Sosyalist hareketin vücudundaki parazit: SOL KEMALİZM

38
Sinan DERVİŞOĞLU’nun bu makalesi Fabrika Dergisi’nin 48. sayısında yayınlandı.

Türkiye’de sosyalist hareketin son yıllarda yaşadığı tıkanıklık, doğrularla yanlışların, yaratıcı açılımlarla kısır tartışmaların, doğru tespitlerle aldatmacaların birlikte varolduğu bir ideolojik bulanıklık ortamını da beraberinde getirmektedir. Dünya çapında sosyalizmin yaşamakta olduğu sorunlar göz önüne alındığında, bunun doğal hatta gerekli olduğu düşünülebilir. Bu düşüncenin belli bir haklılık payı taşıdığı doğrudur. Marksistler arasındaki tartışmaların ve fikir alış verişinin yaşanılan tıkanıklığın aşılmasına teorik planda katkıda bulunacağı bir gerçektir. İşte bu noktada kendini sosyalist hareket içinde gösteren ve arkasına aldığı basın olanaklarıyla sesi sosyalistlerin toplamından daha fazla çıkan kimi farklı unsurlar gündeme gelmektedir. 70 yıl boyunca, ama özellikle son yirmi yıldır Sol Kemalist yazarlar tam anlamıyla bu kategoride yer almakta, yürüdükleri kulvarda kimse kendilerine tek kelime etmediği için konuşmaya daha yüksek sesle devam etmekte, sonuçta sesleri sosyalist hareketine karışarak, hatta onu bastırarak, ama onun kanalından, genç kuşaklara ulaşmaktadır. Eskiden beri süregelen bu durum kimi kemalist yazarların her anlamda çizmeyi aşması, solculuk adına en akıl almaz yalanları savunmaları ve asgari bir ilerici bilince sahip insanda bile tepki uyandıran kimi tavırlarıyla yeni bir safhaya girmiş durumdadır.

Amacımız, hiç birbirine bulaşmaması gereken, ama “tarihin cilvesi sonucu” bulaşmış iki akım arasında yıllar önce gerçekleşmesi gereken, ama gerek burjuvazinin sistemli desteği, gerekse sosyalist hareketimizin aymazlığı sonucu bir türlü gerçekleşemeyen bir kopmayı hızlandırmak, ve esas olarak bu kopma geciktiği için Sol’u ve Türkiye’yi boğan politik tıkanıklığın aşılmasına katkıda bulunmaktır.

HASTALIĞIN KÖKLERİ

Sosyalist hareket ile sol kemalizm arasındaki ilişkiler, kökü 1930’lara, “Kadro” hareketine kadar uzanan, ancak esas olarak 1960 sonrası sol cunta hareketiyle canlanan bir dizi karmaşık ve çarpık gelişmeyi kapsar.

Esas olarak, 1920’lerde devlet karşısında diz çöken komünist kadrolar, “Türkiye’de koşulların sosyalist bir devrim için olgun olmadığı, esas olarak kemalist devri- mi geliştirmek gerektiği” retoriği ile siyasi iktidarla uyum içine girdiler. Bu kadrolar bir yönüyle de, Mustafa Kemal tarafından, palazlanan merkezi CHP bürokrasisini soldan eleştirme ve onların gücünü frenleme amacıyla da kullanılarak rejimin meşru muhalefetinin sol sınırını oluşturdular. Bu yaklaşımın beli başlı isimleri olan Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya gibilerinin görüşleri, bugün incelendiğinde “sol” bir içerik taşıyor olabilir; ancak bu kadroların eski birer komünist olduğu göz önüne alındığında, söz konusu “sol”culuğun bir gerileme olduğu netleşmekte; esas olarak da yapılan işin de sulandırılmış ve evcilleştirilmiş bir sosyalizm olduğu açığa çıkmaktadır.

1960 sonrası durum biraz değişmiştir. Başta Orta doğu olmak üzere tüm dünyada SSCB destekli radikal askeri cuntaların ortaya çıkması, Türkiye’de de benzer arayışları doğurmakta gecikmemiş; Kemalizmle sosyalizmin bir karması olan “Kadro” ideolojisi, bu sefer Silahlı Kuvvetler içinde sol bir cunta hareke- tinin örgütlenmesi için kullanılmaya başlanmıştır. “Yön” çevresinde gelişen ve Doğan Avcıoğlu’nun en etkin isim olduğu bu hareket, bir yandan ordu içinde çeşitli kademelerde yandaş toplarken, öte yandan da TİP içinde toplanan yasal sosyalist hareket ile de teması sürdürmüştür. Bu temas ve onun ardındaki beklentiler, sol hareket içinde MDD çizgisi olarak anılan ve kısaca TİP’in “sosyalist devrim” yaklaşımına karşı, “milli burjuvazi” ve “asker-sivil zinde güçler” ile anti-emperyalist ve anti-feodal bir devrim aşamasını öngören çizgiyi doğurmuştur

MDD hareketi için daha sonra yapılmış değerlendirmeler, genellikle bunun sol harekete bir dinamizm kattığı ve TİP yönetiminin legalizmine karşı radikal- ihtilalci yaklaşımı güçlendirerek tarihsel bir değer yarat- tığını vurgularlar. Ancak bugün yaşadığımız ideolojik saldırı ve bunun yarattığı keşmekeş, bu harekete farklı bir bakışı zorunlu kılmaktadır. 1971 silahlı hareketinin tüm hata ve zaaflarına rağmen bir değer olduğu doğrudur ve böylesine ihtilalci bir inisiyatifin, işçi sınıfı çizgisi etrafında ve parti önderliği altında TİP-TKP geleneği tarafından başlatılması gerektiğini düşünmek için çok sebep vardır. Öte yandan MDD, işçi sınıfını başa koyan sağlıklı bir Marksist anlayışa karşı boz bulanık bir popülizmi, sosyalist bir toplum özlemini ve projesini temel alan bir mücadele anlayışı yerine sosyalizmi kafalarda dahi erteleyen belirsiz bir “demokrasi” saplantısını, ve partili mücadele disiplini ve ruhu yerine mitoz bölünmeye mahkum “siyaset”lerin, “grup”ların amorf varlıklarını öne çıkarmış; yaratılan bu tahribat yalnız 1980 yenilgisinde değil, 1990’lardaki toparlanma hareketlerine kadar dahi sosyalist hareketimizi kemiren zaaflar olarak varlığını sürdürmüştür. Bunların ayrıntılı bir analizine girmeden ana konumuzla bağlan- tıyı bir soruyla kuralım: 1960’larda MDD’nin doğu- şunu mümkün kılan ana çekim gücü neydi? Bu hiç şüphesiz ve tartışmasız, ordu içinde sola göz kırpan bir potansiyelin varlığıydı. “Asker-sivil zinde güçler”, “millici güçler”, “anti-emperyalist ve anti, feodal, ama sosyalist olmayan müttefikler” edebiyatının ardındaki tek gerçek fiziksel güç, ordu içinde “sol kemalist” diye adlandırılan bu kesimdi. Bu kesimin varlığı ve sola yolladığı sinyaller, iktidarın sol için yakın ve güncel bir hedef olarak düşünülmesini sağlamış, bu temelsiz iyimserliğin teorik kılıfını ise “MDD Stratejisi” oluşturmuştur. Bu kesimin varlığının yarattığı sahte umut ve beklentiler TİP’in genç kadrolarını devrimi daha yakın ve mümkün bir olgu olarak görmeye itmiş, emekçi sınıflar içinde uzun soluklu bir örgütlenme ve buna dayalı bir mücadele yerine, daha kısa zamanda solu iktidara taşıyabilecek bir strateji fikri bu kadrolar üzerinde ciddi bir çekim gücü yaratmıştır. Öte yandan yükselen faşist saldırılar karşısında TİP yönetiminin sergilediği çaresiz tavır bu kadroların kopuşunu hızlandırmış, faşistlere karşı girişilmesi gereken öz savunma eylemi, mevcut ideolojik zemin içinde mantıksal sınırların çok ötesine taşarak iktidarı hedefleyen bir “halk savaşı” çerçevesinde ele alınmaya başlanmıştır. Sonuçta TİP içinde kaldığı takdirde sınıfa dayalı partili mücadeleyi sağlıklı ve radikal bir çizgiye çekebilecek olan ciddi bir kadro potansiyeli, sol cunta hesaplarının zemin oluşturduğu fokocu eylem çizgileri içinde heba edilmiş, “sol” çıkış beklenen ordudan ise BAAS tipi yönetim yerine Latin Amerika tipi faşizm çıkmış ve sol kadrolar ezilmiştir.

Silahlı mücadele açısından elde edilen tecrübeler, öte yandan devrimcilerin katledilmesinin kitlelerde yarattığı ilerici tepki bu mücadelenin temel kazanımları olmakla birlikte, MDD hareketi bir bütün olarak, sosyalist hareketin Kadro hareketinden sonra kemalizme yaptığı ikinci büyük kan bağışı olarak görülmelidir. MDD içinden çıkan kimi hareketler (Kurtuluş ve TİKKO gibi) kısa zamanda kemalist ön yargıları aşmakla birlikte ana gövdeyi oluşturan DHKC kökenli hareketler (gerek Dev-Yol, gerek Dev-Sol) bugüne kadar kemalizmin etkisini taşımışlar, bu etki onların kemalist CHP ile geçmişten bugüne sürdürdükleri şekilsiz ve ilkesiz ilişkilerin teorik zeminini oluşturmuştur.

Geçmişte bir trajedi olan bu ilişkinin vardığı son nokta ise tam bir komedidir: Son 1 Mayıs’ta, belli ki bu kökenden kimi kadrolar CHP pankartı altında yürümüş, CHP flama ve bayrakları altında “Mahir, Hüseyin, Ulaş, Kurtuluşa Kadar Savaş!” sloganları atabilmişlerdir! Hesap açıktır: Kendisine umut bağlayan milyonlarca emekçinin hiçbir umudunu hayata geçirme cesaretini gösteremeyen CHP, layık olduğu siyasi çöplüğe atılın- ca, toparlanabilmek için bir yandan “sol” bir üsluba yönelmekte (1 Mayıs’ı yeni hatırlamaktadırlar), öte yandan da kendilerine taze kan katacak gruplarla, ikti- dardayken asla göstermedikleri bir cömertlikle ilişkiye girmektedir. Aranan taze kanı ise, toparlanmak için yeniden ana rahmine dönen eğilim kendilerine sunmak- ta gecikmemiştir. 30 sene önce, Mahir’ler “milli burjuvaziye destek olma” adına bir hata yapmış olsalar bile, gösterdikleri kararlılık ve kitleler nezdinde yarattıkları devrimci örnekle bu hatayı tarih önünde fazlasıyla kapatmışlardı. Şimdikilerin yaptığı ise bir “hata” değil, açıkça siyasi ve ahlaki bir suçtur. Suçtur, çünkü DS yanlısı devrimcilerin yargısız infazlarla katledildiği ev baskınları, CHP’nin gerek muhalafet gerekse iktidarda hatırı sayılır bir güç olduğu 1985-95 arası gerçekleşirken, bu parti bu cinayetlerin üzerine gitmek için kılını kıpırdatmamış, kendi iktidarında bu ve benzeri binlerce cinayet ve işkence olayına göz yummuş, dolayısıyla işlenen suça ortak olmuş, bunları yaptıktan sonra da doğal olarak siyasi bir kadavra haline gelmiştir. Ellerinde olmasa da üstlerinde bunca devrimcinin kanı olan, 1980 öncesinde olduğu gibi 80 sonrasında da sağcıların katliamlarına “sol” bir vitrin sunmaktan başka bir işlevi olmamış, gene iktidara gelse aynı alçaklığı yapacağı aşikar olan bu partiye destek sağlamanın nasıl bir siyasi mankafalık olduğunu, bugünlerde gene, hiçbir zaman ayaklarını tamamen kesmedikleri CHP’ye yönelenler anlamalı ve kendi çizgilerini sorgulamalıdır. Türkiye’de solun ve özgürlüğün sembollerinden olan Mahir, Hüseyin, ve Ulaş’ın resimlerini Tek Parti faşizminin sembolü olan altı okun arkasında taşımayı nasıl midelerinin kaldırdığını, bunu hangi akla ya da akılsızlığa hizmet için yaptıklarını, kendilerine bu tutu- mu bir politika diye öneren “liderlerine” sormalıdırlar. Gelecek açıklama ne olursa olsun, gerçek resim son derece açıktır: “Kemalizmin ilerici yönü”, “sol kemalizm”, “milli güçler”..vs konularında 1960’larda solun gündemine sokulan safsatalar hala gücünü korumak- tadır, ve birileri bu aldatmacaya net bir şekilde nokta koymadığı takdirde, uzun süre de böyle gülünçlüklere zemin teşkil edeceği ortadadır.

MDD ile ilgili bölümü toparlamadan önce, Türk Solu’nun asla unutmaması gereken iki isme değinmek istiyoruz: Mihri Belli ve Doğu Perinçek.

