MDD: Bir Provokasyonu Yeniden Düşünmek

41

Sinan Dervişoğlu’nun bu makalesi Fabrika’nın 51. sayısında yayınlandı.

Türkiye Solu içinde son on yıl boyunca bir dizi konu ele alındı, tartışıldı. Ancak yakından bakıldığında bu ele alınan konuların hiçbirinin yakın dönemde solun başarıları ya da başarısızlıklarıyla direkt bağlantısı olan konular olmadığı görülüyor. Sol yakın dönemde kendisini zayıflatan, özellikle de hareketi 12 Eylül yenilgisine götüren konuları, olguları ve hareket noktalarını çok fazla tartışma konusu yapmadı. Uluslararası hareketin sorunları bağlamında bir dizi mesele tartışıldı; Sovyet deneyi, Çin, Stalinizm, Troçkizm gibi bir dizi konu ele alındı. Ancak Türkiye Solu’nun kendi pratiğinin meseleleri, o pratik içinde yaşanan bölünmeler, bu bölünmelere kaynaklık eden farklılıklar, farklı kavrayışlar, ideolojik çeşitlilikler ve bunların altındaki tespitler ciddi bir tartışmayla ele alınmadığı gibi bunlar bir anlamda hasır altı edildi ve bir şekilde bilince çıkması engellenerek ertelendi. Özellikle ÖDP’nin kuruluşuna kaynaklık eden tartışmalar sürecinde geçmişin meselelerine, mücadele tarzına, ve devrim anlayışına ilişkin bir çok konu hiçbir zaman derinlemesine ele alınmadı. Burada suni bir birlik havası içerisinde bu kavramlar, bunlara ilişkin farklılıklar, bu farklılıkların arkasındaki kafa yapıları ve bunların bugün de sürebilen gerçek et- kileri ortaya konmadı. Doğal olarak bunun en somut etkisi geçmişte yaşanan sorunların, zaafların farklı biçimler altında, bir anlamda birer gölge fenomen gibi hortlayarak tekrar karşımıza çıkması oldu. Bu türden bir dizi konu içerisinde, biz özellikle Milli Demokratik Devrim (MDD) konusunu ele almak istiyoruz. MDD Tezi, bunun ötesinde MDD hareketi son on yıl içersindeki tartışmalarda asla hak ettiği ciddiyete kavuşmamıştır. Bu mesele, özellikle Kuruçeşme Tartışmaları sürecinde bir devrim stratejisi bağlamında ele alınmış; devrimin demokratik ve sosyalist aşamaları ve bu çerçevede devrim stratejisi genel hatlarıyla tartışılmıştır. Ama MDD hareketi ve onun Türkiye Solu’nun tarihindeki somut pratik anlamı, bir devrim stratejisi tartışmasının çok ötesindedir. Biz bu yazımızda geçmişte yaşanan, ama tartışılmayan, bir anlamda hasıraltı edilen bir dizi tartışmadan biri olan MDD meselesine değinmek istiyoruz. Bunu yaparken amacımız meseleyi tekrar bir devrim stratejisi çer- çevesinde tartışmak değildir. MDD’ni Türkiye Solu’nda yaptığı tahribatı ilerde vurgulayacak olmamız, her türlü “demokratik devrim” yaklaşımını mahkum etmeyi, ya da kendimizi “Sosyalist Devrimci” olarak lanse etmeyi amaçlamıyor. Vardığımız olgunluk seviyesinde bu konudaki yaklaşımımız kısaca şöyle özetlenebilir: Türkiye devrimi, demokratik ve sosyalist görevlerin içi içe geçtiği ve birlikte ele alınacağı bütünleşik bir süreci içerecek, ve bu süreç ya başarısızlığa uğrayarak burjuva iktidarının restorasyonuyla, ya da zafere ulaşarak sosyalizmle sonuçlanacaktır. Bu süreçte demokratik hedeflere ulaşmanın biçimi, o anki somut koşullar tarafından belirlenecek olmakla birlikte, şimdiden net olarak söylenecek şey, demokratik görevlerin varlık sebebinin herhangi bir burjuva gücü “ittifaka ikna etmek” değil, öncelikle sosyalizmi kuracak emekçi yığınların mücadele içinde politik eğitimlerinin yığınsal ölçekte sosyalizme sıçramasını garanti etme kaygısı olduğudur. Bu yazıda stratejiye ilişkin açılan parantez burada kapanmaktadır; zira amacımız MDD hareketini, tek tek politik iddialarıyla ele alıp tartışmak değil, pratik sonuçları ve uzantılarıyla ortaya koyarak gerekli netliği sağlamaktır.

MDD NİÇİN GÜNCEL ?

Önce şunu soralım: MDD gerçeğini bugün güncel kılan nedir? Bu, yalnızca geçmişte hasıral- tı edilmiş tartışmalardan birisi olması değildir. MDD belki de bizzat bu yüzden bugün aynen güncelliğini koruyan bir zaaf, bir hastalık durumundadır. MDD günceldir; çünkü MDD’ye o dönemde damgasını vuran refleks, bugün de Türkiye Solunda, Türkiye Solunun parçası olma iddiasındaki hareketler içinde aynı güç ve canlılıkla kendini ortaya koymaktadır. Bu refleks bugün çok somut olarak şöyle tanımlanabilir: Sol adına, devlet içinde bir unsurla birleşerek politika yapma eğilimi. MDD 1960’larda buydu, ve bugün de aynı eğilim farklı biçimler altında varlığını sürdürmektedir. Bugün Türkiye’de MGK’nın çizdiği çerçeve içerisinde ve MGK’ya bir anlamda, dolaylı ya da dolaysız sinyaller yollayarak politika yapma eğilimi mevcuttur. Bugün 28 Şubat’a dayanarak, 28 Şubat sınırları içersinde bir solculuk yapma eğiliminde olan grupların, ve partilerin varlığı herkesçe bilinmektedir. Türkiye solunda, Türkiye Solunun parçası olma iddiasındaki hareketler içinde aynı güç ve canlılıkla kendini ortaya koymaktadır. Bu refleks bugün çok somut olarak şöyle tanımlanabilir: Sol adına, devlet içinde bir unsurla birleşerek politika yapma eğilimi. MDD 1960’larda buydu, ve bugün de aynı eğilim farklı biçimler altında varlığını sürdürmektedir. Bugün Türkiye’de MGK’nın çizdiği çerçeve içerisinde ve MGK’ya bir anlamda, dolaylı ya da dolaysız sinyaller yollayarak politika yapma eğilimi mevcuttur. Bugün 28 Şubat’a dayanarak, 28 Şubat sınırları içerisinde bir solculuk yapma eğiliminde olan grupların, ve partilerin varlığı herkesçe bilinmektedir.

Bunun ötesinde, burjuvazinin başka bir kanadıyla, sosyal demokrasiyle beraber, organize bir sol çıkış yapma eğilimi mevcuttur. CHP’nin bir kanadıyla, Kürt hareketinin belli bir kısmıyla, yani sosyalizm vurgusunu bütünüyle bırakmış olan kesimiyle birlikte hareket ederek, yeniden kendini politik planda tanımlamak eğilimleri ortaya çıkmaktadır. Sonuçta kendi gücünün tükendiği, kendini kitlelere tanımlama olanakları konusundaki enerjinin, isteğin ve yaratıcılığın tükendiği noktada burjuvazinin bir kanadıyla, sonu pek belli olmayan, sola ne katacağı tartışmalı olan, ya da bir anlamda geçmiş deneyler göz önünde bulundurulduğunda pek de tartışmalı olmayan ittifaklara girmek, bugün bir eğilim olarak ortaya çıkmaktadır. Bu eğilimin siyasi planda kimliğini belirleyen, mirasını devraldığı, bir anlamda onun atası olan çizgi, 1960’ların MDD çizgisidir.

EŞİ BENZERİ OLMAYAN BİR BÖLÜNME:

Önce o noktaya geri dönelim ve 1960’lardaki ortamı anlamaya çalışalım. Türkiye’ye o yıllarda damgasını vuran tartışma Milli Demokratik Devrim/Sosyalist Devrim tartışmasıydı, ve o tartışma daha sonra değişik biçimler altında 1973-80 döneminde de (pek belirleyici olmasa da) sol içi polemik ve bölünmelerde önemli bir unsur olarak varlığını sürdürdü.

Bu noktada ciddi ve son derece şaşırtıcı bir olgu karşımıza çıkıyor. Bu tarzda bir tartışma, ve bu tartışmaya dayanan böylesine etraflı, keskin, geniş çaplı bir bölünmeye ne o dönemde, ne de daha önceki dönemlerde dünya sol hareketinde rastlamak mümkün değildir ! Bu anlamda MDD tezi temelinde Türkiye’de yaşanan bölünme, dünyada eşi benzeri bulunmayan bir olaydır. Devrim stratejisinin ilk önce demokratik mi, yoksa sosyalist mi olması gerektiğine dayanan bir bölünmeye dünya solunda, hele 1960’lı yıllarda kesinlikle rastlanamaz. Bir dönem Menşeviklerle Bolşevikler, keza Bolşeviklerle Troçki arasında, 1917’nin arefesinde de Bolşeviklerin kendi içinde bu tarzda tartışmaların, bölünmelerin olduğu bilinmektedir. Ama Türkiye’deki tartışmanın keskinliğine baktığımız- da, dünyada bu kadar keskin ve bu kadar belirleyici olmuş, hareketin kaderine bir anda bu kadar damgasını vurmuş, hareketin içindeki güç dengelerini bu kadar belirlemiş bir tartışmaya rastlamak mümkün değildir.

O dönemdeki dünyayı hatırlayalım: 1960’lı yılların başlangıcında dünyada varolan tartışmaların hepsi yakından bilinmektedir. Dünya özellikle o sırada ÇHC Sovyetler Birliği bölünmesini tartışmaktaydı. Özellikle ÇKP ve SBKP’nin birbirine yolladıkları meşhur mektuplardan sonra bir bölünmenin başlangıcı hissedilmekte, ve dünya bir yanda ÇKP’nin SBKP’ye yönelik modern revizyonizm suçlamalarını, SBKP’nin “barışçı geçiş”, “tüm halkın devleti” gibi tezlerini, öte yandan da ÇKP’nin “dünya kırları, dünya kentleri” türünde tezlerini tartışıyordu. Global planda uluslararası komünist hareketteki yegane ciddi bölünme buydu. Öte yandan Avrupa’da tartışılan konu ise tamamen bambaşkaydı. Avrupa Komünist partileri, ve Marksist aydınlar ise SBKP’nin 20. Kongresi’nden sonra, Kruşçev’in yaptığı Stalin eleştirisinin yol açtığı bir zemin üzerinde sosyalizmi hümanist değer- lerle birleştirme çabası içindeydiler ve o sırada özellikle 1844 Felsefe El yazmaları’nın yeniden gündeme getirilmesi, Marksizmin bir hümanizma çerçevesinde yorumlanması, Avrupa Marksizminin öncelikli gündem maddeleriydi. Üçüncü dünyaya baktığımızda ise, özellikle Latin Amerika’da barışçı, parlamenter platformda mücadeleyi savunan, SBKP’nin etkisi altında böyle bir çizgiyi benimseyen geleneksel Komünist Partilerle, kırsal kesimde silahlı mücadeleyi savunan gerilla örgütlenmeleri arasındaki tartışma oradaki gündemi belirleyen temel faktördü. Bütün bunlara baktığımızda dünya sosyalist hareketleri içinde demokratik devrim mi, sosyalist devrim mi şeklindeki bir tartışmanın ve bölünmenin izine bile rastlanmıyor. Peki Marksist teoride yeri olmakla birlikte, hiçbir zaman bu kadar çaplı olmamış bir anlamda alternatif olarak kendini ortaya koyan MDD hareketi olmuştur. Bu açıdan, ortada varolan sol potansiyel içinde farklılığı ilk başlatan, yani bölünmeyi başlatan MDD çizgisi olmuştur. Peki MDD çizgisinin kaynağı nedir? MDD çizgisi iki olgunun, Türkiye sosyalist hareketinin tarihinde iki farklı subjektif olgunun bir araya gelerek yarattığı bir talihsizliktir. Bunlardan birincisi, 1951 tevkifatından kalan TKP kadrolarının arasında, 1960’ların başında iyiden iyiye su yüzüne çıkan bölünmedir.

