Yurtseverlik

37

Sinan Dervişoğlu’nun bu makalesi Fabrika’nın 61.sayısında yayınlandı.

Son dönemlerde Türkiye’de “ulusal refleks” denen davranışın kamuoyu içinde güçlendiği gözleniyor. Çok değişik toplumsal kesim- lerden, ve siyasi eğilimlerden insanlar, “Türk” ya da “Türkiyeli” olmayı, siyasal bir tepkinin ve bir tavır alışın çıkış noktası olarak ortaya koyuyorlar. Türk sağı ve gericilik, kendi varlı- ğını bu eğilim ve davranış üzerine inşa etmeye çalışırken, sol içinde de bu davranış üzerinden siyaset yapma, onu sol amaçlarla kullanma eği- limi kendini göstermektedir. Önce bu refleksi kavrayabilmek için son 15 yıllık siyasi tarihimizi göz önüne alarak, onu yaratan ve güçlendiren unsurları teşhis etmeye çalışalım:

    1. Kürt meselesi: Kürtlerin kendi kimliklerini meşru kılmak için sürdürdükleri mücadele Türklerde önce şaşkınlık, hatta yer yer sem- pati yarattı; ancak gerek sol hareketin güçsüzlüğü, gerekse Kürt hareketinin sorumsuz eylemleri, ideolojik inisiyatifin şovenizmin eline geçmesine neden oldu. “Şehit cenazeleri” ve “bölünmezlik” histerisi ile, artık Kürtler adına atılan (barışçı dahi olsa) her adım, Türkçülüğün hanesine yazılmaktadır.

    2. Ermeni iddiaları: Ermeni diasporasının ve Batılı devletlerin giderek yoğunlaşan “soy- kırım” iddiaları, kendisine olayın şimdiye kadar sadece tek tarafı, Ermenilerin yaptığı katliam gösterilmiş olan Türk kamuoyunda gene aynı tepkiyi yaratmaktadır.

    3. AB kriterleri ve AB’nin Türkiye’den beklentileri: AB’ye girince elde edilecek siyasal kazanımların lafı ortada dolaşmakla birlikte,

Türkiye’nin AB’ye girip girmeyeceği belli değildir. Bu konuda Avrupa devletlerinin takındığı ikiyüzlü tavır doğal olarak halkı- mızda nefret uyandırmaktadır. Aynı haklı tepki, Kıbrıs Türklerinin uzattığı eli iten Kıbrıs Rum yönetimi ve Yunanistan için geçerlidir. Türk düşmanlığı ve nefreti, Meriç nehrinin batısında neredeyse folklorik bir olgudur; ve bu olgunun her tezahürü, Türk halkında öfkeyle karşılanmaktadır.

Bunlar, yalnızca bu tepkiyi besleyen unsurlardır; ve Türkiye’de siyasetin ana belirleyi- ci unsuru olan devlet göz önüne alınmadan yapılacak her açıklama yarım kalmaya mahkumdur. Sorun, SSCB’nin yıkılışı sonrasında ve ABD’nin Yeni Dünya Düzeni içerisinde eskisi kadar vazgeçilmez olmayan Türkiye Cumhuriyeti devletinin, Batı tarafından dışlanma, ya da belli tavizler için sıkıştırılma noktasına geldiğinde duyduğu panik, ve bu paniğin üstesinden gelmek için kendi halkı nezdinde destek bulma ve yaratma arayışlarıdır. Dolayısıyla bu “refleks”te devletin, özellikle derin devletin parmağını görmemek için kör olmak gerekir, ve bu aktif müdahale, özellikle Kürt ve Ermeni meselesinde yaratılan histeride son derece barizdir. Sahnede rol alan aktörler ise her zamanki “olağan şüpheliler”, yani medya ve ülkücü faşistlerdir.

Ancak bu tepkide bir boyut vardır ki, devlet onu yaratmak şöyle dursun, bütün yaptığı onun önünü açmak, onu örten kapağı hafif kaldırmak, ya da öfke vanasını kontrollü ve hafif bir şekilde açmaktır. Bu tepkiyi devlet yaratmış olamaz, çünkü varlığı TC devletinden daha eskidir ve halkımızın birkaç kuşağının zihnine kökleşmiştir: Batı düşmanlığı. Türkiye halkının büyük bir kısmı, kendini Batılı gibi gören ve Türkiyeli olmaktan utanç duyan bir yaldızlı azınlık dışın- da, ABD ve Avrupa’ya karşı, yüzyılların çatışmasının bir tortusu olarak en hafif deyimiyle güven duymamakta, genelde ise bu güvensizlik çok rahatça açık tepkiye dönüşebilmektedir. 80 yıldır Batıyı yörünge olarak alan, “Batı ailesinin bir ferdi” olmayı temel politika olarak benimse- yen bizim devlet, bu nefreti sürekli kontrol ve baskı altında tutmuş, bu olguyu kullanmak iste- yen siyasi akımları ezmiştir. 80 yıl sonra ise Batı kendisini daha da alçalmaya zorladığında, bu tepkiye müracaat etmekte, onun “ucunu açarak” aklınca Batıya korku vermektedir.

Kürt düşmanlığının ve Ermeni nefretinin düpedüz şovenizm olduğu ortadadır ve sol siyaset adına burada konuşulacak bir şey yoktur. Ancak soru şudur: Şu anda canlanan “ulusal refleks”in önemli bir bileşeni olan “Batı düşmanlığı”, diğer bileşenler gibi baştan sona gericilik midir ? Bu sorunun cevabı “hayır”dır. Kapağı aralayan, musluğu tutmaya çalışanlar gerici olabilir; ancak kapağın altında yer alan yüzyılların sıkıştırılmış öfkesi halkımıza ait bir gerçektir; her gerçek gibi Türkiye sosyalistlerince ele alınması gerekir. Ayrıca, onun kontrolünü her türden Batı uşaklarına bir “Batıya naz yapma” aracı olarak terk etmiş olmak da bizim bir an önce düzeltmemiz gerek bir ayıbımızdır. Şimdi bu konuyu açalım.

Enternasyonalizm adına nihilizm

Sol içinde bu olgudan yaralanma eğilimlerinin değerlendirmesine ve eleştirisine geçmeden evvel, ters noktadan işe başlayıp, sol hareketimizde ulusal refleks karşısında gelişen “doktriner refleks”e kısaca değinmekte yarar var. Aydınlık ve İP çevresinin geleneksel faşizm işbirlikçiliğine karşı alınan tavrı daha da genelleştirerek “ulusal” olan her şeyi bir potansiyel kötülük kaynağı olarak gören yaklaşımlar da gelişmektedir. Çoğu sözlü olan ve kısa yazışmalarda dile gelen bu görüşler şöylece özetlenebilir:

  1. Ulusal olgular devrimci siyaseti ilgilendirmez, zira işçi sınıfını vatanı yoktur

  2. Ulusal olan ve siyasette öne çıkarılan her unsur burjuvaziye ve gericiliğe hizmet eder

  1. Yurtseverlik ve milliyetçilik aynı şeydir. 2.Enternasyonal hainleri de kendilerine “yurtse- ver” diyordu.

Bu görüşler, esas olarak reel sosyalizmin yıkılışıyla ortaya çıkan ve bu yıkımı daha da trajik kılan ulusal düşmanlıklara bir tepki olarak şekillenmektedir; ancak her ne kadar “saf Marksizme” dönüş havasını taşısalar da

20 yüzyıldaki Marksist birikimin önemli bir bileşeni olan anti-emperyalist vizyonu ve bakışı kaybetmekte, saflık adına apolitik bir nihilizmi savunmakta ve gerçekte Marksizmde bir tür “taş devrine dönüş”ü simgelemektedir.