ÖĞRETMEN VE ÖĞRENCİ

Doğu Perinçek Türk Solu içinde nispeten eski, buna karşılık oldukça iyi tanınan bir şahsiyettir. 30 yılı aşkın siyasi hayatında, Çin yanlılığı, keskin ABD düşmanlığı, sonra SSCB’ye karşı ABD ile dayanışma; PKK düşmanlığı, sonra PKK ve Apo dostluğu, sonra tekrar düşmanlığı; Küba düşmanlığı, sonra Küba’yı tanıtma ve övme gibi bir dizi zikzak izlemiş olmasına rağmen başından beri tutarlı olduğu bir konu vardır: “Ortodoks” bir MDD’ci olarak kemalizmle ittifak ve bundan hareketle her zaman devlet içinden birileriyle, başka birilerine karşı işbirliğine hazır olma. Bu mantık onun gazetesi Aydınlık’ı, 1980 öncesinde rakip solcuların isimlerinin yayınlandığı açık bir polis gazetesine dönüştürmüş, gerek bu konudaki sicili, gerekse 1980 sonrasında da “devletin içindeki yurtsever kadrolarla işbirliği” yalanı, onun Türk Solu içindeki tecrit konumunu sürdürmesine yol açmıştır. Bugün “MDD’ci/ Kemalist” mantığın sonuna kadar ısrarla götürüldüğü takdirde varılacak noktanın karakteristik bir ifadesi olan Perinçek ve çizgisi, Türk Solu açısından bir yabancı madde, bir tür zehirli atık olmaya devam etmektedir.

Doğu Perinçek’in öğretmeni olan Mihri Belli ise, Türk Solu’nun tarihinde hazin; hazin olduğu kadar da tartışmalı bir kimliğe sahiptir. 1940’larda TKP’ye katılmış, gösterdiği atılganlık ve etkileme gücüyle kısa zamanda parti yönetimine kadar yükselmiştir. Polis darbeleri ile parti üst yönetiminin dağıldığı bir dönemde Mihri Belli Yunan İç Savaşı’na katılmak üzere Yunanistan’a geçmiştir. Anılarını bastıracak kadar iftihar ettiği bu olay, asıl onun hakkındaki soru işaretlerinin başlangıcı olarak algılanmalıdır. Her şeyden önce, ona bu görevi kim vermiştir ? Hiç kimse ! Görev verebilecek bir parti merkezi kalmış olsaydı, herhalde bir Merkez Komite üyesini Yunanistan’a sembolik bir katkı için göndermek yerine, darmadağın olmuş parti örgütünü toparlamak için ülke içinde görevlendirirdi. Bu görevi ona verecek dünya çapında bir merkez olmadığı gibi (Komintern 1942’de feshedilmişti), Yunan Komünistleri de, İspanya’nın aksine dünya komünist hareketine aktif bir katılım için hiçbir resmi çağrı yapmamıştır. Bu “enternasyonal dayanışma” görevini Belli’nin kendi kendine verdiği ortadadır. Ülke içinde işçi sınıfı neredeyse örgütsüz kalmış iken, tüm ilericiler baskı altında perişan olup kendilerine sahip çıkacak bir siyasi odağın arayışı içindeyken, “ben Yunanistan’a savaşmaya gidiyorum” demek, enternasyonal bilinç değil, tipik siyasi sorumsuzluk ve ego-santrizm örneğidir; bu anlamda da bu şahsın gelecekteki pratiğinin özeti ve habercisidir.

1960 sonrasında ise, reformist etkilenmeler altında dahi olsa, işçi sınıfına dayanan yığınsal bir sosyalist mücadeleyi örgütlemeye çalışan, bu süreç içinde de bi- limsel sosyalizmi giderek “keşfeden” TİP’e karşı, Mihri Belli açıkça karanlık ve yıkıcı bir mücadele sürdürmüştür. Eski bir TKP’li olarak Mihri Belli’nin mücadelesi TİP’i leninist bir çizgiye çekmek için olsaydı, tarihsel bir haklılığı olurdu (o durumda da zaten bu kadar tahripkâr olmazdı). Ancak tam tersine, Mihri Belli TİP’e karşı foko’culuktan şehir gerillasına kadar klasik komünist çizgiye ne kadar yabancı unsur varsa etkinlik kazandığı bir platformu seçmiş, bütün bunları da bir “millici güçler “edebiyatı ile parlatmayı ihmal etmemiştir. Yukarıda bahsettiğimiz sosyalizmden sol kemalizme “kan aktarımı”nın hem mimarı, hem de taşeronluğunu Mihri Belli yapmış, TİP’ten kopardığı genç kadrolar benimsenen stratejinin tutarlı sonucu olarak silahlı mücadeleye yöneldiğinde, onları son dakikada terk eden gene kendisi olmuştur (bkz. Mahir Çayan’ın hapishane şiiri: “Bu Adam Kahredici Okların Hedefi”).

12 Mart’tan “Kıbrıs’a kaçarak” (?) kurtulan Belli, 1973-80 arası ciddi bir etkinliğe sahip olmamış, 12 Eylül’den sonra da uzun yıllar İsveç’te yaşamıştır. Ancak resmi ideolojinin saldırılarının gene azgınlaştığı 1990 sonrasında, hazreti gene gazete sayfalarında görmeye başladık. Üstelik, “Türkiye’yi küçük düşürmeye çalışan Batılı gazetecilere karşı Türkiye Cumhuriyeti’ni savundu” ifadeleriyle Hürriyet gazetesinin iltifatlarına mazhar olarak! Dahası, içinde MHP’lilerin de bulunduğu bir dizi parlamenter ve belediye başkanı ile Küba’ya gitmiş, fakat sosyalizm, Fidel, Che gibi konulardan bahis dahi etmeden “Küba’lılara Mustafa Kemal’i anlattım” diyerek milli bir vazifeyi ifa etmenin gururuyla gene aynı Hürriyet’e demeç vermiştir.

Mihri Belli’nin 40 yıldır birilerine Mustafa Kemal’i anlattığı doğrudur. 1960’larda TİP üyesi gençlere Mustafa Kemal’i ve “onun izinden giden millici güçler” palavrasını anlatarak önemli bir devrimci potansiyelin cunta hesapları uğruna heba edilmesine yol açtığı akıllardadır. Ancak 2000’de Mustafa Kemal’i anlatması karşılığında elde edeceği yegâne şey, İkitelli gazetelerinde birkaç cm kare ve (muhtemelen daha önemlisi) huzurlu bir emekliliktir. Gene de tüm yaşamı boyunca resmi ideolojinin sol içindeki köprü başı olan, bu ideolojinin ana dağıtım bayiliğini yapan bu şahıs yakından tanınmalı, ve isminin diğer eski tüfeklerle beraber anılmamasına özen gösterilmelidir. Eleştirilecek yanları olsa bile, tüm ömrü ideolojik bir tutarlılık içinde geçen birçok eski komünistin aksine, Mihri Belli’nin yaşamı, harcının ana malzemesi Kemalizm olan bir provokasyon abidesidir.

1973-80 ARASI

12 Mart çıkışından sonraki 7 sene, sol hareketin resmi ideolojinin bombardımanı açısından nispeten nefes aldığı bir dönemdir. Esasen, 1961-71 döneminin aksine sol, mücadele stratejilerinden çok, bizzat klasik Marksist teorinin kendisiyle ilgilenmiş, diyalektik materyalizm, ekonomi politik, emperyalizm ve devlet teorileri, ekonomizm ve tarihsel materyalizm gibi konular solun günlük tartışma gündemini oluşturmuştu. Son derece büyük bir teorik zenginliği ve canlılığı sergileyen bu konuların ve yazarların (Marx’tan Mao’ya) yarattığı kültürel cazibe karşısında, Mustafa Kemal’in “Nutuk” unun çok fazla şansının olmadığı ortadaydı. Öte yandan “milli güçler” adına yaratılan balonların 12 Mart’ta nasıl söndüğünün anıları oldukça tazeyken kimsenin “sol kemalist ilerici güçler” edebiyatına pabuç bırakmaya niyeti olmadığı gibi, 12 Mart’ta yaşanan şiddet ve zulmün de etkisiyle “Devlet ve İhtilal”i, yani klasik Marksist devlet teorisini yeniden keşfeden sol için “devletin içinden ilerici bir şey çıkabileceği” tezi daha baştan alay konusu olmaya mahkumdu. Bu dönemde, İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Atilla İlhan gibi yazarlar, sosyalist düşünceyi savunan yüz binlerce insanın düşünsel dünyası üzerinde hiçbir etkisi olmayan, köşe yazılarında ancak solu destekledikleri zaman olumlu bulunan, sola karşı tavır aldıklarında rahatça reddedilen ve gözden çıkarılabilen (Dev-Yol’un 1978’de başlattığı Cumhuriyet aleyhtarı kampanya hatırlardadır) yazarlar konumundaydı.

Ancak, sosyalist solun resmi ideoloji açısından “nüfuz edilmez” gözüken bu hali, aslında ciddi bir zaafın tohumunu da içinde taşıyordu. Solun bu durumu, Kemalizmle ciddi ve kapsamlı bir ideolojik hesaplaşmanın sonucu değil, yalnızca şartların yarattığı fiili bir ilgisizliğin ürünüydü. Kemalizm, solun kültürel gündemine zorla sokulduğu, ya da günlük kültürel gıdasına “karıştırıldığı” zaman nasıl bir tepki verileceği belirsizdi. 12 Eylül, bu belirsizliğin üzerine rahatça gitti ve politik başarısını bunun üzerine inşa etti.

12 EYLÜL: İPLER GERİ ÇEKİLİYOR

12 Eylül cuntası, ideolojik saldırısını iki boyutta gerçekleştirdi ve sürdürdü:

  1. Marksizmi benimseyen kadroların fikir üretmelerini, ya da üretilen fikirlerin kitlelerle buluşmasını engellemek. Bu kadroların büyük çoğunluğu devrimci örgütlerin üye ya da yöneticileriydi, ve bunların sesi ya yer altına itilerek, ya hapishaneye tıkılarak kısıldı; yurt dışına kaçma da aynı etkiyi yarattı: Yalnız genç kuşaklar değil, solun mevcut kitle tabanı da, Marksizmin bilimsel doğrularının kafalarında diri kalmasını sağlayacak bir teorik aktarım kaynağından yoksun kaldılar.

  2. Cunta açısından kabul edilebilir solun sınırı devletçi, orduya saygılı ve kurum olarak ona sadık bir “sol kemalizm” olarak çizildi. Gerek 1923’den beri sürdürdüğü ideolojik işlev, gerekse belli başlı yazarlarının eski cuntacılar olması hasebiyle Cumhuriyet gazetesi, bu rol için biçilmiş kaftandı; Eylül 1980’den itibaren solun milyonları bulan kitle tabanının yegane ideolojik gıdası, daha doğru bir deyimle “ideolojik tayını” haline geldi. Dağılmış örgütsel yapıların erişip yönlendirme imkanı bulamadığı geniş bir toplumsal taban, bu gazetede somutlaşan çizgiyi, kendilerini günlük planda ifade eden bir savunma hattı olarak benimsemek zorunda kaldılar. Bu sayede 1980 öncesinde “Demokrat” ve “Politika”nın yanında yaşam savaşı veren bu gazete, 1980 sonrasında büyük bir patlama yaşadı. U.Mumcu, 12 Mart sonrasında dahi yaşamadığı bir popülariteye bu dönemde kavuştu.

    Birçok sol kadro, Kemalizmin bu ön plana çıkışını, sol taban açısından “yenilgi döneminde bir geri mevzide tutunma” olarak algılama saflığını gösterdiler. Bu saflıktı, zira “bir geri mevzi” diye tutunulan yer bizzat düşman kontrolünde bir arazide ve bir tür toplama kampı durumunda ise, tutunma sandığımız şey aslında aptalca düşmanın kucağına düşmek demekti. Doğal olarak, bununla ilgili sonuçlar birden ortaya çıkmadı. Ama sola dayatılan bu “ideolojik tayın’ın ve onunla at başı giden tek yönlü – gayri sıhhi beslenmenin yaratacağı kültürel çarpıklığın, daha doğrusu raşitizmin bir nesle egemen olması belli bir süre alacaktı.

       

    12 Mart çıkışında, cuntacı çizgisini değiştirmemekle beraber, işkence gören ve öldürülen devrimciler için yazdığı coşku dolu yazılarla sosyalistlerin sempatisini kazanan Uğur Mumcu, 12 Eylül ile birlikte ciddi bir rota değişikliğine girdi. İşe önce darbe günü 12 Eylül’ü desteklemekle başladı. Doğal olarak bir açıkla- ması (“kardeş kavgasını durdurma umuduyla”) ve bir şartı (“Yönetimin Atatürk ilkelerine sadık kalması”) vardı. Öte yandan, rejimin yasallık sınırları içinde belli bir tür muhalefeti de sürdürdü (12 Eylül Anayasasına karşı eleştirileri..vs). Ancak onun için yeni olan şey sosyalist sola karşı takındığı tavırdı. 12 Mart çıkışında göz yaşartıcı yazılar yazdığı kuşağı, şimdi o döneme rahmet okutacak bir baskı ve işkence altındayken terk etti, ondan uzaklaştı ve düşmanca tavır aldı. Herkesin özgür olduğu dönemde sol ile girmediği, gerek gazetesinin tiraj kaygısı, gerekse kendi kültürel birikiminin sınırlılığı dolayısıyla muhtemelen girmeye cesaret edemediği polemikleri, insanların hapishanelere tıkıldığı, içeride açık ya da gizli infaz edildiği bir dönemde yapmayı tercih etti. Değil kendisine cevap vermek, sesini herhangi bir şekilde hapishane duvarları dışına taşıma şansı dahi olmayan insanlara “doktriner, şabloncu, Sovyet veya Çin hayranı, totaliterlik yanlısı..vs” gibi bilinen ucuz liberal argümanlar ile saldırarak devlet gözetiminde bir tür “tek kale maç” oynadı. Bütün bunları yaparken “Marksizm-Leninizm değil, Kemalizm” temasını işleyerek rejimle olan siyasi bağlantısını tanımlamayı ve güçlendirmeyi ihmal etmedi. O dönem, ilericilerin “okunabilecek yegane gazete” zannıyla Cumhuriyet’i takip ettikleri hatırlardadır. Ama aynı zamanda, dışarıdaki siyasilerin ve siyasi tutukluların bu gazeteye gönderdikleri yüzlerce protesto mektubunun varlığını, o dönem bu gazeteyle bağı olan herkes teyit edecektir.