1960’ların başında, yurtdışında “Dış Büro” kurulmuş, Dış Büro’da Zeki Baştımar insiyatifi e- le alarak, yönetimi belirlemiş, Türkiye’de varolan, geçmişte TKP’de çalışmış olan komünistlerin bir kısmı ile bağlantı kopmuştur. Daha doğrusu Dış Büro adıyla bilinen yurt dışındaki Türkiye Komünist Partisi merkezi, Türkiye’de aralarında Mihri Belli’nin de bulunduğu, Mihri Belli, Sevim Belli, Vecdi Özgüner, Şevki Akşit, Şaban Ormanlar, İlhan Berktay gibi bir çok kadroyu TKP’den dışlamıştır. Öte yandan bu unsurlar Türkiye’de yeni serpilmeye başlayan ve ciddi bir sosyalist yönelim gösteren Türkiye İşçi Partisi’nden de dışlanmıştır. Bu noktada ikinci faktör devreye girmektedir. Baş- ka bir deyişle birinci faktör Zeki Baştımar’ın TKP’yi “Dış Büro” üzerinden yeniden organize ederken, parti içinde temelleri öteden beri var olan; 1951 Tevkifatı sonrasında keskin biçimlerde gelişen ve derinleşen bölünme sonucunda diğer tarafta kalan kadrolara karşı takındığı tavır iken, ikinci faktör Türkiye İşçi Partisi yönetimine damgasını vuran Mehmet Ali Aybar’ın tutumudur. M. Ali Aybar bir sosyalisttir ve Marksizmi benimsediğini söylemiştir. Elbette Türkiye’de sol düşüncenin gelişimine ciddi katkıları olmuş değerli bir insandır. Ama öte yandan Mehmet Ali Aybar geçmişte, hiçbir zaman TKP içinde yer almamıştır.

Muhtemelen Mehmet Ali Aybar marksizmi, sol düşünceyi, sosyalist değerleri benimsemiş ol- makla birlikte, Soğuk Savaş’ın antisovyetizminden, antikomünizminden etkilenmiş bir aydındır. Ve geleneksel komünist çizginin, Komintern çizgisinin dışında bir solculuğu kendi zihninde tanımlamıştı. Öte yandan, o sırada Türkiye’de var olan güçlü antikomünizm ve her sol eğilim gösterenin komünistlikle suçlanması olgusu; bunun ise partinin geleceğini tıkayabilecek, önünü tıkayabilecek bir suçlama olması ihtimali, M. Ali Aybar’ın da içinde bulunduğu parti yönetiminin sosyalist aydınlarla olan ilişkisinde ciddi bir ürkekliğe, kendi sağ anlayışlarıyla da desteklenen bir tür sağ sekter tavra yol açmıştır. Eski marksist aydınların büyük bir çoğunluğu partiye kabul edilmemiş, TİP’e önemli ve saygın bir aydın olan Behice Boran’ın kabul edilmesi dahi, ciddi tereddütler yaratarak; Mehmet Ali Aybar’ın kendisinin inisiyatif koymasıyla gerçekleşmiştir. Geçmişte bir TKP davasından yargı- lanmamış olan Behice Boran dahi TİP’e zorlukla girebilmiştir. Buna karşılık diğer kadrolar, eski TKP ile bağı belli olan kadrolar dışlanmıştır. Bura- da meselenin değişik yönleri olduğu bellidir: Bu dışlama tavrında yasallığa ilişkin kaygılar sözko- nusu olabilir; ama burada sadece yasal kaygılar değil; Aybar’ın anti-sovyetizmden etkilenmiş, bir an- lamda sağ sekter tavrının da etkisi olmuştur. So- nuçta, eski TKP’den gelmiş kadroların bir kısmı, kendilerini Türkiye’de gelişmekte olan sol hareketin içerisinde, kendi düşüncelerine yakın düşüncelerin filizlendiği kitlesel bir ortamın içerisinde, fakat örgütlenmenin dışında bulmuşlardır. Bu noktada çok farklı yollara gidebilirler, özellikle TKP’nin 40 yıllık komünist değerlerini yeni gelişmekte olan legal sosyalist harekete aktarmanın farklı yolları üzerinde yoğunlaşabilirlerdi. Ancak başka bir faktör, Türkiye’de 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra ortaya çıkan çok özel bir faktör, TKP’den gelen bu kadroların çok farklı bir yönelime girmelerini mümkün kıldı. Bu faktör ordu içerisindeki sol, Kemalist unsurlardır.

                                           

27 Mayıs’taki darbe Demokrat Parti hükümetinin ve onun temsil ettiği liberal, Amerikancı, muhafazakar değerlere karşı yapıldı, dolayısıyla bu darbe ister istemez, Kemalist, hatta sol kemalist, yani CHP’nin geleneksel değerlerinin biraz daha solcu yorumunu içeren bir vurguyla gerçekleşti. Dolayısıyla 1960’dan sonra bu vurgu, bu eğilim ordu kadroları içinde belli bir ağırlık taşıdı. Bu unsurlar özellikle 27 Mayıs’tan sonra yapılan ilk seçimlerde AP’nin, yani DP’nin devamcısı olan bir partinin iktidara gelmesiyle belli bir hoşnutsuzluk içine girdiler. Ordu içindeki bu politizasyon, kendini Türkiye’nin siyasal yaşamında bir olgu olarak kısa zamanda hissettirdi. İşte talihsizlik bu noktada başlamaktadır. Sonuçta devlet aygıtının bir parçası olan bu asker-sivil bürokrat kadrolar, TKP’den gelmiş olan, yani kemalizmin en fazla baskısını, en fazla zulmünü çekmiş olan bir partinin içinden gelen kadroların müttefiki haline geldi. Daha doğrusu, Kemalizmin baskısını en yoğun olarak yaşamış bir partinin, yani TKP’nin kadroları, kendilerine siyasi bir gelecek yaratabilmek için ordu kökenli insanlarla siyasi işbirliği, siyasi işbirliğinin ötesin- de siyasi kader birliği yapmakta bir beis görmediler. Bu belki de Türkiye Komünist hareketi tarihinin en büyük ilkesizliğidir. Ve parti ilkelerine, partinin geçmişte verdiği şehitlere, partinin yürüttüğü mücadelenin mantığına ve onun değerlerine en ters, en aksi yönde yapılmış bir siyasi tasarruftur; bu yönüyle tamamen bir ideolojik-politik likidasyon hareketidir. Çok somut olarak, eski TKP kökenli bu kadrolar Dış Büro’nun tavrı ve TİP yönetiminin tutumu karşısında, sağlıklı ve ilkeli bir Marksist yaklaşım yerine, toplum içersinde bir güç olabilmek için, ordu içi “sol”a, ordu içindeki bu yeniden filizlenen cuntacı kemalist unsura dayanmayı, onları kendi varlıklarını meşrulaştırmak için bir güç olarak kullanmayı, onlara dayanarak sol içinde gelişmeyi ve güçlenmeyi bir yaklaşım, bir siyaset tarzı olarak benimsediler. Bu siyaset tarzının zorunlu kıldığı ilkeleri, politik yaklaşımı, Tür- kiye Soluna empoze etmeyi temel görev bildiler. MDD tezi de, bu yaklaşımın ve siyaset tarzının ideolojik teorik çerçevesini teşkil etti.

TİP’İN DEĞERLERİ

O dönem TİP neyi temsil ediyordu? TİP, içinde marksistlerin, sosyalist unsurların da bulunduğu bir sol partiydi. Bu parti TKP’den sonra, sosyalizm fikrini Türkiye’de kitlelere ulaştıran, bir anlamda işçi sınıfının, sosyalist fikirler, ilkeler ve değerler etrafında eğitilmesini yığınsal ölçekte üstlenen ilk partiydi. Doğal olarak, bu partinin de hata ve zaafları vardı. Bu parti, sadece kendisini sınırlayan yasalar dolayısıyla değil, aynı zamanda kurucu kadrolarda, bu yasaların sınırlarıyla örtüşen kimi “ideolojik sınırlar”dan ötürü, parlamenter yapıyı benimsiyordu. Bu açıdan , bu partinin Leninist bir savaş partisi, bir devrim partisi niteliğinde kurulmadığı doğrudur. Gene de bu partinin temsil ettiği, çok ciddi değerler vardı. Sol hareketi bir sınıf hareketi olarak; işçilere, yoksul köylülere ve kentlerin emekçilerine dayanan, varlık sebebini ve gücünü oradan alan bir hareket olarak tanımlıyordu. O ana kadar TKP bünyesinde (önemli bir kısmı proleter kökenli de olsa) çok inançlı dar bir kadronun hareketi olmuş sosyalist hareket/sosyalist düşünce, işçi yığınlarına TİP sayesinde ulaştı. Öte yandan sosyalizm fikrini , yani kapitalizmin yıkılmasından sonra ona alternatif olarak kurulacak bir toplumsal düzen olarak sosyalizm fikrini, gene gündeme ge- tiren ve yaygınlaştıran TİP oldu. TİP’in bir diğer değeri kitle çizgisiydi. Kitleyle birlikte yürüyen, her eyleme kitleyi katmaya çalışan, onların mücadeleciliklerini aşırı zorlamadan, o seviyenin bir kerte ilerisindeki tavır alarak kitlelerin mücadeleciliğini ve bilincini yükseltmeyi hedefleyen bir çizgiyi benimsedi. Kitlelerden kopmamayı amaçlamakla birlikte, kitle dalkavukluğu da yapmadı; gerektiğinde gidilen köylerde, köylülerin saldırısına uğrama pahasına gerçekleri dile getirme cesaretini her fırsatta gösterdi. Kitlelerden kopmamayı, on- larla bağların sürekli korunabileceği bir üslubu benimsemeyi bir kültür olarak ortaya koyan TİP için kitle çizgisi, en temel değerlerden birisidir.

Son olarak TİP’in değinilmesi gereken değeri, parti ve örgüt kültürüdür. Partililik, parti yaşamı, parti disiplini, bir parti organında çalışma, karar üretimine katılma, alınan kararlara uyma, tüzüğe göre çalışma… Bütün bunlar örgüt kültürünün temel prensipleriydi ve TİP de bu anlamda örgüt kültürünü, (elbetteki geçmişteki TKP’den sonra) Türk solunun geniş kesimlerine yayan bir örgüt niteliğindeydi. Dolayısıyla, belli zaaflarına rağmen, TİP bu değerleriyle geleceğe yönelen bir hareketti. Marksist değerler, Leninist değerler elbette TİP içinde kökleşmemişti. Ama bu sahip olduğu öz, sınıfa dayanma, sosyalizmi savunma, parti kültürü gibi değerler TİP’i pekala Marksist bir kültürün, Marksist bir bakış açısının ve Leninist bir mücadele anlayışının benimsenebileceği bir örgüt haline getirebilirdi. TİP, taşıdığı öz itibariyle buna açıktı. Bir Marksistin yapması gereken, sınıf hareketi içinde kalarak TİP’in bu barışçı ya da parlamentarist denilebilecek yönlerini törpüleyerek, TİP hareketinin bir bütün olarak Marksist ve devrimci bir yönde evrilmesine katkıda bulunmaktı.

Bu yönlerinden ötürüdür ki yurtdışında Zeki Baştımar önderliğindeki TKP her zaman TİP’i destekledi. SBKP’nin önderliğindeki uluslararası komünist hareket de Türkiye’de TİP’i her zaman olumlu, pozitif bir örgüt olarak gördü. Direkt bir destek hissedilmemiş olmakla birlikte uluslararası komünist hareketin TİP’e büyük bir politik desteği, her zaman vardı.

MDD : TAHRİBATIN BİLANÇOSU

TİP’in sahip olduğu belli başlı değerleri aktar- dığımız bu noktada, MDD’nin Türkiye soluna, Türkiye Sosyalist Hareketine verdiği zararı, bu harekette yaptığı tahribatı ortaya koymakta yarar var. MDD tezinin ve bu tez etrafında örgütlenmiş hare- ketin, Türkiye Soluna ve geleneğine vurduğu darbeleri ve zihinlerde yarattığı tahribatı birkaç başlık altında toplayabiliriz. Bunlardan birincisi devlete ve Kemalizme bakıştır. Önce bir noktayı belirtelim: 1961 Anayasası’nın ortaya çıkmasından sonra sol, geniş kitlelerle meşru bir zeminde ilk defa karşı karşıya geldi ve onlarla kucaklaştı. Bu noktada solun kendine bir meşruiyet zemini yaratmak istemesi, bu meşruiyeti de Türkiye tarihinin önemli ilerici bir atılımı olan Kurtuluş Savaşı ve ondan sonraki burjuva demokratik dönüşümlerde bulmaya çalışması, bir anlamda anlaşılabilir bir olguydu. Yani Türkiye Solu, o anda yapmak istediği devrimci atılımı, tarihle ilintilendirmek isteyerek kendini bir anlamda Kurtuluş Savaşının, kurtuluş savaşçılarının, oradaki ulusal devrimci atılımın uzantısı gibi göstermeye çalışıyordu. Bu tek başına yanlış, veya olumsuz bir şey olmayıp, dünyadaki birçok komünist akımın değişik biçim ve dozlarda uyguladığı bir yaklaşımdır. Ancak, bu bağlantının tümüyle kurtuluş savaşının burjuva önderliğini yücelterek, bu burjuva önderliğin daha sonra komünist harekete uyguladığı baskıyı görmezden gelerek yapmak, Türkiye Solunun çok önemli bir pusulasını elinden almak demekti.