Daha genel olarak, ulusal her motifin kullanılması karşısında “işte milliyetçilik !” diye ürperen bir tavır da oldukça yaygındır; ve geçmişte, her devrimci şiddet kullanımına “işte goşizm” diye saldıran marazi hassasiyeti andır- maktadır. Elbette devrimci şiddetin sorumsuz kullanımı ile ortaya çıkan bir “goşizm” mevcut olabilir; ancak bu, Marksist teorinin mücadele yöntemleri konusundaki devrimci yaklaşımını kulak ardı etmemize sebep olmamalıdır. Aynı şekilde, Aydınlık ve İP sahtekarlarının yarattığı tiksintiyle her türlü yurtseverliğe aynı irkilmeyle yaklaşmak da daha az marazi olmayan bir ref- lekstir, ve diğeri gibi, son tahlilde pireye kızıp yorgan yakmaktır.

Bu bakış açısındaki apolitikliğin temel göstergesi saf ve çıplak bir sınıf mücadelesi arayışı ve beklentisidir. İşçi sınıfının taraf olduğu tüm toplumsal mücadeleler değişik biçimler altında tezahür eder: Demokratik haklar için mücadele, çevre için mücadele, daha yüksek ücret için mücadele vs. Bunların hepsinin özünde olan sınıf mücadelesi, bazı koşullarda bir ulusal mücadele şeklinde de kendini ortaya koyabilir. Amerika’nın Vietnam’ı işgalini ele alalım. Bunun Amerikalılarla Vietnamlılar arasında bir milli düşmanlık, bir toprak kapma mücadelesi olduğunu ancak bir cahil iddia edebilir. Gerçekte ise bu, Amerikan burjuvazisinin, Vietnamlı işbirlikçi burjuvazi ile birlikte Vietnam emekçilerini ezmek ve sola yönelimi durdurmak için giriştikleri bir bastırma hareketiydi; bu anlamda işgale karşı verilen bu ulusal mücadele, sapına kadar işçi sınıfının ve yoksul köylülüğün taraf olduğu bir sınıf mücadelesiydi. Vietnam İşçi Partisi, bu mücadeleye yurtseverlik motifini de kullanarak önderlik etmekle 2. Enternasyonalcilik değil gerçek anlamda devrimcilik ve komünistlik yapmıştır. Onun yerine “Vietnam’daki işçilerin vatanı yoktur. Ulusal motifler taşıyan bu savaşta bizim işimiz yoktur. Amerikan işçileriyle birlikte Vietnam ve ABD burjuvazisine karşı mücadele etmeliyiz” deyip mücadeleye sırt çevirselerdi namlı birer ahmak olarak tarihe geçerlerdi.

Ulusal bir mücadelede yer almak için, bu mücadelenin emekçiler önderliğinde yapılması da gerekli değildir. Filistin’de İsrail saldırganlığına karşı verilen mücadelede sadece emekçiler değil, Filistin burjuvazisi de aktif rol almaktadır; ancak bu mücadeleye sırt çevirmek için bir sebep olamaz. Filistin örneğinde olduğu gibi, bir takalım sosyalist politikayı, genel olarak hiçbir politika, toplumsal yaşamı bu kadar derin- den etkileyen haklı bir tepkinin dışında kendini tanımlayamaz ve var olamaz. Sosyalizm de kendini bu zeminde yer alarak var etmek, kitlelere bu haklı zemin içinde yer alarak ulaşmak, kendi farklılığını ve üstünlüğünü bu zemin içinde göstermek zorundadır. Bunun haricindeki her politika, acınası bir apolitiklik olacaktır.

Yurtsever motiflerin kullanılması, sadece açık işgal durumlarında mı geçerli ve anlamlıdır ?

Bu soruya verilecek “evet” cevabı, ancak büyük bir politik kısırlığın ve dar kafalılığın ürünü olabilir. Emperyalizmin, hele içinde yaşadı- ğımız globalizm çağında, emekçi halkların yaşamında yarattığı yıkım, sadece askeri işgalle sınırlı olsaydı bu cevap makul gelebilirdi. Ancak, özellikle SSCB’nin yıkılışından sonra, ABD ve Avrupa’nın dünya halklarına karşı hayatın her alanında takındığı dizginsiz küstahlık, insan- larımızı sadece birer emekçi olarak fakirleştirmekle kalmamakta; onları birer Doğulu, birer Müslüman, birer Türk, Arap, İranlı, Hintli ola- rak aşağılamakta ve ezmektedir. Amaç, kölelik ruhunu dayatmak, kabul ettirmek ve meşrulaştırmaktır. Ebu Garip ceza evinde işkence yapmak da, bu işkenceyi dünya TV’lerinde yayınlamak da aynı politikanın, kişisel onuru kırarak köleleştirme politikasının uzantısıdır. Guantanamo’da Kuran’ı yırtarak tuvalete atmak, sadece orada tutuklu islamcı militanları değil, dünyadaki yüz milyonlarca Müslümanı ezmektedir. Latin Amerika’da ve Ortadoğu’da ABD politikalarına muhalefet eden hükümetlerin haydut ülkeler olarak ilan edilmesi de, Ortadoğu’da İsrail’in vahşet politikasının insanlıkla alay edercesine desteklenmesi de aynı yaklaşımın sonuçlarıdır. Bunlara paralel olarak kültürel planda emperyalizmin ucuz ve aptallaştırıcı “popüler kültür”ü, medya şovları, müzik grupları ve fast food’larıyla bir çamur seli gibi gezegenimizi kaplamakta; halk

ların tarihten süzülüp gelen ulusal kültür değerle- rini ve hazinelerini kirletmekte, kemirmektedir. Batıda Mozart’ı, Türkiye’de Dede Efendi’yi “out”, Michale Jackson’ı “in” yapan bu saldırı, yukarıdaki politik ve askeri saldırıyı kültürel planda tamamlamaktadır ve olayın bütünü tek bir amaca yöneliktir: Dünya emekçilerine boyun eğdirerek onları uysal köleler haline getirmek ve kârlarını maksimize etmek. Bu anlamda tüm bu tanımladığımız çerçeve bizzat bir sınıf mücade- lesidir; ve sosyalistler yukarda saydığımız tüm alanlarda emperyalizme tepkiyi örgütlemek durumundadır. Hala “bunlar ulusal, dinsel, bölgesel motiflerdir, bizi ilgilendirmez, biz sınıf mücadelesi veririz” diyenler varsa, bir an önce yakamızdan düşmeli ve kendi siyasi mağaraları- na geri dönmelidir.

