Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır / Suat Derviş

26

Ümit ÖZDEMİR’in bu yazısı edebiyat günlükleri bloğunda yayınlandı.

İstanbul’da bir iplik fabrikası, 13 yaşından beri işçilik yapmakta olan Nazlı, Çopur Emine, Çakır Adviye, Namık ve diğer işçiler…

Suat Derviş toplumsal gerçekçi romanlarının üçüncüsünde bu kez İstanbul’da bir grup emekçinin üzerinden baskı, sömürü ve  patriyarka gibi meseleleri tartışıyor.

Romanın baş karakteri Nazlı, yaşıtı pek çok genç kadın gibi güzel kıyafetler giyinmek, gençliğini yaşamak, günde 13 saat çalıştığı fabrikadan bir süreliğine olsun uzaklaşıp, denize girip serinlemek isteyen yüz binlerce genç emekçiden biridir.

Nazlı bu arzusunu, engelli üvey kardeşi Melek ve alkolik bir savaş gazisi babası Osman’ın yarattığı içki masrafları nedeniyle bastırır. Nazlı bir türlü yaşayamadığı gençliğinin isyanını Suat Derviş şu sözlerle romana yansıtır:

“Bezdim anlıyor musun bezdim… günde on üç saat çalışmaktan bezdim. Kırk kuruş yevmiye ile günde evet on üç saat çalışıp da, sonra bu parayı o bunağın rakısına vermekten bezdim. Taşlı taraklarda, dallı ipekli esvaplarda, tüllü tüylü şapkalarda hevesim var ayıp mı? Ben de gencim. Herkes yapar da ben niye yapmayayım? Ama o karı parasıyla geçinmeye alışmış. Anamı sömüre sömüre yağsız pastırmaya çevirmiş. Şimdi de bana musallat oldu. İçmek istiyorsa çalışsın kendisi.”

Nazlı bu haklı isyanının yanı sıra oldukça hümanist bir karaktere de sahiptir. Fabrikanın önündeki paydosta annesinden köfte almasını isteyen Gülizar’ın tokat yemesine dayanamaz ve “Hey köfteci başı! Çocuk imrenmiş, versen ona biraz köfte… Annesi de emziklidir ona da lazım”  sözleriyle ortalama bir işçinin duruşunu sergiler. Nazlı’nın babası Osman, 1. Dünya Savaşı’ndan ciğerlerinde kalıcı hasarla terhis olan bir savaş gazisidir. Onun bu durumu iş bulmasına engel olur. Uzun süren işsizliğinin telafisini alkolde arayan Osman gerçek bir bağımlıdır.

Nazlı’nın bütün emeğine, ürettiği bütün artığa el koyan burjuvazi; öte yandan kilolarca ağırlığında yükün hamallığını yapan ve bu esnada yere düşerek paslı bir çiviyle ayağını yaralayan köylü Arif’in doğru düzgün tedavi görememesi sonucu ayağını kaybetmesinin sorumluluğundan kurbanı suçlayarak kurtulmaya çalışır. Romanda bu bölüm “Burası dikkatsizleri himaye cemiyeti değil, ötesi kâr maksadıyla açılmış bir müessese… Gayesi bu kadar açık olan bir müesseseden ayrıca kalbi varmış gibi fedakârlık beklemek gülünç olur. Bu çocuk yere düşmüş, üstüne yük yıkılmış… Onu biz mi yere düşürdük, hayır! Kaza, tamamıyla bir kaza…” sözleriyle okura yansıtılır. Bu aynı zamanda, burjuvazinin kâr oranlarını düşüren bir “maliyet” kalemi olarak işçi sağlığına bakışın özlü bir ifadesidir. Romandaki ikinci dramatik çatışmayı oluşturan bu durum, sınıf bilinçli işçi Namık’ın Arif’e sahip çıkmaya çabalamasıyla ilk işçi örgütlenmelerinin bir biçimi olan imza toplama ve Arif’in kesilen ayağının tazminatını patrondan talep etmeyi beraberinde getirir.

Suat Derviş, grev kırıcılığı da yapmış, patronu kendisine iş verdiği için anlamsız bir minnet duyan Kapıcı Hilmi ile Namık’ın tartışmasında sınıf bilincinin iki farklı yönünü ileri ve geri sınıf bilincini gözler önüne serer.

“Makinist misin, çırak mısın yoksa laf ebesi misin bilmem ki… Bir kere ağzını açtın mı insanın aklını bulandırır şeyler söylersin. Ben anam, babamdan öğrendiğimi bilirim, insan ekmeğini yediği adama karşı sadakatsizlik göstermemeli. Efendisine ne kadar sadık olursa, insan o kadar adam olur ben bunu bilirim. Siz de benim gibi yapınız, evvela sadakat sonra da hesabını bilmek… Siz bir kazanırsınız, on harç edersiniz. Halbuki bir kazanan yarım harç etmelidir. Para biriktirmek lazımdır.”

