Sosyalist Gerçekçilik / Maxim Gorki

38

 

Yazma sanatı, her şeyden önce, bütün kitapların ve özellikle “güzel sözler” anlamına gelen edebiyatın temel malzemesi olan dil araştırması demektir. Güzel derken, sesler, renkler, sözcükler gibi çeşitli malzemelerin birleşiminden ustamn yarattığı biçimler akla gelir. Bu biçimler okuyucuda şaşkınlık, gurur, insanın yaratıcı yeteneğine hayranlık, bunlardan haz duyma gibi duygu ve düşüncelere yol açar. Dilin gerçek güzelliği, bir kitabın betimlemelerini, kişilerini, görüşlerini biçimlendirecek sözcüklerin özenle seçilmesi, belirgin anlamlı olması ve ses yoğunluğu içinde anlama varması ile oluşturulur. Gerçek bir sanatçı olan yazarın, zengin dilimizin kaynağı olan söz hâzinesini çok iyi bilmesi ve bu sözcükler içinden en uygun, en yalın, en güçlülerini seçme yeteneğine sahip olması gerekir. Anlam açısından alındığında, yazarın fikirlerine örnek bir biçim verebilecek, yazarın antattıklarını okuyucunun gözlerinde canlandırabilecek oranda canlı anlatımlar oluşturabilecek ve inandırıcı kişiler çizebilecek otan güç, bu sözcüklerin seçilmesi ve cümleler içinde uygun biçimde dağıtılarak kullanılmasıdır. Yazar sadece kalemini kağıt üzerinde oynatmayıp, kişileri çizmek için sözcükleri kullandığının bilincinde olmalıdır. Kişileri çizerken de ressam gibi durağan biçimleri yansıtmayacak, kişileri sürekli hareket içinde, canlı, birbirleriyle çelişen, çatışan ve sınıflar, gruplar ya da bireyler arasındaki mücadelelerde yer atan ki­şiler olarak canlandıracaktır. Ancak karşı hareket uyandırmayan hiç bir hareket otamaz. Bu nedenle de, dili incelemek ve edebiyat dilindeki en yalın, en belirleyici, en renkli sözcükleri seçme yeteneğini geliştirmek gereğinin yanı sıra, yazar tarihi ve çağdaş toplumun toplumsal gerçeklerini de bilmek zorundadır. Aksi halde en güzel sözcüklerin seçimi dahi, anlamsız, boş ve çirkin bir söz kalabalığı olmaktan öteye geçmeyecektir. Yazarın tarihi ve çağdaş sorunları bilmesi, onun bir yandan mezarcılık öte yandan ebelik gibi ikilemli ödevinin gereğidir. Mezarcılık sözü pek hoş gelmese de, gerçektir. Bu söze neşeli, canlı bir anlam vermek genç yazarların istek ve yeteneklerine kalmış bir iştir. Çünkü tarih, insana aykırı ne varsa, hatta insanlar onları sevmeyi sürdürseler bile aykırı ne varsa tümünü yok etmek ve gömmek için genç edebiyatımızı göreve çağırmıştır.

 

             Hiç kuşkusuz, temel ahlak ilkelerinden birisi “Komşunu kendini sevdiğin gibi sev” olan ve böylece kişinin kendine duyduğu sevginin en kusursuz sevgi örneği olduğunu kabul eden burjuva toplumunda “sevgi”den söz etmek naif ve gü­lünçtür. “Çalmayacaksın” ya da “Öldürmeyeceksin” ilkeleri­ni benimseyen sınıflı bir toplum oluşamaz oluşsa da ömürlü olamazdı.

 

     Sosyalist Sovyetler Birliğinde, Genç Öncüler bile önündeki şu ürkütücü gerçeği çok iyi kavrayabiliyorlar: Burjuva toplumunun uygarlığı ve kültürü, azınlıktaki karnı tok “komşular” ile çoğunluktaki aç “komşular arasındaki sürekli ve amansız çatışmaya dayanır. Kişinin komşusunu hem soyması ve direnirse öldürmesi, hem de “komşusunu sevmesi” olanaksızdır. Burjuva “sistemi” geliştikçe, yoksullar ve açlar çağlar boyunca kendi içlerinde karada ve denizde soygunculuk yapanları türettiler. Bunların yanı sıra yine kendi içlerinden çeşitli hümanistler yarattılar. Kendileri de yarı aç olan bu hümanistler, hem açlara hem toklara, bu kendi kendini sevmek ilkesini kısıtlamak gereğini gösterdiler.

