında 1967 Arap-İsrail savaşı sırasında Süveyş Kanalı’nın kapanması petrolün batıya taşınmasının maliyetlerini bir ölçüde yükseltmişti. Ancak 1969’da Libya Kralı İdris’in Kaddafi liderliğinde bir grup “devrimci” subay tarafından devrilmesi ve devrimcilerin ülke kaynaklarının petrol şirketleri tarafından soyulmakta olduklarının bilincinde oluşları petrol fiyatlarındaki ilk kıpırdanışları başlattı. O güne kadar hiçbir işlevi bulunmayan Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü, OPEC’in, bu kıpırdanmayla birlikte gerçek bir güce dönüşmeye başlaması petrol fiyatlarını yukarıya doğru hareketlendirdi. Bu hareketlenme karşısında batılı ülkelerin çoğu karşı bir kartel oluşturulması, alıcıların da üreticiler karşısında ortak tutum geliştirmeleri doğrultusunda ısrar göstermelerine rağmen, ABD hükümetleri fiyat artışlarına karşı “tarafsız” davrandı.

ABD, Yom Kippur savaşı sonrasında fiyat artışlarına karşı birleşen ve petrolsüzlük tehlikesine karşı alternatif enerji politikaları arayışı içine giren batılı ülkelerin önderliğini yaptı; ancak, bu önderliği fiyatların belli bir düzeyden aşağıya düşmemesinin güvencelerini oluşturmak biçiminde yaptı. Petrol kriziyle ilgili pek çok senaryo bulunmakla birlikte, sonuçlarının da doğruladığı bir senaryo bize de gerçeğe en yakın geliyor. Bu senaryo da ABD’nin bu krizi istediği, desteklediği, hızlandırdığı ve meyvelerini topladığı şeklindedir.

Savaştan yaklaşık 1 yıl sonra Enver Sedat’ın El Ahram gazetesine verdiği demeç, Arap-İsrail çatışmasının değil, özel olarak Yom Kippur’un nedenlerini şöyle açıklıyor: “1974 ufkunda bir somun ekmek bile bulacağımız kuşkuluydu. Bir kuruş dövizimiz yoktu, ne borç alacak ne de ödeyecek halimiz vardı. Eğer 1974’e böyle girseydik, İsrail tek kurşun sıkmadan işimizi bitirecekti. Mısır, Arap ülkelerinden mali yardım istiyor. Arapların cevabı, ‘İsrail ile ciddi bir savaş olmazsa size para veremeyiz’ oluyor. Anladık ki, kanımız pahasına (Kanal’ı) kahramanca geçmeden bir dolar almamız bile mümkün değildir.” (Ergun Türkcan, Dünya Krizi mi, Petrol Krizi mi? adlı makale. Dünya’da ve Türkiye’de Yaşanan Ekonomik Bunalım, s. 73.Dip Not: 28)

ABD’nin Arap Dünyasındaki en sadık müttefiki Suudi Krallığı, “para istiyorsan önce İsrail’le savaşmalısın” diyor, Mısır’a. Bu sırada Suudi Arabistan’daki ABD Büyükelçisi bir Arap ve petrol uzmanı sayılan Akins’in böyle bir girişimden habersiz olduğunu düşünmek yerine, savaşın başlamasından kısa bir süre önce bu göreve atanmış olmasının anlamlı olduğunu düşünmek daha doğrudur.

Savaş sırasında gerçekten de Suudiler ve diğer petrol üreticisi Araplar Mısır ve Suriye’ye yardım etmiştir. Ancak yardım, çok kısa sürmüş savaşın yaralarının sarılmasına faydalı olabilmiştir. Üstelik savaşın ağır sonuçları, Mısır’ın anti-emperyalizminin de sonu olmuş ve fazla zaman geçmeden Camp David’de ABD’nin himayesinde İsrail’le masaya oturmak durumunda kalmıştır.

Savaşın sonuçlarından en çarpıcı olanı 1974 başından itibaren petrol fiyatlarının sıçraması olmuştur. Petrol fiyatı 1972’de 2 dolar/varil iken, 1975’de 11 dolar/varil oldu ve yükselmeye devam etti. Petrol fiyatlarının yükselişiyle birlikte savaş zamanlarında bile karartma yapmayan Batı şehirleri karanlıkta kalmış, fabrikalar vardiya düşürmüş, otomobiller garajlarda beklerken yürümenin insan sağlığı üzerindeki olumlu etkileri magazin basınında propaganda edilmiştir.

Batının enerji kaynağı petroldür ve gelişmiş kapitalist ülkeler içinde petrol üreticisi ülkelere bağımlılığı en az olan ülke ABD’dir. Petrol fiyatlarındaki yükseliş başta Japonya, Almanya, Fransa ve İtalya gibi gelişmiş kapitalist ülkeler olmak üzere petrolü dışardan alan bütün ülkelerin dış ticaretine ağır bir yük getirmiştir. Bu da ABD sermayesini dünya çapında görece avantajlı hale getirmiştir.

Aynı zamanda Arap Petrolünü üreten, işleyen, dağıtan ve satan çokuluslu şirketlerin çoğu ve en büyükleri Amerikan kökenli şirketlerdir. Üçüncü olarak, petrol fiyatlarının yükselişiyle birdenbire çok para kazanmaya başlayan Arap ülkelerinin ellerinde biriken fonların, ABD’nin sistemin bütününü kontrol imkânlarını güçlendiren bir faktöre dönüşmesinden söz etmek gerekir.

Suudi Arabistan sanılabileceğinin aksine petrol fiyatlarının çok yükselmesinden yana değildir. Çünkü böyle bir yükselişin İran ve Irak’ın elinde büyük bir silahlanma ve dolayısıyla saldırganlık potansiyeli yaratacağına ve sonunda kendisinin bundan zarar göreceğine inanmaktadırlar. Diğer taraftan ne Suudiler, ne de Şeyhlik ve Emirliklerin ellerindeki birikimleri hızlı bir kalkınma ve sanayileşme için kullanmaya niyetleri yoktur. Çünkü ülkelerindeki geleneksel ve tabiri caizse antik toplumsal yapıyı hareketlendirecek ve hızla dönüştürecek bir kalkınmanın, kendi hanedanlıklarını tehlikeye sokacağından endişe duymaktadırlar. Bu endişeler bir yana, zaten ülkelerinin sanayileşme düzeyi, ellerindeki fonları emebilecek gelişkinlikte değildir. O halde bu fonlar ne olacaktır? Dünya özel para piyasasına çıkan bu paralar da ABD’nin kontrolünü güçlendirmiştir: “Ancak, trilyon dolarla ifade edilebilen bu piyasanın kontrolü de, İMF, İBRD (Dünya Bankası), Ex-İm Bank vb. resmi kredi mekanizmalarının elinde olduğu kadar ABD hükümetine aittir. Altından ayrılmış bir dolar dünyasında, dalgalı kurlarla yaşanan uluslararası bir para sisteminde de, uluslararası likiditenin kontrolü, hem arz, hem de yeni doların bir şekilde bağlandığı meta, yani petrol üretiminin dolaylı ve dolaysız biçimde kontrolüyle dönüp-dolaşıp ABD’nin eline geçmektedir.”( Ergun Türkcan, A.g.e, s. 80-81).

Gelişmeler içindeki rolünün ne olduğuna dair yeterli somutlukta kanıtlara şu an için sahip olmasak bile; ABD’nin, kapitalist-emperyalist dünya içindeki hegemonyasını güçlendiren bir faktör halinde kullandığı petrol krizinin asli faydalananı olduğu kesindir.

Petrolün bu yolla kapitalist dünyanın kontrolünde kullanılması, uluslararası mali kuruluşlar eliyle likiditenin kontrolü, şeyhlik ve emirliklerin desteklenmesi yoluyla, onlar üzerinden petrol kaynaklarının kontrolü.. Bütün bunlar krizin derinleşmekte olduğu dönemin politikalarıdır. Daha sonra Petrol kaynaklarının doğrudan kontrolü gündeme gelecektir. 1990 yılı yazında Irak’ın Kuveyt’i işgaliyle başlayan süreç, bu yolda atılan adımların en cüretkârı olacak ve ABD ordusunun, Körfez bölgesine bizzat konuşlanması için aranan altın fırsat yakalanacaktır. CİA destekli Vahabi ve Mafyoz “Çeçen Ulusal Kurtuluş Mücadelesi”, Fergana Vadisi’nde konuşlandırılmış, sıkıştıkça Afganistan’a geçen ve sonra geri dönen, Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan’da istikrarsızlık yaratmaya çalışan CİA aleti “İslami Mücahit” birlikleri petrol kaynaklarına müdahalenin ortamını oluşturmak üzere 2000’e gelirken seferber edilmiştir. Aynı zamanda Irak’ın “lüzum görüldükçe” bombalanması, ABD’nin petrol bölgelerine müdahalesinin rutin bir biçimi olmuştur.

Kriz Şartlarında Mali Sermayenin Büyümesi, Borç ve Borsa Krizleri, “Sıcak para”

1970’li yıllar boyunca üretkenlik geriledi, kâr oranları düştü, enflasyon ve işsizlik yükselmeye devam etti. Uluslararası para sisteminin dağılması ve petrol fiyatlarında ortaya çıkan hızlı artış, büyük bir istikrarsızlık yarattı. Yatırımcılar için riskleri büyüttü. Bu durum ise sermayedarlar açısından sanayiye yatırım yapmayı çekici olmaktan çıkardı. Bankalar imalat sanayiinde yatırım yapacak kredi müşteri bulmakta zorlanmaya başladılar. Beş sanayi ülkesinde, imalat sanayine yapılan sabit sermaye yatırımlarına bakılabilir:

1955-1969 1970-80

ABD 4.43 2.75

Japonya 15.6 5.6

Almanya 6.4 3.2

Fransa 8.1 3.05

İngiltere 5.5 0.95

1960-1980 arası dönemde imalat sanayiinde üretkenliğin yıllık büyüme oranları da aynı eğilimi ortaya koymaktadır:

Avrupa Japonya ABD

1960-73 5.7 10.5 3.1

1973-81 4.2 5.8 1.6

Bu durumu açıklamak üzere, emperyalizmin ideologları tarafından ileri sürülen ve daha çok sosyalistliğinin dayanakları kendi zihninde çökmüş solcu eskileri tarafından tekrarlanan bir tez ise, ekonomide üretici sektörlerin rolünün, artık kritik olmaktan çıktığı; iletişim, finans ve servis sektörlerinin öne geçtiği şeklindedir. Bu tez bilinçli, istenerek yapılmış bir tercihin değil, imalat sanayiindeki kar hadlerinin düşmesinden kaynaklanan bir tıkanıklığın kutsanmasından başka bir anlama gelmiyor. Zaten iletişim, finans ve servis sektörlerinin üretime yön verici bir konum kazanması, üretimin yerini alması değil; imalat sanayiinde maliyetlerin düşürülmesi, verimliliğin arttırılması ve böylece kar hadlerinin yeniden yükseltilmesi yönünde oynadığı rolle ilgilidir.