Bu noktada, ilkesel bir vurgu yaparak ulusal bir mücadelede komünistleri burjuva mil- liyetçiliğinden ayıran esasların altını çizelim:

  1. İşçi ve emekçilerin sınıfsal çıkarlarını (yaşam seviyesi, demokratik haklar, top- lumsal kazanımlar), koruma

  2. Sosyalist hareketin örgütsel bağımsızlığını ve sosyalizm perspektifini titizlikle koruma

  3. Ulusal planda oluşan düşmanlığı tümüyle bir ulusa değil, onun hakim sınıfına yönelt- me. Düşmanımız Amerikan halkı değil, ABD tekelleri ve gericilerdir. Bu yaklaşım, ABD içinde çıkabildiği ölçüde demokratik güçlerle işbirliğini de zorunlu kılar (1)

Ezilen bir halk olarak Türk halkı

1970’lerde sol içinde başlayan Kürt meselesine ilişkin tartışmalarda, Kürt halkının “ezilen halk” olması üzerine yapılan vurgu öyle- sine güçlü, öte yandan Türkiye gerçeğine yönelik politik ve kültürel ilgi öylesine zayıf olmuştur ki, Türk halkı neredeyse “ezen halk”, ya da İngiliz ve Fransızlar misali bir tür emperyalist “metro- pol halkı” olarak algılanmaya başlanmıştır. Kürt hareketine destek sağlamanın neredeyse bir tür asli iş haline geldiği 1985 sonrasında bu vurgu daha da güçlenmiştir. Bugün, halkına yabancı- laşmış olmanın en hazin örneklerinden bir olan bu körlüğü bir an önce reddetmek ve Kürt halkı- nın yanı sıra bizzat Türk halkının ezilmişliğini

görmek, ve onu bir ezilen halk olarak kavramak zorundayız.

Bu körlüğü yaratan âmillerin başında, ortalama solcumuzun emperyalizmi ve anti- emperyalist mücadeleyi ancak 1968’e, 6.filo protesto gösterilerine kadar geri götürebilmesi, bundan önceki geçmişin ise kafalarda bir tür silinmiş alan olması yer almaktadır. Sağlıklı bir tarihsel bakış ise tam bu noktada, daha geriye giderek, Anadolu halkının tarihsel macerasını daha gerilerden ele alarak elde edilebilir. Bugün Türkiye halkının kökeninin teşkil eden Anadolu ve Rumeli Müslümanlarının gene bugünkü emperyalizmin öncülü olan Batı sömürgeciliği ve yayılmacılığı ile çatışması, ve bu çatışmada yaşadığı trajedi, somut biçimleriyle 1800’lerin başına kadar geriye götürülebilir.

Kökü daha eskiye dayanan ve sebepleri- nin ayrıntısına girmeyeceğimiz bir olgu, bu yüz- yılın başından itibaren bariz hale gelmişti: Bu, Osmanlı’nın Batı Avrupa karşısında gerileme- siydi. Ekonomik, mali, askeri açıdan Avrupa’nın gerisinde kalan Osmanlı karşısında Avrupa’nın güçleri, bir zamanlar kıtanın yarısını kontrol altında tutan ve kendileri için bir korku kaynağı olan bu devlet karşısında saldırıya geçmekte, öte yandan da onun egemenliği altındaki halk- ları ve toprak parçalarını kopararak genişleyen pazarlara ihtiyaç gösteren kendi ekonomilerini ve jeo-stratejik avantajlarını güçlendiriyorlardı. Herkesin “Doğu sorunu” olarak tanımladığı sorun, esas olarak Osmanlı’nın ortadan kaldırıl- ması sorunuydu ve bunu geciktiren temel unsur, belli bir andan sonra Osmanlı’nın gücünden çok Batılı sömürgecilerin kendi aralarındaki gani- met kapma çatışması olmuştu. Temel mantığı Osmanlı’yı esas olarak Avrupa’dan, genel olarak da tüm hakimiyet alanlarından söküp atmak olan bu çatışmada Batının ana desteği, ulusal bağımsızlık arayışı içine giren Hıristiyan tebaa olmuştur. İngiliz Krallığı ve Çarlık Rusya’sının inayetiyle elde edilen bağımsızlığın ve kurulan ulusal devletlerin ne denli çarpık ve hastalıklı bir şekilde yola çıktığı, bu çıkışın içerdiği çarpıklı- ğın bugünün politikasına kadar süregelen hasta- lıklara nasıl kaynak teşkil ettiği ayrı incelenmesi gereken bir konudur. Burada odaklanacağımız konu, bu Osmanlıyı tarihten silme mücadele- sinde Batının saldırganlığına hedef ve kurban olan kitlenin trajedisidir: Rumeli, Anadolu ve Kafkasya’nın Müslümanları. Bu kitle, Osmanlı devletine olan bağlılığı nedeniyle, gerek savaş- larda, gerek Batı desteğiyle çıkartılan isyanlarda

hedef kitle olmuş; Avrupa ve yerel işbirlikçileri için kendi güvenlik ve istikrarları açısından her zaman riskli ve güvenilmez buldukları bu kitleyi kendileri için ayak bağı olmaktan çıkarmak için katliamdan sürgüne kadar her türlü yöntemi kul- lanmıştır. 1820 Yunan İsyanı’ndan 1914’e kadar olan sürede yaşanan drama ilişkin her Türkiyeli ailenin dolaylı veya dolaysız bir hikayesi mev- cuttur; ancak tüm ülkeye dağılmış bu öykülerin ötesinde olayın global olarak değerlendirilip boyutları anlaşılmaya çalışıldığında ortaya keli- menin tam anlamıyla tüyler ürpertici bir tablo çıkmaktadır. “Batıyla bütünleşme” yi ana düstur olarak benimseyen Cumhuriyet hükümetlerinin 70 yıldır bu konuda gösterdiği utanç verici (ve elbette ki bilinçli !) suskunluğu kırmak, sonun- da dürüst bir Amerikalı akademisyen olan Justin Mc Carthy’ye düşmüş, bu şahıs ****’de 19 yüz- yılda Balkanlar ve Kafkasya’daki nüfus hareket- lerini incelemek için başlattığı çalışmanın sonun- da aşağıdaki çarpıcı tabloya ulaşmıştır. Bu tablo 1820 – 1915 arası Balkanlar ve Kafkasya’da ölen Müslüman nüfusu göstermektedir:

Yunan Ayaklanması 25.000

Kafkas Savaşları (1827) Bilinmiyor

Kırımdan sürülme 75.000

Kafkasya’dan sürülme 400.000

Bulgaristan 1877 270.000

Doğu Savaşı (1877) Bilinmiyor

Balkan Savaşları 1.450.000

Kafkasya 1905 Bilinmiyor

Doğu Anadolu (1914-21):1.190.000

Kafkasya (1914-21) 410.000

Batı Anadolu (1914–21):1.250.000

—————————————————

—–

TOPLAM 5.060.000

Bu resmin günümüz politik literatüründeki adı “soykırım”dır ve bu olguya verilmesi gereken doğru isim de “Osmanlı Soykırımı”dır. Milyonlarca insan, Türk, Kürt, Çerkez, Pomak, Boşnak, sırf bir zamanlar Batıyı yenmiş, aşağılamış ve tehdit etmiş bir devletin, şimdi de can çekişen haliyle bile Batının yayıl

masına engel teşkil eden bir imparatorluğun sadık tebaası olduğu için katledilmiş, evinden kovulmuş, tecavüze uğramış, mallarına el kon- muştur. Dramdan Anadolu’ya düşen pay ise, bütün bu saldırıları göğüslemek için yapılan savaşlarda Anadolu halkının yüz binlerce evla- dını geri dönmemek üzere cephelere göndermesi olmuştur. Bu manzaraya eşlik eden ekonomik yıkım ve sefaletse, yalnızca resmi tamamlayan tali öğelerdir.