Soyguncuların faaliyeti, zenginler yönetiminin temeline çok iyi ışık tuttuğu için, zenginler bu soyguncuların bir kısmını öldürmek, bir kısmını da yönetime katmak yoluna gittiler. Eski zamanlarda, örneğin Ortaçağda, esnaf ve köylülerle çatışan tüccarlar ve tacirler, soyguncuları kendilerine “lider” seçtiler. Dükler, diktatörler, Kilise Prensleri böyle ortaya çıktı ve emekçilere karşı kendilerini korumak için kiralık adam kullanma yöntemi, bankerler, silah fabrikatörleri, serüvenciler ve öteki “topluma zararlı” unsurların egemen olduğu burjuva devletleriyle çağımıza kadar sürdürüldü. Hümanistler de tüccarların sinirine dokunuyorlardı. Bu nedenle kişinin kendine olan sevgisini kısıtlamasından yana olan ve bu görü­şü ısrarla savunanlar ya burjuvazi tarafından çeşitli yöntemlerle -canlı canlı yakılmaya varıncaya dek yok edildiler, ya da bugün revaçta olan yöntemlerle hümanistler, akılları çelinerek, yüksek görevlere getirilerek burjuva sistemini ve bu sistemin huzurunu korumak durumunda bırakıldılar. Ticaret adamlarının, eski sosyalist işçilerden yarattıkları bazı Avrupalı bakanların çalışmalarında bunun örneklerini görmekteyiz.

     Ne var ki bütün bunlar, burjuvaziyi ne “sınıflar arasında barış içinde birlikte yaşamaya” ne de istenildiği gibi “uyumlu sınıfsal ilişkilere” götürmektedir. Buradaki “uyumlu” sö­zü, “tüm siyasal güce” sahip azınlığın çıkarlı, kazançlı gördü­ğü her şeyi dilediğince yapması, aç, “komşular”dan oluşan çoğunluğun ise bütün ülkelerin karnı tok burjuvasının, suçlu varlıklarının haz’zından doymuş ve uyuşmuş burjuvanın isteklerine boyun eğmesi anlamında kullanılmaktadır. Ünlü “kibrit kralı” İvar Kreiger ve benzerleri gibi “altın kaplamalı” serüvenci iş adamlarının varlıklarındaki gülünç ömürsüzlük tarihte sürekli örneklenmiştir.

 

     İş adamlarının sahip olduğu varlığın geçiciliğine en belirgin kanıt, iş adamları arasındaki intiharların giderek çoğalışı­dır. Ancak, yaşamlarına son verenler, hiç bir biçimde sağ kalanları etkilelemektedirler. Bunlar mekanik ve budalaca bir
ısrarla yeni ve kanlı bir kıyım düzenlemek gibi bayağı ve anlamsız serüvenlerini sürdürmektedirler. Oysa iş adamlarının kurguladığı bu kıyım, pek büyük bir olasılıkla, kendilerine duydukları sevgi yüzünden çalışan insanın tüm acısını ve yoksulluğunu yaratmış olanlar kastını yeryüzünden silip sü­pürecektir.

     Genç Sovyet yazarı, kendisini, biri düşünceleri öteki duyguları üzerinde etken iki gücün arasında gidip gelirmiş gibi görürse gerçeği, yani kullanacağı temel malzemeyi işlemekte kolaylık sağlar. Çünkü tarih, genç Sovyet yazarım, kapitalizmin çöküşü, proletarya ile burjuvazi arasında giderek daha sık ve daha kanlı çatışmaların oluşu, dünya çapındaki sınıf mücadelesinin doğuşu ve sosyalizmin engellenemez zaferi çağında, düşünceleri ile duyguları arasında sallantılı bir duruma getirmiştir. Gerçi yeni girilmiş savaşın yankıları büyüktür, ama kodamanların arkasına  korkakça gizlenen, biraz pazarlık, biraz hırsızlıktan başka bir şey bilmeyen ve yapıları gereği savaşa yatkın olmayan küçük burjuvaların ahmakça şamataları bu savaşın yankılarını henüz bastırmaktadır. Kodamanlar savaşa başlayınca küçükler de çapulculuğa girişirler. Yaralıları öldürüp soyarak, ölülerin üzerlerindekileri çalarak çapulculuk yapar ve bu yolla da, hem de çoğunlukla, kendileri de kodamanlaşırlar. Herkes bilir ki, burjuva “savaşları kahramanlar türetir”, ama kahramandan da çok dolandırıcı üretir. Üstelik, kahramanlar genellikle savaş alanlarında param parça olurken, kurnaz dolandırıcılar mülk sahipleri ve yasa yapıcıları olarak ortaya çıkarlar ve kitlesel kıyımların ne denli kazançlı olduğunu öğrendikleri için de, buna benzer yeni işler çevirme hazırlığına girişirler. Çünkü savaş için çalışan bir endüstri özellikle kazançlıdır. Adına “Kazanç” denilen bir tanrı vardır. Bu tanrıya sadece burjuvalar tapar ve milyonlarca işçi ve köylünün kanı bu tanrıya kurban edilir.