Böylece emperyalist-kapitalist ülkelerde ortaya çıkan sermaye fazlası ile, Petrol üreten Arap ülkeleri yönetici sınıflarının elinde biriken ve bankacılık sisteminin kontrolüne giren büyük fonlar, merkez ülkelerden, azgelişmiş bağımlı ülkelere doğru hareket etmeye başladı. 1946 sonrasında ithal ikameci bir sanayi kurmaya girişen; ancak bu sanayi ne kadar gelişkinse, o ölçüde ara mallar ithalatı; dolayısıyla dış kaynak ihtiyacı artan bağımlı ülkeler, pazar potansiyelleriyle, işgücünün ucuzluğuyla, sermaye ihracı için çekiciliğe sahiptiler. Sermaye bu ülkelerde görece yüksek kar hadlerine doğru akmaya başladı. Sermayenin hızla uluslararasılaşması; sermaye ihracında bu hızlı artış; meta ihracında yeni pazarların aranması çabasıyla paralel gelişiyordu. Çok uluslu şirketler 70’li yıllardan başlayarak şube sayısı, üretim ve ticaret hacimleri itibariyle büyük bir hızla büyüdüler. Banka ve sanayi sermayesinin yüz yılın başından farklı olarak, uluslararası düzeyde merkezileşmesi, yoğunlaşması ve bütünleşmesi yaşanmaya başladı.

Azgelişmiş bağımlı ülkelerin borçları 1970-1983 arasında 68 milyar dolardan 620 milyar dolara yükseldi. Dünya Bankası bu rakamın 1984 yılında 895 milyar dolara çıkmış olduğunu tahmin ediyordu. Doğal olarak sistem, borçların faizleriyle birlikte geri ödeneceğinden kuşku duymuyordu Ancak Meksika’nın 1982 yılında, borçlarını ödeyemeyeceğini ilan etmesi ile büyük bir şok yaşandı. Bağımlı ülkelere akan fazla sermaye borç krizine girdi. ABD, Meksika krizinin uluslararası bir mali krize yol açmaması için faizleri düşürdü ve düşürmeye devam edeceğini açıkladı. Krizden çıkış ve toparlanma beklentilerinin güçlendiği bir dönemle çakışan bu uygulama sermayeyi yeniden merkezlere yöneltti. Faizlerin düşürülmesiyle ABD’de borçlanmak kolaylaştı. Borçlanmanın kolaylaşmasıyla ABD ve Avrupa’da şirketlerin el değiştirmesi, birleşmeler hız kazandı. Bankalar da ellerindeki fonları bu tür spekülatif yatırımlara yönelttiler. ABD ve özellikle İngiltere hükümetlerinin uyguladığı monetarist politikalar sonucu vergilerin düşürülmesi ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesiyle; haberleşme ve bilgi işlem teknolojisinin sıçramalı gelişmesi ve yaygınlaş- ması; bu sürecin önünü daha da açtı.

Üretime değil, üretilmiş artık değerin yeniden paylaşılmasına dönük bu spekülâtif gelişme rüyası, 19 Ekim 1987’de ABD ve Avrupa’da borsaların muazzam çöküşüyle, bir süre için de olsa bir kâbusa dönüştü. Ancak bu rüyadan vazgeçmek istemeyen, Hong Kong ve Tokyo borsasına yönelenler de 1990’ların başında Tokyo Borsasının çöküşe geçmesiyle yüzlerini yeniden gelişmekte olan piyasalara döndüler. Zaten 1989’da yeniden ve daha güçlü biçimde ortaya çıkan durgunluk, bu dönüşü başlatmış durumdaydı.

Sermaye ihracının yeniden azgelişmiş, bağımlı ülkeler piyasalarına yönelişi; sermaye piyasalarının globalleşmesinin büyük ölçüde tamamlandığı şartlarda gerçekleşti. Artık “Sıcak para” adı verilen mali sermaye, bu globalleşme sayesinde kendisini risklerden uzak tutan, likit kalmaya özen gösteren, kısa vadeli, çok hareketli, gelişmiş teknoloji ile kolay ve hızlı biçimde yer değiştiren uluslararası bir mali sermayeye dönüşmüş bulunmaktadır.

Kriz Çerçevesinde Merkez-Çevre İlişkileri

1.Krizin Bağımlı Ülkelere Aktarılması

Özellikle petrol krizi sonrasında Türkiye dâhil petrol ithal eden, azgelişmiş bağımlı ülkelerin ödemeler dengesi açıkları büyüdü. Likid fonları banka sisteminin kontrolü yüzünden, ABD hükümetinin sanayileşmekte olan, bağımlı ülkelere fon transfer etme imkanları daralmış durumdaydı. Kapitalist-emperyalist sistem içinde, ağırlıkla 1946 sonrasında gelişen devletlerarası borçlanmaların yerini, yüzyılın başında olduğu gibi, özel piyasalardan banka sistemi aracılığıyla borçlanma aldı. Bu gelişme ülkelerin kredi kullanımları üzerindeki banka kontrolünü getirdi. Meksika krizi öncesinde genel kabul gören “ülkeler iflas etmez sadece borçlarını ödemeleri gecikir. Gerekli politikaları uygulamalarına zaman tanınırsa, bu borçlar eninde sonunda ödenir” şeklinde özetlenebilecek teori inandırıcılığını kaybettiği için; söz konusu kontrol; artık, kredilerin geri ödenmesini garanti edecek biçimde kullanılması, borçların ödenmesi ve ancak böyle bir performansın gösterilmesinden sonra yeni borçlanmalara imkân doğması gibi koşulları dayatmaktaydı. Borçların ödenebilmesi için uygulanacak “gerekli politikalar” bankacılık sistemi tarafından belirleniyordu. Bu ise hem üretimi ve hem de tüketimi sınırlayan etkiler yaratıyordu. Petrol fiyatlarının yükselmeye devam etmesi ise bu tür ülkeleri zaten daha çok borçlanmaya zorlamaktaydı. Bu görünüm, düşük bir kalkınma hızı, önemli ölçüde işsizlik ve ağır bir dış borç yükü ile karşılaşan bağımlı ülkelerin sanayileşme çabalarını durdurdu.

Bu ülkelerin büyümesinin durması, dünya ekonomisinin büyümesinin ve dolayısıyla emperyalist metropollere talep ve gelir akışının tıkanması anlamına gelmiştir. Uluslararası Keynescilik sona ermiş, kriz aktarıldığı azgelişmişlerin duvarına çarparak geriye dönmeye başlamıştır.

Bu arada Amerikan hegemonyasında gedikler açılmadan önce, uluslararası Keynesciliğin kurumsallaşması İMF üzerinden geçerken, bu kurum da kriz koşullarıyla dönüşmüş ve bankerlerin hâkimiyeti altında, borçlu ülkelere dayatılan borçlanma ve ödeme koşullarının ve buna bağlı iktisadi politikaların takipçisi olmuştur. İMF’nin bu rolü krizin azgelişmiş, bağımlı ülkelere aktarılmasına uygundur. 1980-90 dönemi içinde borçları 800 milyar dolardan 1.300 milyar dolara yükselen çevre ülkelerin reel gelirleri, aynı dönemde %60 oranında gerilemiştir. Yoksul ülkelerde yaşayan ve dünya nüfusunun %56’sını oluşturan 3 milyar insan, toplam dünya gelirinin %5.4’ünü paylaşabilmektedir. Bu ülkelere dayatılan iktisadi politikaların sonucu ise, gelişmiş ülkelerin azgelişmiş ülkelere yaptıkları yatırımların 4 katını kâr olarak transfer etmeleri olmuştur.

Sadece krizin aktarılmış olması dünya kapitalizminin krizden çıkışına yeterli olabilir mi? İkinci bir soru: aktarılan sadece kriz mi? Ve krizden çıkış çabalarının ideolojik ve siyasi anlamı nedir?

2. Uluslararası Yeni İşbölümü

Öncelikle metropol ülkeler işçi sınıflarının ücretlerinin düşürülebilmesi için azgelişmiş, bağımlı ülkelerin imkanları harekete geçirilmeye çalışılmaktadır. Bu da ücret mallarının bu ülkelerden gelişmiş ülkelere ithalidir. Sanayileşmekte olan ülkeler esas olarak ücret malları üreten sektörlerde uzmanlaşmaya zorlanmakta, kendi ülkelerinin insanları için de hayati olan bu malların borç ödeyebilmek amacıyla en düşük fiyatlarla ihracı dayatılmaktadır. Gıda, tekstil ve sisteme katkısı biraz farklı olsa da turizm sektöründe uzmanlaşmanın dayatılmasının anlamı budur. Sanayileşmekte olan ülkelerin ihraca zorlandığı ücret malları, gelişmiş kapitalist ülkeler işçi sınıflarının ücretlerinin reel olarak düşürülebilmesinin imkânlarını yaratmaktadır.

En az bunun kadar önemli olan ve sürecin bütünü içinde daha kalıcı görünen boyut ise, bağımlılık ilişkileri içindeki azgelişmiş ülkelerin birer ucuz işçi cenneti olarak görülmesi ve öyle tutulmak istenmesi üzerine kurulu uluslararasılaşma perspektifidir.

Sadece ulusal ekonomiler arası bir işbölümü değil, aynı zamanda çokuluslu şirketlerin üretim sürecini, parçalarına ayırarak değişik coğrafyalarda gerçekleştirmesi yoluyla da bu uluslararasılaşma gerçekleştirilmektedir. Emek-yoğun sektörler azgelişmişlere aktarılırken, emek üretkenliğinin yüksek olduğu sektörlerin metropollerde tutulmasına dayanan ve dış ticaret yoluyla emperyalist sömürünün gerçekleştiği bu yol sistemin karakteristik mekanizmalarından birisidir.

Doğal olarak eşitsiz rekabetin doğurduğu itirazlarla karşılaşan bu uygulamalar, şimdilik başta ABD ve Avrupa Birliği olmak üzere çeşitli gelişmiş ülkelerde yeni korumacılık önlemlerini yaratmış bulunuyor. Korumacılık politikalarının ekonomik boyutu kotalar ve vergilerdir. Ancak işin bir de ideolojik boyutu bulunmaktadır. Irkçılık, milliyetçilik, azınlık ve yabancı düşmanlığı koruma politikalarının gerisinde yükselmektedir. Neo-faşist partilerin yükselişi Fransa, Avusturya ve İtalya ile sınırlı değildir. Ayrıca ırkçılık ve yabancı düşmanlığı, sadece neo-faşist partiler tarafından temsil edilmekle kalmıyor; bu türden önyargılar her eğilimden Avrupalı arasında örtülü biçimler kazanarak yaygınlaşıyor. Vurguyu kültürel farklılığa, uyuşmazlığa ve giderek çatışmaya yapan ayrımcılık, neo-faşistlerle sosyaldemokratlar arasında bir ortak önyargı zemini oluşturuyor.