Bütün bu tarihsel trajediyi anımsatma- nın solculukla, sosyalizmle ilgisi nedir? Önce, içinde yaşadığımız toprağı ve halkı tanımanın gerekliliğine dikkat çekelim. Yukarda tasvir etti- ğimiz kan ve gözyaşı dolu süreç, bugün ülkemiz oluşturan insanlara birkaç nesilden beri aktarı- lan bir nefretin ve kuşkunun yaratıcısı olmuştur. Bugünkü TC topraklarında, yukarda bahsettiği- miz Batı yayılmacılığı ve onun işbirlikçilerine karşı 100 yıllık savaşa ait özel bir anısı, yaşanmış bir dramı olmayan tek bir aile, tek bir hane yok- tur ! Bu da Batı düşmanlığını, Türkiye’nin ve orada yaşayan halkın son derece önemli ve ciddi bir ideolojik realitesi haline getirmektedir. Peki bu ideolojik realitenin mahiyeti nedir? Baştan aşağı “şovenizm”le damgalanıp göğüslenmesi gereken bir unsur olarak mı görülmelidir?

Bu soruya, yukarıdaki sorularla birlikte cevap vermeden önce, bu realitenin son 80 yıllık serüvenine bir göz atalım. 1918’de İngiliz ve Fransızların, Anadolu’yu Yunan orduları vasıta- sıyla sömürgeleştirme planları Anadolu halkının direnişine çarptı, ve özellikle Sakarya sonrası bu planın yürümeyeceği belirginleşti. Bu nokta- dan sonra, Anadolu hareketinin önünde iki yol vardı: İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı tavır alışı sürdürmek ve bölgesel bir güç olma vizyonunu koruyarak yola devam etmek; veya her türlü iddiayı bırakarak, Anadolu’yla sınırlı ulusal bir devlet kurup kendi bağımsızlığına saygı gösterilmesi kaydıyla Batıyla uzlaşmak, “Batının şerefli bir ferdi” olmayı hedeflemek. Direnişin önderliğini ele geçiren ekip, içinde bulunulan zor koşulları gerekçe göstererek, ama esas itibariyle kendi sınıfsal ve siyasal tercihleri dolayısıyla ikinci yolu seçti, ve bu tercihini içer- de komünist hareketi vahşice bastırarak daha da belirgin hale getirdi. Sonuçta Anadolu toprakları üzerine kurulan, ve bölge (yani Doğu) üzerinde- ki her türlü iddiasından vazgeçmiş olan Türkiye Cumhuriyeti, bir parça soluk alabilen Anadolu halkı için küçük bir zafer; Ortadoğu’nun kontro-

lünü kayıtsız şartsız ele geçiren Batı içinse büyük bir zafer oldu.

“Batıyla dostça geçinme”yi temel stra- tejik rota haline getiren TC, yukarda saydığımız Batı

nefretini her zaman bastırdı. 93 harbinin, Balkan savaşının, 1. Dünya Savaşı’nın gözyaşı dolu anıla- rı asla açığa çıkarılıp ortak kamu bilincine yansı- tılmadı ve aile sohbetleriyle sınırlı kaldı. 200.000 kişiye yakın kayıp verdiğimiz Çanakkale savaş- ları bile, Kemalistlerin İngiliz ve Fransızlarla neredeyse “enternasyonal dayanışması” için kullanıldı; ölen askerlerin centilmenliğinden dem vuruldu; ölen yabancılar “evlatlarımız” ilan edildi; ama kimse bunların burada ne aradığını, ve onların emperyalist gururları uğruna kurban edilen ve çoğu bir aydın kuşağımızın birer ferdi olan yüz binlerin kaybının bizi nasıl fakirleştirdi- ğini vurgulamadı. Özetlemek gerekirse, TC, Batı ile olan tüm geçmiş hesapların tek taraflı kapa- tılması, “sıfırlanması” üzerine kuruludur. Bu, TC’nin kurucularının Batıya verdikleri zımni bir taahhüttür. Ancak bu temel ilke, bir karşılıksız aşk kadar zavallıcadır; zira Batı, hiçbir şeyi sıfır- lamamıştır. Ermeni meselesindeki tavır bunun en somut örneğidir. Görünen odur ki, geçmişi- mizde kendince bulacağı her açığı, sonuna kadar sömürmeye kararlıdır (2) .Batıyla olan çatışmada 1923 öncesi ve sonrasının bu açıdan bir ayrımı vardır: Osmanlı döneminde Batıyla savaşıyor, ve eziliyorduk. Şimdi ise Batıya hem yaltaklanıyor, hem eziliyoruz.

“Medeniyetçi” söylemlerle önü kesilmeye çalışılan Batı nefreti, önceleri islami muhalefette kendini ifade etti. Ancak 1960’larda, artık Batıyla dostluğu vazeden figür, Mustafa Kemal gibi etkin bir şahsiyet değil de Süleyman Demirel haline gelince, çağdaş ve aydın kesim de, kendisinde var olan Batı nefretini, solun anti- emperyalist söylemleri üzerinden açığa çıkardı. ABD üslerine, 6.Filo’ya, Ortak Pazar’a ilişkin 68’in sol sloganların kitleler içinde bu denli yankı yaratmasının ardında, bu büyük tarihsel biriki- min varlığını görebilmek gerekir. 80 sonrasında solun yediği darbelerle kitlelerin gündeminden çekilişi, islami hareketin ise 28 Şubat ve AKP ile ehlileştirilmesi sonucu, bu birikim, yani bu “kazandaki tazyikli buhar” sahipsizdir. Devlet, yukarda belirttiğimiz gibi vanayı ara sıra açarak bunu bir pazarlık unsuru gibi kullanmaktadır; ancak vananın kapatılabilir olması onlar için çok önemlidir; zira bu enerjinin kontrolsüz açığa

çıkması durumunda geride ne kazan, ne vana, ne onu 80 yıldır tutan eller ayakta kalabilir.

Bu noktada yukarıdaki sorumuza geri dönelim: Halktaki geleneksel Batı nefreti, Türkiyeli komünistlerin yanlarına almaları gere- ken bir motif midir ? Cevabımız kesinlikle “evet” tir. Bugün Ortadoğu’yu kana bulayanlar, bundan 100 yıl önce Balkanları kana bulayanların torun- larıdır. Bugün İsrail’i kurdurup Yahudileri Arap halklarının üzerine salanlar, bundan 100 yıl önce Bulgarları, Yunanlıları ve Ermenileri, Türklerin ve Kürtlerin üzerine salanlardır. Bugün Irak’ta yüz binleri öldürenler, 90 yıl önce Çanakkale’de bizden yüz binlerin ölümüne sebep olanlardır. “Emperyalizme karşı mücadele” diye bir günde- mi olan her sosyalist, halkımızdaki bu tarihsel birikim ve potansiyel ile bağ kurmak, onu tanı- mak, ona sola açık bir perspektif kazandırmak zorundadır. Bu potansiyelin şovenizme kayması, faşizm tarafından manipüle edilmesi sadece ve sadece solun kabiliyetsizliği ile mümkündür ve bu bizim tarihsel günahımız olacaktır; zira İslamcılar dahil hepsi Batıya göbekten bağlı olan Türk sağının ve gericiliğinin saflarında hiçbir akımın radikal ve tutarlı bir anti-Batı söylem geliştirebilmesi mümkün değildir. Bu şansa sahip olan yalnızca bizleriz; bizim ise hede- fimiz vanayı tutmak değil, kazanı patlatmak olmalıdır.

Yurtseverlik+ resmi ideolojiyle flört: SİP’in tehlikeli karışımı

Sosyalist mücadelenin anti-emperyalist boyutuna, ve onu Türkiye’de sahip olduğu özgül potansiyele değindik. Bu noktada, belli prensip- lerin göz ardı edilmesi durumunda, doğru bir yaklaşım olan yurtseverliğin nasıl vahim hatala- ra dönüşebileceğinin altını çizmek gerekir.