     Küçük burjuvazi ve onun yanı sıra küçük burjuvaziye fiziksel yakınlığı yüzünden zehirlenmiş pek çok işçi, boğazlarına dek bir batağın içine gömülmüş yaşamakta ve nemden yakınmaktadırlar. Bu anlamsız yakınmalar, devrimci proletaryanın kahramanca çağrılarına karışmakta ve bu çağrıların  sesini bastırmaktadır. Bunlar sağlıksız ve tıkış tıkış bataklarında yaşamaktan yakınırlarken, kendilerini yüksek ve kuru bir yere çekmek için pek az çaba gösterirler. Hatta çoğu, bu batağın “dünya cenneti” olduğuna bile inanır. Güzellik, her ne kadar yazara gerekli ise de, gelin biz gü­zellikten biraz fedakarlık edelim. Sovyet yazarı, çağdaşlarının çoğunluğunun -yani kendi yapıtlarına malzeme olacakların- çağlar boyunca bir lokma ekmek için birbirleriyle amansız savaşmış kişiler olduğunu ve bütün “komşularının”, gerçekten hepsinin maddi refah isteğiyle yanıp tutuştuğunu kesinlikle bilmek zorundadır. Bu, yiyecek ve rahat barınak vb. gibi biyolojik gereksinmelere dayanan doğal sayılabilecek bir istektir ve bu gereksinme bütün hayvan ve böceklerin ortaklaştığı bir duygudur. Tilki de çaylak da, köstebek de örümcek de kendilerine in ya da yuva yaparlar. Ama yırtıcı hayvanlardan bir kısmı ile bazı asalaklar, yutabileceklerinden fazlasını öldürürler, insanlık kültürünün tümü, maddi refah isteği üzerine kurulmuştur. Ama iktidarı elinde tutan ve işçilerle köylüleri sömürmek için sınırsız olanakları olan insanlığın asalakları, yani burjuvalar, “lüks” denilen akıl çelici bir aşırılık yaratarak temel gereksinmeleri doyurma içgüdüsünü kötüye kullanmışlardı. Bu aşırılığın yozlaştırıcı etkisini burjuvazinin kendisi de görmüştür. Örneğin eski Roma cumhuriyetinde lükse karşı yasalar konulmuş, orta çağda İsviçre, Fransa ve Almanya burjuvazisi lüksün yaygınlaşmasına karşı savaşmıştır. Burjuvazi her zaman, en keyfi gereksinmelerini bile karşılayacağından daha fazla oranda insan emeği tüketmiş, kolay kazanç, para ve mal biriktirme tutkusuna kapılmış, kendini ve bütün dünyayı zehirlemiştir.

     Ve bu zehirleme bugünkü aptalca görünüme yol açmıştır: Avrupa başkentlerinde, işçi sınıfının boşuna harcanılmış değerli emeğinden yaratılan altın eşya, değerli taşlar, “lüks süs eşyası” ticareti yapan dükkanların sıralandığı koca koca sokaklar vardır. İşçi sınıfı ise yeterince yiyecek bulamamakta, kendi gereksinmelerini, yeteneklerini geliştirmek olanağından tamamen yoksun bulunmaktadır. Küçük burjuvanın o anlamsız mal biriktirme tutkusu, o hastalıklı kişisel mülkiyet tutkusu, işçi sınıfına da sıçramıştır.

 

     Genel olarak lükse karşı olduğumu sanmayın. Ben lüksün herkese mal olmasından yanayım, ama maddi şeylerin putlaştırılmasına karşıyım. Eşyayı, uzun ömürlü olabilecek ve böylelikle sizi ek işten kurtaracak kadar sağlam ve iyi yapım, ama yaptığınız bir ayakkabıyı, bir sandalyeyi ya da kitabı “oyma put” durumuna getirmeyin. Bu olumlu bir buyruktur. Ve genç işçilerin bu buyruğu bellemesi eşsiz bir şey olur.