    İç politika düzleminde bu tavrı sürdüren Uğur Mumcu, dış politika yorumlarıyla da komünizme ve onu sembolize eden olgulara saldırıyı sürdürdü. Papa suikastını sistemli bir şekilde KGB ve Sovyetler Birliği’ne yıkmaya çalışan Mumcu’nun bu iddialarının kofluğu, SSCB’nin yıkıldığı ve Doğu Avrupa gizli servis arşivlerinin büyük kısmının Batılıların eline geçtiği, ancak bu tezleri destekleyen hiçbir olgunun su yüzüne çıkmadığı bugünlerde netleşmiş bulunmaktadır. Devlet açısından göz yumulan bu “sol” kemalizm, aslında Marksist sol kadrolara açılan bir “barışma yolu” oldu. 1960’larda, sola yönelen kesimlerin kendilerine meşruiyet yaratmak için kullandıkları ve sonra düzen dışı çözümlere yöneldiler, bu anlamda düzenin yumuşak karnı olan Kemalizm, 1980’lerde radikal kadrolar arasında , TC’nin genel siyasi çerçevesi içinde tanımlanmış bir solculuğu egemen kılmak, rejimin değerlerinden birine değişik düzeylerde bağlılık yaratmak, ve bu anlamda onları yeniden düzene eklemlemek için kullanılan bir “dönüş yolu” oldu. Geçmişte Che’den, Mahir’den, Mustafa Suphi’den bahseden binlerce kişinin yakalarında birden mantar gibi Atatürk resimleri zuhur etti. Bu türden solcular (gerçekte devletin dolaysız kontrolündeki) Atatürkçü derneklere üye oldular. Bu sefer rejim, 1960’larda yaptığı hatayı tekrar etmedi ve Atatürk’ü “el değiştirebilecek bir silah” olmaktan çıkarmak için onu (gerçekte de olduğu gibi) düzenin kurucusu ve rejimin temel değerlerinin yaratıcısı olarak sıkı sıkıya sahiplendi. Böylece “şimdilik Atatürk’çülük yaparak ilerde yeniden solculuğa başlayabileceğini” umanlar avuçlarını yaladılar; zira 1980’lerin başında Atatürk’çü olmak “kendini gizlemek” değil rejime beyaz bayrak çekmekti. Başka bir deyişle, cuntanın 1980’de başlattığı ve sahiplendiği Kemalist putlaştırma kampanyasının şiddeti içinde, kişiliklerdeki fark ne olursa olsun, Atatürk posteri taşımakla Kenan Evren posteri taşımanın pratikte hiçbir farkı olmadı. Doğal olarak tüm bu solu evcilleştirme sürecinin vazgeçilmez katalizörü Cumhuriyet gazetesi ve sol kemalist yazarlardı.

    Sol kemalist yazarların 80 sonrasında yaşadıkları bu balayı, 1984 sonrasında Kürt hareketinin yükselişi ile sona erdi. Kimi islâmi kesimlerin de eklemlendiği tartışmalarla, resmi ideoloji her yönden sorgulanmaya ve yıpratılmaya başlandı.

    ŞOVENİZMİN YÜKSELİŞİ

    Kürt ve İslami hareketlerin yükseliş dönemi, sol kemalist yazarların tıkandığı ve sürekli aynı yaveleri tekrarlayarak “hazırdan yedikleri” bir dönem oldu ve bu dönemde ancak sınırlı bir kültürel cazibe yaratabildiler. Resmi ideolojinin, özellikle de resmi tarih anlayışının temellerini eleştiren tezler ve bunların yer aldığı yayınlar gençlikte ve aydın kesimde büyük ilgi toplarken, sol kemalistlerin basmakalıp iddiaları, devletin yıpranan prestiji ile birlikte giderek soluklaşıyordu.

    Ancak 1990’ların başından itibaren rüzgar tersten esmeye başladı. Mevcut siyasal rejimin temellerini sorgulayan 3 ana muhalif akım; yani sosyalist hareket, Kürt hareketi ve islâmi kesimin her biri için, farklı sebep ve dinamiklerin etkisiyle de olsa bir gerileme ve tıkanma dönemine girildi. Sosyalist hareket, SSCB’nin 1989’da dağılmasıyla birlikte etkileri anında hissedilmeyen bir zayıflama yaşadı. Her ne kadar “biz bunları öngörmüştük” türü sübjektif ifadelerle ya da “Sovyetler Birliği yıkılsa bile kapitalizmin temel çelişkileri değişmedi” gibi haklı tespitlerle bu çöküşün sarsıntısı atlatılmaya çalışıldıysa da, solun tüm kesimlerine bu yıkıntıdan düşen pay aynıydı: Bu, bir bütün olarak Marksist-Leninist teorinin, mantıksal temelleri ne denli sağlam duruyorsa dursun, kitleler ve özellikle de aydın kuşaklar açısından parlaklığını ve cazibesini yitirmesi oldu. Bu dev teorik eserin baştan aşağı devrimci bir ruhla yeniden ele alınması ve çağdaş koşullar için yeniden üretilmesi gibi büyük, ancak başarılmamış bir görev ortada iken, teorinin neresinin sağlam ve aynen geçerli, neresinin yeniden üretilmeye muhtaç olduğuna ilişkin halen süren belirsizlik, 1960’larda ve 70’lerde burjuva ideologlarına Marksizm için “aydınların afyonu” dedirtecek kadar etkileyici olan iç bütünlüğünü önemli ölçüde yıprattı. 1970’lerde, hatta 80’lerde Engels’den ya da Lenin’den yapılan bir alıntı, sola ilgi duyan herkes açısından saygıyla dinlenen ve her türlü tartışmaya nokta koyan bir faktör iken, bu güçlü etki kayboldu ve sol, 1970’lerde resmi ideoloji karşısından sahip olduğuna yukarıda değindiğimiz önemli bir “koruma faktörü”nü yitirdi.

    Kürt Hareketi ise yukardaki olguyla bağlantılı, ama ona indirgenemeyecek farklı bir zaaf içine düştü. Sosyalist sistemin çöküşü ile birlikte, Batı’yla, özellikle ABD ile farklı bir diyaloğa giren, şehirlerdeki Kürt emekçi tabanının temsil ettiği muazzam sınıfsal potansiyeli harekete geçiremeyen, Türk halkıyla değil sağlıklı bir diyaloğa girmek, aksine düşmanlığı körükleyecek, çoğu zaman halka zarar veren ve ahmakça eylemlerle şovenizmi besleyen, başta sendikal hareket olmak üzere yığın örgütlerinde çalışma konusunda son derece ilkesiz davranan Kürt hareketi, 1990’ların başından itibaren kendini tanımladığı asli platform olan askeri platformda tıkanmaya başladı. Sorunun askeri planda Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından çözülebileceği fikri, Türk şovenizmine büyük bir cesaret kazandırdı, ve Öcalan’ın yakalanmasına kadar uzanan süreçte, PKK’nin gerilemesinin yarattığı askeri başarı, Türk şovenizmini hızla tırmandırdı. 1980’lerde Kürt hareketinin yarattığı sarsıntı bir bütün olarak rejimin temellerini tarafsız ve dürüst aydınlar arasında dahi tartışma konusu yapabiliyorken, 1990’lardaki gerileme devletin temellerinin, bu arada resmi ideolojisinin yıpranan itibarını yeniden kazandırıyordu.

    İslami hareket ise, Fabrika’nın daha önceki sayılarında da değinildiği gibi, iddialarının çok gerisinde ve son derece kof bir hareket olduğunu ortaya koydu. Devletin resmi ideolojisi olan Kemalizmi en fazla eleştiren pozlarda gözüken islâmi hareketin, bizzat Kemalist devlete ne denli göbekten bağlı olduğu, petrol milyarderlerinden Hizbullah katillerine kadar hepsinin nasıl bu devletin icazetiyle geliştiği, bir zamanlar önlerini açan devletin, 28 Şubat’ta onların ipini çekmeye karar verdiğinde ne denli pısırık, korkak ve sinik olduklarını, RP’nin kapatılması kararı karşısında nasıl süt dökmüş kedi gibi davranıp boyun eğdiklerini hep birlikte gördük. Bu gelişmeler, iddialarının büyüklüğü göz önüne alındığında (yeni bir düzen kurma..vs) onlar açısından büyük bir itibar kaybına yol açarken, onları son 40 yıl boyunca her türlü yolla destekleyen devlete de, 28 Şubat süreci ve “laikliğin kurtarıcısı olan ordu” aldatmacası ile prim kazandırdı.

    Sonuç olarak devleti ve onun ideolojik-politik temellerini eleştiren bu üç muhalif akımın gösterdikleri zaaf ve gerileme, bu temelleri savunan akım ve görüşlere ivme kazandırdı. Pratikte de azgın bir şovenizm ve onunla iç içe geçmiş bir Atatürkçülük, 1990’ların son döneminin yükselen değerleri konumuna geldi. Bunun bir uzantısı MHP’yi iktidara sıçratan oy patlaması iken, diğer bir uzantısı da, köşesinde donmaya yüz tutmuş kemalist yazarların ısıtılıp piyasaya sürülmesi oldu.

    BASINDA “ATİLLA ÇÖLAŞAN” ÇİZGİSİ

    Basında, Türk şoven milliyetçiliği ile bütünleşmiş bir kemalizmin ilk ve en parlak (ve karanlık !) temsilcisi Emin Çölaşan oldu. Önceleri “Turgut Nereden Koşuyor ?” adlı kitabıyla sola sempati duyanların ağzına bir parmak bal çalan Çölaşan, daha sonra polislerin ve askerlerin “çilekeşlikleri”nden dem vurarak bu kesimlere karşı toplumdaki tepkileri törpülemeye, ardından da açıktan açığa yüceltmeye başladı. 1990’lara gelindiğinde ise Emin Çölaşan artık Türkiye’deki Kemalist histerinin basındaki ana ayağı, MİT ve Genelkurmay’ın topluma vermek istediği tüm mesajların birinci elden sözcüsü, ve bu işleve uygun bir şekilde, tıpkı bir üst düzey MİT görevlisi gibi bir manga askerle korunan bir kişilik haline geldi. Önceleri Kürtlere ve İkinci Cumhuriyetçilere saldırırken kullandığı “Atatürk düşmanı” suçlaması, düzeni eleştiren herkese karşı kullandığı (Leman dergisi dahi bu suçlamadan nasibini aldı), sonra da ölçüyü iyice kaçırarak kendisini eleştiren Kemalistlere dahi (Toktamış Ateş gibi) yöneltmekten çekinmediği bir silah, daha doğrusu bir paranoya halini aldı. Alçalmanın bilinen duraklarını sırayla geçen, bu çerçevede asker ve polisten sonra MHP’yi de aklayan (“Görüşlerini tartışabilirsiniz, ama bu insanlar Atatürk’e ve Devlete sıkı sıkıya bağlıdırlar.”) Çölaşan, hakim güçlere yaptığı uşaklığın en tiksindirici örneğini Tomris Özden olayında sergiledi. TSK’nde Albay rütbesiyle, çatışma bölgesinde görev yapan eşini kuşkulu bir “çatışmada” yitiren Tomris Özden, savaşın her iki tarafa da zarar verdiğini, ve akan kanın bir an önce durması gerektiğini söyleyerek ilk defa farklı bir şehit ailesi tavrı sergilemekle kalmadı; çatışmada ölen bir gerillanın annesiyle beraber resim çektirerek Türk halkına son derece farklı, cesur ve çarpıcı bir mesaj verdi. Topladığı büyük sempati Tomris Özden’i üyesi olduğu CHP’nin parti meclisine seçilmesini sağlayacak kadar güçlendi. Ülkeyi yöneten faşist-şovenist blokta büyük tepki yaratan, ancak her- hangi bir şekilde diş geçiremedikleri bu durum karşısın- da giriştikleri iğrenç tezgahın maşalığını yapmak gene Çölaşan’a düştü. Tezgâh basit ve alçakçaydı: Gözü yaşlı bir dul kadına duyulan sempatiyi kırmanın tek yolu onun namusuna dil uzatmaktı ve Çölaşan bunu, “adının açıklanmasını istemeyen subay dostları”na dayanarak yaptı. Yaratılmak istene imaj, “şehit kocasını hayat- tayken de mutsuz etmiş hafifmeşrep kadın” imajıydı ve Çölaşan bunu en mahrem detaylara girme pahasına (Tomris Özden’in giydiği elbiseleri tasvire kadar vararak) utanmazca yapmaya çalıştı. Hürriyet’in tüm gücüyle yaydığı bu haber, sonunda bizzat Tomris Özden’in vermeye çalıştığı mesajın temizliğine gölge düşürmeyi başardı. Bizzat bu iddianın arkasındaki tezgahı açığa çıkarmak için saldırıya geçmek gerekirken, Özden’e sahip çıkılmadı (örneğin CHP her zamanki onursuzluğu ile kendisinden istifasını istedi) ve savaşa karşı bilinçli bir kamuoyu yaratabilmek açısından son derece değerli bir moment böylece yitirildi.