Yukarda, komünistleri anti-emperyalist mücadelede küçük burjuva milliyetçilerden ayırt eden prensiplerden bir olarak “sosyalizmin ideolojik ve örgütsel bağımsızlığını koruma”yı zikretmiştik. Ancak bugün Türkiye’de, yukarda değindiğimiz püriten/nihilist tavırdan daha belir- gin bir “Kemalizmle karışık yurtseverlik” pey- dahlanmıştır ve bu, kaba Marksist tavırdan daha yaygın ve tehlikelidir. Daha tehlikelidir, zira komünistler için son derece yaratıcı bir açılım olacak yurtseverlik, Kemalizme bulaştırılarak

devletin manipülasyonuna açık kılınmakta, daha doğrusu ona teslim edilmektedir.

Bu eğilimin en bilinen temsilcisi Aydınlık ve İP çevresidir. Son dönemde dergi- lerinde Genelkurmaya akıl veren, onları “uya- nık” davranmamakla eleştiren Perinçek ekibi, 1975’den beri aynı polisiye-provokatif çizgiyi sürdürmektedir, ve sade vatandaşlarda bile diğer solla “farkı fark ettiren”, sıradan demokratlarda dahi artık tiksinti yaratan bu çizgiye ilişkin daha fazla mürekkep harcamanın alemi yoktur. Türkiye sosyalistlerine, hem Türkiye, hem de sol için bir utanç olan bu ekipten fiziksel olarak kurtulacakları güne kadar, rahat ve huzur olma- yacaktır.

Bu karşı-devrimci ekibi bir taraf bırakırsak, TKP (SİP) de son dönemlerde Yurtsever Cephe açılımı ile anti-emperyalist motifleri günlük söyleminde öne çıkarmakta- dır. Propagandada değişik toplum kesimlerinin (işçi, öğrenci, kadın, Kürt…) ağzından dile gelen anti-emperyalist sloganların, basitlik ve yüzey- sellik dışında gözle görülür bir yanlışı yoktur, ve çoğu 68’in tekrarıdır. Sloganlarda yaratıcı olma konusunda SİP’e eleştiri yapmak bize düşmez. Dolayısıyla, bu tespit saklı kalmak kaydıyla, yapılan çalışma Türkiye’de solun yurtseverliğe sahip çıkması doğrultusunda anlamlı ve yararlı görülebilirdi. “Görülebilirdi” diyoruz, zira SİP’in bu yeni hattında söylenenler değil, söylenmeyen- ler önem kazanmakta; bazı vurguların eksik- liği, ya da yokluğu, söz konusu “yurtseverliği” son derece karanlık ve tehlikeli sulara yelken açar hale getirmektedir. Bahsettiğimiz vurgu, Kemalizmle aramızda çizilmesi gereken çizgi- dir.

SİP kurulduğu günden itibaren, bir zamanlar Gelenek dergisinin ilk yıllardaki sayı- larında yapılan oldukça isabetli Kemalizm eleş- tirilerini neredeyse unutmuş, toplumsal yaşamda Kürt meselesi, türban sorunu, sola yapılan bas- kıların açığa çıkması, Cumhuriyet’in otoriter karakteri ..vs gibi bir dizi konuda Kemalizm yıpranır ve prestij

kaybederken, bu ideoloji ve onun temsilcisi olan siyasi güçlerle karşı kar- şıya gelmemeye sistematik bir özen göstermiş, Kemalizmi bir kere olsun eleştirmemiştir. Somut birkaç örneğe değinelim:

  1. 28 Şubat tamamen ve açıkça destek- lenmiştir: Silahlı kuvvetlerin, 12 Eylül’de kendi yarattıkları bir canavar olan, Güneydoğuda

    PKK’ye karşı açıkça destekleyip eğittikleri siyasi İslam’a karşı, kontrolden çıkma eğilimi gösterdiğinde giriştiği “ince ayar”, yani 28 Şubat, açıkça bir tür askeri darbe olmuştur. Dahası, demokrat kesimleri “ülkeyi irticadan kurtarma” demagojisiyle teslim alan, fiiliyatta ise ordunun siyasal düzen içindeki güç ve etkinliğini artıran bu adımı teşhir etmek her ilericinin görevi iken, SİP tam tersine, ve tam da bu noktada bütünüyle “anti-irtica” bir söylemi öne çıkararak estirilen havaya paralel davranmış, madalyonun öbür yüzünü açığa çıkarmak için hiçbir şey yapma- mıştır. Bir ÖDP dahi “Ne Refahyol, Ne Hazır ol” diyerek topluma son 20 yıldır dayatılan bu sahte ikilemi teşhir etmeye çalışırken, konuştuğumuz SİP’i arkadaşlar bu tavra “apolitik” diyerek dudak bükmüştür. Anlaşıldığı kadarıyla, top- lumda esen rüzgarlardan birini arkasına alarak ilerlemeyi ve yükselmeyi bu arkadaşlar “somut ve etkin politika” olarak değerlendirmekteler. Ancak sizin mi rüzgarı, rüzgarın mı sizi kul- landığı her zaman kritik bir konudur ve son tahlilde bu sorunun cevabını somut, pratik güç verir. Arkalarına aldıkları MGK rüzgarı SİP’li arkadaşları öylesine savurmuştur ki, o dönemde içinde bulundukları kitle örgütlerinde (örneğin mühendis odalarında) islamcı üyelerin haklarını korumayı reddetme, onlara mesleki iş yapma lisansı vermeme, veya üyeliklerin iptal etmeyi önerecek kadar budalaca noktalara varılmıştır.

    1. Son dönemlerde sol çevrelerde Mustafa Suphi ve 15’ler olayı tartışılıp, Mustafa Kemal ve ekibinin bu konudaki oynadığı gerici rol her geçen gün açığa çıkarken, Genel Başkan Aydemir Güler şöyle bir yazı yazmıştır:

    Türkiye burjuva siyasetinin tekelci karakterinin oluşmasına ne büyük kat- kıyı yapan kişinin Mustafa Kemal oldu- ğunu düşünmek için çok nedenimiz var. Kurtuluş Savaşı büyük ölçüde bu tekelcilik sayesinde kazanılıyor. 1920-

    21 kavşağında Ankara “kurtuluşçu platform” üzerinde hegemonyasını tesis etmekle kalmıyor, reel ve potansiyel her türlü rakibini tasfiye ediyor. Mümkünse fiziksel olarak...Bu başarıldığı ölçüde Türkiye ulusal kurtuluş hareketi tüm dünyaya Anadolu’da bir devlet olarak varlığını sürdüreceğini kabul ettirmiş oluyor. …Kuşkusuz siyaset tekelinin

    kurulmamış olması halinde… Sevres’in yol göstericiliğine sadık kalınırdı.

    (Aydemir Güler, “Atatürk ve Sınıf”, Gelenek dergisi, sayı 68, s.21, Ekim 2001)

    Kanımızca bu görüşler için kullanılacak en hafif ifadeler “esef verici” ve “ayıp” olabilir.