MDD’nin tahribatı tam bu noktada ortaya çık- maktadır. Mustafa Kemal’i övmek / övmemek, Kurtuluş Savaşı’nı övmek / övmemekten öte, MDD hareketi Atatürkçülükten hareketle Türkiye Solunu, özellikle de devletin içindeki askeri kanadın yedek gücü, bir doğal müttefiki haline getirmeyi amaçlıyordu. Buradaki bilinçsizlik ve pusulasızlık bugün olduğu gibi geçmişte de Türkiye Solu- nun boynuna geçirilmiş bir ilmek olmaktan öteye gidemedi. Bu arada orduyla ilişkide başı çeken, her zamanki malum şahsiyet, malum “olağan şüpheli”dir: Mihri Belli. Bu şahıs, yaptığı konuşmalardan birinde şöyle söylemektedir :

Biz ki Marksist formasyondan geldik, 1969’un Atatürkçüleri bizden de sol taleplerle ortaya çıkıyorlar… 1969’un Atatürkçüsü budur ve devrimci gençlik bugün 1969’un Atatürkçüsü ile bir marksist ortak bir dil bulabilmektedir artık. Yani arada açılan uçurum kapanmıştır. O suni olarak açılmış uçurum… Atatürk bugün bir bayraktır ve devrimcilerin elindedir. Onu bırakmaya niyetleri de yoktur. ” (“Mahir”, T. Feyizoğlu, s.153)

   

Gene bir başka MDD’ci, Şahin Alpay, aynı dönemde önemli bir başka şahsa, Doğan Avcıoğ- lu’na atıfta bulunarak şunları söyleyebilmektedir:

Türkiye’de proletarya bugün devrime öncülük edebilecek objektif ve subjektif şartlara sahip değildir. Bu şartlar altında Avcıoğlu’nun milliyetçi devrimciler bir kez daha ön planda rol oynamaya aday gözükmektedir sözü hiç olmazsa bir süre için yanlış değildir.” (a.g.e.s.152)

Burada ağır ağır bir cuntayla işbirliği yapmaktan öte, o cuntaya eklemlenmenin ve onun kuyruğuna takılmanın zemini hazırlanmaktadır. Bugün tekelci medyanın saygın “liberal globalist” yorumcusu Şahin Alpay, şimdi olduğu gibi o günlerde de burjuvaziye kapılanmanın tellallığını yapmakta; MDD’nin en keskin, en şoven savunucularından biri olarak karşımıza çıkarak milliyetçi-devrimcilerin kuyruğuna takılmakta beis görmemektedir.

MDD’nin Atatürk motifini kullanarak, Türk solunu cuntacıların kuyruğuna takma gayretleri o kadar ileri gitmiştir ki bu doğrultuda Mustafa Kemal’i de tahrif etmekten çekinmemişlerdir. Mustafa Kemal’in meşhur ve bilinen sözüdür: “Bizi yutmak isteyen emperyalizme ve bizi mahvetmek isteyen kapitalizme karşı mücadele ediyoruz.” Mustafa Kemal’in 1920’de Birinci Meclis’in açılışında yaptığı bu konuşma aynı zamanda Halkçılık Bildirgesinin de bir parçasıdır. Mustafa Kemal o yıllarda, sol potansiyeli yanına alabilmek ve Sovyetler Birliği ile dostluğun yolunu açabilmek için anti-kapitalist bir görünüm kazanmak istemiştir (bunun zorunlu olmadığını anlayınca da solu tasfi- ye ederek rahatça sağa çarketmiştir). O konuşma- da “emperyalizm” sözcüğünün yanı sıra “kapitalizm” sözünü de açıkseçik, altını çizerek söylemiştir. Fakat bizim Anıtkabir’e gittiklerinde, Anıtkabir’in önünde ilginç bir devrim andı içerler:

Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme, bizi geride bırakmak isteyen feodalizme, düşmanın çokluğuna bakmadan, yorulmadan karşı koyacağız.” (a.g.e, s.118)

Yani emperyalizm belirtilmiş, ama Mustafa Kemal’in altını çizdiği “kapitalizm” MDD’ciler tarafından sansür edilerek yerine “feodalite” geçirilmiştir. Çünkü kapitalizmi kötülemek “milli bur- juvaları” ürküteceği için MDD stratejisine ters düşmektedir. Bu ters düşmeyi giderebilmek için MDD’ciler Mustafa Kemal’i dahi tahrif etmekte sakınca görmemişlerdir. Yani tahrif edilen sadece Marksizm değil, aynı zamanda çok basit tarihi gerçeklerdir.

Orduyu ve Atatürkçülüğü böylesine ön plana çıkaran Mihri Belli, elbette ki bu yaklaşımıyla somut politik bir angajmanın içerisindedir ve bu angajman zaman içinde daha ciddi ve net bir biçim- de ortaya çıkacaktır. 1971’de 12 Mart’a doğru Mihri Belli, Yusuf Küpeli’yle yaptığı bir konuşmada Faruk Gürler’den şöyle bahsetmiştir:

“Bak kardaşım,… Gürler deyip geçme haa. O Kaddafi gibi adamdır, Kaddafi. Faruk Gürler zırhlı birlikleri ile gelecek, düğümü kesecek, işler tıkır tıkır yoluna girecek.” (a.g.e,s.247)

Mihri Belli, Faruk Gürler’i tıpkı bir BAAS Parti- si gibi, bir Kaddafi gibi görmekte ve açık açık pa- zarlamaktadır.

Burada dikkat edilmesi gereken bir başka şah- siyetse Doğan Avcıoğlu’dur. Doğan Avcıoğlu hiç- bir zaman bir komünist olduğunu söylememiş, a- çıkçası kemalist gelenekten geldiğini belirtmiştir ve o çevrenin saygın bir teorisyenidir. Ama Türki- ye Solu ile olan ilişkilerinde, karşısında bu denli il- kesiz, ordu ve kemanlizm karşısında bu denli sec- de etmeye ve kendini sunmaya hazır bir çizgi gör- düğü için Türkiye Solunu açıkça kullanmaya ça- lışmaktan, hatta provokatif kimi angajmanlara gir- mekten geri kalmamıştır. Oral Çalışlar ilginç bir o- lay aktarmaktadır:

“Ankara Fikir Klüpleri toplantısında Doğan Avcıoğlu’nun yakınlarından birisinin bizimle gö- rüşmek istediğini söylediler. Kabul ettik. Gelen ar- kadaş, D.Avcıoğlu’nun bir mesajı olduğunu belirt- ti, ona göre gündüz yaptığımız gösteriler ordu için- de çok olumlu etkilere neden olmuş ve bu tür gös- teriler gece şiddetlendirilerek sürdürülürse, ilerici darbe için çok elverişli bir durum ortaya çıkabilir- miş. Yorum birçok arkadaşın kafasına yattı. O yıl- larda 27 Mayıs türü, hatta daha da ileri bir ordu müdahalesi fikri çok yaygındı.” (a.g.e.,s.130)

Devrimci öğrenci hareketi, darbe hesaplarının lojistik desteği, ve piyonu olarak görülmektedir. MDD, devrimci öğrenci hareketini bu noktaya ge- tirmiştir.

Aynı Avcıoğlu kısa bir süre sonra, aslında da- ha da provokatif bir tavıra girmekten çekinmeye- cektir. Gene Mart 1971’de ODTÜ’de ve Ocak 1971’de SBF’de yapılan çatışmalardan sonra o dö- nem DevGenç adını almış FKF’ye karşı şunları söylemektedir.

DGDF (Devrimci Gençlik Dernekleri Fe- derasyonu) yönetiminin kız öğrenciler kadar cesareti yoktur ve korkaktır. Faşizme çanak tutmaktan kaçınma gerekçesiyle devrimci gençliğin devrimci potansiyelini körletecek bir üslupta pasif bir tutum takınmaktadır. Keskin bir edebiyatla yetinerek doğru bir devrimci ta- vır koymamakta, pasifist davranmaktadır.” (a.g.e.s.313)

Doğan Avcıoğlu, kendisi hiçbir zaman bu hareketin içinde yer almamış olan, dışarıdan müdahale eden bir şahıs olmasına rağmen devrimci öğrencileri tahrik etmekte; onları en bayağı, en âmiyane deyimleri kullanarak kız öğrenciler kadar cesur olduklarını belirterek kışkırtmaktan ve anlamsız bir keskinliğe sürüklemekten geri durmamaktadır. Tabii ki bu ilişki içerisinde Doğan Avcıoğlu tek şahıs değildir. Özellikle 27 Mayıs sonrası oluşan Milli Birlik Komitesi (MBK) üyeleri MDD’cilere özel bir ilgi göstermektedirler. MBK ile MDD hareketinin bağları vardır. Mihri Belli bir yandan devrimci gençlerle görüşürken; solculara “eski tüfek” kimliğini kullanarak ağabeylik ve önderlik yapmaya çalışırken, gizliden ve açıktan askerlerle görüşmekte, onları toplantılara getirmekte, onlarla ilerici örgütlenmeler arasında yönetim seviyesinde bağlantıyı savunmaktadır. Nitekim onun inisiyatifiyle gerçekleşen Devrimci Güç Birliği (Dev-Güç) bu tarzda bir girişimdir. TİP en başta bu girişimi izlemiş, bir süre sonra bu girişimin cuntacı bir platform olduğunu belirterek Dev-Güç’ten çekilme kararı almış, sadece kendisi geri çekilmekle kalmayarak, kendi etkinliği altındaki DİSK’in ve diğer bazı kuruluşların da çekilmesini sağlamıştır.

Kısaca TİP, cuntacılık konusunda başından itibaren sağlıklı, tutarlı bir tavır içerisindedir. Mihri Belli ise evinde onlarla buluşmaktan, onlarla solcular üzerinden pazarlık yapmaktan geri kalma- maktadır. (a.g.e.s.202)

İŞÇİ SINIFI MI: O DA NESİ ?

Kemalizme bakışı bu kadar sığ ve çarpık, solun potansiyelini cunta hesaplarının peşine takma- ya bu denli hazır ve istekli olan MDD’nin ikinci bir tahribatı işçi sınıfı gerçeğine yöneliktir. MDD, işçi sınıfı gerçeğinin kabul edilmesini, işçi sınıfının devrimin öznesi; devrimin en büyük gücü, bizzat sosyalizm tanımının da en temel parçası olduğu gerçeğinin Türkiye Solu içerisinde görülmesini büyük ölçüde engellemiştir. İşçi sınıfı gerçeğinin kavranmaması o denli derin tahribatlara yol açmıştır ki, bu tahribatın etkisi 1961-1970 arası dönemle sınırlı kalmamış; 1973-1980 dönemine de sıçramıştır. O dönemde işçi sınıfının fiilen güçlü olmadığını, devrime ancak ideolojik önderlik yapabileceği gibi herzeler bir süre ifade edilir olmuş; yıllar sonra 1980’lerde, sol artık geçmişini tartış- maya başladığında bir siyasi hareketin şefi şunları söyleyebilmiştir. “Artık sosyalizm dendiğinde aklıma işçi sınıfı geliyor”. Bu, belki bir müjde gibi verilmiştir, ama bizlere şu soruyu da sordurmak- tadır. Bu bay, ve paralelinde düşünen birçok örgüt ve binlerce militan, o güne kadar sosyalizm dendiğinde kimi düşünmekteydi ? İşçi sınıfının yeni yeni geliştiği için bu gerçeğin ancak şimdilerde kavranabildiği türünde bir açıklamaya yalnız aptallar inanır. İşçi sınıfının son derece cılız olduğu, neredeyse İstanbul ve İzmir’de birkaç tütün fabrikasından ibaret olduğu bir dönemde dahi TKP ve onun militanları sosyalizmin temel âmilinin, temel gücünün işçi sınıfı olduğu gerçeğini bir an bile unutmadılar. Her zaman işçi sınıfı iktidarı, işçi sınıfı devrimi, işçi sınıfı diktatörlüğü için savaştılar, ve bu konuda hiçbir kafa bulanıklığına da izin vermediler. İşçi sınıfının çok daha kitleselleştiği, sanayinin çok daha büyüdüğü, işçi sınıfının çok daha büyük ve güçlü sendikal örgütlere sahip olduğu 1960’larda ise nedense, (aslında çok net bildiğimiz nedenlerden ötürü) sol hareket bu bolluğun karşısında dahi işçi sınıfını unutmuş; “temel güç köylülük”, “zinde güçler”, “milli güçler” gibi marksizm dışı kavramları devrimin temel faktörleri arasında görmeyi başarabilmiştir.