Kotalar ve uzun vadeli dış ticaret anlaşmaları gibi biçimlerde ortaya çıkan yeni korumacılık eğilimlerinin, uluslararasılaşma bu temelde derinleştikçe, en azından bloklar içinde aşılması beklenebilir. Ancak burada bir sorun vardır. Yeni uluslararası işbölümü ve bu yönelişin olası gelişmesi, tümüyle azgelişmişlerin ucuz işgücü cenneti olduğu gözlemine dayandırılmaktadır. Bu gözlemin maddi iki dayanağından bahsedilebilir. Birincisi bu ülkelerde ücret mallarının görece ucuzluğudur. İkincisi ise, bu ülkelerdeki yüksek oranlı işsizliğin varlığıdır. Bu iki faktörün de uzun vadede geçerli olması için iktisadi bir neden yoktur. Gerçekten de gelişmiş kapitalist ülkelerde, tasfiye edilecek ve özgür emek gücüne dönüştürülecek ara tabakalar artık yoktur. İktisadi gelişmeye bağlı olarak çözülecek ve kentlere bir işgücü akımı yaratacak küçük köylülük daha önce çözülmüştür. Gene kentli küçük üreticiler sınıfının işgücüne dönüştürülmesi imkânları sonuna kadar kullanılmıştır. Azgelişmişlerden bu ülkelere işgücü akımı ise, sosyal sorunlar yaratmaktadır. Kaldı ki, sürekli ve sistemin içinde anlamlı bir imkân da yaratmamaktadır bu tür işgücü göçleri. Kısa sürede bu işçiler de yerli işçilerin talepleriyle kendi taleplerini eşitlemektedirler.

Azgelişmişlerde ise hem büyük bir işsiz kitlesi mevcuttur ve hem de kırda ve kentte çözülmesi ve sanayiye işgücü olanakları yaratması mümkün tabakalar söz konusudur. Zaten de hızlı bir çözülme süreci ve kentlere yoğun bir işgücü akını gözlemlenmektedir. Bu işgücünün taleplerinin ve örgütlenmeye yatkınlığının geri olduğu, kırla bağlantılarını henüz kesmedikleri için daha düşük bir ücrete rıza gösterme durumunda bulundukları ve tüketim kalıplarının henüz kentli sınıflardan farklı olduğu doğrudur. Ancak bu gözlemlerin hepsi de bugüne ilişkindir. Keza ücret mallarının görece ucuzluğu da geçici bir durumdur. Malların ucuzlatılarak ihraç edilmesi gibi nedenlerle, fiyatlar ülke içinde de hızla yükselme göstermektedir. İhracata zorlanma ve hızlı kentleşme bu malların ucuzluğu efsanesini yıkacak birer dinamik durumundadır.

Yüksek oranlı işsizlik ise, bu ülkelere dayatılan stabilizasyon politikalarının ürünüdür. Büyümeyi en aza indiren, ekonomiyi küçülten iktisadi politikalarla zaten bir ölçüde yüksek olan işsizlik daha da büyümüştür. Ancak bu ekonomilerin tekrar büyümeye geçmesiyle birlikte işsizliğin de görece azalması, kapitalizm açısından “kabul edilebilir” sınırlara yaklaşması beklenebilir. Dolayısıyla bu ülkelerin ucuz iş gücü cenneti görünümünde olması uzun vadede yanıltıcı değerlendirmelere yol açabilir. Emperyalizmin yeni uluslararası işbölümü öngörüsünün de böyle bir kaygan zemine oturduğunu düşünmek saflık olur. Perspektifin asıl üzerinde durduğu yaklaşım, bu ülkelerin ucuz işgücü cenneti olarak tutulması, bu görünümün aynen muhafazası yaklaşımıdır.

3. Ekonomik/siyasal Bloklaşmalar ve Yeni Korumacılık Politikaları 1929 Dünya iktisadi krizi ve krizin birbirini izleyen aşamaları esnasında, emperyalist bloklar oluşmuş ve bu bloklaşma 2. Dünya Savaşına yol açmıştı. İki dünya savaşı arası dönemde Sterlin Alanı, Fransız Birliği, ABD bloklarının oluşması ve bloklar arasındaki ticaretin asgariye inmesi bir yandan; Almanya ve Japonya’nın bloklar dışında kalması, başka bir ifadeyle bloklaştırarak korumacılık duvarlarıyla çevireceği bir pazar oluşturamaması, 2. Savaşa yolaçan saldırganlığı büyük ölçüde açıklar. 1970’lerden itibaren ise, kriz global liberalizasyon ve sermayenin uluslararasılaşması sürecinin derinleşmesiyle aşılmaya çalışıldı. Serbest ticaret, uluslararası sermayenin hareketinin önündeki engellerin kaldırılması, korumacılık politikalarının terkedilmesi vb. Wall Street tanrısının kutsal emirleri gibi tekrarlandı. Ekonominin “evrensel ilkeleri” vardı ve bu ilkelere uymanın karşılığında refah ve zenginlik gelecekti.

Bu programı dünyaya kabul ettirmeye çalışan emperyalist merkezler bir yandan kendi korumacı politikalarının pek azından vazgeçtiler; diğer yandan da yeni bloklaşmalar oluşturmaktan geri kalmadılar. “Blokların oluşması, sermayenin mülkiyetiyle ilgili bir olgu değil, görece kapalı, bölgesel ticaret ve ödeme ağlarının oluşması ile ilgili bir olgu. Bu da sermayenin hareketinin önüne engeller konduğu anlamına gelir. (…) Sermayenin uluslararasılaşması ile korumacılık ve sermaye hareketlerini sınırlayıcı pratikler beraberce ve çelişkili bir birlik içinde var olan ve varlıkları birbirini dışlamayan süreçler.” (Tülay Arın, a.g.y.s.63)

Son yıllarda, adeta altından geçenin karakter değiştirdiği bir gökkuşağı gibi, her şeyin muhtevasını radikal biçimde değiştirdiği varsayılan sihirli bir kelimemiz var: Yeni! 1980’lerin sonunda, “Yeni politik kültür”, “Yeni Dünya Düzeni” gibi kavramlarla birlikte, “Militarizmden arınmış bir emperyalizm olabilir mi?” türünden, söyleyenin saflığını mı, ajanlığını mı açığa çıkardığını bilemediğimiz sorular sorulmaya başlanmıştı. Bugün de, iki savaş arasındaki bloklaşmalara benzer bir süreç hızla derinleşirken; bazı blokların “demokrasi, insan hakları, refah ve mutluluk” bloklaşmaları olduğu iddiasını dile getiren ve emperyalizmden söz edecek olursak, bu çeşit “demode” kavramları kullandığımız için, konuşmaya ilgisini derhal ve bütünüyle kaybeden “aydınlarımız” çoğalmış bulunuyor.

Avrupa Birliği günümüzdeki bloklaşmanın ilk örneğidir. Tarihi II. Savaşın hemen ertesine kadar gitmekle birlikte, son yıllarda büyük bir “fedakarlıkla” Doğu Avrupa’nın dünkü “Demokratik Halk Cumhuriyetleri’ni üyeliğe ve üye adaylığına kabul etmektedir. Aynen Varşova Paktı feshedildikten sonra, bu paktın eski üyelerini kendi üyesi yapmak için çırpınan NATO ittifakı gibi.

ABD, öncelikle Kanada’yla oluşturduğu Kuzey Amerika Serbest Ticaret anlaşmasına (NAFTA) 1994 yılında Meksika’yı da dâhil etti. Kuzey Amerika bloku 2001 yılı başında, Küba hariç, bütün Amerika kıtasını içine alan bir ticaret anlaşmasıyla kendisini kıtanın tümüne genişletmeyi başardı.

ABD’nin patronajında oluşan yegane blok elbette Amerika kıtasını içine alanı değildir. ABD aynı zamanda APEC (Asya Pasifik Ülkeleri) ve ASEAN (Güney Asya Ülkeleri Birliği- Tayland, Malezya, Singapur, Endenozya, Brunei) bloklarının da mimarıdır.

ABD ile Avrupa Birliği arasında, NATO başta olmak üzere askeri ve siyasi ortak örgütlenmelerin; İMF ve Dünya Bankası gibi araçların, Süper NATO gibi yeraltı örgütlenmelerinin yarattığı geniş ve güçlü bir geçiş alanları ilişkisi vardır. Kaldı ki, İngiltere uzun süredir AB içinde ABD’nin temsilciliği gibi davranmaktadır. Türkiye’nin AB adaylığına kabulü de ABD’nin ısrarlı ikna çabalarının derin izlerini taşımaktadır.

Uzakdoğu’da, Japonya ile birlikte, iktidardaki KP’nin sıkı kontrolü altında kendisini hızla serbest ticarete açan, kapitalistleşen Çin Halk Cumhuriyeti bölge ülkeleriyle giderek yoğunlaşan ilişkiler geliştiriyor.

Başını Rusya’nın çektiği Bağımsız Devletler Topluluğu’nu da bir tür blok olarak değerlendirmek mümkün. Rusya, içine düşürüldüğü çöküntü ve dağınıklık ortamından özellikle Putin döneminde hızla çıkmaya ve geçmişte SSCB içinde yer alan bütün Cumhuriyetlerle yeniden siyasi ve ekonomik ortaklıklarını geliştirmeye başladı. Ancak dünyanın ABD’nin hegemonyasında tek kutuplu bir dünyaya doğru evrilmesine karşı, BDT, Hindistan ve Çin arasında stratejik ilişkiler, belki bir bloklaşmaya doğru geliştirilme potansiyeli taşıyor. Japonya’nın bu bloklaşmayla yakın ilişkiler geliştirmesi; bu bloka İran’ın da, bölgesel düzeyde katılımı şaşırtıcı olmayacaktır.

Elbette bloklaşma süreçleri de, bloklar arası ilişkiler de uzun süreli gelgitler yaşayabilir. Bloklar arasında birbirine karşı kapalılıktan kaynaklanan gerilim ve öte yandan uluslararası işbirliği arayışları, çelişkili bir birlikteliği sürdürecektir. Ancak genel eğilim, bloklar içi ticaretin yoğunlaştırılması; blokla ifade edilen pazarın blok dışına karşı vergi, kota gibi korumacılık önlemleriyle bir ölçüde kapatılması yönündedir.

Blokun korumacılık politikalarıyla bir ölçüde kapalı bir pazar haline gelmesi ise; bu ortaklığın başını çeken emperyalist merkez veya merkezler için, blok içinde yer alması sağlanmış azgelişmiş- lerin açık pazara dönüştürülmesi, başka bir ifadeyle yeni sömürgecilik ilişkilerinin bloklaşma biçiminde yeniden tanzim edilmesi anlamındadır. Elbette bu süreç sadece ekonomik ilişkiler çerçevesinde gelişmemekte; çoğu zaman siyasi bir dönüşümün dayatılması gündeme gelmektedir.

Endonezya’nın Doğu Timor sorununu, müttefiki ve yakın dostu ABD’nin yönettiği bir süreç içinde parçalanarak çözmesi; bu çözüme direnen Endonezya ordusunun, geçmişte kendi halkına karşı yürüttüğü kirli operasyonlara ilişkin belgeler CİA tarafından, aynı gün dünya basınına servis edilerek çökertilmesiyle gerçekleşmiştir. Bu yüzden “Endonezya korkusu”, ABD’nin müttefiki olarak, geçmişte kendi halkına karşı ve ABD politikaları doğrultusunda, kirli operasyonlar yürüten bütün orduların üst kademelerinin ortak korkusu durumundadır.

