Klasikleri Neden Okumalı?

33

“Emekçi sınıfı erdemde olduğu gibi, kültürde de bizi kolayca geçebileceğini anladığı gün vay halimize. Fakat bunu anlayamazsa işte asıl o zaman vay halimize”

Frıedrıch NIETZSCHE

Cengiz Özdemir’in bu yazısı Fabrika’nın 54. sayısında yayınlandı.

Bu yazının konusu olan “klasik” kavramı, Marksist iktisat, sosyoloji, psikoloji ya da tarih gibi alanları değil, edebi klasikleri ifade ediyor. Do- layısıyla bu yazı bir edebiyat yazısı olacaktır. Genellikle sol çevrelerde klasik kavramıyla kastedilen Marksist klasikler olmuştur. Ülkemizde oku- ma, okuduğunu anlama yaşı genellikle çok geç ka- zanıldığı için- hele ki orta sınıf bir aileden gelinmiyorsa bu süreç çok daha geç yaşlarda başlar- sol hareketlerin içine giren gençler bir an önce ya- şadıkları dünyayı kavramaya çalışırlar. Bu yolda ilk yapılacak şey başlıca referans kitaplarımız ise hep Marksist klasikler ya da onların çeşitli yorum- ları olmuştur. Genellikle de okunan klasikler o anın acil sorunlarıyla ilgili kitaplar olur. Bundan on yıl önce en popüler siyaset klasikleri Stalin ya da Lenin’in ulusal sorunlarla ilgili yazdıkları makale- ler ya da bu konuyla ilgili sosyolojik çalışmalardı. Yukarıda da belirttiğim gibi ülkemizde okuma “yaşı” genellikle çok geç başlıyor. Bu durum aydınlanmanın zorunlu bir durağı olan edebiyat klasiklerini okumayı da ister istemez hızlandıran bir sonuç yaratıyor. Okuma alışkanlığını on iki, on üç yaşında kazanmakla yirmi yaşından sonra ka- zanmak arasında dağlar kadar fark vardır. Dostoyevski’ yi on sekiz yaşında okumakla otuz yaşında okumak arasında nasıl bir fark olabilir? Gençlik herşeyin olduğundan daha büyüleyici gözüktüğü ve okunanın tadına daha yoğun varıldığı bir çağdır. On sekiz yaşında okunan Raskolnikov ya da Dimitriy Karamazof karakterlerinin insan ruhu üzerinde yarattığı etkiyle otuzundan sonra okumanın yarattığı etki asla aynı değildir. Gençlikte her deneyimde olduğu gibi bu büyüleyici karakterler de in- san üzerinde bambaşka, muazzam bir tat ve etki bırakırlar. Gençlik çağında okunmuş bir klasik, olgunluk çağında yeniden okunduğunda, genellikle ikinci okumada yeni anlamların, ayrıntıların ve tadların ayırdına varırız. Tabii okuduğumuz yapıt Okuma alışkanlığını on iki, on üç yaşında kazanmakla yirmi yaşından sonra kazanmak arasında dağlar kadar fark vardır. Dostoyevski’ yi on sekiz yaşında okumakla otuz yaşında okumak arasında nasıl bir fark olabilir? Gençlik her şeyin olduğundan daha büyüleyici gözüktüğü ve okunanın tadına daha yoğun varıldığı bir çağdır. On sekiz yaşında okunan Raskolnikov ya da Dimitriy Karamazof karakterlerinin insan ruhu üzerinde yarattığı etkiyle otuzundan sonra okumanın yarattığı etki asla aynı değildir. Gençlikte her deneyimde olduğu gibi bu büyüleyici karakterler de insan üzerinde bambaşka, muazzam bir tat ve etki bırakırlar. Gençlik çağında okunmuş bir klasik, olgunluk çağında yeniden okunduğunda, genellikle ikinci okumada yeni anlamların, ayrıntıların ve tadların ayırdına varırız. Tabii okuduğumuz yapıt bir klasikse… Öyleyse şu sorunun zamanı gelmedi mi: Klasik nedir?

KLASİK NEDİR?