“Yine insafsızca konuşuyorsun Hilmi Amca. Sen şurada ne bileyim ben, yirmi beş, otuz senedir belki aylıklı olarak çalışıyorsun. İçimizde senede yirmi beş gün çalışacağından emin olan kaç kişi var? Biz senenin kaç ayında iş yaparız? Kaç ayında otururuz? Bir hesapladın mı? Bizde bile şu dairede bir haftada elli, bir hafta yüz, bir hafta iki yüz amele… Mesela canım amele sayısı eksildiğinde halimiz nicedir? Hep borçla yaşanır, bakkala takılır, ekmekçiye takılır, sebzeciye takılır, ev kirası takılır, işe girince haydi o harçları öderiz. Para nereden biriktireceğiz? Dünyanın her yerinde amele kasaları vardır. Bizim üçümüz bir araya gelip de böyle bir kasa kuramayız. Bizde ne teavün (yardımlaşma) sandığı, ne hasta kasası ne de işsizlere muvenet (yardım) teşkilatı vardır. Hiç…”

Suat Derviş, baskı sömürü ve patriyarka baskısından kaçan Nazlı’nın gece yarısı sokaklarda koşarken çocukluk arkadaşı Fazilet’in doğum yaparken hayatını kaybetmesiyle kadın işçilerin sömürü, kötü çalışma koşulları ve bakımsızlık sonucu verem olmalarını oldukça gerçekçi roman sahneleriyle anlatır. Fazilet’in ölümü Nazlı’nın trajedisinde karşılaştığı ilk engeli, ancak aşması gereken eşiği de göstermesi bakımından romandaki dramatik çatışmanın hangi yöne evrileceğini okura hissettiren bölümdür.

Nazlı’nın eski bir döküm işçisi işsiz Mahmut ile yaşadığı çatışma, Mahmut’un bir türlü iş bulamamasının ve yoksulluğunun yarattığı tedirginliğinin sebebidir. Nazlı maruz kaldığı sömürüyü şu sözlerle dışa vurur:

Biliyorsun beş saat değil, on saat değil, tam on üç saat durmamacasına… Gözümü açıp makinenin başına geçiyorum. Akşama kadar… Eve güç geliyorum. Ölü gibi döşeğe seriliyorum. Verdikleri de bir şey olsa bari… Kırk kuruş! Bana mı yeter, anama mı, yatalak kıza mı yoksa moruğun zıkkımına mı? Kimse bize acımıyor, kimse de insaf yok! Evdekilerde yok, fabrikada yok, Sen de bile.”

Nazlı’nın bu isyanı, sefih bir yaşam süren ve yıkıntılarda bedenini satmak zorunda kalan Arap Hayriye adlı roman tipine özenmesi, sömürü ağında çırpınan ve çıkış yolu bulamayarak oradan oraya savrulan roman karakterinin ruh halini yansıtır.

Suat Derviş, romanda iş kazası sonucu ayağını kaybeden Arif’in çevresinde İstanbul’un evsizlerinin, üniversite öğrencilerinin sığındığı Rüstempaşa Medresesi’nin içinden bakarak güvencesizliğin İstanbul’unda dolaştırır okurunu… Arif, ayağının tazminatını alamadığı için köyüne dönemediği gibi, onun hakkını arayan 15 işçinin işten atılmalarına istemeden de olsa sebep olmuştur. Kapitalist üretim ilişkilerinin kırı çözmesiyle işsiz kalan milyonlarca emekçiyi tipleyen Arif, bu olumsuz koşullara dayanamayarak hayatını kaybeder. Suat Derviş’in gazetecilik yıllarından izler taşıyan bu roman bölümüyle sakat kalan bir işçinin bakımsızlık sonucu ölümünün burjuva basına nasıl sansürlenerek yansıtıldığını okuruz.

Derinleşen sömürü, azalan kârlar ve önce kadınları sonra çocukları içine alan kâr hırsı ve kapitalizm Suat Derviş’in şu kelimeleriyle romandaki yerini alır:

“Erkeklerin yüzüne karşı iş yok diye, kapanmış olan fabrika kapıları erkek ücretinin nıfsına (yarısına) çalıştırılan kadınlar için açıktı, fakat gitgide kadın işçi de iş yok sözüyle karşılaşmaya başladı. Fabrikalar çocuk arıyorlardı. Yirmi beş kuruş gündelikle çalışacak çıraklar… Karı kocasının, evlat anasının ekmeğini elinden aldı.”

Suat Derviş gotik edebiyat döneminden devraldığı gerilimli sahne yaratma yeteneğini bu yapıtında da gözler önüne serer. Evden kaçarak ailesini tümden yoksulluğa terk eden Nazlı, fuhuş yaparak hayatını kazanır. Nazlı’nın bu düşüşü, bir süre sonra “Suna” takma adını alarak bir türedi zenginin metresi olarak tekrar yükselişe geçse de bağrından çıktığı sınıfsal çelişkiler onu yine yaşadığı yerde bulur. Nazlı’nın babası Osman’la karşılaşması, Osman’ın düştüğü yoksulluk sonucu bir hırsıza dönüşmesi… Romanın en trajik bölümüdür.

Kapitalizmde suçu toplum hazırlar, birey de suçu işler tezinin bir yansıması olan “Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır” sınıf bilinçli işçileri tipleyen Namık ile işletme müdürü ve tüketimin cezbesine kapılarak savrulup duran Nazlı karakterleriyle toplumsal gerçekçi Türk edebiyatının kadın işçileri merkezine alan belki de ilk romanı. Romana önsöz yazan Menekşe Toprak’ın “… üstelik Derviş 1930’ların yoksulluğunu, İstanbul’un  işçi mahallesi olan Edirnekapı civarını öyle sahici anlatır, öyle çarpıcı resmeder ki yer yer Émile Zola’nın Germinal romanındaki maden işçilerini, bazen de John Steinbeck’in bu romandan iki yıl sonra yayınlanan Gazap Üzümleri’ndeki mevsimlik işçileri görür gibi olursunuz. Bu haliyle de Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır, adı üzerinde Türk edebiyatı için önemli bir toplumsal tarihi belge niteliğini de taşır”  cümlelerinde yansıttığı gibi toplumsal gerçekçi romanın bu gün yüzüne çıkmış yeni eseri okurlarının ilgisini bekliyor.

TEILEN