Mahir Çayan 1971 yılında çıkan Kurtuluş gazetesinde “Devrimde sınıfların mevzilenmesi” başlığı altında Türkiye’deki sınıf ilişkilerini analiz etmektedir. Çok net olarak şunu söylemektedir:

“Halk savaşının mücadele alanı kırlar olduğu için halk savaşının temel gücü köylülerdir. Proletaryanın önderliğinin niteliği ideolojiktir. Bu sınıfların mevzilenmesini çok açık olarak ortaya koyan bir formülasyondur.” (a.g.e.s.316)

Devrimin temel gücü işçiler değil, köylülerdir. Temel rolü işçiler değil, köylüler oynayacaktır. Bu “temel rol”, “öncü rol” gibi kavramların yarattığı kargaşayı bir kenara bırakırsak Mahir “proletaryanın önderliğinin niteliği ideolojiktir” demektedir, ve bunu net bir marksist kavram olarak ileri sürebilmektedir. Bunun şimdi olduğu gibi o zaman da marksizmle uzaktan yakından alakası olmadığı açıktır. Marksistler yıllardır “ideolojik bir önderlik” olamayacağını, işçi sınıfının çok zayıf olduğu kimi ülkelerde (örneğin Afrika ülkeleri gibi) tümüyle köylülüğe dayanan ve marksizmden esinlenen kimi hareketler olabileceğini, ama Türkiye gibi işçi sınıfının mevcut olduğu, güçlenmeye ve gelişmeye başladığı bir ülkede işçi sınıfının pekala devrimde önderliği yapabilecek fiziki bir güce sahip olduğunu yıllar yılı savundular. Başka bir deyimle kimileri devrimde işçi sınıfının öncü rolünü kabul eder ve savunurken, kimileriyse işçi sınıfına ideolojik önderlikten daha fazlasını layık görmediler.

Tam bu noktada bir çelişki karşımıza çıkmaktadır: İdeolojik önderlikten daha fazlasına layık görülmeyen bu işçi sınıfının içine gitmek ve TİP’in oradaki örgütlenmesini dağıtabilmek için

MDD’ciler kuvvet kullanmaktan geri kalmamışlardır. 1961-1964 arası dönemde TİP’in başarısı tescillendikten sonra; işçi sınıfının yoğunlaştığı Zonguldak, Ereğli gibi bölgeler için MDD’cilerin şu tarzda bir tespiti olmuştur: “Oportünistlerin (yani TİP’in) en güçlü olduğu yer Zonguldak ve çevresidir. O halde oportünizmi kalelerinden sökmemiz gerekmektedir. “ Böylece pratikte ideolojik önderlikten daha fazlasını layık görmedikleri işçi sınıfının ayağına giderek MDD’ciliği yaymak için bir dizi kombinasyonlara girişilmiştir. O dönemde Karadeniz’de MDD’ciler adına bu örgütlenmenin başını çekenlerden biri de Mahir Çayan’dır. Mahir Çayan, oraya giderek yerel TİP örgütleriyle polemiğe girmiş, zaten son derece sınırlı ve baskı dolu koşullar altında, işçileri gerici önyargılardan kurtarıp sosyalizme çekebilmek için son derece fedakârca ve dikkatle çalışılan bir ortamda, gereksiz, anlamsız, yıkıcı iç tartışmalar yaratmış; ancak oradaki sağduyulu yerel parti yöneticilerinin Ahmet Hamdi Dinler gibi kararlı tavırları sayesinde, çok fazla bir tahribat yapamadan çekip gitmek zorunda kalmıştır. Fakat işin acı olan tarafı bütün bu çabanın, Türkiye’de proletaryanın öncü olabileceğini kabul etmeyen insanlar tarafından; bunu kabul eden insanlara karşı ve onlara rağmen yapılmış olmasıdır. Buradaki manzara, uluslararası deneylerde rastalanan durumlardan oldukça farklıdır. Farklı devrimci anlayışlara sahip olan sol hareketlerin bulunduğu Latin Amerika ülkelerinde, bu farklılıklar bir tür “toplumsal işbölümü”ne yol açabilmiştir. Başka bir deyişle, şehirleri temel alan kimileri işçi sınıfı içinde güçlenirken, kırsal kesimi temel almayı savunan kimileri de köylülerin arasında güçlenmiş; bu anlamda birbirlerinin ayaklarına fazla basmamış, devrimci hareket yükseldikçe ve iktidara yöneldikçe de potansiyellerini rahatça birleştirebilmiştir. Nikaragua ve Küba devrimlerinde, bu tür bütünleşmelerin somut örnekleri yaşanmıştır. Türkiye’de ise değil böyle bir işbirliğine gitmek, birbirinin ayağına basmak, birbirinin var olan mevzilerini, özellikle de TİP’in, sosyalist devrimcilerin mevzilerini yıkabilmek için yıkıcı bir ilişkiye girmekten çekinilmemiştir. Ancak bu noktada daha acı olan başka bir şeye daha değinmek gerekir: Şayet MDD’ciler, “oportünizmin kaleleri” dedikleri işçi merkezlerine gerçekten Leninist bir örgütlenme için, daha ihtilalci ve sınıf kimliği daha net bir örgütlenme için gitmiş olsalardı, giriştikleri eylemler ve kullandıkları üslup bir miktar haklı bulunabilirdi. Ancak proletaryanın ayağına gitmenin amacını Mahir Çayan proletaryaya siyasi bilinç götürmek olarak tanımladıktan sonra, çok net bir biçimde siyasi bilinci şu şekilde tanımlamaktadır:

Proletaryaya oportünizmin bütün biçimlerini göstererek gençlik hareketlerinin anlamını ve niteliğini, kemalizmin tarihi geçmişini ve milli kurtuluş geleneğini tekrar tekrar anlatarak 2. milli kurtuluş savaşımızdaki işçi ve köylü kitlelerinin en yakın dost ve müttefiki olduğunu belirterek; politik bilinç götüreceğiz.” (a.g.e.,s.154)

Bu sözler çok büyük bir dramın, sol bilinçte çok büyük bir tahribatın ifadesidir ve pratikteki anlamı açıktır: MDD’cilerin proletaryaya götürdükleri “bilinç”in özü Milli Birlik Komitesi’ni, albayları ve generalleri, Doğan Avcıoğlu’nu, ve bir bütün olarak kemalizmi işçi sınıfına yutturmaktır, Amaç da bellidir: İşçi sınıfındaki sosyalist birikimin, MDD’nin cunta hesaplarına ayak bağı olmaktan çıkarmak.

BAŞIBOZUKLUĞUN KÜLTÜRÜ

İşçi sınıfı olgusunun sağlıklı kavranmasını böylesine geciktiren, böylesine tahrip eden MDD’nin vurduğu bir başka darbe de örgüt kültürüne ilişkindir. Bilindiği gibi sol hareket, uzun yıllar sadece işçi sınıfını kavrayamamakla kalmadı; aynı zamanda geniş kesimler açısından sağlıklı bir örgüt kültürü, geleneği ve parti kimliği oluşturmayı da beceremedi. Uzun yıllar “Parti” kavramı idealize edilerek, bulutların ötesine yerleştirilerek ertelendi. Partileşme görevi sonu belirsiz süreçler içinde tanımlandı ve amorf çevreler, programsız, hatta tüzüksüz örgütler Türkiye Solu içinde egemen olan örgüt biçimleri oldular. İnsanların birbirine karşı kolayca güç gösterisine girebildiği, merkezi bir otoritenin tam oluşmadığı, oluşsa bile belli görüşlerin koalisyonu biçiminde ayakta durduğu; bu koalisyon taraftarlarının birbirine tavizler verdiği; ortak, üzerinde anlaşılan net bir programın olmadığı; bu anlamda programın da olağanüstü mübalağa edilerek göklere çıkarıldığı, ve idealize edilerek ertelendiği; net bir tüzüğün olmadığı ve dolayısıyla pratik güçle, hatta yer yer fiziksel güçle insanların birbiri üzerinde bir disiplin empoze ettiği; “siyaset”, “çevre”, “dergi” adıyla maruf şekilsiz örgütlenmeler uzun yıllar Türkiye Solunun kaderi oldu.

Bunun, ezeli bir olgu olmadığı ortadadır. Başka bir deyişle, bu olguyu “Türkiye solu kendi tarihsel evrimi içerisinde adım adım örgüt olgusunu kavrıyor” şeklinde açıklamak büyük bir ahmaklıktan başka bir şey olamaz. Çünkü 1920’de Bakü’de kurulan TKP; programı, tüzüğü, çerçevesi, örgütlenmesi belli ve tanımlı olan bir yapıydı. TKP devletten en büyük darbeleri yediği dönemlerde dahi, merkez komitesi, hücreleri, bölge komiteleri, programı ve tüzüğü, ve bağlı olduğu Komünist Enternasyonal dolayısıyla, bütün bu ilişkiler ağı; bütün bu pratikler nedeniyle her zaman ciddi bir örgüt kültürüne sahip oldu. Aynı şekilde 1961 yılında kurulan TİP de, yasal temellerde de olsa, bir parti kültürünün güçlendiricisi ve taşıyıcısı oldu. Toplantılar, kongreler, belli bir disiplin içerisinde geçen eylemler; örgütte net ve tanımlanmış sorumluluklar, bu anlamda belli bir disiplin, (elbette fazla aşırıya götürülmediği takdirde son derece anlamlı ve yararlı olan) belli bir hiyerarşi ve bir merkez düşüncesi; bir tüzük ve tüzüğe insanların beğenseler de beğenmeseler de uymalarının zorunlu olması, ve ortak kurallara saygı gösterme olgusu etrafında gelişmiş bir örgüt sevgisi; örgütlülük bilinci TİP’in de Türkiye soluna kattığı değerlerden biridir.

MDD ise örgütsüzlüğün kültürünü yaymıştır. TİP öylesine aşağılanmıştır ki parti bile olmadığı, başka bir partiye ihtiyaç olduğu belirtilmiştir. Şayet o başka partinin nasıl kurulacağı Marksist bir temelde tanımlansaydı, bu anlamlı olabilirdi. Başlangıçta partinin demokratik devrimden sonra kurulacağını iddia eden yaklaşımlar dahi olmuştur (a.g.e.s.66) Partiyi sözde idealize eden bu yaklaşımların tanımladığı “demokratik devrim” leninist anlamda bir demokratik devrim değil, açıkça bir cunta darbesidir; zira işçi sınıfı partisi olmayınca, yapılabilecek yegâne anlamlı şey budur ! Sonuçta burada, sosyalistlerin örgütlenmesini cuntacıların yapacağı bir darbenin sonrasına erteleyen zavallı görüşler söz konusudur.

Bir dönem Türkiye Komünist Partisi’nde görev almış, ancak bu kimliği 1961 sonrasında ne ölçüde hakettiği tartışılır olan Mihri Belli ise, örgüt ve eylem anlayışını o yıllarda yazdığı bir yazının başlığında çok güzel dile getirmiştir. Meşhur başlık kısaca şudur: “Nerede hareket orada bereket.” (a.g.e.,s.68) Bu söz, daha sonraki dönemlerde Türkiye Solundaki insanların birbirini eleştirmek, hatta mahkum etmek için kullandıkları bir form iken, Mihri bunu olumlu, başa konması gereken bir gerçek olarak vaaz etmekte hiçbir sakınca görmemektedir.

Sonuçta ortada (mahkum edilen TİP dışında) bir parti olmayıp, esas olarak gençlik örgütlenmeleri ve onların temel niteliği olan hareketlilik ve aktivizm söz konusudur. Esas olarak da hareketliliğin teorisi yapılmakta, her türlü hareketlilik, ve her ne pahasına hareketlilik övülmektedir. Bu noktada örgütlülükten, örgüt bilincinden; örgütlü mücadele fikrinden bu denli uzak olan gençlerin son derece büyük ve ciddi iddialarla ortaya çıkmaları, akıl almaz bir çelişki ve risk yaratmaktadır. Bir yanda ancak çok sert bir disiplinle altından kalkılabilecek bir mücadele tarzı silahlı mücadele, gerilla savaşı, öte yanda ise basit bir barışçı kitle mücadelesini sağlıklı yürütmek için dahi gerekli örgüt disiplininden yoksun olan, daha doğrusu yoksun bırakılmış kadrolar.