    Komünistleri katletme pahasına kazanılan “bağımsızlık”ın ne anlama geldiğini her komü- nist bilir; A. Güler’in de bilmesi gerekir. Mustafa Suphi’lerin cesetleri üzerinden elde edilen Türk bağımsızlığının nasıl sakat doğduğu, bu cinaye- tin nasıl emperyalizmle müstakbel işbirliklerinin tohumlarını attığı, emperyalizme kapılanmanın Doğan Avcıoğlu ve İlhan Selçuk gibi kemalist papazların veregeldikleri vaazlarının aksine DP ile değil, çok daha önce temellerinin atıldığı son dönemde geniş ölçüde yazıldı, çizildi. Komünist bir önderin öldürülmesini (üstelik bunu Mustafa Kemal’in yaptırdığını tartışma konusu bile yap- madan) böylesine kolay kabullenmenin, onu Kemalist “istiklal” projesi için zorunlu bir iç malzeme seviyesine indirmenin, komünizm- le nasıl bir bağı olabilir anlamıyoruz. SİP’li arkadaşlar M. Suphi’ye ilişkin bu değerlendir- meyi aynen kabul ediyorlarsa, onun resmini 1 Mayıslarda niçin ve ne adına taşıdıklarını, niye altına “ölümüyle Anadolu’da devlet kurulmasını mümkün kılan kahraman” yazmadıklarını, ya da onun resmi yerine niye (yeni yurtseverlik çiz- gisi adına) basitçe Atatürk resmi taşımadıklarını açıklamak zorundadırlar.

    1. SonseçimlerdeSİP’insloganı“Boşverme!” idi. Seçmeni umutsuzluğa kapılıp köşesine çekil- mekten ve oy vermeyip fiilen tarafsız kalmaktan alıkoymaya çalışan bu slogan, (şayet SİP, vatan- daşlara yurttaşlık görevlerini hatırlatma gibi bir amme hizmeti görmediyse) kimi ve neyi hedef aldı ? Bunun SİP seçmenlerine yönelik olmadığı açıktır; zira her sosyalist parti seçmeni gibi, SİP seçmeni de “boş verecek” profilde değildir. O zaman kim ? Cevap, Türkiye’de siyasilerin kısır iç çekişmelerinden bıkan, ve aralarında yalancı- lık ve hırsızlık konusunda hiçbir fark görmeyip “lanet olsun” diyerek köşesine çekilen seçmen kitlesidir. Aslında bu kitle, sonuna kadar haklıdır ve oranı, seçmen kitlesinin % 60’ını aşabilse, bu fiili boykot, mevcut siyasal rejime atılacak iyi bir

      tokat olabilir. Aksine SİP bu insanları mutlaka oy vermeye çağırmaktadır. Kendine oy vermeye mi ? Hayır, zira bu durumda açıkça “SİP’e oy verin” demekle yetinilebilirdi. O zaman kime karşı ? Herkesin bildiği kuraldır. Seçimlerde tarafsızlık, kazanmaya en yakın olanın ekmeği- ne yağ sürer. Tarafsızlıktan ve boş vermişlikten vazgeçme çağrısı da, açıkça, kazanmaya en yakın olan partiye karşı vatandaşa yapılmış bir uyarıdır. O seçimin favorisi (ve de galibi !) AKP olduğuna göre, SİP, seçmene AKP’nin ekmeği- ne yağ sürecek bir tarafsızlığa düşmemesi için uyarmaktadır. Mesaj açıktır: “Boş vermişliğe kapılma. AKP geliyor. Onu durdur. Ne yap yap, onun dışındakilere oy ver “

      Bu sloganın gerçek siyasi özünü anlaya- bilmek için mantıksal sonuçlarını sonuna kadar götürmek gerekir. Bir an için tüm Türkiyeli seçmenlerin SİP’in çağrısına uyarak “uyan- dıklarını” ve AKP dışı partilere oy yağdırarak AKP’nin iktidara geçişine set çektiklerini var- sayalım. O zaman kimler meclisi dolduracak ve hatta iktidara gelecekti ? Sayalım: Cellat Ağar’ın DYP’si, yüzsüzlük ve şovenizmden başka hiçbir sosyal demokrat özellik taşımadığı ortaya çıkan (ve bugün seçmenlerinin suratına tükürmek için aradığı !) D. Baykal CHP’si, katil arıların parti- si ANAP, faşist aile şirketi DSP..vs. Bu resimde emekçi halk ve sol için AKP iktidarından daha iyi ne vardır ? Hiçbir şey ! Bu resimdeki tek fark, bütün bu partilerin aynı parti olması, MGK açı- sından AKP’ye göre daha uyumlu ve tanıdık bil- dik partiler olmasıdır. Dolayısıyla aradaki fark halkın değil, MGK’nın memnuniyetiyle ilgilidir; SİP’in ana seçim sloganı da pratik olarak MGK mutluluğunu hedeflemektedir. Yaptığımızın laf ebeliği, ya da öküz altında buzağı aramak olmadığını anlamak için basını izlemek yeter- lidir. Gerçekten de mesaj alınmış, doğru yere ulaşmış, MGK’nın kiralık kalemi Fatih Altaylı seçim öncesi Hürriyet’teki köşesinde bu slogana duyduğu takdiri dile getirmiştir.

      Örnekler çoğaltılabilir. Ancak bariz olan şudur: SİP yönetimi, (Aydınlık’ın aksine bal- landırmadan ve aklınca çaktırmadan) ordu ve MGK’nın gölgesinde, onlarla uyumlu politika yapmaktadır. Hiçbir şekilde bu kurumlarla karşı karşıya gelmeyen SİP, her sol derginin Kürt meselesi yüzünden yüzlerce yıl hapis cezası aldığı dönemi bu sayede sıyrıksız atlatabilmiştir. Devrimci politikada, darbe yemek tek başına bir meziyet olmayabilir. Ancak her sosyalist örgüt, kendi gücü oranında gerçekleri emekçi halka,

      en azından kendi kadrolarına açıklamak ve net bir bilinç yaratmak zorundadır. Onun yerine, hangi mantıkla olursa olsun, hakim siyasi gücün topluma dayattığı sahte ikilemleri aynen kabullenen, onun ideolojik idollerine övgüler düzen bir yapı, işe daha baştan çarpık başlamaktadır; ve bu çarpıklığı hiçbir keskin doktriner görüntü düzeltemez.

      Parti çizgisi böylesine “Kemalizan” olan bir örgütün, yurtseverlik çizgisi ne olabilir ? Yukarda değindiğimiz gibi, yurtseverlik, sizin dışı- nızdaki siyasi ve sınıfsal güçlerle bir araya gelebile- ceğiniz bir platformdur; ve bu noktada yaratılacak ortak söylemin, sizi sürüklemesini, sizi burjuva ideolojisinin stepnesi haline getirmesini engelle- yecek net bir ideolojik çerçeveniz olması şarttır. Başka bir deyişle, yurtsever motiflere yaptığınız siyasi yatırımın burjuva politika ve ideolojisinin değirmenine su taşımasını, oraya uçup gitmesini engelleyecek; bu eforun direkt olarak emekçi halk- tan yana bir güç olarak size dönmesini sağlayacak sağlam bir ideolojik “yalıtıma” ihtiyacınız vardır. Türkiye’yi şu anda yöneten MGK egemenliğinin ideolojik ve siyasi temeli olan Kemalizme karşı ideolojik yalıtımı yukarda değindiğimiz gibi evlere şenlik olan, doğrusu bu ideolojiye karşı son derece geçirgen olduğu her geçen gün belirginleşen SİP’in, “yurtseverlik” açılımıyla Kemalizmle ve onu temsil eden güçlerle çok daha fazla kucak kucağa geleceği aşikardır. Kullanılacak her motif de bu süreci daha da hızlandıracaktır. Kurtuluş Savaşı’nı ele alalım. Bu elbette ki, yapılması gereken her yurtsever aji- tasyonda öne çıkarılması gereken, komünistlerin de sahip çıktığı bir motiftir. Ancak zaferin gerçek sahibi olan, kanını ve canını kahramanca feda eden “Anadolu’nun mazlum amele ve rençberleri”ni öne çıkarmak, onların Kemalist burjuvazi tarafından nasıl kullanılıp zaferden sonra ikinci plana itildik- lerini belirtmek, emekçileri dışlayan bir yurtsever- liğin nasıl daha 1923’den itibaren hızla yozlaştığını vurgulamak kaydıyla! SİP , Kemalizmle yaptığını hissettiğimiz “tarihsel uzlaşma” dolayısıyla muh- temelen bunları söyleyemez; ancak bunlar söy- lenmediği takdirde de ortaya çıkan çizgi, 1968’in Atatürkçü yurtseverliğinin karbon kopyası olacaktır. 12 Mart öncesinde, sol güçlerin Atatürkçü bir söy- lemle giriştikleri mücadelede bizzat Atatürkçüler tarafından kullanılması ve manipüle edilmesi bir trajediydi; bunu 40 yıl sonra tekrar etmek bir kome- di olacaktır. Bilinçli hiçbir komünist, bunu tekrarına izin vermemelidir.

