Kuklalar

41

Ümit ÖZDEMİR

“Nurlu ufuklar”, “Her mahallede bir milyoner yaratacağız!”, “Küçük Amerika Olacağız”, “”Yeter Artık Söz Milletin!”.. Bu sloganlar Demokrat Parti’nin iktidara gelmeden önce ve siyasi iktidarı boyunca kullandığı sloganlar.Türkiye İkinci Dünya Savaşı’ndan savaşa girmediği halde yıpranarak çıkmış, toprak reformuna büyük toprak ağalarının muhalefeti üzerine kurulan Demokrat Parti ile çok partili siyasal yaşama adım atmıştı.

@masumlevrek

Kuklalar işte bu dönemin perde arkasında yaşananların, çeşitli tip ve karakterler üzerinden tartışmaya açan bir belgesel-roman. Türk edebiyatında örneğine çok rastlanmayan bu tür, bir gazetecinin tanıklığında kaleme alındığından müstesna bir yere sahip. Yazar Oktay Verel: “Bir cemiyette (toplumda) en tehlikeli unsur, pespayenin büyük servete ve pespayenin siyasi kudrete kavuşmuş olanıdır. “Üç çeşit insan vardır bir kısmı gıda gibidir her zaman her yerde lazımdır. Bir kısmı deva gibidir, yerinde lazımdır.

Bir kısmı illet gibidir; her zaman her yerde onlardan kaçınmalıdır.” sözleriyle Verel eserinde küçük Amerika olma hevesiyle Cumhuriyet rejiminden tek adam diktasına, yardım görünümlü yarı sömürgeleştirme operasyonunun yarattığı kültürel-siyasal iklim üzerine düşünme çağrısında bulunan Verel gerçekçiliğe olan sadakatıyla roman kurgusunu biçimlendiriyor.

Romanın olumlu tipi gazeteci Sedat, kentte yaşayan diğer yoksullar gibi yağmur altında İstanbul sokaklarını dolaşırken kentin imarı adı altında yaşadığı yağma ve talanı şu satırlarla yansıtır:

“Yıkıntılar şehri İstanbul, eskiden daha erken uyanırdı. Öbek öbek enkaz, şuraya buraya dağılmış taşlar, tuğlalar; okula yeni başlamış bir öğrencinin mahmurluğuna bürünmüş koca şehir… Hayır daha bir başka havadan anlatmak gerek kalkınan İstanbul’u.

Bir vapura bininiz. Karşınıza iki yaşlı insan otursun. Ve bunlar, aynı anda gülsünler… Birinin yeni takılan muntazam dişleriyle diğerinin parasızlıkdan bir türlü yaptıramadığı çürük, eksik, kefekeli (diş taşı) dişçikleri gözlerinize dikilsin. Siz bunlarla yeni bir karışım yapın, ortaya bir ucube çıksın, iğrençlikten bir türlü kurtulamayan bir ucube çıksın, iğrençlikten bir türlü kurtulamayan bir ucube… İşte bugünkü İstanbul’un görünüşü. Bir tarafta Taksim, Maçka ihtişamı, öte yanda Samatya ve Edirnekapı sefaleti. Bir yanda viski, şampanya ve güzel kadın uğruna milleti soyarak kazandığı milyonları, su gibi harcayan vurguncu, öte yandan evine yakacak mum alamayan namuslu bir dar gelirli.

Kimi akademik kaynaklarda “Menderizasyon”[1] olarak da tanımlanan bu dönemde yüzlerce tarihi yapı, aralarında Art Nouveau tarzında camilerin de yer aldığı Karaköy camisi de yok edildi.

Romanın olumsuz karakteri bir DP dönemi zengini, yeteneksiz aktör Kenan ile Hüseyin Ağa’nın diyaloğunda köy enstitülerinin, yani aydınlanma yuvalarının neden yok edildiğini okuruz.

-Boş lakırdı bunların hepsi.. Bizim millete fazla okumak iyi gelmez… İnsanlar okudukça ukala olur… Onu bunu tenkide hiçbir şeyi beğenmemeye kalkar. Cehalet ilaç gibidir. Kafanı yormanı onu bunu dert etmeni önler. Hele köylü kısmışının okuması bir rezalettir. Köy Enstitülerinden yetişenler, memleketlerine döner dönmez dudak büküyorlardı haberin var mı ? Böyle yerde yaşanır mı diyorlardı… Vatanını beğenmeyenden adama hayır gelmez.”