         

    Savaşta orduyla birlikte ve ona karşı belli bir sadakatla görev yapan gazetecilere “mehmetçik gazeteci” dendiği bilinmektedir. Ancak Emin Çölaşan gibi derin devletin emriyle belden aşağı detaylarla uğraşmaktan yüksünmeyen gazetecilere ne sıfat verilebilir, bilemiyoruz. Buna karşılık şu çok net bilinmektedir: Medyanın tekeller, mafya ve kontrgerilla ile bütünleşmesiyle, düzenin savunulması için en az mafyanın tetikçileri, ya da kontrgerillanın işkencecileri kadar alçalan, onlar kadar suçlu ve eli kanlı bir gazeteci tipi türemiştir. Tıpkı patronu Ertuğrul Özkök, meslektaşı Fatih Altaylı gibi, E.Çölaşan da bu kategorinin başında yer almaktadır.

    Sıradan okuyucuya yönelik olarak sahtekarlıkları Kemalizm cilasıyla satması için Emin Çölaşan’ı tezgahlayan hakim güçler açısından, aydın okuyucular zemininde oluşan boşluğa 1990’larda başka biri talip oldu: Atilla İlhan. İki farklı zeminde aynı histeriyi, yani TC devletini yüceltme hedefine kilitlenmiş bir Kemalizm histerisini yayan, mevcut yapıyı eleştirmeye kalkanlara bayağılaşma pahasına saldıran bu iki yazar, birbirlerini o denli mükemmel tamamlamaktadır ki, tek bir çizgiden, basında “Atilla Çölaşan” çizgisinden bahsetmek yanlış olmayacaktır.

RESMİ İDEOLOJİ AKLAMA MERKEZİ

Atilla İlhan, Cumhuriyet gazetesinin arka sayfasında kendine seçtiği misyonu ifa etmezden önce, biraz sulandırılmış da olsa belli sosyalist görüşleri savunan, Atatürk’ü tartışmasız benimsemekle birlikte batılılaşmayı ve ona bağlı yozlaşmayı eleştiren “ilginç” bir yazardı. Bu satırların yazarı da dahil birçokları, batı taklitçiliğinin kısırlığını, geçmiş Osmanlı kültür mirasının ne denli değerli bir birikim oluşturduğunu kavrama sürecinde, başka yazarlarla birlikte onun da görüşlerinden yararlandılar. Ancak geleneksel Marksist yaklaşımların egemen olduğu bir entellektüel ortamda, özlediği etkinlik ve şöhrete kavuşması 1980 öncesinde biraz zor olduğu için, sesini ancak şiirleriyle ve erotizm dozu yüksek romanlarıyla duyurabildi. Özellikle 80 sonrasında yazdığı “Fena Halde Leman”adlı roman, roman kahramanlarının hayret verici bir hızla cinsiyet değiştirdiği, okuyucunun bu değişimleri takipte zorlandığı bir cinsel fantezi patlaması niteliğindeydi. Bir süre bu özellikleriyle anılan Atilla İlhan, yukarıda değindiğimiz koşulların olgunlaşmasıyla birlikte, şiirlerinin bir türlü tatmin edemediği şöhret özlemini, ide- olojik-politik bir misyona soyunarak, U.Mumcu’nun tahtına talip olarak gidermeyi amaçladı.

Atilla İlhan’ın ilgi alanı, sosyalizm, devrim, Marksizm, işçi sınıfı ..vs gibi kavramlara bağlı olmayı sürdüren , ya da bu kavramlara hala sempati duyan kesimlerdir. Misyonu, bu kesimlerin Mustafa Kemal’e ve Kemalizme (bu kavramlardan ne anladığı aşağıda ele alı- nacaktır) sadık ve bağlı kalmasını garanti etmek, kendini solcu, sosyalist olarak tanımlayan kesimlerin kendilerini aynı zamanda Atatürkçü olarak hissedebilmelerini mümkün kılmak için her türlü rahatlatıcı-ferahlatıcı telkini yapmaktır. Kullandığı yöntem ise basittir: Önce okuyucuyu solculuğuna ikna edecek birkaç önerme-ifade-gözlem (bunlara Fransız komünistleri ile yaptığı bistro muhabbetleri de dahildir) beyan ettikten sonra, meseleyi çadır sihirbazlarına has bir el çabukluğuyla “Gazi Paşa”ya bağlamak; sonuçta en radikal ya da sosyalist nitelikli tavırlar açısından dahi “Gazi de böyle düşünüyordu” türünden bir iddia ile yazıyı noktalamak

Elbette bu el çabukluğunda çadır sihirbazlarına ait her türlü sakillik ve alaturkalık açıkça sırıtmakta, “tavşanın kuyruğu” sık sık mendilin kenarından fırlamaktadır. Ama ilginç olan Atilla İlhan’ın bugüne ilişkin bir şeyler söyleme iddiasıyla başladığı her yazının Mustafa Kemal’e bir yakarışla sona ermesi, geçmişten hareketle güncelliğe ışık tutma görüntüsü altında, pratikte yaptığı tek şeyin güncelliği kullanarak geçmişe ait bir görün- tüyü, %90 hayal mahsulu bir Mustafa Kemal görüntüsünü sıfırdan inşa etmek olmasıdır.

Burada şu soru gündeme gelebilir: Bir yazarın bir yandan sol görüşleri savunup, bir yandan da Atatürk’ü kendince övmesinin ne zararı olabilir? Bu noktada kemalizmin sosyalist açıdan eleştirisi ile “Atatürk düşmanlığı” arasındaki farkı ortaya koymak ve eleştirimizin genel çerçevesini bir kez daha çizmekte yarar var. “Atatürk düşmanlığı” Mustafa Kemal’in attığı her adımı mahkum etmek, içinde yer aldığı her süreci kar- alamak, onun bir şekilde ilişkisi olduğu her olguyu inkar etmek şeklinde belki duygusal, ancak kesinlikle hastalıklı ve gerici bir tepkiyi ifade etmekte olup; esas olarak, ancak belirli islâmi kesimlerde rastlanmaktadır. Böylesi bir marazi tavırla, özünde bilimsellik olan sosyalist tavrın bir ortak yönünün olamayacağı açıktır. Sosyalist yaklaşım, Mustafa Kemal’in içinde yer aldığı süreci sınıfsal ve tarihsel olarak incelemeyi, bu süreçlere onun ve ekibinin yaptığı müdahaleyi ve bu müdahalenin ilerici ve gerici yönlerini analizi etmeyi, bu müdahalenin bugünkü siyasal konjonktür içinde yer alan uzantılarını teşhis ederek tarihsel bir tahlili güncel bir politik tavrın temeline oturtmayı amaçlar. Bu açıdan sosyalistler tavırlarını “Atatürk’ü sevme, övme, kızma, nefret etme” türünde ancak duygusal düzlemde yer ala- bilecek tepkilerin dışında tanımlamak durumundadır. Dolayısıyla, bir öğrencinin, ya da emekli bir öğretmenin Atatürk’e olan sevgisini dile getirmesinin bir sosyalist açısından nasıl tek başına olumsuz bir yönü yoksa, Atilla İlhan’ın Atatürk övgülerinin de herhangi bir olumsuzluğu olmayabilirdi.

Olmayabilirdi diyoruz; çünkü bu çizdiğimiz çerçeve, 1980 sonrasında farklı bir anlam kazandı. Faşist rejimin Atatürk putlaştırmasını varlığının temel ideolojik dayanağı yapıp onu bir kollektif histeriye çevirdiği, öte yandan tüm iletişim araç ve yöntemlerini sıkıca kontrol ettiği bu dönemde, kamuoyuna seslenen tüm platformlarda, gazete, TV, radyo, miting ve panellerde, Atatürk’ü övme “son tahlilde” değil, daha ilk tahlilde ve direkt olarak rejime yollanmış bir bonservis niteliği taşıdı; hala da taşımaktadır. Herhangi bir kontrolün olmadığı kendiliğinden bir diyalog içinde Atatürk’ü sevdiğini söyleyen bir vatandaşın saflığı ve masumiyeti, tüm ilişkilerin MİT kontrolünde olduğu medyada Atatürk’e, belirli bir ideolojik misyonu üstlenerek övgüler düzen bir yazar için geçerli değildir, ve bu tür övgülerin ardından pis kokuların ve rejim uşaklığının gelmesi kaçınılmaz olmaktadır. Atilla İlhan da bu konuda bir istisna olmamıştır.

BAŞÇAVUŞ ŞAİR

Atilla İlhan’ın Atatürk övgülerinin kofluğu ve bunları desteklemek için attığı yalanları aşağıda ele alacağız. Önce onun niçin yukarıda yaptığımız genellemeye uyduğunu, “solculuk” iddiaları ne olursa olsun, Atatürkçülüğün onu nasıl sıradan bir devlet yanlısı yazara, ordusu, MGK’sı, baskı aygıtları dahil mekanizmanın tümünü savunan basit bir rejim şakşakcısı haline getirdiğini (ya da başından beri taşıdığı bu niteliklere kılıf teşkil ettiğini) göstermek durumundayız.

Bu hastalıkta ilk uşaklık sendromları, önce orduya yağ çekmekle başlar. Yazar 14.8.1998 tarihli “Kemalist Refleks” başlıklı yazısında “milli sanayi” fikrini savunmakta (ki bu doğrudur), ordunun da milli sanayi fikrinin savunucusu olduğunu (ki bu yalandır) yazmaktadır. Gerekçe ise köy kahvesi diyaloglarına has bir sığlıktadır: Ordu, kendi silahlarının kaynağının politik riske atmamak için onların ülke içinde üretilmesini ister. Bu yazıda ordu böylece ulusal bağımsızlığın dayanakların- dan biri olarak okuyucuya sunulmaktadır.

Kazın ayağı öyle değil, sayın Atilla İlhan! Yıllar boyu çoğu en fazla yüzbaşı-teğmen rütbesindeki Askerlik hocalarının liselerde tekrarladığı, üniversitede gözümüz açılana kadar bizlerin de bir süre yuttuğu bu nakaratın nasıl bir “ boş laf” olduğunu, orduyu son 50 yıldır yöneten gerçek güçlerin ulusallıkla ne denli bağlarının olduğunu bilmek için büyük bir politik kültüre gerek yok. Atatürk ve İnönü dönemlerinde de baskıcı ve gerici bir karakter taşımakla birlikte ordunun “milli” karakterinden söz etmek mümkünken, NATO’ya giriş süreciyle birlikte bu niteliğin tümüyle kaybolduğu ortadadır. Tüfek taşıma tarzından Amerikan ordusundaki “Field Command”dan kelimesi kelimesine çevrilen “Sahra Talimnameleri”ne kadar baştan aşağı Amerikan prensipleriyle re-organize edilen orduda, ABD etkinliği yalnız el kitaplarıyla değil, politik yönlendirmeyle, somut kurumsal ilişkilerle ve devasa boyuttaki mali ilişkilerin yönetilmesiyle sürmektedir. TSK bu dönemde iki defa ABD yanlısı darbe yapmış, ikincisinde (12 Eylül’ü) açıkça ABD’ye danışmış, ABD yanlısı politikalar doğrultusunda ülkeyi büyük bir hapishaneye çevirmekte tereddüt etmemiştir. Bugün Susurluk’la patlayan tiksindirici ilişkilerin temeli, yıllar önce ordunun Amerikan istihbarat servisleriyle giriştiği karanlık işbirliğinin koridorlarında atılmış, NATO stratejisi çerçevesinde kurulan Gladio’nun Türkiye uzantıları Seferberlik Tetkik Kurulu, Özel Harp Dairesi gibi kurumların etrafında ilmek ilmek örülen bu ilişkiler, bugün Türkiye’yi mafya ve ölüm mangalarının “kurtarılmış bölgesi” haline getirmiştir. ABD ordusu subayları tarafından işkence, psikolojik harp ve kontrgerilla taktiklerinin öğretildiği Fort Bragg’deki meşhur merkezde, Latin Amerikalı subayların yanı sıra Türk subaylarının da eğitim gördüğü doğrulanmıştır. İcraatta ABD ile böylesine iç içe bir kurumun, SSCB’nin çökmesiyle bu bağını yitireceğine ise ancak saflar inanır. ABD’nin yıllar boyu büyük kaynaklar yatırarak elde ettiği bir gücü ve etkinliği kendi eliyle ortadan kaldıracağına, veya ortadan kaldırılmasına göz yumacağına inanmak, ya Amerika’yı tanımamak, ya da politikadan habersiz olmak demektir. Yeni Dünya Düzeninde herkese yapacak bir iş bulan ABD, TSK içindeki gücünü de yeni hedefleri için kullanmak üzere elinde tutmaktadır.