4.Ulus-Devletler ve Küreselleşme

Neoliberalizm, daha sosyalist sistem ayaktayken, kapitalist dünyada, sermayenin özgürleşmesi için kimi düzenlemeleri gerçekleştirmeye girişmişti. Kuşkusuz aşama aşama gelişen bu süreç, sosyalist sistemin sükutundan sonra daha büyük bir hız ve derinlik kazandı. Bu düzenlemeler, azgelişmiş ve bağımlı ülkelere bir dizi politikanın önerilmesinden çok, bu politikaların dayatılması yoluyla gerçekleşti. Azgelişmiş ülkeler, hemen hiçbir kontrol gücüne sahip olmadıkları uluslararası piyasalara, giderek daha büyük ölçüde açılmaya zorlandılar. Her açılma adımı ise, bu ülkeleri kendilerini koruma mekanizmalarından biraz daha yoksun kılan şartlara yolaçtı. Her defasında daha kırılgan, krizlere daha açık hale gelen ve sık sık krizlerle sarsılan ve değer kaybeden ekonomilerinin istikrarı için, daha çok liberalleşmeye, daha çok dışa açılmaya, daha az korumaya, daha az kamu hizmetine ve daha az sosyal güvenceye zorlanan azgelişmiş ülkeler; bu duruma inanılmaz maliyetler ödeye ödeye düşürüldüler. Geniş halk kesimlerinin yaşam düzeyi sürekli olarak düşürüldü, iç talep olağanüstü daraltıldı. Kamu hizmetlerinden vazgeçilerek gerçekleştirilen tasarrufların, yatırımların ve sanayinin büyümesine, her aşamada daha çok dışa açılınmasına ve çoğu zaman dış ticaret fazlası verilmesine rağmen istikrarsızlıktan kurtulma ve refah vaadi gerçekleşmedi. Emperyalizm azgelişmişlerin bu fedakarlıklarını, düşen dış ticaret hadleri, bu ülkelerin ihraç malları fiyatlarının düşmesi ve faiz hadlerinin sürekli yükselmesiyle giderek katlanan dış borç ödemeleri yoluyla kendisine akan bir servet aktarımı imkanı haline getirdi.

..Türkiye, 1970 başı-1979 sonu arasındaki on yılda ana para ve faiz toplamı olarak 3.7 milyar dolar dış borç ödemişti. Demek ki, 1970’lerde ödediği miktar, 1980’lerin onda biridir! Bu 3.7 milyar dolar şimdi (1985) Türkiye’nin sadece yıllık asgari dış borç ödemesi olmuştur (ve ayrıca 1985’te ödenecek olandan azdır). Ama Türkiye’nin milli geliri 1970’lerdekinin on katına ulaşmak bir yana, 1979’dakinden bile daha fazla değildir.” (Bilsay Kuruç, Bırakınız Yapsınlar, Bırakınız Geçsinler Türkiye Ekonomisi 1980-85 adlı derlemeye önsöz, s.12, Bilgi Yayınları, Ankara, İkinci Basım Ekim 1985)

Bu ekonomiler, uluslararası pazarlarda rekabet gücüne dayalı bir ihtisaslaşmaya yönlendirildiler. Böylece emek yoğun ve katma değeri düşük sektörlerin; üstelik çokuluslu sermayenin bu ülkelerdeki büyümesinin bir ifadesi olarak gelişmesine karşılık, gerçek bir sanayileşme Bu şartlar altında eşitsiz gelişme eğilimleri, azgelişmiş ülkelerle, refah düzeyine yetişmeyi arzuladıkları emperyalist ülkeler arasındaki uçurumu derinleştirdi. Bu uçurum, neoliberalizmin içi ne kadar boşsa, o kadar sık ve kuvvetle tekrarlanan “kutsal” propaganda metin ve sloganlarıyla ve daha önemlisi, bu ideolojinin kendi ülkesindeki taşıyıcısı haline gelmiş; gelir dağılımının aşırı bozulması perspektifini kaybettiler. Serbest ticaret anlaşmaları yoluyla gümrükleri üzerindeki egemenlikleri zayıfladı. Koruma politikalarını uygulamaktan ya vazgeçirildiler; ya da böyle bir imkânları kalmadı. Ulusal paraları, ekonominin yüksek düzeyde dolarizasyonu nedeniyle bir tasarruf aracı olmaktan çıktığı gibi, değişim aracı olma işlevini de yitirdi. Dış pazarlarda rekabet gücü kazanmak için ulusal paranın değerinin sürekli ve hızlı düşürülmesi, ulusal paraya güveni sıfırladı. sonucu yüksek bir refah düzeyini yakalamış dar bir elitin şamatasıyla kapatıldı.

Azgelişmiş ekonomiler bütünüyle bir “borç ekonomisi”ne dönüştüler. Bu ülkelerde yürürlüğe konulan “…parasalcı ekonomik politikaların temel işlevi öncelikle dış borçların anapara ve faizlerinin geriye ve düzenli olarak ödenmesidir. Bu noktada da önemli olan ne ekonomik büyüme, ne de enflasyonu önlemedir. Önemli olan her şeye karşın dışsatımın arttırılması, dış borçların bu sayede geri ödeme planına uygun biçimde yeni dış borçlanma olanaklarından da yararlanılarak ve kesinlikle dışalımı azaltmadan iadesidir.” (Tuncay Artun, Türkiye Ekonomisi 1980-85 adlı derleme, s.41-42)

Elbette ekonomik kaynakları üzerindeki denetimlerini giderek kaybeden ve görece bağımsız politikalar izlemelerine imkan tanıyan sınai ve tarımsal yapılarına uyguladıkları korumacı politikalardan adım adım vazgeçmek zorunda kalan bu ülkelerin, sadece dış politika tercihleri değil; toplumsal ve siyasal yapıları da bir yeniden düzenlenmeye maruz kalmıştır.

5.Çok Uluslu Şirketler Çok Uluslu Şirket ve şubelerinin sayılarındaki gelişmeye daha önce işaret edilmişti. ÇUŞ’ler eliyle azgelişmiş bağımlı ülkelere yapılan sermaye ihracı 1986-90 arasında yılda ortalama 37 milyar dolar iken, 1993’te 160 milyar dolara yükseldi. Bu şirketler, aynı yıl, dünya sınai üretiminin % 30’unu doğrudan kontrol etmekteydiler. ÇUŞ’lerin üretim, satış ve istihdamlarına ilişkin rakamlar, bağımlı ülkelere sermaye ihracının hızlanışını ortaya koymaktadır. Gene de uluslararası sermaye yatırımlarının düzeyi yüz yılın başındaki oranlara ancak yaklaşmaktadır. 1913 yılında yabancı sermaye yatırımlarının dünya üretimi içindeki payı %9 iken, aynı oran 1991 yılında %8.5’a ulaşabilmiştir. Uluslararasılaşmadaki asıl büyüme, yatırım ve üretim alanında değil, mali sermayenin büyümesinde ve asalaklığın korkunç boyutlara ulaşmasındadır. 1980’lerden itibaren tahvil ve hisse senedi piyasalarındaki işlemler her yıl katlanarak artış göstermektedir. Uluslararası piyasalarda parasal işlemlerde kullanılmak üzere dolaşan sermayenin 1991 yılında 1 trilyon dolar, 1993 yılında ise 3 trilyon dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir. Kapitalizm dünya ekonomisini bir kumarhaneye çevirmiş bulunmaktadır.

6.Kapitalist Restorasyonun Açtığı Yeni Pazarlar

Mandel’in uzun dalgalarda, bunalımdan çıkış için söylediklerini yeniden hatırlayalım: Mandel’e göre uzun dalgalar, yükseliş döneminden çevrimsel dalgalanmalar gibi kapitalizmin iç dinamiklerinin olağan işleyişi içinde, alçalma dönemine girebilirdi. Ancak bunalımdan bir yükseliş dönemine geçiş, otomatik karakterde değildi. İktisat dışı, dışsal bir başlatıcıyı, bir “sistem şokunu” gerektirirdi. Bu şoklar savaş, karşı devrim gibi büyük altüst oluşların kar hadlerinde köklü bir değişim yaratması, piyasanın köklü biçimde genişlemesi, kendi parasını “dünya parası” haline getirebilecek hegemonik bir devletin ortaya çıkması gibi dışsal faktörler olabilirdi. (Mandel’in kapitalizmin yaşadığı uzun dalgaya ilişkin değerlendirme ve öngörüleri için, Kapitalist Gelişmenin Uzun Dalgaları adıyla ve Doğan Işık’ın çevirisiyle, Yazın yayıncılık tarafından 1986 yılında yayımlanan kitabını ve özellikle kitabın dördüncü makalesi olan “Özgül Tarihsel Dönemler Olarak Uzun Dalgalar” adlı makalesini öneririz. Makaleler yazarın 1978 yılında Cambridge Üniversitesi Siyasal Bilimler ve İktisat Fakültesinin çağlısı olarak verdiği Alfred Marshall konferanslarının genişletilmiş şeklidir. Ve ilk dile getirilişleri bakımından da dikkat çekicidir. Z.T.)

Bilindiği gibi 1990’da bir “harbi umumi”nin başlaması veya karşı devrimci bir dalganın, bir anda Ekim devriminin bütün kazanımlarını silip süpürmesiyle değil; çok uzun süredir devam etmekte olan iki savaşın sonuçlanmasıyla karşılaştık. Soğuk Savaş sosyalist sistemin yenilgisiyle sonuçlandı ve sosyalist sistem içindeki kapitalist restorasyon dinamiklerinin sisteme karşı yürüttükleri uzun süreli savaş, kapitalist yolcuların sistemi ilga etmesiyle sona erdi.

Sovyetler Birliği’nin “Bağımsız Devletler Topluluğu”na dönüşmesi; Doğu Avrupa’daki demokratik halk cumhuriyetlerindeki rejim değişiklikleri; Çin Halk Cumhuriyeti’nde yönetimde ve rejimde köklü bir değişikliğe yolaçmaksızın kapitalist restorasyonun hız kazanması; acaba “piyasanın köklü biçimde genişlemesi” anlamına geldi mi? Bu gelişmeler kar hadlerinde köklü bir yükselmeye neden oldu mu? Emperyalistler arası pazar, nüfuz ve hegemonya mücadelesinin, bugün de bloklaşmalar şeklinde devam ettiğini görmüştük. Emperyalistler arası rekabetin ulusal devletler veya bloklaşmalar arasında; uzun süre bir süper şampiyon çıkarmadan devam edeceğini söylemek gerekir. Dolayısıyla dünyada, kendi parasını “dünya parası” haline getirmiş hegemonik bir devletin yükselişinden bahsedilemiyor. Dünün “sosyalist ülkeleri” ilk günlerin müthiş paniği ve “büyük çöküş” ruh hali içindeyken, son pürüzler de dünün komünist parti yönetimleri tarafından giderildi. Rusya’da Yeltsin’in temsil ettiği politikalara direnmek isteyen komünist ve milliyetçi parlamento çoğunluğu, Duma binası topa tutularak ezildi. Neoliberalizm Şili 1974 ve Türkiye 1980 darbelerinde olduğu gibi, parlamentosunu topa tutan Yeltsin’in de “demokrasiyi” savunduğundan şüphe etmedi ve alkışladı. Emperyalizmle kucaklaşmaya en istekli olan Macaristan, Çekoslovakya (daha sonra iki cumhuriyete barışçı biçimde ayrıldılar), Bulgaristan ve duvardan düşen ilk tuğla olan Polonya, üstelik orada bir tuğlanın geçmişte de olup olmadığı meçhuldür, hemen; hem NATO’ya ve hem de AB’ye irtibatlandırıldılar. Demokratik Almanya Federal Almanya’ya iltihak ettirildi. Çavuşesku ailesinin kurşuna dizilmesiyle Romanya’da sorun çözülmüştü. Ve Yugoslavya sadece toprakları ve etnik kökenlerine göre halkları itibariyle değil; ruhuyla, temsil ettiği değerlerle de paramparça edildi ve parçalanmaya devam ediliyor.