     Burjuva kültürünün genel bir yozlaşma içinde olduğu şu günlerde bile “ne olursa olsun” maddi varlığı, rahatı ve huzuru putlaştıranlar, kendilerine özgü istikrarlı, kolay ve “tatlı” bir yaşamın olasılığına inançlarını sürdürmektedirler. Bu tür inancın geçmişten bu yana insanlara işlenilen ve kendi kendilerini severek, insanlıktan nefret etmenin tipik birer örneği “azizler” olan kilise tarafından desteklenen benliğini sevme duygusuna dayandığım yeniden belirtmek bile gereksizdir. Dünyevi felsefede, kendi kendini sevme ilkesi, ya da bir başka deyişle bireyciliğin en ateşli destekleyicisi akıllı Alman burjuvası İmmanuel Kant olmuştur. Kant’ın düşünce sü­reçleri, mekanik düşüncenin örneğidir ve yaşama bir ceset kadar uzaktır.

     Bu, devrini tüketmiş bir inançtır ve bütün inançlar gibi kö­rü körünedir. Yine de bu inanç insanların aklını karıştırır, her birimizin dünyanın “başlangıcı ve sonu” olduğumuz, “eşsiz” olduğumuz, en iyi, en değerli olduğumuz gibi saçma ve düzmece bir inanca sürükler, İşte kişinin böylesine kendini önemli sayması, kişisel mülkiyetin etkisini açık seçik ortaya koyar, insanların saldırı amacıyla, silahsız ya da yeterince silahsız olanları sömürmek amacıyla fiziksel ve mekanik olarak birleştirmek, her birini “komşusuna”, yani kendi görüş açısının benzeri düşüncede olan bir başka özel mülk sahibine karşı kendini savunmaya hazır durumda tutar. Mülkiyet, saldırgan amaçlar için burjuvaziyi dış görünüşte birleştirirse de, kendini savunma amacıyla onları içten içe böler. Çünkü ortada “her koyun kendi bacağından” denilen bir durum vardır ve bu da hayvanca bir yaşama yol açar. însan insanın kurdudur deyimi, mülk sahiplerinin ahlak görüşüne dayanarak ortaya konulmuştur. Zoolojik bireysellik, burjuvazinin bütün dünyaya mikrobunu saldığı ve gördüğümüz kadarıyla kendi ölü­müne yol açan bir hastalıktır. Burjuvazi ne denli çabuk ölürse, dünya emekçileri için o denli yararlı olacağını söylemek gereksizdir. Dünya işçileri bu ölümü çabuklaştıracak güce ve iradeye sahiptir.

     Küçük burjuva dünyası yozlaştırma ve mikrop salma gü­cü nedeniyle, genç Sovyet yazarınm konu edinmesi için zor ve tehlikeli bir nitelik taşır. Acemi, “müptedi” yazar, küçük burjuvayı olanca “gücü ve şaşaası” içinde gözlemleme olana­ğını bulamamıştır. Küçük burjuvanın yakın tarihini sadece kitaplardan ve bu nedenle de yetersiz olarak öğrenir. Avrupa burjuvazisinin rahatsız edici, dağıtıcı, bölücü ve sağlıksız ya­şantısını, genç Sovyet yazarı, sadece kitaplardan ve gazeteler­ den öğrendiği kadarıyla bilir. Kendi ülkesinde de dağınık olarak küçük burjuvazi kalıntıları vardır. Bunlar, “sosyal hayvan” oldukları, yani insanlaştıkları yutturmacasmı oldukça kurnazca sürdürmektedirler. İçlerinde, sosyalist çevrelere sızmış olanları bile vardır. Bunlar, yüzyıllar boyu miras kalan ikiyüzlülük, yalancılık ve kurnazlıkla “kendilerini” savunurlar. İçlerinden bilinçli ve bilinçsiz olarak yıkıcılar, yozlaştırıcılar, casuslar, hainler çıkarırlar, sabotaj yaparlar, serserilik ve çapulculuk ederler.