Toplumun emeğiyle geçinen, emekçi sınıfların memur kolundan “Başbakan” lakaplı memur Kemal’in yaşadığı yoksulluk ve sıkıntılar sonucu delirerek akıl hastanesine kaldırılması DP döneminde ekonomik durumu giderek kötüleşen memurları tipler. Hastanede ona takılan bu lakap öncesi basın organlarının birer propaganda aracına dönüşerek, kişinin yaşadığı gerçekle yaşadığı bağını koparmasının hazin öyküsünü Kemal’in ruh halini şu satırlardan okuruz:

Bayar-Menderes diktasına karşı kitlesel öğrenci isyanı 28-29 Nisan 1960 İstanbul Üniversitesi.

“Maaşını almış, on dakika sonra elinde otuz kuruş kalmıştı ! Ne kendi üzerinde, ne de evdekilerin üstünde başında vardı. İki aydır iki yüz elli gram et girmemişti evlerine ! Çocuğu et, et diyerek bağıra bağıra hasta düşmüş; kötü hastalığa tutulmuştu! Aldığı yardım onun bir günlük ilaç ve doktor parasını bile karşılamıyordu. Hal böyle olduğu halde, radyoların durmadan refahtan, yükselmekten ilerlemekten bahsetmeleri asabını bozuyordu.”

Yoksulluğun eleştirisi Turhan Selçuk

1954’de başlayan ekonomik refah gerilemesinin romanın zaman dizimi olan 1956-1958 döneminde giderek çöküşe, iktidar çevreleri tarafından “Görülmemiş kalkınma” sloganının gerçekte dış borç bağımlısı, milyonlarca kişinin sefaleti pahasına bir avuç türedi zenginin ortaya çıkması bambaşka bir sömürü biçimini beraberinde getirir: Nüfuz ticareti yoluyla zenginleşme.

Şadi Bey karakteriyle tiplenen bu türedi zenginlerin varlığı, zenginleşmenin tek aracı olarak yolsuzluk, kayırma ve iltimas zincirinin aynı zamanda parti içinde yükselmeye aracılık eden halkaları olduğu ve birbirine eklemlendiği de aynı derecede kesindir. Şadi Bey’in sahte bir deli raporu alarak yaptığı yolsuzluklardan kutulma çabası namuslu doktor Beyhan karakteri tarafından reddedilince sürgüne gönderilir. İş etiğine uygun davrandığı için sürgüne gönderilen Doktor Beyhan, DP’nin memurlar, doktorlar üzerinde istediği tasarrufu yapabilmesine imkan sağlayan, otoriter-baskıcı yasal düzenlemesinin kurbanlarını tipler. Kent planında bütün bunlar yaşanırken yazar köydeki sınıfsal-toplumsal çelişkileri de eserine yansıtır.

Hüseyin Ağa’nın köylüyü borçlandırarak mülksüzleştirilmesi, bir bakıma Türkiye’ye “kalkınması” için dışardan verilen kredilerin köy planında mikro düzeyde yeniden üretilmesidir. Romanın bu sahnesinde Hüseyin Ağa:

“Borç alırken öyle demiyorsunuz ama ! Bıktım sizlerin yalvarmalarınızdan. Bana ev de lazım.. Üç gün be, üç gün geçmiş verdiğim sözden; hala utanmadan evi bırak diyosun ! Bu zamanda baba oğluna bu gadar iyilik etmez… Tarlaları da evi de zebalen teslim alacaam !.. Hadi git güle güle.. İş istersen, saa bi şeyler yaparız.”

Turhan Selçuk karikatüründe sömürü

Böylece muhtar-ağa-jandarma üçlüsünün yarattığı iktidarın köylerdeki temsiliyeti, belli bir sınıfsal çerçeveye oturur. Ağa, köylüsünü borç-faiz kıskacıyla yoksullaştırarak boyunduruk altına alırken, sınıfsal çıkarına ters düşebilecek herhangi bir sosyal gelişmeyi-çatışmayı bastırabilmek için çıkar birliği içindeki merkezi iktidarın köydeki temsilcisi olur. Yoksullaşarak toprağını kaybeden köylü ise tarım işçisi durumuna düşerek mülksüzleşir. Bu zıtlığı yani sınıfsal karşıtlığı Yanaşma Murat karakterinin Ağa’ya sarf ettiği şu sözlerden okuruz.