Bu açık, bu “makas”, 12 Mart’a doğru giderek açılmış ve sonu belli olan bir darbeyle ve tasfiyeyle, kadroların yok edilmesiyle son bulmuştur. Ama elbette ki bu dönemde kimi trajikomik olaylar da gerçekleşmiştir. Bir keresinde Mahir Çayan ve Zihni Çetiner adlı arkadaşı şakayla karışık tartışırlarken, birbirlerinin gerçek gerilla olamayacağını iddia ederler. Sonra Zihni Çetiner kendini ispat etmek için Mahir Çayan’ın üstüne fünye atar ! Fünyenin patlamasıyla Mahir Çayan ciddi bir biçimde yaralanır ve bir ay boyunca SBF yurdunda tedavi görür (a.g.e.s.139)

Baştan aşağı bir ciddiyetsizlik abidesi olan bu olay, olay kahramanlarının iddiaları göz önüne alınmazsa, gençlik heyecanı sonucu gerçekleşen bir toyluk olarak gözükebilirdi. Ancak, TİP’i oportünist, öbürlerini revizyonist, kimilerini sekter diye niteleyen, kendilerini ise proleter devrimci ve halk savaşının organizatörleri olarak gören insanların bu tarzda ilişkiye girmeleri büyük bir gayriciddiliktir. Değil TİP’de ya da başka bir sosyalist partide, tüzüğü ve disiplini olan hiçbir partide bu tür tavırlara izin verilmez, bu tavırların sahiplerinin üyeliği tartışma konusu yapılırdı. Ama bu olay gençlik içerisindeki tavırların, egemen olan kültürün hazin göstergelerinden biridir. Bu tip subjektif tahrikler karşılıklı tırmanarak her türlü sonuca yol açabilmektedir. Ne de olsa bu tür başıbozukluklar, MDD’nin başpapazı M.Belli tarafından “Nerede hareket, orada bereket” diye takdis edilmektedir.

Ocak 1970’de Akhisar ve Ege’de tütün üreticileri arasında propaganda faaliyetine giden Mahir Çayan ve arkadaşları halk içinde bildiri dağıtırlar ve çeşitli faaliyetlerde bulunurlar. Fakat Mahir Çayan eylemin dönüşünde şunu söyler:

Bizim böylesine sabırlı bir politik çalışmayla insanları bilinçlendirmemiz, devrim mücadelesine katabilmemiz mümkün değildir. Kitlelerin bilinçlenmesi için silahlı mücadeleden başka bir yol görmüyorum.” (a.g.e.,s.191)

Bir örgüt kültürünün yokluğunda, belli bir aceleciliğe alıştırılmış kadrolar kısa zamanda sonuç ister hale getirilmiştir. 50 yıldır, hatta 100 yıldır bir kış uykusu altında bulunan emekçilerin uyanmasının ne denli ağır, zor, ve sancılı olacağını görmezlikten gelerek kısa vadede ani çözümler beklemiş, çabuk yoldan sonuca gitmek istemişler ve son derece büyük yanlışlara sapmışlardır. Ama bu yaklaşımda temel olan faktör sağlıklı, sabırlı, uzun soluklu, kitleleri örgütlemeye dayanan, ve gücünü örgütten, partiden alan bir mücadele anlayışının bu insanlarda hiçbir zaman geçerli olmaması; bu mücadele anlayışının; MDD yaklaşımı tarafından sürekli tahrip edilmesidir.

Devrim, cuntacıların yarattığı beklentiler dolayısıyla öylesine yakın gösterilmiştir ki güncel, kısa vadeli bir hedef olarak algılanmış; kitlelerde sosyalist bir bilinç yaratmaya yönelik bütün yaklaşımlar ise zaman kaybı ve devrimi erteleyici, pasifist yaklaşımlar olarak değerlendirilebilmiştir.

SOL İÇİ ŞİDDET: “İLK KAN”

Bütün bunların ışığı altında ve bütün bunların uzantısı olarak MDD’nin Türkiye Soluna yaptığı en büyük tahribat, sol içi şiddeti resmileştirmesi ve kurumsallaştırmasıdır. MDD’cilerin önemli bir kısmı, özellikle de kurucu kadrosu TİP’in dışında yer almış, TİP’in dışında mevzilenmiştir. Ama TİP’in içinde de MDD’ciler vardır. TİP, kendi içindeki MDD’cilere tavır aldığı zaman, onlar da buna karşı gruplaşmış, parti içinde iki farklı yaklaşım oluşmuştur. Ancak parti disiplinini hiçe sayma, parti adına farklı isimlerle kamuoyuna deklarasyonlarda bulunma, “Devrimci TİP” adı altında, özellikle polisin dikkatini çeken örgütlenmelere gitme gibi bir dizi eylem, TİP yönetimini MDD’cilere karşı tavır almaya itmiştir. Sonunda iki grup arasında mücadele sertleşince; bir anlamda diyalog kesilip, köprüler atıldıktan sonra sol içinde şiddetin uygulandığı, son derece ciddi, dramatik sahnelere tanık olunmuştur.

Örneğin TİP’in İstanbul İl Kongresi yapılırken TİP Genel Sekreteri olan Behice Boran’ın konuşmasını, o zaman MDD’ci olan, şimdi de ÖDP içerisinde boy gösteren İlhami Aras engellemiş ve fiziki güç kullanarak Behice Boran’ın mikrofonunu elinden almış, onun konuşmasına mani olmuştur. (a.g.e.,s.168) Diğer bir trajik örnek, Mahir Çayan ve birkaç kişinin parti içindeki hizip faaliyetlerinden dolayı partiden atılmaları ve bundan sonra gelişen olaylardır. Mahir Çayan ve arkadaşlarının TİP’ten atılması son derece haklı bir karardır, çünkü Mahir, hiçbir dönem TİP içerisinde düzgün bir çalışma içerisinde bulunmamış, TİP’e doğru düzgün üyelik dahi etmediği söylenmiştir. TİP içine girmiş ve hiçbir zaman ciddiye almadığı TİP’i yalnızca kendi çevresine ve MDD saflarına militan çekmek için bir zemin olarak kullanmak istemiştir. TİP yönetimi Mahir Çayan’ı ve birkaç arkadaşını bu yaklaşımları dolayısıyla partiden atınca, MDD’ciler TİP genel merkezini basmak istemişlerdir. Ankara’daki TİP Genel Merkezi önce basılmak istenmiş, ancak içerideki partililerin kararlı direnişi sonucunda baskına gelen insanlar baskından vazgeçmişken son dakikada gelen Mahir Çayan’ın arkadaşlarını yeniden harekete geçirmesiyle TİP Genel Merkezi basılmıştır. Ortaya çıkan manzara, açıkçası tiksindirici ve nefret uyandırıcı bir manzaradır. İçeride sosyalist hareketin emektarı olan sendikacılar, bir Rıza Güven, bir Şaban Yıldız gibi değerli, işçi sınıfına emeği geçmiş insanlar dövülmüş, tartaklanmış bu satırlarda yer alması bile doğru olmayan yöntemlerle aşağılanmaya çalışılmıştır. TİP merkezi tahrip edilmiş, daktilolar çalınmış ve sonra da insanlar ellerini kollarını sallaya sallaya gitmiştir. Bu olay Türkiye Solu içerisinde şiddetin ilk kez kullanıldığı ve bunun sola yakışmayan, son derece küçültücü bir biçimde yapıldığı eylemlerden biridir. Bunu yapanlar karşılarında burjuva, polis, ihbarcı, veya sosyal demokratları değil ; yıllarını hapiste geçirmiş, eski işçi, işçi sınıfından gelmiş insanları bulmuş, bu emektar partilileri böylesi bir muameleye maruz bırakmaktan utanmamışlardır.

Belli başlı tahribatlarını bu şekilde örnek verdiğimiz ve toparlamaya çalıştığımız MDD hareketi, kendine yegane tarihsel haklılığı, yarattığı örgütlerin, kendinden çıkan örgütlerin pratiklerinde bulabilmektedir. Başka bir deyişle şu denilmektedir: “MDD tezi ne kadar yanlış olursa olsun, içinden silahlı devrimi savunan örgütler çıktı. Bu da Türkiye Solu açısından önemli bir geleneğin ve birikimin başlangıcı oldu.” Bu iddianın kendisi bugün sorgulanmak zorundadır. Elbette ki Türkiye’de 1971’deki silahlı hareketler, devlete karşı silahlı isyan fikrini kitleler gözünde meşrulaştırmış; silahlı isyan fikrini gündeme getirmiş, bunun biçimini göstermiş, bir anlamda bir ilk adım olmuştur. Tüm amatörlüklerine ve hatalarına rağmen, bu kimsenin inkar edemeyeceği bir gerçektir. Ancak bizzat bu hareketlerin yenilgisinde ve bu hareketlerin daha sonraki hareketlere devrettikleri hastalıklar açısından mesele ele alındığında; MDD hareketinin yukarda değindiğimiz zaafları gene karşımıza çıkmaktadır. Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan’ın imajlarının arkasına sığınılarak MDD hareketinin tarihsel günahlarını ve yol açtığı yıkımı unutmak söz konusu olamaz. Çünkü Mahir’ler ve Deniz’ler çıktıktan sonra, 1973-1980 döneminde, aynı hastalıklar, çok daha farklı biçimlerde, ama aynı öze sahip olarak varlığını sürdürmüş ve 1980’deki Türkiye solunun büyük yenilgisinin temellerini atmıştır. 1973-1980 arasında MDD’den çıkmış kimi hareketlerin, THKP/C ve THKO kökenli hareketlerin aşırı ölçüde kitleselleşmesinin yarattığı sözde meşruluk ortamı bugün söz konusu değildir. Bugün Türkiye Solu bütün örgütleri ve eğilimleriyle, ülke içinde marjinal durumdadır. 1980’deki yenilginin ertesinde ve bu yenilginin zaaflarını sorgulanırken izler, ipuçları bizi gene küçük burjuva sosyalizminin; Marksist harekete yaptığı bu büyük tahribatın, bu büyük provakasyonun başlangıcına götürmektedir. Önce 1971’de herkeste büyük saygı uyandıran silahlı hareketleri yakın bir mercekle incelemekte yarar var.