      Bu Kemalizm “hormonlu” yurtseverlik, SİP’e belli bir büyüme ve gelişme de sağlayabilir. Bu da doğaldır; zira bir yandan Türkiye’de sol potansiyel büyümektedir; öte yandan da Kemalizm, islamiyet kadar popüler bir milli din haline gelmiştir; üstelik bu ikisine de kapısını aynı anda açan parti, bir de devleti rahatsız edecek söylemlerden özellikle kaçıyorsa, büyümesi kaçınılmazdır. Ancak yanlış hesap Bağdat’tan döner. Türkiye, SİP’ten 10 kat daha kitlesel ve militan yapıların, sırf taraftarlarına sağlam bir ideolojik çerçeve kazandırmadığı, bu konudaki görevlerini eyyamcılıkla geçiştirdiği için, bir gün içinde un ufak olduğunu görmüş ve yaşamış bir ülkedir. 12 Eylül ertesinde binlerce taraftarın “Kenan Evren hiç değilse faşist değil Atatürkçü” diyerek kendini uyutması ve fiilen mevzilerini terk etmesiyle tepetaklak olan “alçı ayaklı dev”lerin enkazları, hala bir açık hava müzesi gibi etrafı- mızdadır. MGK’nın Kemalizmi kullanarak atacağı daha sert adımların, insanları siyasi bir tercihe, bir yol ayrımına zorlayacağı her momentte, Kemalist illüzyonları okşanarak kazanılmış taraftarların SİP’i nereye götüreceği, daha doğrusu nereye çekeceği meçhuldür . Dileğimiz, SİP’lilerin resmi ideolojiyle süren bu ilkesiz ve tehlikeli flörte bir an önce son verecek netliği ve kararlılığı gösterebilmeleridir.

      Sosyalizme açık bir yurtsever çizginin ana hatları

      Sosyalist mücadelede anti-emperyalist ve yurtsever bir çizginin gerekliliğine, ve bu çizginin devletin resmi ideolojisinden bağımsız olmasının zorunluluğuna işaret ettik. Ancak tek başına bu iki vurgu, bu çizginin ne olması gerektiğini tanım- lamak için yetersizdir ve daha net bir çerçeveye ihtiyaç vardır.

      Bu çerçevenin birinci ilkesi, Türk milli- yetçiliğine karşı Anadolu yurtseverliği olmalıdır. Önce kavramsal düzeyde milliyetçilik-yurtseverlik ikilemine değinmekte yarar var. Bu ikisi arasındaki ayrımın, hatta karşıtlığın, pratikte sık sık kaybol- duğu; “yurtseverlik”ten bahsedenlerin kolayca milliyetçi ve sosyal-şoven konumlara savrulduğu (2. Enternasyonal örneğinde olduğu gibi) bilinmek- tedir. Ancak biz gene de, bulanıklığı ve savrulmayı mümkün olduğunca engelleyecek bir ayrım yapma- ya çalışacağız. Öncelikle belirtelim ki milliyetçilik “millet”, yurtseverlik ise “yurt, toprak” kavramıyla bağlantılıdır. Millet kavramı, ortak özellikleri olan ve birlikte yaşayan bir insan kitlesinin birlikteliğine bir tarihsel geçmiş yaratan, bu birliğe tarih içinde de

      geriye doğru bir süreklilik kazandırmaya çalı- şan bir fikirsel projedir. Bu projeye damgasını buran da, millete hakim olan sınıfın bakış açısı ve ideolojisidir. Türk milleti kavramını ele alalım. Bize sunulan, Oğuzlar’dan günü- müze kadar uzanan; Hunları, Göktürkleri, Selçukluları da kapsayan, atının nalları altın- da çiğnenmedik toprak bırakmamış, ortak kültürel özellikleri olan bir kavmin, bir zincir misali tarihin derinliklerinden bugün bizlere kadar uzanan tarihsel sürekliliğidir. Ancak bu konseptin, gerçeğin deforme edilmiş bir pro- jeksiyonu olduğu gün gibi aşikardır. Bugün Türkiye’de yaşayan Türklerin, 1923’e kadar, Araplardan ve İranlılardan, Rumlardan ve Ermenilerden, diğer Anadolu ve Balkan kavimlerinden bağımsız, onların dışında ve kendi içinde (“biz bize”) yaşadığı bir tarihi asla yoktur; hiçbir zaman da olmamıştır. Bu meşhur “15 Türk devleti” (sayı artabilir ya da azalabilir; ama sonuç değişmez) mitosu veya tarihi, bugün burada yaşayan bizlerin kendimizi tanımamız ve anlamamız için gerekli olan bilginin yalnızca bir kısmıdır; en büyüğü ve önemlisi olduğu da şüphelidir. Bunların yanında İslam tarihi, Bizans tarihi ve Anadolu medeniyetleri tarihi olmadan, Anadolu Türklerinin kendi kendilerini “tanı- maları” ham hayaldir; ve sırf bu bileşen üzerine kurulu bir “Türk milli kimliği” şoven bir palavradır. Bu söylem, 1923’de iktidarı ele geçiren kadronun ve sınıfın, kendi siyasal pro- jesinin gerekleriyle uyum içinde yarattığı bir kurgudur. Benzer kurgular, Osmanlı dışında “milli” bir tarih yaratma adına aynı türde yalanların atıldığı Yunanistan, Bulgaristan ve diğer Balkan ülkelerinde (sonuçta TC de son kurulan Balkan tipi devlettir) de geçerlidir. Özet olarak denilebilir ki millet, ideolojik bir kurgudur; ve sahibinin, yani bizim pratiğimiz- de burjuvazinin, damgasını taşır.