ABD ile bağı son 50 yılda böylesi güçlü olan bir kurum, ne kadar “milli sanayi” ister ? Cevap açıktır: Ancak ve ancak ABD’ye ters gelmeyecek kadar “milli sanayi”. ABD’ye ters gelen her şeyi son 50 yılda buda- yan, bunu da ABD’den aldığı politik, mali ve eğitsel destekle yapan bir kurumun daha farklı davranabileceğini düşünmek açıkça ahmaklıktır. Ordunun desteklediği “milli sanayi”nin en güzel örneği ise F-16 komedisidir. Yıllar boyu “Kendi uçağını kendin yap” kampanyasıyla halktan toplanan paraların da kullanıldığı bu projede, ülkede üretilecek uçak olarak F-16 seçilmiştir. Halbuki bizzat ABD’de bu uçak teknolojik açıdan emniyetli olmadığı gerekçesiyle itibar görmemiş, birkaç defa oluşan kazalarda, ölen pilotların aileleri şirketi mahkemeye vermiş, birçok yerde pilotlar bu uçağı kullanmayı reddetmiş, sonuçta bu model ABD’de açıkça gözden düşmüştür. Ancak ordu tarafından yönetilen ve aralarında mali gücü büyük holdingler seviyesinde olan Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı’nın da olduğu bir dizi askeri kurumun, Türkiye’de üretime layık buldukları model F-16 olmuş, ABD’de halk tüketmediği için 3.dünyaya postalanan kalitesiz malları “Yarabbi şükür” diyerek kabul etme tavrı, uçak üretime de damgasını vurmaktan geri kalmamıştır. Üretimin “milli” karakteri ise başlı başına bir komedidir. Uçakların elektronik sisteminin çalışmasını mümkün kılan şifre direkt ABD’den gelmektedir ve anlaşma gereği, Türkiye’de bulunması söz konusu değildir. Sonuç açıktır: ABD “hayır” dediği takdirde, burada üretilen uçaklar büyük birer konserve kutusundan daha fazla savaş değeri taşımayacaktır.

Yıllar boyu “Türkiye’de kendi uçak fabrikamızı kuralım” kampanyalarının sonunda yarattığı aldatmaca budur. Atilla İlhan’ın “ordu istiyor” dediği milli sanayiden kastı bu ise, kendisi bir an önce şairliği bırakmalı ve komedi yazarlığına başlamalıdır. Yok “milli sanayi bu değil, ordu gerçek milli sanayi istiyor” diyorsa, şunu sormak gerekir: 1980’lerin başında bu gayrımilli projeye karar veren kimdi? Demirel ve Ecevit dahil tüm sivil liderlerin siyasetten men edildiği bir dönemde bizzat ordunun kendisi bu kararı almış ve uygulamıştır. Bu anlaşma sonucu, faşist cunta üyesi Orgeneral Tahsin Şahinkaya akıl almaz bir servet kazanmış, serveti o sıralar TIME dergisine dahi konu olmuştur. Doğaldır ki burada söz konusu olan, bir kişiye verilen rüşvet değil, tüm bir yönetim ekibinin ve kurumun ABD tarafından yönlendirilmesidir.

ABD ile 1980’deki resmi ve tanımlı ilişkilerini, bu ilişkileri düzenleyen mekanizmaları, bu mekanizmalara temel olan anlaşmaları aynen muhafaza eden bir kurumun, 2000’de niçin daha milli ve anti-amerikan ola- bileceğini açıklamak mümkün değilken, böylesi fan- tezileri “sol” bir cilayla pazarlamanın mantığı nedir? Buradaki mantık basit bir hizmet anlaşmasıdır: Türkiye’deki baskı rejiminin ana motoru olan orduya selam durarak, tüm muhtemel baş ağrılarından kurtulmak, bir yandan solculuk yapıp (hatta Marksizmden dem vurup) bir yandan da Haluk Gerger, İsmail Beşikçi, Nadire Mater gibi onurlu kalemlerin başına gelenlerden uzak durmak, ömrünün son deminde yakaladığı “politik” şöhreti saadet içinde sürdürmek. Karşılığında ise sunacağı hizmet 1970’den beri depoda bekleyen bayat malları, “ordu içindeki milici güçler” edebiyatını ısıtıp yeniden piyasaya sürmektir. Bu hizmetiyle ve sahip olduğu eğitimle Atilla İlhan, basında orducu yazarlara verilen “Mehmetçik gazeteci” rütbesinden biraz daha üst bir rütbeyi hak etmektedir. Bu bölümün başlığını da bu rütbe oluşturmaktadır.

MİLLİ GÜVENLİK”İN TAKİPCİSİ

TSK’yı övme, devlete kapılanmanın her zaman giriş taksimi olmuştur; doğal olarak da konserin devamı beklenmelidir. Sıra, bir şekilde istihbarat ve polis aygıt- larına gelmek zorundadır. “Solcu” yazar Atilla İlhan, “ ‘Tek Derste’, ‘Ecnebi’ye ‘Jurnalcilik’ ! “ (1999) başlıklı yazısında, Batı Avrupa’yı eleştirmekte, ve “insan hakkı ihlalleri” adına Türkiye’de iç güvenliği güçlendirecek bir anlaşmanın (malzeme ve para yardımı) iptal edilmesini kınamaktadır. Bunu, Batı’nın “güçsüz bir Türkiye” istemesiyle açıklamakta, ve anti-emperyalist duygulara seslenmektedir.

Anti-emperyalist duygulara seslenerek, Türkiye’de emperyalizmle en iç içe ve ona en fazla uşaklık yapmış bir mekanizmaya; yani güvenlik ve istihbarat mekanizmalarına sahip çıkmak ve onların güçlenmesini istemek için insanın nasıl bir kişilik çürümesi içinde olduğunu anlamak gerçekten zor. Sol düşünceye bir parça aşina olan biri, Türkiye’de “iç güvenlik” doktrininin ne olduğunu, “rejim için iç tehlikeler” konseptinin nasıl tanımlandığını ve bunların pratikte nasıl işlediğini bilir. NATO’ya girilmesinden de çok önce, bizzat 1923’den itibaren “iç tehlike”nin baş gündem maddesini komünizm ve sol düşüncenin oluşturduğunu herkes bilir. Politikadan sanata, bilimsel araştırmadan felsefeye kadar hayatın her alanında sol düşüncenin tarihi, Türkiye’de hapishanelerin tarihidir. Diğer “tehlikeler” olan “bölücülük, irtica, ırkçılık..” gibi kalemler arasında yalnızca bölücülüğün ciddiye alındığı, diğer “tehlike”lerin ise bizzat devlet tarafından kontrollü şekilde şişirilip söndürüldüğünü bilmek içinse, son 5 yıldır biraz gazete okumak yeter. Dolayısıyla şu soru açıkça sorulmalıdır: 70 yıllık pratik ortadayken, iç güvenliğin güçlendirilmesine taş koyan bir adımı, “solcu” bir yazar niye dert eder? İç güvenliğin güçlendirilmesinden bir solcunun beklentisi ne olabilir ?

Güçlenmiş bir iç güvenlik, Yeşil’i daha mı kolay yakalayacak, veya Doğan Öz’den Musa Anter’e binlerce faili meçhulu daha mı kolay çözecektir ? Hayatın her alanında egemen olan Mafya krallığına, “mafiokrasi”ye karşı daha mı etkin mücadele edecektir? Yoksa aksine, daha etkin ve “iz bırakmayan” bir faili meçhul tarzı, savaş gücü daha da artmış mafya baronları mı ortaya çıkacaktır ? Bu soruların (aslında malum olan) cevabını daha iyi kavrayabilmek için değerli araştırmacı Suat Parlar’ın çalışması “Kontrgerilla Kıskacında Türkiye”de bahsedilen bir olayı aktaralım:

1978’de (evet, 22yıl önce!) CHP’li İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, MİT’i ziyaret eder ve kendisine çalışmalar hakkında bilgi verilir. MİT’in yeni kurulan bilgisayar sistemi kendisine tanıtılır ve bir deneme olarak, kendisinden tanıdığı birini tarif etmesi istenir. Güneş, sol görüşlü olduğunu bildiği bir tanıdığını (isim vermeden) yüz hatlarıyla kısaca tarif eder. Verdiği her ayrıntı için, bilgisayar giderek daralan listeler getirir. Sonunda doğduğu yeri söyleyince isim teke iner, ve Güneş’in aklındaki isim, yalnız adı,soyadı ve kimlik bilgileriyle değil; aynı zamanda katıldığı tüm eylemlerle birlikte (en son katıldığı yasal bir öğretmen mitingi dahil) karşısına gelir. 1978 için dahi etkileyici olan bu sistem, açık bir Amerikan yardımıdır. 1980 sonrasında da süren bu tür yardımlarla, on binlerce insan sınıflandırılarak ele alınmış, seçilerek hapse atılmış, işkence görmüş ya da katledilmiştir. Benzeri tekniklerin faili meçhullerde “temizlenecek” kadroları tespit için kullanıldığını da Suat Parlar iddia etmektedir. Gerçekten de Cumartesi Anneleri’nin çocuklarının birkaç istisna dışında sol hareketin değerli militanları olması bir tesadüf değildir.

Bu, Milli Güvenliğe yapılan dış yardıma basit bir örnektir. Diğer örnekler İsrail’den alınan Uzi’ler (Susurluk Mercedes’inin bagajından çıktılar), Kobra helikopterler…vs gibi sıralanabilir. Bütün bunların kullanılış biçim ve amaçlarının ne olduğu, siyasal bir devrim olmadığı sürece başka türlü kullanılmalarının da mümkün olmadığı ortada iken, “bir dış yardımın” iptaline veryansın etmenin ardındaki mantık ne olabilir? İki ihtimal vardır: Yazar “devleti kuran Atatürk’tür” olgusuna takılıp bu devlete ait her şeyi savunmakta, yani bünyesindeki yüksek dozda Atatürkçülük sonucu bir tür politik cinnet geçirmektedir; veya yaptığı sade suya tirit solculuğu devlet açısından hazmedilebilir kılmak için ara sıra bu tür reveranslar yaparak devleti yöneten güç odaklarının iltifatına mazhar olmaktadır.

Giriş taksiminden sonraki konser, yani dibe doğru gidiş sürmektedir. Aşağıdaki alıntı, varılabilecek en dip nokta mıdır, bunun kararını okuyucuya bırakıyoruz.

GAY PRIDE PARADE

Bir yazısında Atilla İlhan kısaca şu örneği vermektedir. ABD eski başkanlarından Lincoln evde kendi ayakkabılarını boyayan mütevazi biriydi. Kendisine “Sayın Başkan, siz kendi ayakkabılarınızı mı boyuyorsunuz?” sorusuna “Evet, yoksa siz başkasının ayakkabısını mı boyuyorsunuz?” cevabını verir. Ben de bana “sen devleti mi savunuyorsun?” diyenlere aynı cevabı veriyorum:”Evet, yoksa siz başkasının devletini mi savunuyorsunuz?”

Tam burada kısa bir parantez açalım: Gay’lerin oldukça yoğun olduğu, buna karşılık toplumun muhafazakar bir kimliğe sahip olduğu Amerika’da, yaşadıkları toplumsal baskılar, hakaretler ve aşağılanma karşısında gay’ler bir çıkış yapma amacıyla her sene (artık gelenekselleşen) bir yürüyüş düzenlerler. Ana mesajı “evet homoseksüeliz, bunu saklamıyoruz, açık açık söylüyoruz, bununla da gurur duyuyoruz” şeklinde ifade edilebilecek bu yürüyüşe “Gay Pride Parade” yani “Gay’lerin Gurur Yürüyüşü” adı verilmiştir.

Bu konuyu niye aktardık ? Atilla İlhan, bizim “muhafazakar” solcuların “A.İlhan devleti savunuyor” türü dokundurmalarından öylesine taciz olmuştur ki, yukarıdaki alıntıda “evet, aynen devleti savunuyorum, bunu da açık açık söylüyorum” türünde bir çıkışta bulunarak kendince bir tür politik “Gay Pride Parade” yapmaktadır.

Burada olan Abraham Lincoln’a olmuştur. Politik dürüstlüğün ve tutarlılığın sembolü olan bu değerli insanın, böylesi bir bayağılıkta motif olarak dahi kul- lanılması, adamın mezarda kemiklerini sızlatmıştır. Bir “lahavle” çektikten sonra kısaca sosyalistlerin devlet konusundaki tavrını özetleyelim. Türkiye sosyalistleri hiçbir zaman anarşistçe bir “anti-devlet” tavrı savunmadıkları gibi, “devlete ait olan her şey kötüdür” gibi bir nihilizme saplanmadılar. Ancak burada, toplum yararı- na her hangi bir olumlu gelişme yaratma potansiyelini yitirmiş, kendi kendini yiyen, kendi (antidemokratik) kanunlarına ve Anayasası’na dahi ters düşen, en baş yetkilisinden başlayarak, yalnız ordusu ve polisiyle değil, aynı zamanda Meclisi, bakanlıkları, hukuk aygıtı ile cinayeti, yolsuzluğu, hırsızlığı ve kültürel çürümeyi organize eden, destekleyen ya da göz yuman bir aygıtla karşı karşıyayız. Yaşadığımız her önemli olay, Susurluk’tan Ağustos depremine kadar, önce bu devletin ne kadar halka ilgisiz olduğunu göstermekte, ancak “ilgisizilik ve aymazlık” olarak gözüken şeyin biraz dikkatli bakıldığında çok temel bir politik ilkenin, halka karşı savaş açma ve yürütme amacına göre örgütlenme olgusunun bir yansıması olduğunu ortaya koymaktadır. En basit ifadesiyle halk düşmanı olan bir aygıtı savunmak da, bir sosyalist açısından, bir hata, ya da gaf değil, açıkça halka, onun içindeki milyonlarca dürüst insana, bu ülkeye onun hak ettiği aydınlık geleceğe karşı işlenmiş bir suçtur.