THKO: BİR YURTSEVERLİK HAREKETİ

MDD içinden çıkan 3 silahlı örgütlenmeden ikisi Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO), ve Türkiye Halk Kurtuluş Partisi / Cephesi (THKP /C) olup bunların ikisi de çoğunlukla aynı kefede değerlendirilirler. İkisi de silahlı mücadeleyi temel almış, ikisinin de önderleri devrimci mücadele içinde büyük saygı yaratmıştır; bu açıdan ikisi de aynı kategorinin parçaları olarak ele alınmaktadır. Biz bunun böyle olmadığını; THKO’yu, THKP/C’den ayırmak gerektiğini düşünüyoruz. THKO saf bir yurtseverlik hareketidir ve detaylara inildiğinde birçok konuda; örgüt anlayışı, insanların mücadeleye bakışı, devletle ilişkiler, teoriye bakış gibi konularda ciddi farklılıklar arzettiğini görüyoruz. Bu farklılıklar; daha sonra onların bağrından çıkan hareketlere; bu hareketlerin Türkiye Solunun içindeki yaklaşımlarına da damgasını vurmuştur. Önce şunu belirtelim: THKO’nun en çok bilinen önderi Deniz Gezmiş olmasına rağmen, ona temel teşkil eden ilk örgütlenmeyi yapan Deniz Gezmiş değil, THKO’nun çekirdek kadrosu olan Hüseyin İnan, Sinan Cemgil ve Yusuf Arslan’dır. Öğrendiğimize göre Deniz Gezmiş bu örgütlenmeye daha sonra Taylan Özgür’ün bu üçlüyle ortak arkadaşları olması nedeniyle katılmış ve bu üç arkadaşının yaklaşımını sonuna kadar desteklemiştir. Bu olgunun anlamı nedir ? Deniz Gezmiş başından beri MDD hareketi içerisinde yer alan cesur, dürüst, açık sözlü, kitle çizgisinde bir insandı. Ancak THKO’nun asıl çekirdeğini oluşturduğunu söylediğimiz bu üç kişi ise uzun yıllar TİP üyesiydiler. Hüseyin İnan poliste verdiği ifadede TİP üyesi olduğunu, MDD Sosyalist Devrimciler ayrımında sosyalist devrimcilerden yana olduğunu; daha sonra yaşanan Aybar-Aren ayrımında Aren’in tarafını tuttuğunu ve sonra da partiden ayrıldığını belirtmiştir. Doğal olarak burada bir noktayı belirtmekte yarar var: MDD’ye karşı sosyalist devrimi savunan gençler açısından en büyük yıkım Mehmet Ali Aybar’ın tavrı olmuştur. Uzun yıllar MDD’ye karşı sosyalist devrimi, partinin değerlerini inançla savunan önemli bir gençlik kesimi ve çok ciddi, değerli kadrolar vardır. Ancak 1968 Çekoslovakya olayından sonra Aybar’ın farklı bir yola gitmesi, Sovyetler Birliği’ni eleştirmesi, Marks’ın da eleştirilebileceğini söylemesi, bir yanda gençlerde Aybar’ın marksistliği konusunda ciddi soru işaretleri yaratırken, öte yandan Sadun Aren ve Behice Boran’ın M.Ali Aybar’a karşı daha marksist, daha sağlıklı bir çizgide saf tutmaları partide ikinci bir bölünmeye yol açmıştır. İşte bu ikinci bölünme ciddi bir yıkım yaratmış; kimin ne dediğinin, söylenenlerin doğruluğundan veya yanlışlığından öte bu çok sevilen ve sayılan liderlerin kendi aralarında çatışmaya düşmeleri, genç kadrolar üzerinde büyük bir hayal kırıklığı yaratmış, bu durum önemli sayıda kadronun TİP saflarından ayrılmasına neden olmuştur. Sinan Cemgil’in birçok TİP kongresinde MDD’cilerin baskılarına karşı tavır aldığı bilinmektedir. Hatta kimi tanıklıklar bir kongrede olay çıkarmasından şüphelenilen Deniz Gezmiş’in yanına giderek, ve dostluklarını da kullanarak Sinan Cemgil’in Deniz’i uyardığı, kongrede düzgün davranmasını rica ettiğini, aksi takdirde olay çıkacağını, onu bir anlamda da uyardığını belirtmektedir. Yani Sinan, TİP’in değerlerini özümsemiş, savunmuş bir partilidir. Hüseyin ve Yusuf da bir anlamda öyledir. Ancak bu kadrolar TİP içerisindeki bölünmenin de etkisiyle kısa zamanda, büyük bir hızla kendilerini TİP’in dışında bulmuşlardır. Bunun önemi şudur: Hiçbir zaman bir parti kültürü, bir örgütlü mücadele yoluyla kitleye yaklaşım, kitle içerisinde sağlıklı bir üslup tutturmaya yönelik bir organizasyondan geçmemiş olan THKP/C’lilerin aksine (çünkü ne Mahir Çayan, ne Yusuf Küpeli ne de Ertuğrul Kürkçü’nün TİP içinde hiçbir düzenli faaliyeti, hiçbir TİP’li geçmişleri yoktur) THKO’nun kurucularının bir TİP’li geçmişleri vardır. İşin ilginç tarafı, bu kadrolar silahlı isyan fikrini benimsedikleri andan itibaren ve THKO’yu kurduktan sonra dahi, çevrelerindeki TİP’li arkadaşları onlara lojistik destek sunmaktan geri kalmamıştır. (“Nurhak’tan Sonsuzluğa: Sinan”, T. Feyizoğlu, s.262)

Bugün birçokları açısından akla gelen soru bu iki örgütlenmenin THKO ve THKP/C’nin neden birleşmediği biçimindedir. Aradaki ayrımların her ne kadar ideolojik olduğu iddia edilse de büyük ölçüde subjektiftir. Bir yandan Yusuf Arslan, bir yanda Deniz Gezmiş, Mahir Çayan’a kadro olarak güvenmemektedir. Bunu iki değişik olayda iki değişik tanık bizlere aktarmaktadır. (“Nurhak’tan Sonsuzluğa: Sinan”, s.269, ve “Mahir”, s.310) THKO hareketini böylesine vurgulamamızın amacı, (MDD’nin tüm zaaflarını nasıl sürdürdüğü aşağıda belirtilecek olan) THKP-C ile farkını ortaya koymaktır. THKO esas itibariyle bir yurtseverlik hareketidir. Kitle ile olan ilişkilerinde son derece dengeli ve saygılı oldukları, ilişkide bulundukları insanları, naif görüntüler yaratma pahasına da olsa, gereksiz yere kırmamaya çalıştıkları bilinmektedir. Siyasi iktidarın onlara karşı uyguladığı vahşetin karşısında, onların bu insancıl tavırları, bugün bizler için daha da iç burkucu olmaktadır: Kaçırdıkları Amerikalı askerleri serbest bırakırken ceplerine taksi parası koymaları, kaçırdıkları zengin çocuğu Hakan Duman’ı alıkoyarken “sıkılmasın” diye yazlık sinemaya götürmeleri, hatta bilinçlenmesi için ona okuması için “Ve Çeliğe Su Verildi” adlı kitabı vermeleri… THKO’nun diğer önemli bir özelliği, klasik anlamda MDD’ci olmaması, yani Mihri Belli’nin cuntacılığından büyük ölçüde kopmuş olmasıdır. Bu konuda en net olan şahıs, bir anlamda THKO’nun politik planda en etkin kadrosu olan Hüseyin İnan’dır. Hüseyin İnan, 12 Mart’tan sonra Cephe (yani Çayan) taraftarlarının ODTÜ’de ve SBF’de astıkları bildirileri okuduğunda büyük tepki göstermiş, onların Cunta’ya ilişkin besledikleri ve yaymaya çalıştıkları iyimser beklentiler karşısında “bunlar Cunta’dan bırakın demokratik devrimi, bari oldu olacak sosyalist devrimi bekleseler” diyerek tavrını ortaya koymuştur. (“Nurhak’tan Sonsuzluğa: Sinan”, s.358) Kesinlikle bir anticuntacı, Mihri Belli’nin ordu kuyrukçuluğundan kopmuş bir devrimcidir. Ayrıca Deniz’in bir dönem olan ilişkisi dışında, THKO’nun kurucusu olan bu üç kadronun (Hüseyin, Sinan, Yusuf) Mihri Belli ile uzun süreli bir direkt teması olmamıştır. Başka bir deyişle, Mihri’nin hiçbir zaman etkisi altında bulunmamış olan bu kadroların, bir Doğu Perinçek’in, veya bir Şahin Alpay’ın yaptığı türden Mihri’nin askerliğini, fedailiğini yapmamış insanlar olduklarını da belirtmek gerekir.

THKO’nun bu özgüllüğü, 12 Mart sonrasına da damgasını vurmuştur. THKO kökenli hareketler 1973’ten sonra geçmişi değerlendirme açısından çok daha sağlıklı bir tavır içerisine girdiler. Gerek Halkın Kurtuluşu ve TDKP hareketi, gerekse Emeğin Birliği ve TKEP hareketi emekçi halkı temel alan, örgütlü mücadeleyi ve kitle çizgisini başa koyan bir yaklaşım içerisinde bulundular. Özellikle THKO potansiyelinin daha büyük bölümünü içinde barındıran TDKP hareketi; 1961-1971

Bugün birçokları açısından akla gelen soru bu iki örgütlenmenin THKO ve THKP/C’nin neden birleşmediği biçimindedir. Aradaki ayrımların her ne kadar ideolojik olduğu iddia edilse de büyük ölçüde subjektiftir. Bir yandan Yusuf Arslan, bir yanda Deniz Gezmiş, Mahir Çayan’a kadro olarak güvenmemektedir. Bunu iki değişik olayda iki değişik tanık bizlere aktarmaktadır. (“Nurhak’tan Sonsuzluğa: Sinan”, s.269, ve “Mahir”, s.310) THKO hareketini böylesine vurgulamamızın amacı, (MDD’nin tüm zaaflarını nasıl sürdürdüğü aşağıda belirtilecek olan) THKP-C ile farkını ortaya koymaktır. THKO esas itibariyle bir yurtseverlik hareketidir. Kitle ile olan ilişkilerinde son derece dengeli ve saygılı oldukları, ilişkide bulundukları insanları, naif görüntüler yaratma pahasına da olsa, gereksiz yere kırmamaya çalıştıkları bilinmektedir. Siyasi iktidarın onlara karşı uyguladığı vahşetin karşısında, onların bu insancıl tavırları, bugün bizler için daha da iç burkucu olmaktadır: Kaçırdıkları Amerikalı askerleri serbest bırakırken ceplerine taksi parası koymaları, kaçırdıkları zengin çocuğu Hakan Duman’ı alıkoyarken “sıkılmasın” diye yazlık sinemaya götürmeleri, hatta bilinçlenmesi için ona okuması için “Ve Çeliğe Su Verildi” adlı kitabı vermeleri… THKO’nun diğer önemli bir özelliği, klasik anlamda MDD’ci olmaması, yani Mihri Belli’nin cuntacılığından büyük ölçüde kopmuş olmasıdır. Bu konuda en net olan şahıs, bir anlamda THKO’nun politik planda en etkin kadrosu olan Hüseyin İnan’dır. Hüseyin İnan, 12 Mart’tan sonra Cephe (yani Çayan) taraftarlarının ODTÜ’de ve SBF’de astıkları bildirileri okuduğunda büyük tepki göstermiş, onların Cunta’ya ilişkin besledikleri ve yaymaya çalıştıkları iyimser beklentiler karşısında “bunlar Cunta’dan bırakın demokratik devrimi, bari oldu olacak sosyalist devrimi bekleseler” diyerek tavrını ortaya koymuştur. (“Nurhak’tan Sonsuzluğa: Sinan”, s.358) Kesinlikle bir anticuntacı, Mihri Belli’nin ordu kuyrukçuluğundan kopmuş bir devrimcidir. Ayrıca Deniz’in bir dönem olan ilişkisi dışında, THKO’nun kurucusu olan bu üç kadronun (Hüseyin, Sinan, Yusuf) Mihri Belli ile uzun süreli bir direkt teması olmamıştır. Başka bir deyişle, Mihri’nin hiçbir zaman etkisi altında bulunmamış olan bu kadroların, bir Doğu Perinçek’in, veya bir Şahin Alpay’ın yaptığı türden Mihri’nin askerliğini, fedailiğini yapmamış insanlar olduklarını da belirtmek gerekir. THKO’nun bu özgüllüğü, 12 Mart sonrasına da damgasını vurmuştur. THKO kökenli hareketler 1973’ten sonra geçmişi değerlendirme açısından çok daha sağlıklı bir tavır içerisine girdiler. Gerek Halkın Kurtuluşu ve TDKP hareketi, gerekse Emeğin Birliği ve TKEP hareketi emekçi halkı temel alan, örgütlü mücadeleyi ve kitle çizgisini başa koyan bir yaklaşım içerisinde bulundular. Özellikle THKO potansiyelinin daha büyük bölümünü içinde barındıran TDKP hareketi; 1961-1971 hareketlerini ve 1971’deki THKO hareketini açık seçik bir biçimde bir “küçük burjuva ihtilalciliği” hareketi olarak nitelendirdi ve eleştirdi. TDKP’nin önderleri arasında bizzat Nurhak’ta Sinan Cemgil’le birlikte savaşan Mustafa Yalçıner ve Hacı Tonak gibi kadroların bulunmasına rağmen, bu insanlar siyasal planda dürüst davranarak geçmişteki hareketin –tüm iyi niyetine rağmen marksist bir örgütlenme, marksist bir hareket olmadığını; küçük burjuva devrimcisi bir hareket olduğunu, değerli ve önemli bir miras bırakmakla birlikte nitelik itibariyle marksizmden uzak olduğunu belirtmekten geri kalmadılar; bu açıklığı ve cesareti gösterebildiler.

Bu anlamda THKO’dan kaynaklanıp da bugüne kadar süren ve Türkiye Solu’na musallat olan bir hastalıktan, bir zaaftan bahsetmek mümkün değildir. Saf, dürüst bir yurtseverlik hareketi olan THKO, Türkiye’nin aslında ilk silahlı isyan hareketiydi. THKP/C ise birazdan görebileceğimiz gibi onun zoraki bir kopyası, bir taklidi olmuştur. THKO bir örnek teşkil etmiş, kitlelere çok net, çok düzgün bir imaj vermiştir. Türkiye Solu içerisinde de herhangi bir tahribatın, herhangi bir olumsuz yaklaşımın taşıyıcısı olmamıştır. THKO’nun elemanları arasında ilişkilerde hiçbir kulisin, entrikacılığın, ve tasfiyeciliğin yeri olmamış, birbirlerine son derece açık ve yoldaşça davranmışlardır. Bu anlamda THKO hem hatalarıyla, ama daha çok sevaplarıyla tarihe mal olmuş, ve sevaplarıyla, artılarıyla bizlerde yaşayacak olan bir hareket olarak algılanmalıdır.