“Bunca yıl hep senin dediğin oldu Hüseyin Ağa.. Gayri insanlığım uyandı… Senin gapında bir köpek gibi çalışmaktan bıktım gayrı ! İt ağzını kemik tutar dirler, felagin (amma velakin) bu laf bize göre deel Ağa! Sen o kemikleri mutar (muhtar) gibilere at! Ben bullardan gidecem Ağa.”

Yanaşma Murat’ın bu isyanı, ona katil iftirası atılmasıyla karşılanır. Kapalı köy ekonomisi ve topraksız köylünün sonsuz sömürüsünün devamının sağlanması; ancak ağanın ve onun adına çalışanların kontrol ve baskı altında tutulmasıyla mümkündür. Bu altyapının siyasi alana yani üstyapı kurumuna tercümesini Zülfü Bey tiplemesiyle kurgulayan Verel, partileri saran ve her üst yöneticiyi birer suç ortağı haline getiren çürümüş siyasi yapıyı şöyle tasvir eder:

Menfaat konusundaki kader birliği, onları ister istemez bir araya getirmiş ve tarif edilemez tuhaf bir bağla bağlamıştı. İçlerinden biri istifaya kalksa, ya da hastalanıp ölse; onun yerine gelecek olanın mutlaka mutlaka kendi meşreplerine uygun olmasını isterlerdi. Zaten parti üst kademelerinde, onlara uygun olmayanlar pek yaşayamazlardı.

Menfaatin maddi karşılığı ise burjuva siyasi yapıya içkin, nüfuz ticaretiyle zenginleşme ve bunu yaparken elde edilen rantın bölüşümü esasına dayanır. Romandaki sahnede bu durumu Oktay Verel, İdare heyeti başkanı Zülfü Bey ile tüccar Burhan Bey diyaloğunda okuruz:

-“Burhan Bey..” dedi. Sizin ne derece namuslu bir dizi insan olduğunuzu şimdi anlıyorum !.. İnsanlar dostlarını en güç fark eden hayvanlardır bence !”

-“Estağfurullah efendim !”

-“Hatırımda kaldığına göre, bir işiniz vardı Burhan Bey… Bir hurda demir işi! Valiyle aranızda geçen bir münakaşadan sonra halledemediğiniz bir iş.. Ben bu işi size yaptıracağım Burhan Bey !”

Burhan Bey bayılmamak için masanın kenarına yapıştı! Hurda demir işinde milyonlar vardı, milyonlar! İstifaya mecbur edilen sabık vali, bir kapris uğruna onu bu milyonlardan uzaklaştırmıştı. İşte Zülfü Bey, kendisine bu kapıyı yeniden açıyordu.

Kayırmacılık eleştirisi Turhan Selçuk.

Sanayi burjuvazisini tipleyen İsmail karakteriyle kendi sınıf çıkarı neyi gerektiriyorsa ona yanaşan, kendi çıkarlarıyla bütünleyen bir kimliği şu roman cümlelerinden okuruz:

CHP iktidardayken koyu bir CHP’li olan İsmail Bey, inançsızlığın ve servetin verdiği rahatlık içinde yaşamını sürdürüp gidiyordu. Ona göre parti değiştirmek, çorap değiştirmekten daha olağandı.

İsmail karakterinin pragmatist düşünce yapısı söz konusu işçi hakları olduğunda yerini burjuva sınıf bilincine bırakır:

“Grev hakları ha ?! Bak terbiyesizlere ! İşçiye grev hakkı vermek patronun kazancını yüzde seksen azaltmak demekti. Serseriler böyle bir hakka kavuşur kavuşmaz, ayaklanacaklar durmadan hayat şartlarının ağırlığından geçim zorluğundan söz edip yevmiyelerinin arttırılmasını isteyeceklerdi.”

“Görülmemiş kalkınma” hamasi söyleminin bedeli işçilerin sömürüsünün son noktaya kadar sürdürülmesi olarak karşımıza çıkar. Kentte başlayan sanayileşme, proleterleşmeyi ortaya çıkarırken, Kazım ve Nurten gibi işçi tiplemelerinin dayanışma içinde olmasının koşullarını hazırlar. Patronun oğlu Nusret’in cinsel saldırısına maruz kalan kadın işçi Nurten, saldırıdan Kazım’ın yardımıyla kurtulur. Burjuvazinin bireyci bencil dünyasına karşı işçilerin dayanışmacı kültürünün altını çizen Verel, gerçekçi bir tutum alır.