Tüm Kemalistler gibi, Atilla İlhan da devleti niye savunur ? Çünkü bu, Atatürk’ün kurduğu devlettir ve bir anlamda onun yadigarıdır. Halbuki biraz rasyonel bir bakış açısı, şu çok basit gerçeğin görülmesini sağlayabilirdi: 1923’de kurulan devlet, burjuva bir temeli olmasına ve sola karşı şiddet ve baskı uygulamasına (bu konular aşağıda ele alınacaktır) rağmen, bir dizi önemli sosyal reformu gerçekleştirerek tarihsel planda pozitif işlevleri olmuş bir yapıydı. Ancak gerek kendi burjuva-baskıcı karakterinin gelişmesi ve evrilmesi, gerekse 1945 sonrası emperyalizmle her düzeyde bütünleşmesi sonucu, 1960 sonrasında yükselen toplumsal muhalafeti bastırma çabasıyla da son şeklini alan bütünüyle gerici, halkın üstünde ve halka rağmen varlığını sürdüren, Türkiye kapitalizmini ve emperyalizmle olan ilişkileri ayakta tutabilmek için her türlü vahşeti, soygunu ve ihaneti yapmaya hazır hastalıklı bir yapıya dönüştü ve başlangıçta sınırlı ölçüde de olsa, var olan ilerici yönlerinden de tümüyle koptu ve onlara yabancılaştı. Sonuçta 1923’teki (pek de kaliteli olmayan) şarap 1980’den beri mide bulandırıcı bir sirkeye dönüşmüş durumdadır ve bunu (bir zamanlar şarap olduğunu düşüncesiyle) şarap sanıp içmek ahmaklık, öte yandan başkalarına şarap diye pazarlamak ise sahtekarlıktır. Atilla İlhan gibi tüm Kemalist şürekanın, 20 yıldır ömürlerini bu sahtekarlığa, yani MGK ve Kontrgerilla sirkesini Atatürk şarabı diye yut- turmaya vakfettikleri ortadadır.

Lincoln’un örneğine dönmek gerekirse, Atilla İlhan’ın kimin “ayakkabısını boyadığı”, daha doğrusu hangi “çizmeleri parlattığı” bilinmektedir. Bu konuda kendisine gene saygı duyulabilirdi; şayet tutarlı olmayı becerebilse, yani bir yandan “ben bu devleti savunuyo- rum” deyip, bir yandan “Marksist teori” konusunda büyük otorite pozlarına girmeseydi. Gay gurur yürüyüşüne katılıp “maço ve zampara heteroseksüel” pozlarına girmek ne denli uygunsuzsa, orduyu, güvenlik kuvvetlerini ve devleti savunup sonra da sosyalizmden dem vurmak o denli uygunsuz ve ahlaka mugayir bir tavırdır. Tutarlılık açısından ona düşen, yukarıdaki alıntıyla başlattığını gördüğümüz “gurur yürüyüşü”nde sonuna kadar gitmesidir.

CAMARADE PAUL” TİCARETİ

A.İlhan’ın’nın marksistliği de, romancılığı gibi, bazı sembolik motiflerin sıkıca parlatılarak belirli bir kombinasyon zenginliği içinde kullanılmasından ibarettir. Yazı, genellikle okuyucuyu havaya sokmayı hedefleyen dalgın bir soruyla (“o hangi akşamdı hatır- lamıyorum” türünden) başlar. Daha sonra ise bildik bir avuç motif (“şarap kokusu, çiseleyen yağmur, Gitane dumanı, şişman kadın,..) bir kaleidoskop gibi her defasında farklı bir kombinasyonla derlenerek karşımıza çıkar, ve bütün bunların üzerine, bir “deus ex machina” misali Camarade Paul gelir. Paul, öğrendiğimiz kadariyle, işçi kökenli ve direnişe katılmış bir Fransız komünistidir. A.İlhan sık sık onun ağzından, sosyalizmin aslında son derece temel olan bazı önermelerini aktarmaktadır (hareket işçi ve emekçilerden güç almalıdır, mücadele bireysel çıkışlara değil, yığınların örgütlülüğüne dayan- malıdır..vs) Bütün bu aktarımlarda, ucuz edebiyat dışında herhangi bir olumsuzluk gözükmemektedir. Gene de iki noktaya dikkat çekmek gerekir:

Birincisi, sık sık referansta bulunulan Fransız Komünist Hareketi, şu anda vardığı nokta ne olursa olsun, parlak bir geçmişi kucaklayan ve Fabrika dergisinin de büyük saygı duyduğu, Avrupa’da geleneksel komünist çizgiye en sadık, en militan hareketlerden biriydi. Öte yandan A.İlhan’ın Marksizmi ise, eski kitaplarından bildiğimiz kadarıyla bununla taban tabana zıt, kulaktan kaptığı her türlü “yeniliğe” atlayan bir marksizmdi. “Hangi Sol” adlı kitabında, Marks’a karşı burjuva-liberal ekonomist J.K.Galbraith’ı (“Marks’ın adam akıllı yanıldığını ispat eden Galbraith”), Lenin’e ve Bolşeviklere karşı Ukrayna’lı bir anarşist (ve haydut) olan Nestor Mahno’yu savunan ve karman çorman bir “sosyalist” anlayışı yansıtan İlhan’ın, bu kitabını okuduktan sonra akılda kalan yegane şey, onun adını oluşturan soru (“Hangi Sol ???”) olmaktaydı. Oluşabilen yegane netlik ise, “geleneksel çizgi dışında herşey” idi. İster istemez akla şu soru geliyor: Hangi dağda kurt öldü de, böylesine “anti-ortodoks” A.İlhan, şimdi Avrupa burjuvazisinin “baş Stalinciler” diye damgaladığı Maurice Thorez ve Jacques Duclos’nun partisini övüyor ? Bu soru, aşağıdaki ikinci olguyla birlikte kendi cevabını bulmaktadır.

İkinci olgu ise, son derece basit sosyalist öner- meleri aktarmak için, o kadar edebiyata ve kişisel anı aktarımına niçin gereksinim duyulduğudur. Bir dönem kimi Türk solcuları, uluslararası hareketle olan bağlarını vurgulamak için bu tür bir referansla lafa başlar (“Yoldaş Brejnev’in dediği gibi” şeklinde), daha sonra sıradan bir önerme ile devam ederlerdi (“çok çalış- mamız lazım” gibi). Doğu Bloku’nun çökmesiyle hiç değilse bu tür komedilerden kurtulduk diye teselli bulup sevinirken, Atilla İlhan’ın aynı komediyi Yoldaş Paul ile sürdürmesi bize ilginç geldi (“Camarade Paul ‘un da bana Paris’te belirttiği gibi… hareket emekçilere dayan- malıdır”).

Bu iki olgunun ardındaki kaygı tektir: Daha sonraki ideolojik atraksiyonlar ve çarpıtmalar için zemini sağlamlaştırmak, okuyucuyu yazarın sosyalist düşün- ceye olan bağlılığına, bu konudaki samimiyetine inandırmaktır (“Adam Fransız Komünistleriyle içli dışlı, yıllarını onlarla birlikte geçirmiş, sıkı Marksist.. vs” türünde bir intiba uyandırabilmek). Böyle bir göz boyamayı yazar için gerekli kılan ideolojik manevralar nelerdir? Yukarda değindiğimiz orducu, devletçi ve güvenlikçi “solculuk”un yanı sıra, yazar sık sık ilginç diziler oluşturmaktadır. “Lenin Mao ve Atatürk…” ya da “Mustafa Suphi, Che Guevara ve M.Kemal” türünde sıralamalara yazılarında sık sık rastlanmaktadır. Bu diziler bize ister istemez üniversite sınavlarındaki “dizideki yabancı elemanı bulun” sorularını hatırlatmaktadır. Açıktır ki bu dizilerdeki “yabancı” elemanı bir ilkokul çocuğu dahi rahatça bulup Atatürk’ü yuvar- lak içine almayı bilecektir. Tüm yaşamları boyunca komünizm için mücadele etmiş, bazıları bu mücadelede canını yitirmiş devrimci sosyalist önderlerle, sosyalist olmadığı kendisi dahil herkes tarafından tescil edilmiş olan, yönetimi altında komünistlerin baskı ve işkence gördüğü bir burjuva devrim önderini aynı dizi içinde zikretmenin amacı belllidir: Lenin ve Mao’nun arasına yerleştirerek, biraz da Che sosu katarak solcu okurların Atatürk’ü bütünüyle (iktidara taşıdığı programın sınıf karakteriyle birlikte) “yutmasını” sağlamak. Ancak Mao, Lenin ve Che adına konuşma hakkını kazanmak için de Camarade Paul’den destek almak ve FKP anılarını sandıktan çıkararak parlatmak zorunlu olmaktadır. Ancak bu denli aykırı ve imkansız önermelerin (Hele Che ve Atatürk’ü birlikte anmak???) itibar kazan- abilmesi için, hiçbir göz boyamanın, yani dünyanın bütün “Gitane dumanları”nın ve “Paris yağmurları”nın dahi yetmeyeceği ortadadır.

Yazar, ortamı yeteri kadar “dumanaltı”nda bırak- tığına inandığında ise; yalanı kişilerden, gerçekte ne olduğu çok iyi bilinen büyük tarihi olaylara doğru taşırmaktadır. “Ayıptır söylemesi, Paris Komünü’nden esin- lenmiş, Gazi’nin Cumhuriyeti…” (‘Dışardan’, ‘Hisse Kapmak’!)

Cumhuriyet okurlarına yönelttiği aşağılamaya bakar mısınız: “Siz, ne Paris Komünü bilirsiniz, ne Kemalist Cumhuriyeti!..” Bu yazının son cümlesi şöyledir: “İtiraza kalkanın, alnını karışlarım.” 

Buyur gel. Alnımız burada, karışını görelim!

HATASIZ” BİR ATATÜRK VE KÖTÜLÜK KAYNAĞI” BİR İSMET İNÖNÜ: YEMEZLER !

Her toplumsal organizmanın (devlet, parti, sınıfsal hareket) tarihi, aynı zamanda bu yapıların sorunlarının, zaaflarının, ve krizlerinin tarihidir. Bilimsel yaklaşım, bu sorun ve zaafları, organizmanın bütünselliği içinde ele almak, onların hareketin iç dinamikleriyle ve zaman/mekan koşullarıyla olan bağlantısını tespit etmek, ve “A” veya “B” şahsının ya da grubunun rol- lerinin ötesinde, bu olumsuzlukların yapısal karakterini (bünyenin yarattığı sorunlar olarak) bilince çıkarmaktır. “Resmi” tavır ise farklıdır. Elde edilen başarılar ve onlarla iç içe olan sorunlar bir “ayrıştırma” (décomposition) işlemine tabi tutularak başarılar, yapının sahibi olan kişiye ya da gruba atfedilir; hatalar ise bütünüyle başka bir grup ya da unsurun (yapının içinde ya da dışında) eseri olarak gösterilir. Böylesi bir mantıksal manevrada amaç, sorunların yapısal karakterini inkâr ederek, organizmanın kendi yapısal krizini gözden uzak tutmak, yapının bütününü hala sağlam ve kabul edilebilir olarak göstermektir. Bu mantığın oldukça ilkel bir versiyonunu devletin resmi yaklaşımı oluştur- maktadır. Buna göre Atatürk’ün kurduğu TC iyidir; ancak sorunları körükleyenler “kökü dışarda akımlar, bizi bölmek isteyen dış düşmanlar, onların yerli maşaları”dır. 12 Mart ve 12 Eylül’ün TV programlarına egemen olan bu edebiyat, o günden bu yana aynı kalite seviyesinde sürmektedir.

Benzer bir yaklaşım, “Sosyalist Sistem”in artık var olmadığı şu dönemde, Lenin-Stalin tartışmaları için geçerlidir. Yaşanan çöküntünün tüm faturasını Stalin’e çıkarmak, Lenin’i ve onun teorik eserini tümüyle eksiksiz/hatasız görmek, “onun izinden gidilseydi bunlar olmazdı” türünden bir tavır benimsemek, Stalin dönemini ise tüm hataların başlangıç noktası olarak görmek kabilinden yaklaşımlar oldukça yaygındır. Burada konuyu dağıtmamak için kısa kesecek ve yalnızca bunun bilimsel bir yaklaşım olmadığını, Stalin döneminin sadece hatalardan ibaret olmayıp önemli başarıların da gerçekleştirildiği bir dönem olduğunu, buna karşılık Lenin döneminde de belli politik hataların yapıldığını, Lenin’in teorik eserinin ise tüm zenginliğinin ve sağlamlığının yanı sıra (tıpkı Marks’ınki gibi) ciddi boşluklar içerdiği, meseleyi liderlerin değil, bir bütün olarak Marksist teorinin ve işçi hareketinin yeterliliği, sağlamlığı ya da zaafları ve çelişkileri temelinde değerlendirmek gerektiğini belirteceğiz.