Çok bilinen bir tanımlamadan başlarsak klasik- ler okurlarına söyleyeceklerini hiçbir zaman tüket- memiş olan eserlerdir. Her çağda, ister gençlikte, ister olgunluk ya da yaşlılık çağında, okuruna bambaşka şeyler söyleyebilen eserlerdir. ılk kez okuduğumuzda bile daha önce okumuşuz duygusu verirler. Bu yapıtların kahramanları bir yerlerde karşılaştığımız eski bir tanıdık gibi sislerin arasından sıyrılıp gelirler ve bize gülümserler. Sha- kespeare’in hangi karakterinin yaşamda bir karşılığı yoktur? Kral Lear’ın mı, Macbeht’in mi, büyük bir tutkuyla bağlandığı Desdemonayı kıskançlık uğruna kendi elleriyle boğan Othello’nun mu? Herhangi bir gazetenin üçüncü sayfasında her hafta böyle bir cinayet haberi görmek mümkündür. Ancak bu olaydaki tragedyayı ancak beş yüz yıl önce yazılmış Othello’yu okuduğumuz zaman hemen yanıbaşımızda işlenen bir cinayet- miş gibi sezeriz.

Klasikler her yeni okumada tekrar tekrar yeni bir şeyler keşfedebileceğimiz eserlerdir. Klasikler şaşırtıcıdır. Bu nedenle genelde klasikler için “yeniden okuyorum” denir. Her okuyuşta yaş dönemi- ne göre yeni tadlar verir. Gençlikte daha büyüleyicidir, olgunlukta daha şaşırtıcı, yaşlılıkta daha de- rinlikli ve felsefi… Klasik ilk kez okunuyorken bi- le yeniden okunuyormuş duygusu veren yapıttır. Bunun nedeni, klasiklerin çoğu zaman “yeni” bir şey söylemiyor oluşlarıdır. Hatta çoğu zaman in- sanlık kadar eski konular etrafında dönüp dururlar. Biz bu konuları hep bildiğimizi sanırız ama örne- ğin Anna Karerina yı her okuyuşta aşkı ve tutkuyu yeniden tanıma fırsatı buluruz. Bunun nedeni kla- siklerin her okuyucuyla bire bir özel bir ilişki kurabilme yeteneğinin olmasıdır. Homeros, Odisseia ya da ılyada’yı binlerce yıl öncesinden sadece bize anlatıyormuş gibi hissederiz. Sanki ıthaka’yı Odisseia değil biz arıyormuşuz duygusuna kapılırız.

Bu noktada klasiklerin evrenselliğinden söz açmanın tam da sırası. Baştan beri tanımladığımız tüm özellikler zamana ve mekana göre değişme- yen, her çağın ve mekanın eserlerini tanımlıyor. Evrensellik burada başlar ve başladığı bu yerde de biter. Eski çağların tılsımını bugüne ve geleceğe taşır.

Şimdi şu kritik soruyu sormanın zamanı gelmedi mi?: Çağımızı kavramaya yönelik onca kitap varken neden klasikleri okuyalım? Bu eserlere konsantre olacak kafa dinçliğini nasıl bulabiliriz? Burada Nietzsche’den bir alıntı yapmak gerekiyor; “Derine gitmek, nesnelerin derinine varmak zaten bir zorbalıktır; boyuna görünüşlere, yüzeylere doğru çıkmak isteyen düşüncenin iradesine acı çektirmek iradesidir. Her öğrenmek iradesinde bir parça zalimlik vardır” Kime karşı? Elbette kendine karşı bir zalimlik! Günlük hayatın hayhuyu içinde bir yığın gündelik süprüntüyle dolan beynimize klasiklerin sesi, ancak eski çağ denizcilerine şarkı söylediğine inanılan Seirenler’in çok derinlerden gelen fısıltılı sesi gibidir. Ancak o sesi duyanlar Odisseus gibi, ancak kendilerini bir gemi direğine bağlarlarsa bu çağrıdan ruhlarını kurtarabilirler. Ya da Cervantes’in kahramanı Don Quichotte gibi bu fısıltının büyüsüne kapılırlar. Don Quichotte’da bu fısıltının büyüsüyle yıllar yılı okuduğu kitapların etkisinde kalarak yaşadığı çağla olan bağlarını bir bir koparmamış mıydı? Don Quichotte büyülen- mişti ve şimdi dünyamızı büyülüyor.