Verel, 1958 devalüasyonuyla iyice yoksullaşan kent emekçilerinin dramını, evi geçindirmek için eşinden fahişelik yapmasını isteyen memur ve eşinin tartışmasıyla yansıtır. Bu oldukça dramatik roman sahnesinde, fuhuşa sürüklenen kadınların dramını yansıtan Verel, gazeteci kimliğiyle şahit olduğu hazin durumu aktarır. Tüketim toplumu kalıplarının dayatılmasıyla yaşanan yüksek enflasyon, dış borçların geri ödenmesi için emekçinin daha fazla sömürüsünü beraberinde getirir. “Görülmemiş kalkınma”nın ilk kurbanları işçiler olurken, sıradaki diğer kurbanlar hem emeği hem de bedeni sömürüye maruz kalan kadınlardır.

Hak fikrinin baskıyla yok edildiği, grevin fiilen yasak olduğu, demokrasiyi destekleyecek kurumların yokluğunda sinizm ve tehdit, mevki elde edebilmenin tek koşulu haline gelir. Romanda bu sahne kariyerist Hulusi karakteri ile Tevfik İleri karakteri diyaloğunda karşılığını bulur:

-İyi ama.. Şey.. yani eğer yanılmıyorsam bu biraz da şantaja benziyor!”

-Şantaj değil hak beyim hak ! Şu kürsüye çıkıp vatandaşların acılarını bir anlatmaya başlasam, bütün millet beni destekler ! İstesem İl İdare Kurulu Başkanı bile olurum ! Lakin partimi sevdiğimden ötürü ortalığı karıştırmaya yüreğim varmıyor! Netice çok acı olacak ! Gazeteler günlerce bizi yazacak ve belki zat-ı aliniz de Genel Başkanlığın bir tezkeresi ile kazandığınız üyelikten çekilmek zorunda kalacaksınız.

Ekonomik kriz ve çöküş, yardım ve kredi kıskacına alınan Türk ekonomisinin yerli kompradorlar eliyle sıcak paraya bağımlı hale getirilmesi; tıpkı günümüzdeki gibi hammadde ithalini daraltınca işsizlik sorunu yakıcı hale gelir.

“İşyeri durgun!”

-Arkadaşların şuraya buraya çökmüş, bekliyorlar yanlarına sokul ve dinle:

-Herif bu kadar para kazandı ! Fazlası ömrü için lazım değil…

– Demek burası da kapandı ! Piyasadaki kriz masalı elbet buraya da gelecekti sonunda !

Birer ikişer kapanan fabrikalar, yükselen enflasyon, yeni bir tür burjuva asalağını çağırır. Enflasyonun yükselmesini fırsat bilerek azami kâr ve rant peşinde koşan bu türedi zenginler romanda şöyle aktarılır:

Vurguncu dedik ya, buna alınmamak gerek ! Zira bizde vurguncu tek çeşit değildir ! Her geçen gün ortaya bir yenisi bir başka kişilikte olanı çıkar.

Yazar Oktay Verel

Romanın diğer karakterleri milletvekili İrfan ve gazeteci Sedat kendi idealist fikirlerini topluma aktarmak zorunda olan aydın kimlikleriyle yaşadıkları toplumun çözülüşünden duydukları kaygı, kişiliklerinde yarattığı çatışmayla birleşir ve varoluş krizini tetikler. Çarpık toplum yapısını eleştiren milletvekili İrfan, mecliste ve köyde yoksul köylüyü toprak sahibi yapmanın ve onu ağa boyunduruğundan kurtarmanın kavgasını verir. İrfan’ı bu mücadelesinde köyde karşısına Köy Enstitüsü mezunu öğretmen Teoman’la buluşturan Verel, Teoman’ın şu sözlerinde kültürel yozlaşmanın eleştirisini yapar.

-Fakat bana kalırsa, yine de her işin başı kültürdür. Köylüyü ancak ve ancak kültür kurtarabilir ! Bu yalnız köylü için değil tüm sınıflar böyledir.. Ben politikacı olsaydım, öğretim davasında layık olduğu önemi verir, her işin başına onu alırdım. Hani bir zamanlar mevcut olan ilk öğretim davası ? Hani bugün düşünebiliyor dediğimiz köylüyü uyandırmaya muvaffak olan öğretmenlerin yetiştiği Köy Enstitüleri ? Hani toplum kurallarını, uygar dünya nimetlerini bu zavallı insanlara aşılayacak olan Halk Odaları ve Halk Evleri ? Olumlu işlerimizi baltalamakta ve olumlu işlerimizi yıkmakta öyle usta ellerimiz var ki İrfan Bey”