Bu ülkelerde direniş potansiyelleri bütünüyle kontrol altına alındıktan veya ezildikten sonra, üç hatta dört haneli enflasyonlar kontrol altına alındı ve örneğin Rusya Federasyonunda tek haneli bir düzeye indirildi. Doğu Avrupa’da kamu mülkiyetinin neredeyse tamamı özelleştirildi. Rusya’da bu süreç zaman içinde ilk hızını kaybetti. Gerek Doğu Avrupa’ya, gerekse Çin’e çok büyük mali kaynaklar aktarıldı ve aktarılmaya devam ediliyor. Çalışkan, kültürü ve mesleki eğitim düzeyi yüksek; buna karşılık örgütlü mücadele alışkanlıkları neredeyse yok olmuş ve üstelik müthiş bir propaganda ile yaratılan “büyük çöküş” ruh haliyle çok düşük ücret ve sosyal haklara razı hale getirilmiş bir işçi sınıfı uluslararası sermayenin sömürüsüne açıldı. Üstelik uluslararası sermayenin mallarını açısından, çok uzun yıllar boyunca tüketim sektörü batıya kıyasla gelişmemiş bu ekonomiler, potansiyel olarak büyük bir pazarı temsil etmektedirler. Emperyalist-kapitalizm bu ülkeler pazarına malları ve sermayesiyle girerken; bu ülkelerdeki sosyalist inşa süreçlerinin uğradığı başarısızlık nedeniyle sahip olduğu psikolojik bir üstünlüğü elinde bulundurmaktadır. lentisiyle, sistem çapında durgunluğun aşılamadığını ortaya koyuyor. Almanya’dan sonra Fransa’da da işsizlik oranı 1996 yılında 2. Savaş sonrası rekorunu kırdı ve faal nüfusun %12.6’sı düzeyine yükseldi. (Fransız Ulusal İstihdam Ajansı ANPE’nin verilerine göre). Ve 20 yıla yakın süre düzenli bir büyüme döneminin sona erdiği ve bir resesyon döneminin işaretlerinin ortaya çıktığı, ABD, Japonya ve son olarak Almanya’nın büyüme hızlarının yeniden düşme eğilimine girmesiyle görüldü.

Kar hadlerinde köklü bir değişikliğe yol açabilecek genelleşmiş bir savaşın yıkımıyla henüz insanlık karşı karşıya bırakılmış değil. Ancak emperyalizm tarafından iki temel sorun etrafında bölgesel çatışmalar geliştiriliyor. Bu sorunlardan birincisi petrol, diğeri de kapitalizmin dünya pazarına yeniden katılmış bulunan ülkeler başta olmak üzere, pazar ve nüfuz rekabetleridir. Basra Körfezi ve Kafkas petrolleri, özellikle ABD emperyalizmi için, savaş da dahil, her yoldan denetlenmeye çalışılıyor. Körfez savaşı ve 1996’da yaşanan füze saldırıları petrol sorununun savaş nedeni olma potansiyelini ortaya koydu. Ermenistan/Azerbaycan; Rus/Çeçen savaşları da, petrol rezervlerinin etrafında çıkan diğer çatışma örnekleridir. Yugoslavya’nın dağılması sonrasında yaşanan Bosna trajedisi ise “yeni pazarlarda” nüfuz alanı rekabetinin yarattığı ve beslediği çatışmaların örneği olarak hatırlardadır. Yugoslavya’nın nüfuz mücadelelerinin sonucu olarak parçalanması Kosova ve Karadağ’a kadar, adım adım sürdürüldü.

Bu çatışmaların dışında da, temellerini emperyalizmin sömürgeci politikalarının attığı bir dizi çatışma yaşanmaktadır. Bir yandan insani yardım edebiyatı yapan emperyalistlerin, bu çatış- ma ve gerilimlere esas itibariyle bir silah pazarı olarak baktıkları her olayda kanıtlanmaktadır. Kuveyt’i işgal eden Irak’ın karşısında Koalisyon kuranlar; Irak’a kimyasal ve biyolojik silahlar da dâhil her türlü silahı satan ülkelerdi. Çok sayıda Alman firmasının, bu ülkeye kimyasal silah üretimi tesisleri kurduğu ortaya çıkmıştı. Ruanda’da başlayan ve Zaire’ye de yayılan Tutsi ve Hutu kabileleri arasındaki, yüz binlerce sivilin öldürüldüğü, bir buçuk milyon mültecininin her türlü hastalık ve açlıkla karşı karşıya kaldığı çatışmalarda kullanılan silahların ise İngiltere ve Fransa’dan geldiği belgelendi. Ortaya çıkan belgelere göre, katliamın bütün hızıyla sürdüğü 1995 yılında bile İngiltere katliamcılara silah satmaya devam etmekteydi. Afganistan’da yıllardır süren ve uyuşturucu parasıyla finanse edilen iç savaşın silah ihtiyaçları da, “barış ve insani yardım edebiyatı” yapan batının silah sanayii tarafından karşılanmaktadır. Çatışmaya dönüşen gerilimlerin yanı sıra, çatışma potansiyeli bulunan bölgelerde de, çatışmanın muhtemel tarafı durumunda bulunan devletlerin ve siyasal güçlerin silah talepleri gene emperyalistler için müthiş bir pazar durumundadır. İran ve Irak tarafından tehdit edildiğine inanan başta Suudi Krallığı olmak üzere, gerici Arap rejimleri; Kürt sorunu başta olmak üzere, bütün komşularıyla sorunları bulunan Türkiye; Türkiye’nin yayılmacı emelleri olduğuna inanan Yunanistan dünya silah sanayisinin belli başlı müşterileridir.

Komünist Hareket ve Program

20. Yüzyılın kimi yönleriyle bu uzun tasviri, 1917’den itibaren, yeryüzündeki bütün toplumsal mücadelelere yön vermiş komünist ve devrimci programların dayandığı temel unsurların yüzyılın sonuna doğru geçirdiği köklü değişimin sergilenmesidir. Böylece artık altımızda bulunmayan bir zemini varsayan, geçmişe takılıp kalmış politika ve anlayışlarla zaman kaybetmek yerine, beş-on sene sonrasını öngörme ve geleceğe hazırlanma ihtiyacı ortaya konulmak istenmiştir.

Türkiye, 20. yüzyılı belirleyen bütün temel dinamiklerin etkisini benzer gelişkinlik düzeyindeki başka ülkelere göre daha derinden yaşadı. Bugün de, dünyadaki değişim ve gelişmelerin etkilerini büyük bir şiddetle yaşamaktadır

Görmek gerekir ki, Ekim Devrimi bütün siyasal sonuçlarıyla tasfiye edilmiştir. Ekim Devrimi’yle başlayan bir tarih içinde, kapitalizmin egemenlik alanından çıkmayı başaran dünya coğrafyasının üçte birinden fazlasında kapitalizm yeniden restore edilmiştir. İşçi sınıfının iktidarı almasının ve sosyalizmi inşaya girişmesinin bir teorik imkân ve tahayyül değil; somut bir gerçek haline gelişi; Paris Komünü’nden sonra bir kere daha dünya proletaryasına ve bütün insanlığa, üstelik çok daha uzun bir süre için gösterilmiş; ancak bu devasa atılım da, geride bıraktığı müthiş deneyim ve ilham gücüne rağmen, Komün’ün akıbetine uğramıştır. Sosyalist Sistem, emperyalizm karşısında dengeleyici ve frenleyici bir unsur olarak ve kapitalist dünyadaki sınıf mücadelelerinin gelişimine varlığıyla sağladığı bir büyük imkân olarak, artık yoktur.

Sosyalist sistemin çöküşü, emperyalist yeni sağ dalganın bütün dünyayı etkisi altına alması için çok elverişli bir zemin yaratmıştır. Gerçekten de, bütün dünyanın komünist ve devrimci hareketleri, çöküş sonrasında ağır siyasal sorunlar yaşamıştır. Hemen bütün partiler bölünmüş, yığınlar önünde inandırıcılığı zayıflamış ve yığın bağları ciddi ölçüde tahrip olmuştur. Türkiye komünist hareketinin iki ana kolu, TKP ve TİP, çöküşün hemen öncesinde sağ bir zeminde birleşmiş ve çöküşün hemen ertesinde, kendi yöneticileri eliyle bütünüyle tasfiye edilmiştir. Ancak sosyalist sistemin çöküşü, kapitalist ülkelerdeki sınıf mücadelelerinin gerilemesini hızlandırmış olmakla birlikte, bir milat olmamıştır. Aksine kapitalist ülkelerde işçi sınıflarına ve sınıf örgütlerine yönelik ideolojik, siyasal ve ekonomik plandaki saldırılar, sosyalist sistemin çöküşünden önce önemli sonuçlar almıştır. Kriz şartlarında kapitalist ülkelerde işsizlik olağanüstü boyutlara ulaşmış; işini kaybetme endişesi; emek sürecinin örgütlenmesinde meydana gelen “esnek üretim” ve “yalın üretim” gibi, emek sürecinin örgütlenmesinde kuralsızlaştırıcı yöntemlerin de katkısıyla, kapitalist dünyanın tamamında işçilerin bilincinde ağır bir çarpılmaya yolaçmıştır. Üretimin parçaları- na ayrılması; büyük fabrikalarda binlerce işçinin bir arada çalıştığı fordist üretim örgütlenmesini çözmüş; üretimin kimi safhaları fabrikanın dışına yan sanayi olarak veya emek yoğun bölümleri başka ülkelere çıkarılmıştır. 1946-70’ler arasında işçi sınıfının en modern ve dinamik kesimi olan metal işçileri; krizin asıl bu sektörde ortaya çıkmasıyla felç edilmiştir. İşçi sınıfının bir diğer savaşçı kolu, büyük mücadele gelenekleri olan madenciler, neoliberalizmin en şiddetli saldırılarına uğramıştır. İngiltere ve Türkiye’de bu bakımdan en bilinen örnekler yaşanmıştır. Sınıf mücadelesinde sembolleşmiş, çevresindeki fabrikaların işçilerine öncülük yapan sayısız fabrika, büyük şehirlerin dışına çıkarılmıştır. Büyük şehirler, modern proletaryadan önemli ölçüde arındırılmıştır.