Hiç kuşkusuz sabah işe giden, hayatı yollarda ve işyerlerinde veya üniversite koridorlarında geçen bir insanın Lucretius’a, Aristoteles’e, Hölder- lin’e, Goethe’ye, Puşkin’e, Balzac’a, Kafka’ya zamanını adayabilmesi belki de imkansızdır. Böylesi bir okuma neredeyse ilk din keşişleri gibi dünya ile olan tüm bağlantıyı koparmayı, gazetelere, dergilere ve en önemlisi televizyona boş vermeyi gerektirecek kadar özveri ister. Oysa yaşadığımız çağ bize sıkıntı verse bile “şimdi” ve “burada” yaşıyo- ruz. Durduğumuz çağ yirmi birinci yüzyıl’ dır. Klasikleri okumayı çağdaş edebiyatla destekleyemezsek vay halimize. Çağdaş edebiyatı klasikler olmadan okursak ta vay halimize! Geçmiş çağlara kulak tıkayarak bu günü ve geleceği anlamak imkansızdır.

KLASiKLERİ NEDEN OKUMALIYIZ?

Edebiyatla ilgilenmenin günümüz dünyasında pratik hiçbir faydası yoktur. Eğer edebiyatla ilgili biriyseniz muhtemelen yalnız bir insansınızdır. Çünkü çevrenizde bu bildiklerinize kimse değer vermez. Kimseyle heyecanlarınızı paylaşamazsınız. Zaten yaygın inanış edebiyatın onsuz da rahatlıkla yaşanabilir bir iş olduğudur. Hayatın bir çeşit safrası gibidir. Evlerde biriken kitaplar bir taşınma anında ilk feda edilecek “eşya”lardır. Edebiyat daha çok boş vakti olanların işi olarak görülür. Bu nedenledir ki edebiyat okurlarının sayısı her geçen gün düşerken, kadınların okur kitlesi arasındaki oranı da giderek yükseliyor. Herhangi bir edebiyat toplantısında bile bu durumu açıkça görmek mümkündür. Bir istatistik var mı bilemiyorum ama, herhalde kadın yazarların sayısı da erkekleri çoktan geçmiş olsa gerek. Bu durumun nedeni olarak özellikle orta sınıfa mensup kadınların erkeklere göre daha az çalışma zorunluluklarının olması ve bu tür kültürel faaliyetlere da- ha fazla vakit ayırabilmeleridir. Ancak şu bir ger- çektir ki sadece ülkemizde değil tüm dünyada ki- tap okuma alışkanlığı hızla yok oluyor. İspanya’da yapılan bir araştırmaya göre yetişkin nüfusun yarısı bu güne dek tek bir kitap dahi okumamış. Tam bir okuma delisi olan ve okuduğu kitapları ta- rafından baştan çıkan La Mancha’lı Don Qichot- te’un ülkesi için ne hazin bir durum!

Öyleyse şu sorulara cevap vermeliyiz: Edebiyat (klasikler) ne işe yarar ve bunlar neden okunmalıdır?

  1. Bu soru Borges’i hep rahatsız edermiş ve şu cevabı verirmiş: “Kanaryanın ötüşü yada çok güzel bir günbatımı ne işe yarar diye sormak kimin aklına gelir? Elbette Borges’in serzenişi haklıdır. Ama bu soru sorulması gereken bir sorudur. Çünkü sonuçta edebiyat “doğal” bir şey değil, bir insan icadıdır. insanın yarattığı herşey gibi edebiyatında ne işe yaradığı sorgulanması gereken bir icattır. Mario Vargas Llosa’ya göre “hiç okumayan ya da yalnızca süprüntü okuyan bir insan, engelli bir insandır: Çok konuşabilir, ama az şey söyler, çünkü söz dağarcığı kendi kendini dile getirmeye yeterli değildir.” Bu radikal tespite katılmamak mümkün mü? Ama klasikleri okumanın faydasını sadece dilin gelişimine indirgememekte gerekir.

    Edebiyat dünyayı tanımamızı sağlar.Genel olarak edebiyat, yazarların uydurduğu “uydurma” bir dünya yaratır. Bu dünya içinde yaşadığımız materyalist dünya ile taban tabana zıt noktalara da düşebilir. Ancak bazen tam tersi de mümkündür. Uydurma zannettiğimiz edebiyat yaşananların ta kendisi, gerçek zannettiğimiz resmi tarih ise yalanın ağababası olabilir. İşte bu noktada tarihin yalanları karşısında bazen tek gerçek olarak edebiyat çıkar karşımıza. Bu nedenle tarihi sadece tarih kitaplarından öğrenme gibi bir tembelliğe düşenler için, durup olan biteni yeniden değerlendirmek için edebiyat iyi bir rehberdir. Örneğin Dostoyevski’nin Ecinniler’ ini okumadan Rusya’ daki devrimci hareketi anlamak mümkün müdür? Ya da Pasternak’ı okumadan Sosyalizm’in sorunlarını kavramak? Buradan edebiyatın üçüncü bir faydasını tespit edebiliriz.