Kırsaldaki ağa-muhtar-jandarma tahakkümünün ideolojik referansı olan din olgusu İrfan karakterinin sözlerinde karşılığını bulur:

-Din kitaplarındaki ahlak kurallarına içten gelen bir arzuyla riayet edilse gene iyi. Bu kurallara uyarak kötülük etmeyen insanları da sevemem ben ! Çünkü onlar bir korkunun, öteki dünya korkusunun altında bunu kabul etmişlerdir. Herhangi bir korku ya da baskı olmadan dürüstlüğü kabul eden, doğruluğu benimseyen insan, en anlayışlı insandır… Böylelerini yoldan çevirebilecek hiçbir güç ve kudret yoktur… Oysa baskı altında istenilen şey kolaylıkla yapılır ! Çok rahatlıkla elde edilir.

Yazar Hüseyin Fikri ile çalıştığı gazete patronu arasında yaşananlar DP döneminde basın patronu-siyasi iktidar ve gazeteci üçgenindeki çatışmanın bir özeti gibidir. İstanbul Gazeteciler Sendikası’nda örgütlenmek isteyen Hüseyin Fikri (Oktay Verel’in babası)na patronu şu yanıtı verir:

-Burada çalışmak istiyorsan sendikaya girmekten vazgeç ! Söylediklerin beni ilgilendirmiyor… Kararını benim lehime verecek olursan aylığına yüz lira birden zam yapabilirim ! Müessesemde düşman olarak gördüğüm bir teşekkülün üyelerini barındıramam ! İşte o kadar !..”

Sözleriyle sendikalaşma-örgütlenme karşıtı basın patronlarının meseleye bakışını ortaya koyar. İspat hakkının olmadığı, bundan dolayı yolsuzlukların haber yapılamadığı onlarca gazetecinin özellikle 1958-1960 arasında tutuklanarak cezaevlerine konulduğu; gazetelerin uygulanan sansürler yüzünden kimi sayfa yerlerinin boş basıldığı o günlerde örgütlenmeyi talep etmenin ne derece önemli olduğu Hüseyin Fikri’nin ağzından aktarılır: Bir fikir işçisinin, onun için kurulan sendikaya girmesi, mesleki bakımdan bir çeşit temel hürriyetidir…

Hüseyin Fikri’nin patronuna iktidar tarafından uygulanan ismini öğrenemedikleri bir gazeteciyi müesseselerinden uzaklaştırmasını, aksi halde kağıdının kesileceği biçimindeki tehdit dolu baskı söylemi, yapıta belgesel roman niteliğini kazandıran bir başka gerçekliktir. Basına yönelik baskı politikası bunlarla kalmaz, idealist roman karakteri gazeteci Sedat’ın evine gönderilen iki lumpen tarafından yazı yazmaması için tehdit edilir.

İdealist roman karakteri İrfan’ın Sedat’a yazdığı mektuplar Oktay Verel’in Kuklalar’da denediği üçüncü anlatı tekniği olarak öne çıkar. İrfan’ın Türkiye toplumunun sorunları üzerine görüşlerini açıkladığı bu bölümler, okuru aydın karakterlerin düşünce dünyasına davet eder.

Bunlardan birinde traktörün tarıma girmesiyle kentlere göç etmek zorunda kalan milyonların yarattığı aşırı nüfuslanma sorunu tartışılır.

İstanbul’a akını durdurmak Anadolu’ya saygı göstermek; Anadolu’nun bünyevi ve endüstriyel ihtilalini uygarlık yönünden temin etmektir ! Demokratlar bütün Anadolu’nun İstanbul’a akın edebileceklerini söylerlerken, bunun sonucunu hiç şüphe yok ki hesaplayamamışlardı. İstanbul, belki beş milyonluk şehir olabilir, belki -halen olduğu gibi- endüstri bölgesi ünvanını muhafaza edebilir. Ya Anadolu ? Uygarlığa, fabrikaya hasret Anadolu ? Kendi çocuğunu İstanbul’a kaptıran bu öz vatan topraklarını öylece başıboş kendi haline mi bırakılmalı ?

Kuklalar, eleştirel gerçekçi tavrıyla bir dönemin sosyal yapılarını, Türkiye toplumunu oluşturan her sınıf ve tabakadaki roman karakteriyle bu karakterlerin çelişkili birliğinden doğan dramatik anlatı yapısıyla Türk edebiyatının kıymeti bilinmeyen, unutulmuş yapıtlarından biri… Romanı müstesna kılan bir başka unsur, köy romanında ihmal edilen ve Fakir Baykurt tarafından da eleştirilen birey sorununu; her planda kendi düşünce dünyasıyla verebilmeleridir.