II. Dünya Savaşı sonrası dönemde, gelirlerin yeniden dağılımında önemli bir toplumsal işlev üstlenen, sadece işçi yığınları nezdinde değil; sistemin işleyişinde önemli bir işlev ve meşruiyet kazanmış olan sendikal hareketler, zihinlerinde “Keynesçilik”ten başka bir ufuku bulunmadığı için, kriz döneminde karşılaştıkları tasfiye girişimlerinin geçici veya sınırlı olacağı beklentisiyle sınıfı mücadeleye sevketmekte tereddüt etmişlerdir. Bu tereddüt kapitalist dünyanın genelinde sendikalılaş- ma oranlarını çok aşağılara çekmiş; Fransa ve Türkiye gibi bazı ülkelerde %10 sınırının altına inilmiştir. İşçi sınıflarının en modern kesimlerinin mücadeleden, elbette konjonktürel olarak düşürülmüş olması; feminizm, çevrecilik, cinsel azınlıklar ve benzerleriyle işçi sınıfını eşitleyen; hatta diğerlerine karşı “pozitif ayrımcılık” yapan, sivil toplumcu ve demokrasiyi sınıf muhtevasından koparmış bir solculuk biçiminin öne çıkmasına yol açmıştır. Solda bir diğer eğilim ise, sınıfın bu kesimlerinden en azından orta vadede, hatta sosyalist inşa süreçlerine kadar vazgeçme; geçmişte bu kesimlerin temsil ettiği devrimci misyonu enformel sektör çalışanlarına, işsizlere ve kent yoksullarına yükleme eğilimidir.

Sosyalist Sistemin çöküşü ve kapitalist ülkelerde işçi sınıfı mücadelesinin geriletilmesi; 1946 sonrasında kazanılmış çok önemli mevzilerin de tasfiyesini hızlandırmıştır. Dünün pek öğünülen sosyal devleti, herkese eşit, parasız eğitim ve herkese parasız sağlık hizmetinden vazgeçmiştir. Bu hizmetler, kar hadlerinin yüksek olduğu alanlar oluşturduğu kadar; sermayenin girişini meşrulaştıracak parçalılığa da sahiptirler. Çalışanlara ve alt gelir gruplarına yönelik ulaştırma, konut ve benzeri alanlardaki sübvansiyonlar kaldırılmış; sosyal güvenlik bir kâr konusu olmuştur. Türkiye benzeri emperyalizmle çok yönlü bağımlılık ilişkileri içinde bulunan ülkelerde devletin sosyal fonksiyonlarından vazgeçmesi; gelişmiş kapitalist ülkelere göre daha büyük bir hızla gerçekleşmektedir. Bunda yerli tekeller ve siyasi temsilcilerinin bu hizmetleri metalaştırma ve kar güdüsüyle ele almadaki açgözlü istekliliği kadar; çokuluslu sermayenin dayatmaları da rol oynamaktadır.

Benzer şekilde katma bütçeli devlet kurumlarının, Karayolları, DSİ, Köy İşleri, YSE gibi kurumların sosyal fonksiyonları da, bu fonksiyonları yerine getirmede kullandıkları donanım, araç ve gereçler de hızla özelleştirilmiştir. 17 Ağustos depremi sonrasında bu kuruluşların hareketsizliğinin gerisinde, bu türden kurumların geçirdiği değişim bulunmaktadır. Devlet yurttaşlarına karşı bütün sosyal sorumluluklarından vazgeçmektedir.

Burjuvazi, hem sosyalizmin, hem işçi sınıfı mücadelelerinin frenleyici etkisinden kurtulmuş; vahşi kapitalizme geri dönmüştür. Komünistler bugün, Ekim Devrimi’nin derin etkilerini yaşayan; kapitalist vahşetin sınırlandığı ve burjuva devletin şu veya bu ölçüde sosyal işlevler üstlendiği bir dünyada esas alındığı gibi, kazanılmış mevzileri “koruma ve geliştirme” temelindeki savunmacı anlayışı bir tarafa bırakmak zorundadır.

İthal İkamesi Bitti İktisadi gelişmeyi planlı bir sanayileşme ve ithal ikamesi eksenine oturtan, kendi kendine yeterliliği bir başarı ölçüsü kabul eden Türkiye artık yok. Türkiye, emperyalizmle çok yönlü bağımlılık ilişkileri içinde olan benzerleri gibi, emperyalizmin dayatmaları ve kendi yönetici sınıfının rızasıyla dışa açılma ve liberalizasyon yolunda önemli bir mesafeden geçirilmiştir.

İthal ikameci sanayileşmeden dışa açılmaya gidişi iyi bir özetten okuyalım:

1960 sonrasında planlı dönemle birlikte, Türkiye’de sanayileşme politikasının temelini sınai ürünlerin ithali yerine yerli üretimin sağlanması oluşturmuştur. Dönemin kendine özgü iç ve dış koşulları dolayısıyla, sınai temeli zayıf olan birçok ülkede olduğu gibi, Türkiye’de de birikim rejimi devlet himayesinde ithal ikameci bir özellik göstermiştir. Temel tüketim mallarında yerli üretim sürecini başlatan uygulamalardan sonra, 1970’lerde bu kez ara ve yatırım mallarının yerli üretimini gerçekleştirmek bu dönem sanayileşme politikalarının başlıca amacı olmuştur. İthal ikameci strateji pek çok ülkede olduğu gibi, büyük ölçüde iç pazarın genişliğine ve dinamizmine dayanmıştır. Devlet, yerli sanayii dış rekabetten koruyacak önlemlerin alınması, bazı temel mal ve hizmetlerin üretimi, kaynak dağılımını kontrol eden mekanizmalar, çalışma yaşamına ve işçi-işveren ilişkisine yönelik yasal-kurumsal düzenlemeler ile sanayileşme sürecinin içinde yeralmıştır. Bu yıllarda iktisadi gelişme politikalarının ana ekseni sanayileşmeye dayanmaktadır. İthal ikameci sanayileşme, tüketim mallarının ikamesine öncelik veren ‘erken’ aşamalarında pazarı geniş ve teknolojisi kolay malların yerli üretiminin gerçekleştirilmesinde pek sorun yaratmamıştır. İç pazarın, tüketim eğilimi yüksek ama düşük gelirli toplum kesimlerinin gelirlerindeki artışlarla da desteklenerek belli bir büyüklüğe ulaşması ve genişleyen özellikte olması nedeniyle bu malların üretimi karlı olmuş ve üretim artmıştır. Bu aşamada sanayinin gereksindiği döviz önemli büyüklükte olmadığından bir döviz darboğazı da yaşanmamış, geleneksel tarım ürünlerinin ihracatından sağlanan döviz, gerekli ithal girdileri kolaylıkla sağlayabilmiştir.

Ancak ara ve yatırım mallarının ikamesini amaçlayan ‘ileri’ aşamalarda, ilk zamanlarda, küçük ölçek ve kolay teknoloji ile gerçekleştirilen yatırımlar giderek daha çok sermaye ve daha ileri teknoloji kullanımını gerektirmiştir. Üstelik sanayide üretimin artmasına bağlı olarak ithal gereksinimi de artmış, sanayinin bu dövizi üretemediği durumlarda önemli ithal tıkanıklıkları ortaya çıkmış, sanayi döviz darboğazından kaynaklanan ciddi üretim darboğazları yaşamıştır.”

…İç pazarın başlangıçtaki büyüklüğünün giderek daralması, verimlilik artışlarının yetersiz oluşu ve bu dönemde yaygın dış şokların yol açtığı maliyet artışlarının sürmesi, diğer taraftan bu dönemde bölüşüm ilişkilerinin çalışan kesimler lehine dönmesinin sonucu olarak ortaya çıkan ücret artışlarını telafi edecek ve sınai karlardaki düşüşü önleyecek mekanizmaların geliştirilememesi, ithal ikameci birikim rejimini bunalıma götüren etkenler olmuştur.

“…Sınai üretim yaygın tekelci piyasa koşullarında gerçekleştiği ve tekelleşmeyi özendiren koruma rantlarının avantajları sürdüğü için, bu dönemde Türk sanayii verimliliği arttırma ve teknolojik değişme etkinliklerine yeterince yönelmemiştir. Küçük ölçek, düşük verimlilik, yüksek orandaki koruma ve artan maliyetlerle çalışan bir sanayi yapısıyla sanayileşmenin ‘son’ aşaması tamamlanamamış, birinci ve ikinci petrol krizleriyle ortaya çıkan elverişsiz konjonktürde sınai gelişme duraklamıştır.” (Türkiye’de Sanayileşmenin Yeni Boyutları ve KİT’ler, s. 15- 16, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Editörler: Korkut Boratav, Ergun Türkcan, Sanayi: Taner Berksoy, Uğur Esen, Hasan Kirmanoğlu, Murat Şahin Öcal, Nihal Tuncer, Oktar Türel, Ergun Türkcan; KİT’ler: Korkut Boratav, Aykut Ekzen, Yakup Kepenek, Sinan Sönmez, Oktar Türel; Üçüncü Basım, İstanbul, Ekim 1994)