Gelelim konumuza. A.İlhan Cumhuriyet’i değerlendirirken Atatürk’ü her türlü hata ve eleştirinin dışında tutmakta, Tek Parti döneminde oluşan tüm gerici baskıları ise İnönü’nün sırtına yıkmaktadır. Burada Atatürk öylesine hatasızdır ki, neredeyse “sosyalist” olarak aktarılacaktır (yazar “Kemalizmle Marksizm arasında çelişki yoktur” diyecek kadar kantarın topunu kaçırabilmektedir). A.İlhan yukarda tanımladığımız “ayrıştırma” mantığını bu sefer sola biraz daha cazip gelecek şekilde uygulamaktadır. Kısaca söylenen şudur: “Evet, sadece sağcı hükümetler değil, CHP de sola baskı yapmıştır. Evet, bizzat CHP kapitalizme yönelmiş, işçi ve emekçileri ezmiştir. Batı ile kişiliksiz ilişkilerin temeli CHP zamanında atılmış, kültürel planda “alafrangalık” (Batı taklitçiliği) CHP eliyle körüklenmiştir (buraya kadar her şey doğru). Ancak bunları yapan Atatürk değil, İnönü döneminin CHP’sidir. Atatürk kesinlikle bunların dışında ve karşısındadır. O, Avrasyacı, Sultan Galiev’ci, Lenin’le dost, ve sola açık bir devlet adamıydı (dikkat “isterim”: çadır hokkabazlığı burada başlıyor). Dolayısıyla, sosyalistlerin aynı zamanda Atatürk’çü olmaları hem mümkün, hem de gereklidir (peki diyelim ki “Atatürkçü sosyalist” olduk, sonra ne olacak ?) Bir Atatürk’çü Atatürk’ün kurduğu orduyu ve devleti farklı değerlendirmek, onlardaki ulusal bağımsızlıkçı özü görmek zorundadır (ağızdaki bakla çıktı.Şimdi gelsin Lincoln muhabbeti)

Bu mantığın uzantısı olan orduculuk, polisçilik, ve devletçilik yukarda yeterince ele alınmıştır. Biz burada bu mantığa zemin teşkil eden aldatmacayı, yani “mükemmel Atatürk, baskıcı İnönü” yaklaşımını teşhir edebilmek için iki konuyu ele almanın yeterli olacağını düşünüyoruz.

ATATÜRK DÖNEMİNDE SOLA YAPILAN BASKILAR

Atatürk, daha Kurtuluş savaşının içinde, ayrı bir incelemenin konusu olacak iç ve dış gelişmeler sonu- cunda, içerideki Komünist harekete karşı fiziki şiddeti esas alan tasfiyeci bir tavır aldı. 1923 sonrasında ise, özellikle İzmir İktisat Kongresinde netleştiği biçimiyle, toplumsal proje olarak devlet eliyle örgütlenen bir “milli kapitalizm”e yöneldi. Bu yönelim karşısında, içerideki sosyalist kadrolar ve işçi hareketi kaçınılmaz olarak bir muhalefet oluşturuyordu. Dolayısıyla onlara baskı uygulamak, bu yönelim açısından kaçınılmaz ve zorunluydu.

Atatürk döneminde sola uygulanan baskılardan hareketle, bu dönemde gerçekleşen toplumsal reformları yok saymak inkarcı ve duygusal bir tavır olurdu. Buna karşılık, bizzat bu reformlar adına sola yapılmış baskıyı görmezden gelmeğe, bir dönem yaşananları insanların tarihsel hafızasından silmeye kimsenin hakkı yoktur. Böylesi bir tavır yalnızca sosyalistler açısından kişilik erozyonunun ve onursuzluğun başlangıcı değil, aynı zamanda hem o acıları yaşamış insanlara, hem de gerçeği bir bütün olarak bilme hakkına sahip olan gelecek kuşaklara karşı yapılmış büyük bir saygısızlıktır. Yıllar boyu Tek Parti döneminin sol üzerindeki zulmü unutturulmaya çalışılmış, ancak ısrarlı çabalar, araştırmalar, tanıklıklar sonucu mızrak çuvalı delmiştir. Atilla İlhan’ın bütün yaptığı ise çuvalda giderek büyüyen bu söküğü 1938’de sabit tutmaya çabalamaktır.

Kısaca olguları sıralıyalım.

  1.  Nazım Hikmet’in mahkumiyeti: Nazım, şiirinde söylediği biçimiyle” memleketin bütün hapishanelerinde yattığı” gibi, 1960 öncesinde Cumhuriyetin “bütün iktidarları” altında da mahkumiyete uğramıştır; Atatürk dönemi bunların başında gelir. 1938’de tamamiyle düzmece bir Harb Okulu davasıyla o ve bir dizi aydın (A.Kadir, Kemal Tahir…) ağır mahkumiyetlere uğradılar. Bu gerçeği, yani Nazım’ın Atatürk dönemindeki çilesini örtbas etmek için sık sık söylenen “Atatürk Nazım’ı çok severdi, onu Dolmabahçe’ye çağırtıp şiir okuturdu” lafının nasıl bir palavra olduğu, Atatürk’ün Nazım’ı bir kere bu amaçla çağırdığı, Nazım’ın da “ben sazende değilim” diye reddettiği bugün bilinmektedir. Ancak, Nazım’ın davası sürerken Atatürk’ün şunları dediği de rivayet edilmektedir:

“Nazım’ı tanırım. Mert oğlandır o. Mareşal (Fevzi Çakmak) ile Başvekil (Şükrü Kaya) parmaklarına tak- mışlar. Başını yakacaklar çocuğun. “ (“Nazım Hikmet Dosyası” K.Sülker)

Bu sözler, Nazım’ı seven, ama elinden bir şey gelmeyen sıradan bir bakanlık görevlisinin sözleri olsaydı, bir anlam taşıyabilirdi. Ama bunları söyleyen bizzat Cumhurbaşkanı, rejimin kurucusu, Osmanlı padişahlarının çoğundan daha fazla otorite sahibi, bir devrim sonrası ikti- darı ele aldığı için olağanüstü yetkilerle donatılmış, dudak- larının arasından çıkan her sözü kanun yapabilen, İstiklal Mahkemelerinde asılacak ve serbest bırakılacak isimleri bizzat saptayan bir yönetici olunca, işin rengi değişmektedir. Hiç kimse, başta da Atilla İlhan, gülünç olmayı göze almadan “Atatürk Nazım’ı cidden kurtarmak istedi, ama elinden bir şey gelmedi” diyemez. Sorun, kişisel sevginin çok ötesinde siyasi bir karardır. Atatürk, kendince Nazım’ın kişiliğine saygı duyabilir; ancak, Nazım bir komünisttir, TKP üyesidir. Atatürk’ün kurduğu rejim de açıkça komünizme karşıdır. Atatürk’ün Nazım’a kişisel bir düş- manlığı olmadığına (ki kendisi aksini söylüyor), öte yandan kadir-i mutlak bir yönetici olarak olayı engellemediği, yani dolaylı olarak bu mahkumiyeti onayladığına göre, tek açıklama, tutarlı bir yönetici olarak rejim için koyduğu kuralları işletmesidir. Kaldı ki, aynı kuralların, aynı acımasız ölçülerle kendi özyeğeni Reşat Fuat Baraner’e de uygulanması karşısında; aynen Nazım Hikmet’e olduğu gibi “kılı” kıpırdamamıştır.

Yalnız Türkiye’nin değil 20 yüzyılda dünyanın en büyük şairlerinden biri olan Nazım’ın çilesi, TC tarihinin en büyük utançlarından biridir. Bu utanç, onu o çok sevdiği vatan topraklarından koparan çilesi, bizzat Atatürk döneminde, onun kurduğu hukuk düzeni, onun organize ettiği polis tarafından ve onun bilgisi ve onayı dahilinde başlatılmış, sonraki iktidarlar ise sadece devamını getirmiştir. Kimilerine “acı” ve “sevimsiz” gelen bu gerçeği, hiçbir şarlatanlık örtemez.

2. Komünist tevkifatları: Atatürk’ün 1923 öncesinde sola karşı mücadelesi ve Mustafa Suphi cinayetindeki rolü, Fabrika’nın bu sayısında başka bir arkadaşımızın yazısında ele alınmaktadır. 1923 sonrasında ise durum açıktır. Çok sayıda komünist tevkifatı olmuş (en çok bilineni 1927 tevkifatıdır), daha sonra Kürt İsyanı bahane edilerek sol üzerindeki baskı daha da ağırlaştırılmıştır. Bütün bu tevkifatlarda polis, komünistlere “gül atmamış”, her türüyle fiziksel şiddet (dayak, işkence) uygulanmıştır. Sosyalist örgütlenmenin yasadışılığa itilmesi, sosyalist neşriyatın sürekli baskı altında, kısa ömürlü ve kesintili yayınlarla (ve binbir takiyye ile) yaşamağa zorlanması bu dönemde başlamıştır. Nasıl 1980 sonrasında yasal sol’un sınırını Uğur Mumcu çizdiyse, 1923 sonrasında da devlete secde eden “solcu” Kadro dergisi dışındaki sola yaşam hakkı tanınmamıştır. Başlangıçta Mustafa Kemal’i destekleyen Ş. Hüsnü önderliğindeki TKP’nin 1924 sonrası belgelerinde işçiler “Kemalist teröre” karşı mücadele etmeye çağrılmıştır. O döneme ait tüm tarih araştırmaları, tüm kişisel anılar, tüm belgeler bu baskının sayısız örnekleriyle doludur. Bu gerçekler karşısında başını kuma gömmek, Atilla İlhan’ı kurtamaya yetmeyecektir.

 

Baskıdan nasibini alan bir diğer kesim sendikalar olmuştur. Devlet eliyle desteklenen bir “milli sermayeci” kesiminin güçlenebilmesi için temel şart, işçilerin sesinin kesilmesidir. 1925 Takrir-i sükun kanunu ile (gene Kürt isyanı bahanesiyle) tüm sendikal haklar askıya alınmış, ancak Kürt İsyanı bastırıldıktan sonra da işçiler açısından durum değişmemiştir. Değerli işçi ve komünist Zehra Kosova’nın anılarında da anlatıldığı gibi, o yıllarda sendikal örgütlenmeye girişmek, yalnız işsizliği ve sefaleti değil, aynı zamanda hapsi ve işkenceyi de göze almak demekti.

80 yıldır Türkiye’yi kelimenin tam anlamıyla kurutan, yiyip bitiren bu baskının, yani sosyalistler üzerinde baskı, aydınlar ve işçi hareketi üzerinde baskının temellerinin, daha Kurtuluş Savaşı’ndan başlayarak, Cumhuriyet’in ilk yıllarında atıldığını görmemek için ya kör olmak gerekir, ya da ahmak. İsmet İnönü ve Menderes iktidarları, kurumsallaşmış ve rejimin işleyişinin parçası haline gelmiş bu baskıyı olsa olsa daha da geliştirmiş ve ileri boyutlara vardırmıştır. Durum böyle olunca, günah keçisi bir İnönü, ve Galiev’ci (müslüman sosyalist) ve sola açık Atatürk iddiasının nasıl gülünç hale geldiğinin takdirini okuyucuya bırakıyoruz. Galiev’ci polis tarafından işkence edilen sosyalistler, Galiev’ci hakimler tarafından kapatılan sol dergiler, Galiev’ci ordunun komutanı tarafından başına çorap örülen Nazım, ve bütün bu olayları onaylayan Galiev’ci (ve sola açık !) Cumhurbaşkanı, bütün bunlar Salvador Dali’ye bile taş çıkartacak kadar sürrealist bir tablo oluşturuyor. Atilla İlhan romanlarda ürettiği fantezilerde cinsel kimlikleri birbirine karıştırmakta ve dönüştürmekte oldukça mahir olabilir; ancak politik yaşamın ve kimliklerin kendi fantezi dünyasındakinden biraz daha farklı olduğunu birileri kendisine anlatmalıdır diye düşünüyoruz.

DİLDE ÖZLEŞTİRMEYE KARŞI OLAN ATATÜRK”  DAHA NELER

A.İlhan, çok sayıda yazısında, dilde özleştirme adıyla bilinen ve kelimeleri sırf Arapça ve Farsça kökenli olduğu için atıp yerine yeni türetilmiş kelimeleri koymayı esas alan çabaların dili fakirleştirdiğini, ifade gücünü azalttığını belirtmektedir. Bu görüşüne sonuna kadar katılıyoruz. Bu çabaların yalnızca bir anlam fakirleşmesi yaratmakla kalmadığına, aynı zamanda yaşayan kuşaklarla geçmiş kültür arasındaki uçurumu daha da derinleştirdiğine, ve bu tür “özleşmiş” kelimeleri kullanmaya “hevesli” aydınlarla sıradan vatandaşlar arasında zaten var olan diyalog zorluğunu daha da pekiştirdiğine inanıyoruz.