  1. Edebiyat şüphe duymayı öğretir. Aydın olmanın en önemli özelliği elbette merak ve şüphe duymaktır. şüphelenmeyen, olaylar karşısında te- reddüt geçirmeyen birinin aydın niteliği kazanması pek zordur. Edebiyat işte bunu bize öğretebi- lir. Tarihi yalnızca kitabi bir olaylar silsilesi olarak görmek yerine, onun içinde insanların minör yaşamlarını da algılayabilmek, bize cevabını bildiği- mizi zannettiğimiz pek çok sorunun aslında cevap- larının hiç de bildiğimiz gibi olmadığını öğretir. Turgenyev’ in Babalar ve Oğullar kitabındaki Bazarov tiplemesini okumayan bir solcunun, solun insan malzemesine yönelik eleştirilerinde yada bakışında hep bir eksiklik olacaktır.

  2. Edebiyat insanları tanımamızı sağlar. Hep söylenir; sanat insanı insana anlatan her şeydir. Edebiyatın ise bütün bu sanatların içinde müstesna bir yeri vardır. imkanları en fazla olan sanat elbet- te edebiyattır. Dünyayı tanımak ise her zaman önce insanı tanımakla başlar. Gündelik yaşam dediğimiz kaosun nedenlerini ve sonuçlarını bize her zaman edebiyat gösterebilir. Zaman zaman sol içi tartışmalarda hep şu soru sorulmuştur: “işçi sınıfı madem bu kadar devrimcidir, neden bunca aşağılanmaya, sömürüye, baskı ve zulme rağmen isyan etmiyor?” Bu soruyu soranlara Emilé Zola’ nın Germinal’ ini okumalarını tavsiye edebiliriz. Bazen yaşanması gereken ile yaşanan arasındaki farkı en iyi edebiyat açıklar bizlere.

  3. Edebiyat kendimizi tanımamızı sağlar. Çağlar boyunca edebiyat aşkı, tutkuyu ve cinselliği yeniden tanımlamış ve bize de öğretmiştir. Aşkı, tutkuyu ve cinselliği yalnızca budalaca televizyon dizilerinden öğrenen birisinin bu duyguları hangi derinlikte yaşayabileceği sorulması gereken bir sorudur. Flaubert’ in Madam Bovary’ sini, Bocaccio’ nun Decameron’unu ya da Baudleaire’in Kötülük Çiçekleri’ni okumadan aşkı, tutkuyu, hazzı yeterince öğrenebilir miyiz? Elbette günümüz dünyası görsel ve işitsel, elektronik medyanın egemenliği altında. Bu nedenle dilin ve dolayısıyla edebiyatın itilip kakıldığı, hatta “edebiyat yapmak” gibi günlük yaşama girmiş deyimlerle aşağılandığı bir çağda insanın kendini edebiyatla tanımaya çalışması zor ve zahmetli bir iş. Kendini ve insanları tanıdığını sananlar için elbette böyle bir zahmete katlanmanın bir alemi yoktur. Ama kendine ve insanlığa şüphe ile bakabilmeyi öğrenmiş biri için bu zahmet, Sishipos’ unki gibi zorunlu bir zahmettir.

Tekrar Don Quichotte’a dönersek, tarihin bu ilk kitap delisi (ve kitapların delirttiği) “tuhaf” adam, peşinden koştuğu o büyülü dünyaya hiçbir zaman ulaşamamış ve her yenilgide dönüp geriye yine kitaplarına sığınmıştır. Tarihin belki de ilk kitap kurdu olan bu yalnız şövalye gerçek dünya karşısında ne kadar aciz kaldığını anladığı an, tek sığınağı olan kitaplardan da vazgeçerek kendini ölümün soğuk kucağına bırakır. O artık hayallerini yitirmiş yalnız bir ihtiyardır.

Hayallerin olmadığı yerde şövalyeliğe de yer yoktur. Edebiyat bize bunu da sağlar.

TEILEN