THKP/C: OPORTÜNİZMİN YEDİ RENGİ

THKP/C için ise böyle bir şeyi söylemek mümkün değildir. Çünkü THKP/C’nin kuruluşunda var olan zaaflar ve hastalıklar bugün ÖDP içerisindeki tartışmalara kadar varlığını sürdürmektedir. THKP/C bir dizi oportünist yaklaşımın, oportünizmin bir anlamda her renginin bulunduğu bir oluşum olmuştur. Bu bağlamda değinilmesi gereken birinci unsur, Mihri Belli ile olan ilişkisidir. THKO’nun Mihri Belli ile hiçbir siyasi ilişkisi olmamasına rağmen; THKP/C Mihri Belli ile olan göbek bağını hiçbir zaman koparamamıştır. Bu konudaki birkaç istisnadan biri olan Yusuf Küpeli’nin, THKP/C’nin önemli kadrolarından biri olarak her zaman Mihri Belli ile mesafeli olduğu bilinmektedir. Küpeli, Mihri Belli’nin Atatürkçü olduğunu anladığı zaman kendini komünist olarak tanımlamıştır. Fakat Küpeli’nin bu tavrına rağmen Mahir Çayan hiçbir zaman Mihri Belli’den kopmamıştır. Örneğin Mahir Çayan, Ünye’ye, yani Kızıldere olayının gerçekleşeceği bölgeye gitmeden önce Ertuğrul Kürkçü’ye “biz en büyük hatayı Mihri’den kopmakla yaptık.” demiştir. (“Mahir”,s.276) Ertuğrul Kürkçü ise “içimizde Mihri Belli’den kopmaya en isteksiz Mahir, en istekli ise Münir’di” demektedir. Mahir, Mihri’nin çok büyük etkisi altında kalmış; onun tesbitlerini ve sözde değerlerini yaymak için kendini tüketircesine çalışmış, bu anlamda Mihri’nin tahribatının, istemeden de olsa, taşıyıcılarından biri olmuştur. Mahir Çayan’ın Mihri’ye bağlılığı öylesine güçlüdür ki, bizzat Mihri’yle kopuşun kaçınılmaz göründüğü bir toplantıya Mahir hasta olduğunu belirterek; bir anlamda bahane uydurarak gelmemiş, Mahir’in gelmeyişi Kurtuluş’çular (kendi taraftarları) açısından büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. (a.g.e.,s.286) THKP/C’nin Mihri ile olan bu ideolojik göbek bağı, bu ekibin 12 Mart’taki tavırlarını kavramak açısından önemlidir. 12 Mart ilan edildiği zaman, DevGenç yönetimi bir Hüseyin İnan’ın, veya bir TİP’in aksine hiçbir sağlıklı tavır gösterememiştir. O dönem DevGenç başkanı olan Ertuğrul Kürkçü, bu konuda “DevGenç’in 12 Mart’ı desteklediği söylenemez, ama açık bir karşı duruşla karşı olduğu da söylenemez” (a.g.e.,s.334) şeklinde (tıpkı bugün ÖDP’deki Ertuğrul Kürkçü’ye has olan) muğlak, belirsiz ve kıvırtmaya açık ifadelerde bulunmaktadır. DevGenç 12 Mart’a karşı tavır almamıştır, çünkü buradan bir “sol” cunta beklentisi Mihri Belli’de olduğu kadar THKP/C’de de mevcuttur. Hüseyin İnan’ın bizzat alaya aldığı yaklaşım da budur. Ama daha çarpıcı olanı, 1516 Haziran olaylarındaki tavırdır.

Gerek Mihri Belli, ve gerekse Mahir Çayan o dönemde Aydınlık dergisine yazdıkları yazılarda olayı değerlendirirken; gerçekten irkiltici, bugün işçi sınıfı ve ordu gerçeğini yaşamış bizler için tüyler ürpertici denecek bir gafletin ve bilinçsizliğin içindedir. Mihri Belli şunları söylemektedir:

Büyük işçi direnişi sırasında işçilerin bilinçli davranışı, Demirel iktidarının son zamanlarda oynamakta olduğu büyük oyunu er ve kıta subayı kademesinde oynayamaz duruma getirmiştir.” (a.g.e.,s.226)

Kısaca Mihri’ye göre, ordu Demirel’in oynadığı oyunun kurbanıdır. Mahir Çayan’ın ifadesi ise çok daha hazindir:

Sıkıyönetimin uygulama aracı Türk ordusudur. Türk ordusuna sanayi işverenlerinin elinde işçiye bir baskı aracı olarak bakmak kolay bir iş değildir. Çünkü bu ordunun bir mirası, Atatürkçü bir eğilimi böyle bir rolle çelişir. Halkımız işçiyi ezen bir sıkıyönetimi kendilerinin de bir parçası oldukları Türk ordusunun milli ve devrimci gelenekleriyle bağdaştıramamaktadır. Bu durum halkımız için derin bir acı kaynağıdır. Bu, Türk ordusu saflarında yer alan subay astsubay ve erlerin de acısıdır.” (a.g.e.,s.227)

Aslında bu Türkiye devrimci hareketlerinin acısıdır. Mahir bunu görememektedir.

Mihricilik, sol cunta beklentisi, Atatürkçülük, ve orduculuk THKP/C’de, özellikle Mahir’de belirleyici bir olgudur, ve bunu hiç kimse inkar edemez. Diğer bir zaaf, THKP/C’de temelleri atılan; kökenini MDD’den alan ve bugün ÖDP’ye kadar süren temel bir zaaf, teoride “tadilat” yapma geleneğidir. Bilindiği gibi Mahir Çayan, devrime ilişkin görüşlerini önce “Kesintisiz Devrim” adlı broşürde olgunlaştırmıştır. Bu, bugün “Kesintisiz Devrim 1” adıyla bilinen broşürdür. Burada Mahir’in savunduğu klasik anlamda bir 3. dünyacı devrim anlayışıdır. Devrimci aydınların köylülüğü harekete geçirerek, işçi sınıfının ideolojik önderliğinde yapılması planlanan bir devrim hareketidir. “İdeolojik öncülük” yanılgısı bir tarafa bırakılırsa, söz konusu olan kitlelerin bilinçlenip, sokağa dökülmesiyle silahlı mücadelenin başlayacağı, sonuçta siyasi evrimin devrimle tamamlanacağı; evrim ve devrim aşamalarının birbirini takip ettiği bir makaledir. Bu anlamda, yani devrimin gerçekleşme senaryosu açısından (belki yalnızca bu açıdan) klasik, ortodoks marksizme uygun bir metindir. Ancak arkasından gelen Kesintisiz Devrim 23’te tamamıyla farklı bir anlayıştan bahsedilmekte; devrimle evrimin iç içe geçtiği, yapılacak silahlı bir çıkışların kitlelerdeki bilinçlenmeyi hızlandıracağı ve daha büyük silahlı çıkışlar için zemin hazırlayacağını belirten “öncü savaşı” anlayışı ortaya çıkmıştır. Şimdi “Kesintisiz Devrim – 1” ile “Kesintisiz Devrim 23” arasındaki bu farkın, birbirini takip eden bu iki devrim senaryosu arasındaki 180 derece zıtlığın ardında yatan faktör nedir ? Kimi aklıevvel THKP/C’lilerin iddialarına göre, “Mahir bu arada aşama kaydetmiş; olgunlaşmış, ve çok daha ileri bir anlayışa varmıştır”. Bu aslında ham bir hayaldir. “Kesintisiz Devrim –1” ile “Kesintisiz Devrim 23”ün yazılması arasında geçen sürede gerçekleşen tek kayda değer olay, THKO’nun kuruluşu ve eyleme geçişidir. Bugün herkesçe bilinen gerçek şudur: Devrimci gençlikte yaratılan “öz örgüt” beklentisi karşılanamayınca THKO’nun yaptığı eylemler, Amerikan askerlerinin kaçırılışı, kimi yerlere konan bombalar, kimi yerlere bırakılan devrimci bildiriler büyük bir heyecan yaratmış, ve bu tarzda eylemler özellikle gençlik içindeki devrimci saflar içerisinde bir çekim merkezi yaratmayı başarmıştır. Başlangıçta Mahir, bu hareketleri fokoculuk ve anarşistlik, hatta kimi insan kaçırma eylemlerini de “kriminal eylemler” olarak nitelendirmiştir; ancak bir süre sonra bu eylemlerin özellikle kendi içinde bulundukları zemin olan küçük burjuva öğrenci kesimi içerisinde büyük bir popülarite yarattığını görünce, önce arkadaşları arasında zemin yoklamış, “THKO tarzı eylemler yapmaları” hakkında ne düşündüklerini sormuş, daha sonra ise eylem çizgisini ve görüşlerini o doğrultuda değiştirmiştir. Açıktır ki, Deniz’lerin yaptıkları eylemler, Mahir’in teorik bakış açısının değişmesine sebep olmuş, başta “fokoculuk” ve “kriminal eylem” diye mahkum ettiği bir eylem tarzını benimsemiş, böyle bir çizgi “Kesintisiz Devrim 1”deki çerçeveyle çeliştiği için de onu değiştirmiş ve “Kesintisiz 2-3”teki “öncü savaş”çı devrim anlayışını ortaya koymuştur.

Bu, pratik gelişmeler karşısında, daha doğrusu güç ve zemin kaybını önlemek için teoriyi tadil etmektir. Bu, teoriyi tadil etme geleneği Mahir’le başlamıştır, ama o camia içerisinde Mahir’le bitmemiştir.

Diğer bir zaaf da, MDD hareketi üzerinden THKP/C’de oluşan, bugün de Türkiye Solu içinde hala varlığını sürdüren örgütsel anlayışın çarpıklığıdır. İddialı bir isme ve hedefe sahip bir örgüt olarak THKP/C’nin, hiçbir zaman bir tüzüğünün olmadığı bilinmektedir. Bu, şüphesiz ciddi bir boşluk ve bir zaaftır. Öte yandan THKO’nun da bir tüzüğü olmamıştır ve bu açıdan THKP/C’den daha iyi değildir. Ancak tüzüğünün olmaması THKO’da herhangi bir iç sorun yaratmamış, hiçbir zaman insanlar sübjektif veya kişisel bir iradeyi zorla, itici, ve tasfiye edici bir tarzda birbirlerine empoze etmeye kalkmamıştır. Hüseyin İnan polis tarafından ele geçirilip Ankara’ya getirildiğinde, kendisine THKO’nun şefi olup olmadığı sorulmuş “Ben şef değilim; bu yalnızca arkadaşların yakıştırmasıdır” demiştir. Halbuki kendisi, THKO içinde en kıdemli, en saygın, sözü en çok dinlenen şahıstır . Ama buna rağmen o bunu herhangi bir şeflik iddiası için kullanmamış, bunu yalnız polis karşısında değil, arkadaşları nezdinde de ifade etmekten her zaman imtina etmiştir.

Ancak THKP/C’de durum çok farklıdır. Mahir Çayan, özellikle hapisten kaçtıktan sonra Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan Aktolga ile ciddi bir tartışmaya girmiştir. M.R. Aktolga ve Y.Küpeli, yapılanların marksist yaklaşıma ters düştüğünü; işçi sınıfı içinde silahlı örgütlenmeye gidilmesi gerektiğini, yaptıkları işin Latin Amerika’daki Troçkist hareketlerle benzerlik taşıdığını; bizzat vaktiyle eleştirdikleri THKO’nun fokoculuk çizgisinin THKP/C tarafından da benimsenir hale geldiğini; bütün bunların yanlış olduğunu; örgüt içerisinde ciddi sorunlar olduğunu ve bunları tartışmak gerektiğini belirtmişlerdir. Bu noktada, Yusuf Küpeli’nin farklı bir yönelimde olduğu, aslında ta başından itibaren sahip olduğu (Mihri ile olan çatışmalarında da somutlaşan) kimi komünist değerlerin etkisiyle doğru bir çizgiye doğru yönelmekte olduğu görülmektedir. 12 Mart’tan sonra Yusuf Küpeli’nin daha sağlıklı bir siyasi tercih yaptığı bilinmektedir.