      Yurt ise daha somut ve elle tutulur bir kavramdır. Kendi içinde coğrafi bütünlüğü (veya tanımı) olan bir toprak parçasını, ve o toprak üstünde yaşayan tüm insanları ifade eder. Burada bir etnik köken, bir dil birliği temelinde ayrımcılık değil, o toprak üzerinde yaşayan, üretim yapan, ve hayatı iyileştirmek için mücadele eden herkesi kucaklayan bir yaklaşım söz konusudur; bu açıdan da sos- yalist mücadeleye daha uyumludur. Anadolu yurtseverliği, bu topraklar üzerinde yaşayan tüm renkleri; hakim unsur olan Türklerin

      fabrika Temmuz 2005 35

      yanı sıra, Anadolu’nun en eski halkı olan Kürtleri, 700 yıl birlikte yaşadıktan sonra yollarımızı ayırdı- ğımız eski komşuları, yani Rumları ve Ermenileri; Lazları ve 1800’lerden sonra aramıza katılan Çerkezleri tanımayı, sevmeyi, ve kucaklamayı hedeflemelidir. Bu halkların her birinin diğerinden ne kadar çok şey öğrendiğini, bunlardan birini tanımadan diğerlerini tanımanın ve anlamanın mümkün olmadığını ortaya koymalı; ve her türlü ulusçu şovenizme karşı bu gerçekler üzerinden mücadele etmelidir. Son olarak emperyalizme karşı tavır alırken, bu halkların birlikteliğini temel almalı; geçmişte Rumlarla ve Ermenilerle Türkleri karşı karşıya getiren komploları teşhir ederken, bu gün benzer komploların, örneğin Türkler ve Kürtler arasında yeniden tezgahlanmasına şiddetle karşı koymalıdır.

      İkinci ilke, ülkenin tarihine ve değerlerine yak- laşırken “şan-şöhret-zafer”i değil, emeği ve üretimi başa koymaktır. Kübalı devrimci Jose Marti’nin şu sözleri bugün de bize ışık tutmaktadır: “Dünyanın tüm askeri zaferleri, bir incir çekirdeğini doldur- maz”. Bizlerin birer Türkiyeli, birer Anadolulu olarak gururlanmamız ve sahip çıkmamız gere- ken değerler, şu ya da bu askeri zaferden çok, bu toprağın aydınlarının ve emekçilerinin ürettiği ve insanlığa kazandırdığı eserler olmalıdır. Bu açıdan Selçuklunun Anadolu’da yarattığı camiler, külliye ve medreseler, bir Malazgirt zaferinden; ya da Osmanlı’nın Konstantin İstanbul’unu bir Dünya Başkenti haline getiren muazzam şehircilik çalış- ması Fetih’in kendisinden daha büyük ve övgüye değer olgulardır. Bu ülkenin aydınlarının ve emek- çilerinin alın teri, göz nuru ve hünerleriyle yarattık- ları ve insanlığa armağan ettikleri tüm güzellikler, Sultanahmet’in mücevherimsi vitraylarından Ayasofya’nın muhteşem kubbesine, Akdamar’ın kabartmalarına, Karadeniz yaylalarının hüzünlü ezgilerinden Kürt kilimlerin göz alıcı renklerine, Kütahya’nın çinilerinden Nazım’ın dizelerine kadar her şey, yurtseverliğin sahip çıkması; yani globalist kültürün vandalizmine, kapitalist aç gözlülüğün tahribatına, resmi ideolojinin çarpıtmalarına ve kültürel duyarsızlığın boş vermişliğine karşı koru- ması ve geleceğe taşıması gereken değerlerdir.

      Altını çizmek istediğimiz üçüncü ilke ise, Anadolu yurtseverliğinin Ortadoğu ve Balkanları hedefleyen bölgesel bir açılıma yönelmesidir. Bu, yurtseverliğimizin enternasyonalizmle buluştuğu, daha doğrusu ona dönüştüğü noktadır. Kavimler Kapısı olan Anadolu, Balkanların, Kafkasya’nın ve Mezopotamya’nın kesişme noktasındadır ve bu üç bölgenin de etnik/kültürel uzantılarını bağrında

      taşımaktadır. Bu uzantılara önyargısız ve dostlukla yaklaşan bir yurtsever çizgi, onların bağlı olduğu ana gövdelerle de etkin ve samimi bir birlikteliğin temellerini atabilir. Başka bir deyişle, Rumların Anadolu’daki tarihi varlığını önyargısız ve komp- lekssiz bir biçimde bilince çıkaran ve kabullenen bir yaklaşım, Yunanistan halkıyla da gerçek bir dostluğun ilk adımlarını atabilir. Ermenilerin Anadolu’daki tarihini ve 1915 trajedisini her yönüyle ortaya koyan bir tavır, Ermenistan’da ciddi ve anlamlı bir yankı uyandırabilir. Aynı şekilde, Anadolu kültürünün İslamiyet üzerinden Arap kültürüyle olan muazzam etkileşimini, resmi ideolojinin aksine, bastırılması gereken bir kompleks olarak değil, bir zenginlik olarak gören bir tavır, kardeş Arap halklarıyla verimli ve gele- ceğe uzanan bir ilişkinin başlatıcısı olabilir.

      Türkiye halkı ve onun parçası olan Türkiye komünistleri, büyük bir medeniyetin ve tarihsel zenginliğin mirasçısıdır. Etki alanı ve uzantıları coğrafi sınırların çok ötesinde olan bu muazzam birikim, ne yazık ki emperyalizme göbekten bağlı, halkından korkan, onun bağrın- dan çıkmış dürüst ve değerli insanları ezmeyi ref- leks haline getirmiş asalak bir egemen sınıfın ve onun siyasi aygıtının elinde heba olmaktadır. Bu tespit, bizi yazımızın başlığına geri götürmektedir. Ülkenin ve halkın bu zenginliğine tüm çeşitliliğiy- le sahip çıkmak, ancak egemen sınıflara rağmen ve onlara karşı mücadele ederek mümkün olabi- lir; bu da komünistlere hem yeni bir sorumluluk, hem de yeni bir perspektif sunmaktadır. Günlük mücadelede işçi sınıfın alın terini savunmak için mücadele eden komünistler, geçmiş yüzyıllardaki tüm emekçilerimizin ve aydınlarımızın alın terini savunur noktaya gelebilirse, ve bunu resmi ideo- lojiye bulaşık aldatmacalardan sıyrılarak etkin bir politik dille kitlelere ulaştırabilirse, etki alanları- nın çok daha genişleyeceği, gündemlerinin çok daha zenginleşerek mücadelenin yepyeni boyutlar kazanacağı şimdiden aşikardır. Bize düşen önü- müzdeki günlerde bu yaklaşımı somutlaştırarak hayata geçirmek olacaktır.

      1. Bu tavrın en çarpıcı ve soylu örneğini 2.Dünya Savaşında Jean Pierre Timbaud adlı Fransız direnişçi vermiş, bir komünist olan Timbaud kendisini kurşuna dizecek Nazi idam mangasının suratına “Yaşasın Alman Komünist Partisi!” sloganını haykırmıştır.

      2. Geçtiğimiz günlerde Ermeni meselesi hakkında görüş bildiren emekli büyükelçi Gündüz Aktan, “Onlar Ermeni meselesini bu kadar deşer- lerse, biz de Balkanlar’da ve Kafkasya’da ölen Türklerin dosyalarını açarız” demişti. Bu sözler- den akan sefalet, zavallılık, ve ucuz kabadayılık, eminiz Batılıları da bir hayli eğlendirmiştir. Sen kendi babaların ve dedelerin olan bu milyonlarca insanın dramının üstünü örtmeyi 80 yıldır bir devlet politikası haline getirip, Yahudilerinkinden hiç de geri kalmayan bu soykırıma, değil dünya kamuoyunun, kendi kamuoyunun önünde bile bir kez sahip çıkmaz, bu dramın varlığını hatırlatmak zahmetine 80 yıldır katlanmazsan, “açıklarım haa” dediğinde kargaları bile güldürürsün

TEILEN