     Sovyet topraklarından atılmış bu insan süprüntülerinin kalıntıları hakkında bir yığın kitap yazıldı, yazılmaya da devam ediliyor. Ama bunların hemen hepsi yeterince güçlü olmadıkları için, düşmanın çok cansız ve yapay bir görüntüsü­nü vermekle kalıyor. Bu kitaplar, birbirinden kopuk olaylara dayandırıldığı için anektod niteliğini taşıyor ve bir sanat yapısında gerekli olan tarihsellik havasını içermiyor. Bu nedenle de bu kitapların sosyalist didaktik açıdan önemi çok az oluyor. On beş yıl gibi kısa bir sürede, Moliere’lerin, Balzac’ların yaratılamayacağı, “Müfettiş” ya da “Messieurs Golovlof” yazarları gibi sanatçıların yetişmeyeceği kuşkusuzdur.

     Ne var ki, işçi sınıfının büyük gücünün yeni kentler, devasa fabrikalar kurduğu, ülkenin fiziksel coğrafyasını değiştirerek denizleri kanallarla birleştirdiği, çölleri sulayarak yerleş­me bölgeleri durumuna getirdiği, toprağın derinliklerindeki sayısız hazineleri ortaya çıkararak efsanevi zenginlikler getirdiği bir ülkede; işçi sınıfının kendi içinden yüzlerce mucit, düzinelerle bilgin çıkardığı ve her yıl yarım milyon kız ve erkek çocuğun daha yüksek öğrenim olanakları elde ettiği bir ülkede, evet, böyle bir ülkede edebiyat alanında da en yüce istekler ileri sürülebilir.

     Bu genç edebiyatın, daha şimdiden epey çok sayıda değerli başarısı vardır, gerçeği yansıtma alanı giderek genişlemektedir, bu yansıtmanın biraz daha derinden olmasını istemek de doğal karşılanmalıdır. Genç yazarlar öğrenmek, bilgilerini genişletmek, üstlendikleri devrimci eylemin önemli ve sorumlu biçim yöntemini kavramak, incelemek yeteneklerini geliştirmek gereğini anladıkları takdirde, derinlik de elde edilecek ve geliştirilecektir.

      Kişi, tarihteki iki gücün yani burjuva geçmiş ile sosyalist geleceğin gerilimleri karşısında görünür biçimde sallantıda kalacaktı. İnsanların duygusal eğilimleri geçmişe, akılsal yapıları geleceğe yönelir. İnsanlar büyük şamata koparırlar, sesleri alabildiğine yükselir, ama bu davranışlarında, tarih açık seçik bir yol çizmiş olsa bile, kendilerinin belirli bir yolu izlemek için kesin ve kararlı seçme yaptıklarını kanıtlayan sakin bir inanç görülmez.

     İflas etmiş ve gücünü yitirmiş bireycilik, yine de canlı ve etkindir. Bireycilik, burjuva hırslarında, yetkin bir yere gelme isteğinde, “aşırı gösterişli”, içtenlikten uzak, kaypak ve proletaryaya ödün veren yapıtlarda, özellikle de “en az dirençle karşılaşılacak yolu” izleyen yapıtlarda kendini gösterir. Edebiyatta bu yol, geçmişi eleştirmek biçiminde ortaya çıkar. Yukarıda da değindiğimiz gibi, genç yazarlarımız geçmişin tiksinti verici yüzünü ancak yüzeyden ve kuramsal olarak tanı­maktadırlar. Geçmişi eleştirmenin kolaylığı, yazarları, bugü­nün görkemli gerçeğini ve sürecini dile getirme zorunlulu­ğundan uzaklaştırmaktadır.

 

    Genç yazarlar, okuyucuda geçmişe karşı nefret uyandıracak güçten henüz yoksun oldukları için, bence onların geç­mişten söz etmesi, okuyucuyu geçmişten koparmaktan çok, ona eskiyi anımsatma ve geçmişi sürekli olarak onun belleğine yerleştirmekten öte işe yaramamaktadır.

 

     Geçmişin zehirli, tüketici, ezici bayağılığı ortaya çıkarılacak ve tam anlamıyla kavranacaksa, geçmişe bugünkü başarıların ve gelecekle ilgili soylu amaçların yüceliğinden bakma yeteneğini geliştirmek gerekir. Bu tür bir yukarıdan bakış, edebiyatımıza yeni renk katacak bir mutluluk ve onur duygusu uyandırmalıdır ve uyandıracaktır. Böylelikle edebiyatta yeni biçimler yaratılması kolaylaşacak, sadece ve sadece sosyalist deneye dayanacak olan yeni ekol, sosyalist gerçekçilik ekolü gelişecektir.

 

TEILEN