Sağlıklı bir mantık yürütüldüğü takdirde, “özleştirme”nin 75 yıllık bilançosunun bir kültürel yıkım, bir tür “vandalizm” olduğu ortaya çıkacaktır. Buraya kadar A.İlhan’la bir sorunumuz yok. Sorun, şu akıl almaz iddia ile ortaya çıkıyor: “Dilde özleştirme, İnönü dönemine ait bir çabadır. Atatürk buna karşıydı. Ömrünün son dönemlerinde bunu anlamıştı”

İnsaf ! Hiçbir günah keçisi, İnönü dahil, bu kadar günahı taşımayı hak etmedi. Tek Parti Faşizminin önderi İnönü bile, böylesine soğukkanlı, daha doğrusu yüzsüzce bir iftira karşısında savunulmayı hak etmektedir. Dilde özleşme denen cahilce çabaların, Arapça ve Farsçadan kurtaracağız diye komik kelimeler türeterek bunları “kararname” ile halka kabul ettirme cinnetinin, halkın asla kabul etmeyerek sahiplerine iade ettiği “kamutay, saylav, ilbay, sü..vs” gibi zırvalıkların kimin iktidarı döneminde başladığını bugün çocuklar bile biliyor. Türk Dil Kurumunun kuru- luşunun bizzat Atatürk’ün insiyatifi ile gerçekleştiği, gene bizzat kendisinin yönlendiriciliği altındaki bir ekibin “Güneş Dil Teorisi” adlı ırkçı yaklaşımı türettiği, idari ve askeri alandan başlayarak hayatın tüm alanlarında bu yeni kelimeleri kullanma ve insanlara empoze etme yak- laşımının gene Atatürk’ün kendisinden başladığı bugün herkesce bilinmektedir. Aşağıda yer alan ve İsveç Kralı’nı kabul töreninde yaptığı konuşma bunun tipik bir örneğidir. “Altes Ruayal, (bu, nedense Öztürkçeye çevrilmemişir

– SD)

Bu gece ulu konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken duygum tükel özgü bir kıvançtır. Burada kaldığınız uzca sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi içinde, bu yurtta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankısını bulacaksınız… Süerdemliği onu, bu iki ulus, ünlü şanlı, özelerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır. Ancak daha başka bir alanda da onlar erdemlerini o denlü yaltırık yöndemle göstermişlerdi. (Hakimiyet-i Milliye, 4.10.1934; Cumhuriyet 5.10.1934)

Bütün bunlardan sonra “Atatürk özleştirmeye karşıydı” diyebilen bir adamın her türlü iddiayı aynı rahatlıkla yapabileceğini, “Lenin’in Amerikan ajanı, Hz. Muhammed’in Kardinal olduğunu iddia edebileceğinin, bir tür politik/kültürel “ar damarı çatlaması” olayı ile karşı karşıya olduğumuzu düşünmek durumundayız. Atatürk’ü bir çırpıda aklayıp bütün günahı İnönü’ye yıkan bu muhteşem iddianın kanıtı nedir? Atatürk’ün , ömrünün son demlerinde bir yakınına dil konusunda söylediği rivayet edilen “O işte yanlış yaptık” lafı ! Atatürk’ün bu tek sözü, (o da şayet söylendiyse) dil konusunda bizzat kendisinin başlattığı ve yürüttüğü son derece geniş çaplı pratik çabanın yanında ne ifade eder? Kısaca HİÇ. Politik önderler tarih- sel planda başkalarına ilettikleri, hatta yazdıkları düşünceleri ile değil, öncelikle başardıkları pratik işlerle anılırlar. Sultan Abdülhamit anılarında, çok eşliliğin kaldırılmasının ve eğitimin yaygınlaşması adına Latin harflerine geçilmesinin doğru olduğunu yazmıştır. Bunları yazmış olmak, Abdülhamit’i “reformcu” bir padişah yapar mı? Elbette ki hayır. Zira bunları yazmasına karşın bu konuda tek adım atmamış; tarihsel planda bu reformların onuru, 1924’te fiilen bunları hayata geçiren Atatürk’e ait olmuştur. Aynı yaklaşım yanılgılar ve hatalar için de geçerlidir. “O işte yanlış yaptıklarını” söyleyen Atatürk, o yanlışı durdurmak, hiç değilse oluşan tahribatı frenlemek için ne yapmıştır? Bildiğimiz kadarıyla hiçbirşey. Kendisinin kurduğu ve imajıyla neredeyse özdeşleşen “dil arındırma makinası”, Türkçeyi kurutmaya ve fakirleştirmeye devam etmiş; İnönü’nün yaptığı ise (her zamanki gibi) yalnızca onun döneminde başlayan bir uygulamayı devam ettirmek olmuştur.

                             

İLHAN SELÇUK İLE DÜET: MHP’Yİ PAZARLAMA

Devletle bütünleşmek, ve ona sahip çıkmak, doğal olarak devletin sahip çıktıklarına da “sahip çıkmayı” gerektirir. A.İlhan 18 Nisan seçimleri öncesinde MHP ve “ülkücü” çevrelerle ilginç bir diyaloğa girmiş, onların kimi metinlerinden köşesinde uzun alıntılar çekmiştir. Faşist hareket içinde olup sol düşünce ve ideallerden etkilenebilecek insanlarla diyaloğa girmenin ve onları etkilemeye çalışmanın hiçbir yanlış tarafı yoktur, ve (örneğin) İtalyan Komünistlerinin pratiği bu türde ilginç örnekler ve kazanılan başarılarla doludur. Ancak A.İlhan’ın her zaman- ki gibi yaptığı, sosyalizme ait genel bir doğruyu katlederek başka ufuklara yelken açmaktır. Adını vermeden “bir doçentin görüşleri” diye kendi köşesinden Devlet Bahçeli’den alıntılar yapmış, sonra “bunların altına hangi solcu imza atmaz” sorusunu sormuş; ancak üçüncü yazıda görüşlerin Bahçeli’ye ait olduğunu açıklayarak, MHP’nin yeni liderinin sol açısından sağlıklı/kabul edilebilir yak- laşımlara sahip olduğu izlenimi yaratmaya girişmiştir. Faşizmi tarihsel planda bir parça incelemiş biri, bu hareketin takiyye yapma konusunda en kurnaz islâmi akıma bile fark attığını, gerektiğinde sosyalist, gerektiğinde demokrat, duruma göre cumhuriyetçi veya kralcı, dinci veya laik kesildiğini bilir. Türkeş’in prensi Bahçeli’nin sergilemek için yoğun çaba sarfettiği “çağdaş, hoşgörülü, yapıcı, insan haklarına saygılı lider” imajı kısa zamanda solmuş, makyaj daha ilk günlerden akmaya başlamıştır. Beceriksizce yapılan takiyyenin kokusu katil Kırcı’nın affında direnirken, cinayet erbabını Meclis’e ve bakanlar kuruluna alırken, Türkiye’yi ikinci bir kan banyosuna sokacak bir konuda, Öcalan’nın idamında ayak diretirken çıkmıştır; daha da çıkacaktır. Bu son derece doğaldır. İlginç olan “solcu” Atilla İlhan’ın faşist parti başkanına seçim öncesi makyajcılık, “image-maker”lık, ve emprezaryoluk yapmasıdır. MHP’nin sözde yeni imajı ile kazandığı seçim başarısında, Bahçeli’yle tam sayfa röportaj yapılan Cumhuriyet Gazetesi’nin ve A.İlhan gibilerinin de payının ne olduğu ortadadır. Görünen o ki, çizme parlatmaktan hızını alamayan A.İlhan, şimdi de köpek kuaförlüğüne soyunmaktadır.

Atilla İlhan’ın son sayfadaki bu tenor feryadına, ikinci sayfadan bir “bas” destek vermektedir: İlhan Selçuk. Cumhuriyet’in baş yazarı 18 nisan seçimlerini, hemen ertesi gün şöyle değerlendirmektedir:

“Tanınmamış, bilinmemiş, sakin ve dengeli Genel Başkan Devlet Bahçeli’nin yönetiminde MHP, oylarını bir seçimde ikiye nasıl katladı?

..Anadolu halkının bölünüp parçalanmak tehdidi altında tohumlanan var olmak güdüsü, MHP’nin değirmenine su taşıdı. Sandıktan çıkan oyları, dinciliğe, faşizme ve ırkçılığa verilmiş saymak yanılgıların en büyüğü olacaktır.

…18 Nisan’da MHP’nin oy patlaması, ‘18 Nisan’ı aşan bir büyük olay…

Biri sol, biri sağ iki milliyetçi partinin birlikte oy patla- ması yapmaları ise daha büyük bir olay; çünkü devleti bun- lar yönetecekler…

Peki, hani ‘ulus devlet’ ölmüştü?…” (İlhan Selçuk, “Nerede Hareket, Orada Bereket”, Cumhuriyet 20 Nisan 1999)

Ne kadar ilginç ! Bölünmeye karşı olan halk , bölünmeye karşı olduğunu en az MHP kadar açıklayan DSP’ye, CHPye, ANAP’a, DYP’ye değil de nedense MHP’ye oy veriyor. Bölünmeye karşı olmak da doğru olduğu için, MHP iktidarında ürkecek bir şey olmadığı, bunun yalnızca halkın sağlıklı bir tepkisi olduğunu söylüyor. Zavallı İlhan Selçuk ! Ziverbey’de işkence gören, yazılarıyla bir kuşağa kapitalizm, sosyalizm faşizm gibi kavramları öğreten, yazısını okuyan gençlerin bir dönem MHP tarafından kurşunlandığını bilen İ.Selçuk, Kahramanmaraş’tan Çorum’a binlerce insanın kanını akıtmış bir faşist partinin iktidara geçmesini “sağlıklı bir tepkinin sonucu” şeklinde değerlendiriyor ! Kemalistlerin Kürt hareketine karşı dost olmayan hisler besledikleri bilinmekteydi. Ama buradan hareketle, insanlık düşmanı bir faşist partiyle Türk şovenizmi temelinde bir araya gelmeleri, insanda tek kelimeyle tiksinti uyandırıyor. Bu, sol Kemalizmin devlete uşaklıkta şimdilik vardığı son duraktır. Artık sosyalist hareket açısın- dan bu şüreka, bir “yanılgı”, sapma, illüzyon..vs nin taşıyıcısı değil, en net anlatımıyla “çürüyen et, dökülen diş” haline gelmiş durumdadır.

SONUÇ:

Parazitler, içine girdikleri vücudun yaşam enerjisini kendi beslenmeleri için kullanırlarken, o bünyenin de zayıflamasına ve güç kaybetmesine neden olurlar. Bunların bir kısmı doğal mekanizmalarla vücut dışına atılsa bile, kalanlar yaşam enerjisini üreme için kullanarak çoğalırlar ve sorunun sürmesine neden olurlar. Mesele bunlardan belirli bir an için kurtulmak değil, vücutta bir daha yaşama ve üremelerine izin vermeyecek önlemlerin alınmasıdır.

Sol Kemalistler, ait oldukları gerçek bünye olan devlet iktidarı adına içine yerleştikleri sosyalist hareketi 70 yıldır sömürdüler. Sol bu unsurları eserlerini satın alarak, okuyarak, destekleyerek ve kendinden sayarak besledi, kendi enerjisini onlarla paylaştı, onların kendi içinde saygınlık kazanmalarına göz yumdu. Onların sola müdahalesi ise her zaman ideolojik bulanıklık yaratmaya, hedef şaşırtmaya, yanlış müttefikler göstermeye ve son tahlilde sosyalist hareketi devletin kuyruğuna takmaya yönelik oldu. Kimileri (Ali Sirmen, Yalçın Doğan gibi) doğal yollarla sosyalist hareketle bağlarını kopardılar. Buna karşılık yukarıda ismini zikrettiğimiz tüm unsurlar “solcu” olarak gözükmeye ve bizden sayılmaya devam ediyorlar. Türkiye sosyalist hareketi, şayet geçmiş yenilgilerinden ve şu an yaşadığı tıkanıklıktan ders alacaksa, yapması gereken ilk iş, bu safralardan kurtulmak, aradaki bağı bir daha oluşmamacasına kesmek ve kendine farklı, gerçekten bağımsız bir yol seçmektir. Sol Kemalizmle bağı koparmak slogan seviyesinde bir “Atatürk düşmanlığı” biçiminde değil, öncelikle derin bir teorik üretim temelinde gerçekleşmelidir. Önümüzdeki görev yakın tarihimizi, Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet’in gerçek gelişim seyrini, Osmanlı İmparator- luğu’nun mirasını ve Türkiye’nin yeraldığı jeopolitik bölgenin dinamiklerini yaratıcı ve gerçekten marksist bir kavrayışla ortaya koymaktır. Resmi ideolojinin 75 yıldır direkt olarak ya da “sol” kılıklı mümessilleriyle saflarımıza soktuğu yanılgılardan kurtulmanın yegane doğru yolu budur. Bu yapılıp, sosyalist hareket bu konularda kendi kanatlarıyla uçmaya başladığı zaman, solun saygınlığını ona ihanet etmek için kullanan ve tüm yazı boyunca teşhir etmeye çalıştığımız bu unsurlardan ilelebet kurtulmayı başaracaktır.

TEILEN