24 Ocak 1980 tarihli “ekonomik istikrar önlemleri”yle neo-liberal reçete uygulamaya konulmuştur: Kamu sektörü daraltılacak, piyasa mekanizmasının serbestçe işlemesi hedeflenecek, sınai üretimin arttırılması piyasaya bırakılacak ve planlama fikrinden vazgeçilecektir. Böylece ekonominin dışa açılması ve kapitalist dünya ile bütünleşmesi amaçlanmaktadır. “Ocak 1980’deki büyük çaplı devalüasyonu takiben izlenen sürekli günlük kur ayarlamaları ve yoğun teşvikler, içeride göreli fiyatların ihracatın karlılığını artıracak yönde değişmesini sağlamış ve ihracat karlı bir ekonomik faaliyet haline getirilmiştir. Bazı yıllarda artış hızı düşük olmasına rağmen ihracat artırılmış, bunun önemli bir sonucu geçmişte ithalattan kaynaklanan tıkanıklıkların büyük ölçüde giderilmesi olmuştur. Ancak bu gelişmenin sağlanmasında düşük ücret ve yüksek faiz politikalarıyla iç talebin kısılmasının da payı vardır. Dışa açık, ihracata dayalı bu strateji, kısa dönemde, mevcut sınai üretimin yapısında değişiklik yapmadığından iç talebin kısılması bu stratejinin temel öğesi haline gelmiştir. Bunun için gelir bölüşümünün bozulması gerekmiş, bu da ücret artışlarını sınırlama ve tarımsal ürünlere daha düşük fiyat verme şeklinde gerçekleşmiştir.” (A.g.e. s.18-19) Dikkatlerden kaçmadığından eminiz, yukarıdaki özette birikim modelinin değiştirilmesi, tamamen iç dinamiklerin bir gereği, zorunlu bir sonucu gibi görünüyor. Dışsal bir faktör olarak sözü edilen, “yaygın dış şokların yol açtığı maliyet artışları”yla, iki petrol krizine işaret edilmektedir. Kitaba katkı koyan değerli iktisatçıların hakkını teslim etmek bakımından çalışmanın devamında, dış dünyanın Türkiye üzerindeki etkilerinin daha kapsamlı olarak ele alındığını belirtmeliyiz. Aktardığımız bölüm bakımından burada net olarak bir kere daha tekrarlamak gerekir; Türkiye’nin 1970’lerin sonunda girdiği ekonomik kriz, esas olarak Türkiye’nin çok yönlü bağımlılık ilişkileri içinde olduğu emperyalist-kapitalist sistemin krizinin, azgelişmiş ve bağımlı ülkelere aktarılması ihtiyacının bir sonucudur. Diğer taraftan aynı yıllarda İran’da, Afganistan’da ve Polonya’da olup bitenlerle, Türkiye’de komünist hareketin ve bu çerçevede işçi hareketlerinin kapsamı ve düzeyi de birlikte hatırlanmalıdır. Ve zaten, işçi sınıfının ve çalışanların neoliberal politikalara ikna edilmesi için, ABD başkanına “Bizim oğlanlar başardı” şeklinde haberi verilen, 12 Eylül 1980 faşist darbesinin yapılması, yüzbinlerce insanın tutuklanması, ağır işkencelerden geçirilmesi, sıkıyönetim mahkemeleri, idamlar, gözaltında ve yerinde infazlar, parlementonun, sendikaların, siyasi partilerin kapatılması vs. vs. gerekmiştir. Önemli olan, emperyalizmin kendi krizini bağımlı ülkelere aktarma ihtiyacı duyduğunda; devrim korkusuyla, ülkesinin ve halkının çıkarlarını emperyalizmin çıkarlarına feda eden bir burjuvazinin ve onun siyasi/askeri temsilcilerinin göreve hazır bulunmalarıdır.

Dışa açılma, liberalizasyon ve 12 Eylül’ün kurduğu rejim birbirinin ayrılmaz parçaları halinde ve emperyalizmin açık destek ve bazan dayatmalarıyla adım adım derinleşmesini sürdürmüştür.

Böylece, en azından son on yılda ve yakın gelecek için, Türkiye ekonomisini emperyalizmin krizinin ve anti-kriz politikalarının, her türlü engelleyici unsurdan büyük ölçüde arınmış bir mekanizmayla Türkiye ekonomisine taşınabilmesinin; ekonominin her türlü spekülatif kriz atağına açık hale gelmesinin yolu döşenmiştir. Türk Lirası para kimliğini kaybetmiş, ekonomi büyük ölçüde dolarize olmuş ve spekülatif para hareketleri üzerinde hiçbir denetim mekanizması oluşturulamamıştır. Borç ekonomisine dönüşüm, ülkede üretilen mal ve hizmetlerin TL’nin değer kayıplarına ve emeğin ucuzluğuna dayandırılan bir rekabet şansıyla ihracı; bu yolla ihracat rakamlarının sürekli yükselmesi ve buna karşılık ithalatın daha büyük bir hızla büyümesi anlamına gelmektedir. Dış ticaret açığı hızla katlanan dış borçlara yol açmakta ve borçların ödenmesinde giderek sıklaşan darboğazlar krizlere; krizlerse borç ekonomisinin daha da derinleşmesi anlamına gelen yeni istikrar programı ve dayatmalara imkân vermektedir. Son on yılda krizlerin sıklaşmasının ve giderek derinleşmesinin mekanizması budur.

Devletin ekonomiye müdahalesinin 1930- 1980 dönemindeki biçimi olan, doğrudan üretime yönelik ve ticari esaslara göre faaliyet gösteren KİT’ler, kapitalist kamu mülkiyetinden, kapitalist özel mülkiyete geçirilmektedir. Özelleştirme hareketi, bu defa zaman zaman örneği görüldüğü gibi, sermaye birikimi sürecinde ortaya çıkan dönemsel tıkanmaları aşmak için başvurulan bir hareket olmaktan ziyade, küreselleşme sürecinin stratejik bir gereği ve ideolojik bir yönünü oluşturmaktadır. 1990’ların başından itibaren mülkiyet biçiminin değişiminin değil; bu değişimin içinde anlam kazandığı siyasal programın ve özelleştirmenin sonuçlarının önemli olduğunu söyledik. Özelleştirme, dışa açılma, liberalizasyon, borç ekonomisine dönüşme, korumacı politika unsurlarından ve sanayileşmeden vazgeçme programının parçalarıdır ve sendikasızlaştırma gibi bir sonuç bu programın temel unsurlarındandır.

KİT’lerin “halkın malı” olduğu yolundaki popülist ve gerçekdışı propaganda yanlıştı ve yanıltıcıydı. Keza KİT’lerin bir “kamulaştırma” örneği olarak görülmesi ve gösterilmesi de yanlıştır ve yanıltıcıdır. Kapitalist bir ekonomide ve özellikle neoliberal zihniyetin egemenliği altında, sosyalistlerin kendi programlarını açıklamak için atıfta bulunacağı bir kamusal mülkiyet örneği olamaz.

Asıl görülmesi gereken ise, burjuva devletin ekonomiye müdahalesinde KİT’lerin artık geçmişte kalmış bir birikim modeline has müdahale biçimi olduğu ve başka biçimlerin öne çıktığıdır. Kapitalist ekonominin varlığını sürdürebilmesi ve iktisadi krizleri atlatabilmesi için kapitalist devletin varlığının ve gittikçe genişleyen bir müdahale ağının gerekli olduğu kesindir. Bununla birlikte devlet, ne sınıflar arasında, ne mülk sahibi sınıflar arasında, ve ne de burjuvazinin iç ayrış- masının ürünü olan kesimler arasında tarafsız bir düzenleyici değildir. Devlet, birikim tarzında ortaya çıkan krizlerin tekeller lehine çözümü için rol oynar ve tekellerle diğer burjuva ve mülk sahibi kesimler arasında tekeller lehine yeni bir denge kurar. Kapitalist dünyada, yirminci yüzyıl boyunca devletin, tekellerin ve çokuluslu şirketlerin eşzamanlı güçlenmesi tesadüf değildir.

Tekelci devlet kriz karşısında, kamu kaynaklarını devreye sokarak, özel sermayenin, özellikle tekelci sermaye gruplarının toplam kâr kütlesinin azalmamasına yardımcı olacak müdahalelerde bulunur. KİT’ler bu müdahalenin geride kalan dönemdeki biçimlerinden sadece birisidir. Kamu kaynaklarının, sermayenin organik bileşiminin yüksek olduğu ve bu yüzden tekelci sermayenin doğrudan yatırım yapmak istemediği alanlara yatırılması; özel sermayenin uluslararası piyasalarda rekabet gücü kazanmasına ve pazar ölçeğini genişletmesine yönelik ulaştırma, haberleşme, enerji, araştırma-geliştirme yatırımlarına ağırlık verilmesi; bu alanlara yatırım yapacak sermaye gruplarına teşvik ve kar garantileri tanınması; özellikle savaş sanayi yoluyla özel tekelci sermaye için garantili talep yaratılması; özel sermayenin doğrudan veya dolaylı olarak kamu fonlarıyla finansmanı; sermaye piyasasının geliştirilmesi; enflasyonist politikalar; bankacılık sisteminin mevduat garantisinden, mevduat sigorta fonuna kadar bir dizi önlemle desteklenmesi vd. devletin ekonomiye müdahalesinin bilinen ve kullanılan yollarıdır.

Bugün, sermayenin hareketinin özgürleşmesi için ve ağırlıkla ideolojik bir motif olarak emperyalist merkezlerin ve yerli tekelci sermayenin dayattığı özelleştirme politikası karşısında, KİT’lerin “finansal performans, verimlilik ve karlılık” gibi kriterlere göre özel işletmelerin gerisinde olmadığı, hatta azgelişmişlerde ve Türkiye’de KİT’lerin özel işletmelere göre daha yüksek bir performans gerçekleştirdiği şeklindeki savunma tarzı, özelleştirmenin gerisindeki temel yaklaşımların, asli siyasetin farkında değildir. Ne Türkiye tekelleri, ne küreselleşmeci güçler, bu savunmayı dikkate alma eğilimindedir.

Diğer taraftan özelleştirme uygulamaları işçi sınıfının yığınsal ve sert direnişiyle karşılaşmıyor. Elbette tekelci medya ve siyaset üzerinden yürütülen ideolojik kampanyanın haklı görünen argümanlarının ikna ediciliğinin de bunda payı var. Gerçekten KİT’lerin yönetim kademeleri arpalık ve istihdam politikaları iktidardaki partilerin yandaşlarının maaşa bağlanması esasına dayanmaktadır. Teknoloji, yatırım ve finansman politikaları, 1980’lerin sonundan itibaren, KİT’lerin zarar ettiği propagandasına malzeme sağlayacak biçimdedüzenlenmiştir. Ancak direnişin cılızlığının asıl nedenleri, kamu işyerlerindeki aşırı istihdamın, bugüne kadar ağırlıkla sağ partilerin bu kuruluşları kendi yandaşları için bir tür işsizlik sigortası olarak kullanması; geleneksel olarak bu işyerlerinde devlet eliyle Türk-İş’e bağlı sendikaların yetkilendirilmesi; mücadele geleneklerinin çok cılız olması; yaygın ve şiddetli anti-komünist siyasallaşma ve sahip olduğu imkanı korumanın yolu olarak tepkisizliği seçme eğilimidir. Türk-İş tepkisiz kalarak tasfiye edilmeyeceğini; işçiler tepkisiz kalarak, özelleştirilme halinde bile işten atılmaktan kurtulabileceğini veya başka bir KİT’te ve hatta özel sektör işyerinde işe yerleştirilebileceğini ümit etmiş ve etmektedir.

Bu yüzden sosyalist mücadele adına özelleştirmeye karşı çıkan parti, örgüt ve çevreler, sıra kendisine gelmiş işyerlerinin bir kısım işçisi dışında yığınsal bir tepkiyle buluşamamaktadır. İşçi yığınları, doğru veya yanlış, bir hedef için direnir, mücadele eder ve sonunda yenilirse; bu yenilgi baştan görülebilir bir yenilgi bile olsa, yığınların kendi eyleminden, kendi yenilgisinden öğrenmeleri gibi bir kazanım söz konusu olabilir. Ancak bizzat özelleştirmenin sonuçlarıyla yüz yüze olan işçi yığınlarının tepkisizliği, sınıf dayanışmasından uzaklığı bir tarafta; özelleştirme üzerine binlerce broşür, bildiri, yazı kaleme alan; afiş asan, miting düzenleyen ve yığınlarla biraraya gelemeden, kendi kendine bir dizi yenilgiyi hedefleştiren sol diğer taraftadır.