Dönemin Başbakanı Adnan Menderes’in hışmına uğrayarak mahkemeye verilen yazar Oktay Verel, mahkemeye sunduğu savunmasında “Türkiye’nin günlük politikası, günlük sorunların üstünde kalması gereken, “ana davalarını” belirtmek, çözümlemek, gün ışığına çıkarmak, insanları biraz da bu konular üzerine düşünmeye sevk etmek amacıyla yazılmıştır.” Sözleriyle aydın tavrını göstermiştir. Kuklalar’ın yargılanmasına sebep olan tuhaf durum, sanatın esas davalarından biri olan gerçeğin aynasında kurgunun sanık sandalyesine çıkarılmasıdır. Çelişkileri, sorunları sorunların birey ve toplum düzeyinde yarattığı tahribatı gösteren ve daha fazlası çözümleri de tartışan bu yapıtın yarattığı rahatsızlık, bilime ve sanata duyulan geleneksel tepkisellik ve düşmanlıktan ayrı düşünülemez. Yazarın ne yazık ki 18 ay hapis cezasına çarptırılması, baskıcı-otoriter Demokrat Parti dönemiyle ilgili romanda yaptığı bütün eleştirileri haklı çıkarıyor.

Oktay Verel, Kuklalar metaforu üzerinden aktarmaya çalıştığı, Türkiye’nin tarımsal kapitalizmin sancağı altında dünya kapitalizmiyle girdiği yarı-sömürgeleşme ilişkisiyse, bu metafor yeni bir sorunu tartışmaya açıyor: İpler kimin elinde ?

“Kriz eleştiriden doğar ve eleştiriyi besler” (Bertolt Brecht) Kuklalar’ın yazarı düşünsel gelişiminin ileri bir aşamasında, Kemalizmin “imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz” sloganını eleştirirken adeta Brecht’i doğrular gibidir. 1970’de yazdığı şu satırlarda “Sınıf sorununa gelince bunu yadsıyacak bir toplum kaldı mı yeryüzünde” düşüncesinin geldiği noktayı gözler önüne serer.

Kuklalar, çarpık toplum düzenini eleştiren idealist roman karakterleriyle, kırsal yapıları darmadağın eden tarımsal kapitalizmin kışkırttığı lümpenleşmenin ve menfaat ticaretiyle zenginleşen türedi burjuvaları ve yandaşı siyasetçileriyle Türkiye toplumuna eleştirel gerçekçi bir bakış sunuyor. Bu bakışı kıymetli ve geçerli kılan romanda gösterilen toplumsal çelişki ve çatışmaların hemen tamamının bugün de geçerli olması.

KORE’DE ÖLEN BİR YEDEK SUBAYIMIZIN MENDERES’E SÖYLEDİKLERİ

DİYET 
Gözlerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki gözünüzle bakarsınız,
iki kurnaz,
   iki hayın,
         ve zeytini yağlı iki gözünüzle
                 bakarsınız kürsüden Meclis’e kibirli kibirli
                          ve topraklarına çiftliklerinizin
                                     ve çek defterinize.
Ellerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki elinizle okşarsınız,
iki tombul,
   iki ak,
        vıcık vıcık terli iki elinizle
            okşarsınız pomadalı saçlarınızı,
                    dövizlerinizi,
                           ve memelerini metreslerinizin.
İki bacağınızın ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı,
iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower’in,
ve bütün kaygınız
      iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri
              halkın tekmesinden korumaktır.
Benim gözlerimin ikisi de yok.
Benim ellerimin ikisi de yok.
Benim bacaklarımın ikisi de yok.
Ben yokum.
Beni, Üniversiteli yedek subayı,
                   Kore’de harcadınız, Adnan Bey.
Elleriniz itti beni ölüme,
            vıcık vıcık terli, tombul elleriniz.
Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan
ve ben al kan içinde ölürken
           çığlığımı duymamanız için
                   kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip.
Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey,
ölüler otomobilden hızlı gider,
kör gözlerim,
          kopuk ellerim,
                     kesik bacaklarımla peşinizdeyim.
Diyetimi istiyorum, Adnan Bey,
göze göz,
ele el,
bacağa bacak,
diyetimi istiyorum,
alacağım da.

TEILEN