Ancak Mahir’in buna karşı gösterdiği tepki gene son derece ilginç, ve anısının yarattığı saygınlığa 180 derece zıt, son derece olumsuz ve itici bir tavırdır. Bu eleştirilerle birlikte bir Genel Yönetim Kurulu toplama önerisi karşısında, Mahir şunları söyler :

“Hayır . Genel Yönetim Kurulu yoktur. Merkez Yürütme de yoktur. Hiçbir şey tanımıyoruz. Bugüne kadar yapılan herşeyi biz yaptık. Banka soymaksa biz soyduk. Adam kaçırmaksa biz kaçırdık. Teorik yazılarsa onları da ben yazdım. Bu işlerde sizin hiçbir katkınız ve alakanız yoktur. Siz ikiniz nesiniz ? (Not: Küpeli ve Aktolga, THKP’nin 3 kişilik Merkez Yürütme Kurulu’nun iki üyesidir. SD) O bakımdan Parti de Cephe de biziz. Sakın bu adları ağzınıza almayın. Bu iş burada biter” (“ Mahir”, T. Feyizoğlu, s.468)

Mahir’in bu tavrı gelecekteki bölünmeler açısından da son derece karakteristiktir, ve daha sonra THKP/C’deki bölünmelerde (1976’ daki Cephe–Kurtuluş bölünmesi, keza 1979’daki DevYol – Dev Sol bölünmesinde) izlerini bulmak son derece kolaydır. Bunların hepsi, hiçbir örgüt kuralı veya organı tarafından bağlanmayan “şef”lerin bireysel tasarrufları biçiminde, “örgüt benim” tavrıyla gerçekleşmiştir. Bu anlamda Oğuzhan Müftüoğlu, Nasuh Mitap, Mutafa Kaçaroğlu, İlhami Aras, Dursun Karataş, Mahir’in sadık izleyicileri olmuş, ancak onun parlaklığına ve kararlılığına sahip olmadıkları için silik birer portre olmaktan öteye gidememişlerdir.

Bir başka örnek de, örgüt içinde ciddi hatalar yapıldığını ve eleştiri / özeleştiri mekanizmasının çalıştırılması gerektiğini ifade eden Ömer Erim Süerkan’a, Mahir’in verdiği cevaptır: “Bu aşamada bunu yaparsak örgüt dağılır” (a.g.e. s.450) 1971’deki bu zaaf 1980’den sonra Kurtuluş’un da, Dev-Yol’un da karşısına çıkmış, birinci seferde trajedi olan şey ikinci seferde daha da ağır bir trajedi olmuş; bu örgütlerin şefleri “özeleştiri yaparsak örgüt dağılır” mantığıyla hareket ederek örgütü çürümeye terk etmişlerdir. Şu anda da bu örgütlerin çürümüş kalıntıları, sol “çevre”yi zehirlemeye devam etmektedir.

Örgütsel anlayışın çarpıklığının en vurucu örneklerinden bir tanesi de Efraim Elrom’un öldürülmesine ilişkin verilen ifadedir. Tanıkların anlattıklarına göre Elrom’u bizzat Mahir Çayan vurmuştur. Bu eylem, devrimci öz taşıyan bir eylemdir. Bu eylemin kendisini belki sonuçları itibariyle eleştirmek söz konusu olabilir; ama bir yönüyle bakıldığında siyonizme şimdiye kadar vurulmuş en büyük darbelerden biri olduğunu belirtmek gerekir. Ancak arkadaşları da bu eylemi bizzat Mahir’in gerçekleştirdiğini söylemekle birlikte, Mahir bu olayı mahkemede Yüzbaşı İlyas Aydın’ın yaptığını söylemiştir. Daha sonra Yusuf Küpeli , Mahir ile tartışırken bunun doğru olmadığını, İlyas’ın ele geçirildiğinde durumunun çok daha zor olacağını belirtmiş, ve mahkemede doğruyu söylemediği için kendisini eleştirdiğinde Mahir çok ters bir cevap vermiş, bunu mahkemede örgütün propagandasını yapmak için söylediğini iddia etmiştir (a.g.e s.467). Burada gene devrimci bir eylemi üstlenip üstlenmemek gibi politik bir konuda, kişisel/sübjektif tasarrufların belirleyici olmasına şahit oluyoruz. Bu belki devrimci hareketin o dönem ki olgunluk düzeyine tecrübesizliğine atfedilebilecek bir zaaf olmakla birlikte, sağlıklı bir şekilde değerlendirilmediği için aynı zaaflar 1980 sonrasındaki mahkemelerde de görülmüştür. O dönem yaşananlara atıfta bulunmamızın amacı tek tek kimseyi karalamak değildir. Mahir Çayan, doğru bildiği yolda sonuna kadar gitmiş, gerektiğinde canını vermekten çekinmemiş bir devrimcidir. Onu hatalarıyla ve sevaplarıyla değerlendiriyoruz. Ancak hatalarını sadece teorik planda değil; örgütsel planda, çalışma tarzı, sosyalizmi ve mücadeleyi kavrayışı üzerindeki hatalarını da bugün ortaya koymak zorundayız. Ortaya konmadığı takdirde yeniden yaşanmaya mahkumdur” denildiğinde birçok insan, pratik başarıların bu hataları örteceğini, perdeleyeceğini düşünüyordu. Ancak 1980 sonrasında oluşan büyük çöküntünün, bu hataları yeniden – bir tokat gibi suratımıza çarptığını kimse unutmamalıdır. THKP/C kökenli hareketlerin şefleri, Mahir’in kötü bir kopyası olmaktan öteye gidemediler. THKO’ya zemini kaptırmamak için Mahir’in teoriyi deforme etmesi, Dev-Yol ve Kurtuluş şefleri için de geçerli olmuş; önceleri THKP/C’yi eleştirel şekilde birlikte değerlendiren ve yürüten Nasuh Mitap, Oğuzhan Müftüoğlu, Mustafa Kaçaroğlu, İlhami Aras gibi kadrolar 12 Mart’tan sonra birlikte davranmışlar, ancak faşist saldırılar karşısında devrimci şiddetin prim yapmaya başladığını görünce bunların ilk ikisi Mahir’i eleştirmekten vazgeçerek farklı bir yol, gene eski THKP/C’yi aynen benimseyen bir yol önermişlerdir. Bu gene devrimci gençliğin, küçük burjuva kökenli üniversite gençliğinin heyecanını sömürmek, ve devrimci şiddetin bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmasını fırsat bilerek kendi çarpık devrim anlayışlarını popülerleştirmek için durumu istismar etmekten başka bir şey olmamıştır. Sonuçta, kitleyi toplamak adına, zorunlu bir teorik analizden vazgeçmişler, akıllarınca daha sonra Dev-Yol’un ulaştığı kitleselliğin kendilerini haklı çıkardığını düşünmüşlerdir. “Öncü savaşı” ..vs gibi tezleri sağlıklı bir marksist yaklaşımla eleştirmemenin kendilerine ve Türkiye Soluna ne kazandırdığı bugün bu şeflere sorulmalıdır. Öte yandan Mahir’in “öncü savaşı” tezini eleştirdiğini söyleyen Kurtuluş hareketi ise çok daha korkunç bir oportünizmin içine düşmüş; bir “Halkın Kurtuluşu” hareketi THKO’yu küçük burjuva ihtilalcisi olarak nitelendirmek konusunda gerekli cesareti gösterirken; Kurtuluşçular bir yandan öncü savaşı tezini eleştirmiş; bir yandan da Mahir’i, Deniz’i, ve İ.Kaypakkaya’yı Türkiye’nin büyük proleter devrimcileri, “40 yıllık oportünist geleneği (TKP’yi kastediyor – SD) yıkan” büyük sosyalistler olarak lanse etmekten de geri durmamışlardır. Burada Kurtuluş şeflerini harekete geçiren “temel içgüdü”nün “THKP/C mirasını kaybetmemek” kaygısı olduğu gün gibi açıktır. Bu unsurlar, bir yandan sureti haktan marksizmden, leninist örgütlenme tarzından, işçi sınıfından yana – gözükür olmakla birlikte, Mahir’i ve THKP/C’yi hiçbir zaman küçük burjuva devrimciliği olarak nitelendirmemiş; üzerinde birlikte hareket ettikleri kitle zeminini tümüyle DevYol’a kaptırmamak ve dolayısıyla THKP/C ile olan tarihsel göbek bağlarını canlı tutabilmek için bu konudaki illüzyonu; ve teorik bulanıklığı diri tutmaya devam etmişlerdir. Bu da THKP/C ilkesizliğinin Kurtuluş tarafındaki yansımasıdır.

1980 sonrasında bu hataların aynen sürdüğünü belirttik. Bugün de bu kadrolar, öncelikle ÖDP içerisinde bir zamanlar işçi sınıfına layık görmedikleri devrimciliği; gene işçi sınıfına layık görmeyerek umudu marjinal hareketlere, çevre hareketine, eşcinsellere, yeşillere yöneltmekte; sonuçta işçi sınıfı bu beylerin devrim planlarında – tabiri caizse gene güme gitmektedir. İşçi sınıfı elbette sabit bir gerçek değildir, ve tarihsel gelişmenin bir parçası olarak evrilmektedir, ve değişmektedir. 1923’teki tütün işçileri ile 1967’nin Kavel işçileri, 1977’nin Profilo işçileri ile 1980 sonrasının Zonguldak işçileri, bütün bunlar bir işçi hareketinin değişik taşları olmakla birlikte, hiçbir zaman birbirinin kopyası değil, tarihsel süreklilik içerisinde birbirine eklenmiş halkalarıdır. İşçi sınıfı, içerisindeki bileşim, bilinç seviyesi, kültürel seviye, güncel yaklaşımlar, kültürel değerler ne denli değişirse değişsin, tarihsel bir gerçek olarak varlığını sürdürmekte ve sosyalistlerin temel almaları gereken güç olmaya devam etmektedir. İşçi sınıfının rolü bu anlamda ne kadar sabitse, bunu kabul etmek istemeyen; bunun dışında arayışlar içinde olan küçük burjuva devrimciliğinin de işçi sınıfını yok sayma gayretleri o denli sabittir, o denli “tarihsel sürekliliğe” sahiptir. Geçmişte asker-sivil zinde güçler, daha sonra öğrenci gençlik, bugün de yeşiller, çevre hareketleri, travestiler, bu hazin ve beyhude arayışın tarihsel gelişme içinde değişen motifleridir. Ancak bir diğer ve belki daha önemli tarihsel süreklilik ise devlete olan dolaylı bağımlılıktır. Nasıl ki Mihri Belli, devrimci gençliği Faruk Gürler’in kuyruğuna takmaya çalıştıysa; nasıl ki 12 Mart darbesinden BAAS’vari bir çıkış bekledilerse; nasıl ki 15-16 Haziran’da işçiler ve ordu karşı karşıya geldiği için MDD ve THKP/C’liler gözyaşı döktülerse; bugün de bu kadrolar biçimde farklı , ancak özde aynı bir arayışın içerisinde bulunabilmektedir.

Bugün Dev-Sol’cular mitinglerde 6 ok ve CHP pankartı altında yürümekten sıkılmazken; öbür tarafta ikiz kardeşleri Dev-Yol’cular ÖDP içerisinde daha Marksist eğilimli olanları tasfiye ederek CHP ve yeni oluşumcularla girilebilecek yeni bir MDD’nin, yeni bir burjuva kuyrukçuluğunun tezgahı, arayışı, ve pazarlığı içindedirler. Bu anlamda 1961-1970’deki ağabeylerinin izinden gitmektedirler ve farklı bir yol önerenleri ise tasfiye etmekte kararlıdırlar.

Bu kararlılık, karşısında başka bir kararlılığı bulmak zorundadır. 1960’larda başlayan bu ideolojikpolitik likidasyonu tüm uzantılarıyla aşmak, küçük burjuva solculuğundan koparak ve onu yürümeye niyetlendiği yolda yalnız bırakarak kendi yolumuzu çizmek, TKP’nin ve TİP’in 70 yıl boyunca savunduğu değerleri, yani sınıf temelini, partililiği ve sosyalizm vurgusunu, resmi ideolojinin tüm uzantılarını aşarak savunan, başa koyan komünist bir çizgiyi yeniden inşa etmek, bugün komünistlerin önünde duran ana görevdir. Sosyalist hareketimizin ışığını karartan bu geçmişin hayaletlerini, geldikleri geçmişe, bir daha geri dönmemecesine gömecek olan adım da budur.

TEILEN