Sosyalizm adına ekonomiye burjuva devlet müdahalesinin, gene burjuvazi tarafından terkedilen ve aslında geleneksel siyasetin terk etmeye pek gönüllü olmadığı bu biçimine “kamu mülkiyeti”, “halkın malı”, “ulusal çıkarlar” gibi yanlış hareket noktalarından yaklaşarak zihinleri bulandırmak yerine; sadece yığınların eylem içinde öğrenmesi çerçevesinde ve sendikasızlaştırma, toplu işten çıkarmalar temelinde bakılabilirdi. İşçi yığınlarının çalışma ve yaşama koşullarının iyileştirilmesi ve daha iyi bir hayat için mücadelesinin örgütlenmesiyle ilgilenmesi gereken sendikaların yöneticileri, sadece kapitalist mülkiyet biçimlerinin değişimiyle ilgilenmiş; ulusal çıkarlar, stratejik çıkarlar vs. edebiyatıyla devletin ve tekellerin nezdinde, bir meslek grubu olarak kendi tasfiyelerini önlemeye çalışmışlardır. Özelleştirme politikalarına ulusal çıkarlar edebiyatıyla yaklaşan bir diğer grup ise, sosyalist ve devrimci iddialı çevre ve partiler olmuştur.

KİT işçilerinin yukarıda belirtilen genel ve ortalamayı temsil ettiği kesin olan görünümü ortadayken; üstelik de kapitalist kamu mülkiyetine asılsız anlamlar yükleyerek, dahası ulusal çıkarları temel hareket noktası yaparak mevcut sosyalist kadroları başarısızlıktan başarısızlığa koşturarak ezmenin ve tüketmenin gereği, elbette yoktu. Sosyalist birikim doğru mücadele zeminlerinde konumlanarak büyür, özgüvenini geliştirir ve sınıfla sağlıklı bağlar kurabilir.

1960’larda ne küreselleşme vardı, ne özelleştirme; sanayileşme stratejileri, egemenler tarafında da, bağımsızlıkçı, ulusalcı bir karşılık yaratıyordu. Buna rağmen devrim ve sosyalizm için mücadele vardı, sonuna kadar haklıydı ve meşruydu. O günlerde sosyalistler yanlış mı yapmışlardı?

Yerli sanayii uluslararası rekabete açarak tasfiyeyle karşı karşıya bırakan; KİT’leri yeniden yapılandırarak özelleştiren; yeniden yapılandırılması mümkün görünmeyenleri tasfiye eden; bu esnada stratejik sektör alanını sürekli daraltan ve bu yolla sadık Türk-İş’i adım adım tasfiye eden; sosyal güvenlik kurumlarını üyelerine hizmet veremez hale getiren; böylece özel sosyal güvenlik fonlarının yolunu döşeyen; emekliliği erişilmez kılan küreselleşmeci ve tekelci politikalar; tarımda da çok önemli bir tasfiyeye girişmiş bulunuyor. Önümüzdeki yıllarda tarımda küçük üretim büyük bir hızla tasfiye edilecek ve kırsal nüfus çözülerek, işsizler ordusuna katılmak üzere şehirlere akacaktır. Geçmişte gecekondulaşmaya gösterilen hoşgörüyle, hem devletin yurttaşlarına karşı insanca yaşamaya uygun konut, alt yapı, çevre ve çalışacak iş sağlama sorumluluğundan yan çizen; hem bu konutları ücretleri düşük tutmanın bir yolu olarak gören burjuva siyasi iktidarlar; işsizlerin, enformel sektör çalışanlarının, şehir yoksullarının ve işçilerin bu yolla mülk sahibi kılınmalarının siyasal sonuçlarından da yararlandı. 1970’li yıllarda gecekondulaşma hareketlerine önderlik eden sol ise, emekçi yığınların fabrikalarında, işyerlerinde daha iyi bir hayat için mücadele ve dayanışmasına öncülük etmek yerine, onları yığınlar halinde mülk sahibi haline getirdi ve kurduğu mahallelerden eli boş çıktı. Gecekondulaşma hareketlerine öncülük eden devrimci iddialı örgütlerin çoğu zaten köylü hareketleriydi. Kapitalizmin çözdüğü ve büyük şehirlere yığdığı kırsal nüfus içindeki hemşerilerinin gecekondu sahibi olmasına öncülük ve nezaret ediyor; gecekondu mahallelerinde, fabrika ve sendikalarda bölgecilik yaparak taban bulmaya çalışıyor; fabrikalarda iş bulamayan hemşerilerin bir kısmının inşaat sektöründe, çoğunun işportacılık gibi enformel alanlarda iş tutmasına destek oluyordu. Son yirmi yılda ise, gecekonduculuk, kentsel rantların paylaşımının bir yolu ve getirisi çok yüksek bir yatırım haline geldi. Gecekonduculukla birlikte inşaat sektöründe taşeronluk işleri, işportacılık ve benzerlerinde, siyasal islâm, ülkücü mafya ve yer yer Kürt hareketi rant dağıtımının öncüsü oldu. Şimdi gecekonduların ve benzer tarzda işgal edilmiş kamu arazilerinin üzerinde oturanlara veya üçüncü şahıslara satılması gündemdedir. Aynı zamanda, kırların çözülmesiyle şehirlere yönelecek milyonlarca yeni nüfusun, yeni bir gecekondulaşma dalgası yaratmasına karşı da ciddi tedbirler hazırlanmaktadır. Şehirlerdeki emekçi yığınların köyle bağları bitecek ve kentsel rantlardan küçük kırıntılar elde etmelerine izin verilmeyecektir.

Küreselleşme, yoksullara, çalışanlara ve alt gelir gruplarına şiddet ve baskı dışında hiçbir kamu hizmeti ve refah vaat etmemektedir. Küreselleşmeciliğin işçi yığınlarını kontrol etmek için artık Türk-İş’e ihtiyacı yoktur. Aynı zamanda Türk-İş’e de, Türk-İş’leşmeyi varlığını korumak için bir yol olarak seçen bugünkü DİSK’e de, Hak-İş’e de tahammülü yoktur. Aynen köylü yığınlarını geleneksel sağ partiler ve onların kamu imkanlarının çoğunu tekellere, büyük bir bölümünü TOBB tarafından temsil edilen tekel dışı sermayeye ve daha az bir bölümünü büyük köylülere ve iyice küçük bir bölümünü küçük toprak sahibi köylüye dağıtarak yürüttüğü siyasete ve bu siyasetle köylü yığınlarını kontrol etmede kullandığı mekanizmalara ihtiyacı ve tahammülü olmadığı gibi… Komünistler, Türkiye egemen sınıflarının ithal ikameci, korumacı bir sanayileşme stratejisini; bunun sonucunda iç pazarın önem kazanmasını, iç pazarın geliştirilmesinde ve toplam talebin büyümesinde sendikal hareketin bu strateji içindeki rolünü; KİT, istihdam ve sendikal harekete yönelik politikalarını, bugün de devam ediyormuş gibi ele alamaz. Sonuçta bütün bunlar içinde siyasi mücadele yürüttüğümüz; ancak kurucusu olmadığımız ortamın temel çizgileriydi. Bugün de kaynağı emperyalist merkezler olan ve Türkiye tekellerinin de adım adım uyum gösterdiği küreselleşmeci dinamikler, farklı bir dünya ve Türkiye oluşturmaya çalışıyorlar. Bu değişim kendi içinde bir tutarlılığa ve “akıl”a sahiptir. Bu “aklı” görmek ve içinde siyasal mücadele yürüteceğimiz ortamın, görünür gelecekte alabileceği şekillenmeyi öngörmek; böylece 21. yüzyılın komünist programının temellerini oluşturmak ve buna uygun siyasal konumlar almak; takip eden ve sürüklenen konumundan çıkmak, komünist harekete zaman ve inisiyatif kazandıracaktır. Neoliberalizmin, neredeyse rakipsiz göründüğü son on yıl içinde; insanlığa yaptığı vaatlerin tamamı asılsız çıktı. Dünya nüfusunun on yıl öncesine göre çok daha büyük bir bölümü yoksulluk ve açlık sınırlarının altında yaşıyor. Sistemin merkez ülkelerinde on yıla yakın bir süre kesintisiz yaşanan büyümeye rağmen ücretler genel seviyesi yükselmedi. Gelir dağılımı bozulmaya devam ediyor. Japonya’nın arkasından ABD ve Alman ekonomileri de resesyon belirtileri gösteriyor. “Ekonominin evrensel yasaları” diye propaganda edilen neoliberal politikaların krizsiz işleyen bir birikim modeli oluşturamayacağı bir kere daha anlaşıldı. Emperyalist-kapitalist sistem, yüz yılı aşan bir süredir olduğu gibi bugün de, kriz üreten; ürettiği krizin faturasını merkez ülkelerin işçi sınıfları da içinde, dünya proletaryasına; azgelişmiş ve bağımlı ülkeler halklarına ödeten; krizden çıkış için, silah sanayi ve savaşa ihtiyaç duyan; kısacası üretici güçleri tahrip ederek kendisini yeniden üretebilen bir sistem olmaya devam ediyor. Küreselleşme süreçleri; Balkanlar’da, Ortadoğu’da bir dizi savaşı kışkırtarak, hazırlayarak ve adım adım geliştirerek ilerliyor. Silahlanma yarışına ve nükleer silahların geliştirilmesine sınır getiren anlaşmalar, ABD tarafından geçersiz kılınıyor. 1980’lerde rafa kaldırılan Yıldız Savaşları projesi için 200 milyar dolara yakın bütçe ayrıldı ve önemli bir bölümü harcandı bile. ABD’nin yeni yönetimi, doğanın tahribini önlemeye yönelik uluslararası anlaşmaların, kendisi için bir geçerlilik taşımadığını imzasını geri çekerek ilan etti. Emperyalist çıkarlar gerektirdiğinde, sınırların zorla değiştirilemezliği dâhil, ulusüstü hukukun; insan haklarını düzenleyen anlaşmaların vb. Grenada örneğinde olduğu gibi, büyük bir pişkinlikle çiğneneceğinin işaretleri değil; somut ve utanç verici örnekleri vardır. Neoliberalizm, sadece sermaye için özgürlük; emekçiler için emperyalist tekellerin mutlak egemenliğindeki devletlerinin ve sistemin ölçüsüz şiddeti ve terörüyle baskı altında tutulmak anlamına geliyor. Emperyalizmin yeni dünya düzeni; tarihin bittiği değil; sermayenin emeğe karşı dünya çapında kazandığı zaferi kalıcılaştırmak için her türlü yolu denediği bir zaman aralığıdır. Marksizmin bütün temel yaklaşımlarının geçerliliğini koruduğu bir dünyada yaşamaya devam ediyoruz. Marksist düşünce sadece dünyayı açıklamanın değil; değiştirmenin imkânlarını da ortaya koymaya devam ediyor. İnsanlığın özel mülkiyetten ve sadece mülkiyetin sonucu olan her türlü ayrımcılık, baskı ve zordan özgürleşmesi ve bolluk üzerinde yükselecek yeni bir dünya kuruculuğu için yola çıkanların, bütün ilgilerini marksist düşüncenin temellerine yöneltmeleri; son yıllarda kaybedilen özgüveni yeniden üretmeye başlamanın yegane yoludur. Zaman, insiyatif ve özgüven, program demektir.

TEILEN