Doğu–Batı İkilemi ve Marksizm / Birinci Bölüm

21

Sinan Dervişoğlu’nun bu makalesi Fabrika’nın 55. sayısında yayınlandı.

Doğu-Batı sorunsalı Türk Solu’nun teorik planda yeterince ele almadığı, bir anlamda at- ladığı bir konudur. Türkiye açısından Doğu-Batı sorunsalını önemli kılan nokta, toplumun benimsemesi istenen/beklenen kültürel aidiyet sorunudur. Türk Solu’nun, kurtuluşuna önderlik etme iddiasında olduğu kesimler, yani işçi sınıfı, emekçiler, aydınlar, ve bunların parçası olduğu Türkiye toplumu, Türk ve Kürt halkları nereye, hangi kültürel kıtaya aittir ? Bu sorun, belli dönemler dışında sol tarafından tartışılmamış, tartışıldığı o dönemlerde de gereken derinlikte ele alınmamıştır.

Doğu-Batı sorunsalının Türk Solunun tari- hinde ele alındığı yegane dönem 1961-1971 dönemidir. 1960 öncesinde Türk Solu, TKP döneminde, bir dizi konuyu Kemalizmi, köylü sorununu, işçi sınıfını, ulusal bağımsızlık sorununu ele almakla birlikte bu konuyu ele al- mamış, bu konuda herhangi bir tezi, bildiğimiz kadarıyla, geliştirmemiştir. 1961-1971 döne- minde bu konu Marksizmin Türkiye koşullarına uyarlanması çerçevesinde gündeme gel- miştir (özellikle Osmanlı toplumunun yapısı, Osmanlı toplumunun feodal mi, Asya Tipi Üretim tarzı mı olduğu türünde tartışmalarda) . Gerçi bu tartışmalar bizzat bu sorunu hedef alan tartışmalar olmayıp, esas olarak Türkiye için bir devrim stratejisi oluşturmayı, bu alandaki siyasi strateji tartışmalarına bir tarihsel/alt- yapısal boyut, bir tür maddi temel kazandırmayı amaçlıyordu. Ancak buna rağmen, bu tartışma esnasında Osmanlı toplumunun bu özgüllüğü, Osmanlı toplumunun Batı toplumlarından farklılığı gibi bir dizi konu ele alındı. Aynı şekilde bu tartışmayı izleyen daha sonraki çalışmalarda Türkiye devriminin özgüllüğü, Türkiye’nin niçin batıdan farklı olduğu Türkiye devriminde izlenecek taktiklerin niçin farklı olması gerektiği konularında bir dizi yaratıcılık çabası gündeme gelmekle beraber, “ Doğu-Batı ayrımının özü nedir ?” ve “ Türkiye nereye ait- tir ?” konusu bu biçimiyle ele alınmadı. Elbette ki bu ciddi bir çelişkidir. Çünkü iki yüzyıl bo- yunca, yani 1700’lerin sonundaki süreçten başlayarak günümüze kadar, toplumu yöneten ege- menlerin, gerek Osmanlı egemenlerinin ve bunların tüm varyantlarının, Tanzimatçıların, İttihat Terakkicilerin, Jön Türklerin, Abdülhamit’in, ve gerekse Cumhuriyet egemenlerinin, Kemalistlerin, Tek parti iktidarının topluma egemen olduğu tüm dönemlerde bu mesele bütün ağırlığıyla gündemdeydi. iki yüz yıl boyunca toplumu yöneten egemen sınıf ve tabakaların, birkaç istisna dışında, topluma dayattığı Batılılaşma birçok alanda toplumsal gündemi belirledi..

Bu iki yüz yıllık tarihsel süreci incelediğimizde ve olayları arka arkaya sıraladığımızda bu resim çok daha net bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Çağdaş savaş usullerini benimse- yemediği için Yeniçeri ocağının lağvedilmesi; onun yerine Batılı temellerde yeni bir ordu düzeninin kurulması, Tanzimat, azınlıklara haklarının verilmesi, kişi özgürlüğüne ilişkin kimi hakların gündeme gelmesi, bölgesel planda tanınan özerklikler, bir anayasanın oluşturulması, dereceli de olsa temsili seçime dayanan bir parlamento düzeninin, Meclis-i Mebusan’ın oluşturulması, daha sonra İttihat Terakki’nin bunları daha ileriye götürmeye çalışması, bunlara karşı yapılan darbeler, Abdülhamit’in en azından bunların bir kısmına karşı tavır alması, bir kısmını iptal etmesi, Abdülhamit’in devrilmesinden sonra bunların yeniden gündeme gelmesi, Kurtuluş Savaşı, onun ertesinde Cumhuriyetin ilanı ve Halifeliğin kaldırılması, kıyafet devrimi, ölçü devrimi ve kadın hakları, İsviçre kanununun kabulü…, bütün bu süreç, baştan aşağı Türk toplumuna egemen olan güçler ta- rafından batılılaşmanın bir çözüm, sorunlarımızı çözecek bir yaklaşım olarak da- yatılması ile karakterize olmaktadır. Aynı zamanda buna karşı gerek halktan gerek devlet kademelerinden gelen tepkilerde yine tüm olay- lara, örneğin 3. Selim’in tahttan indirilmesin- den bir 31 Mart Vakası’na, Cumhuriyetin başlangıcında gerçekleşen kimi isyanlara kadar damgasını vuran gelişmelerdir. Mesele yakın tarihimizde toplumsal gündemi bu kadar net bir biçimde belirleyen bir mesele iken; Türk solu- nun bu konularda bu kadar sessiz kalması, daha doğrusu tezsiz kalması, son derece düşündürücüdür. Türk Solu tez üretmemenin ötesinde, bu konularda uzun yıllar boyunca niçin sessiz kaldığının hesabını vermek, bunu analiz etmek, bu analizden kendine yönelik sonuçlar çıkarmak; bu sonuçların da ışığında Doğu-Batı ikilemine ve batılılaşmaya ilişkin bir tez geliştirmek zorundadır.

Sorun bugün Türkiye’de farklı bir biçimde karşımıza çıkmaktadır ve yine gündemi belirle- meye devam etmektedir. Herkesin bildiği bir konudan bahsediyoruz: Türkiye’nin AB’ye girip girmeme meselesi. Konu bugün demokrat kesimler tarafından farklı bir boyutta; yani AB’ye girdiğimiz takdirde elde edeceğimiz toplumsal kazanımlar, buna karşılık AB’ye girdiğimiz takdirde Türkiye’yi yöneten oligarşinin kaybedeceği avantajlar, MGK kurumunun sorgulanacak olması, Derin Devlet’i gizleyen ve koruyan perdenin zorlanması, buna karşılık Türk Solunun bunlara direnirken Avrupa’nın demokratik kuruluşlarından alacağı destek..vs gibi gibi bir dizi boyutta tartışılmaktadır. Elbet- te bu konuda siyasi kazançlar ve kayıpların değerlendirilmesi son derece doğaldır. Ancak bütün bunların ötesinde sorulması gereken bir- kaç basit soru vardır; en çok tartışılması gerektiği halde tartışılmayanlar bunlardır: Türkiye nereye aittir ? Türkiye bir Avrupa ülkesi midir ? Türkiye, egemenlerimizin (ve liberallerimizin!) iddia ettiği gibi Avrupalı olmak zorunda mıdır ? Bizim halkımız, Anadolu halkı, ve onun ana bileşenleri olan Türkler ve Kürtler Avrupalı bir halk mı teşkil etmektedir ? Avrupalı olmak ne demektir ? Doğuyu ve Batıyı ayıran çizgiler nelerdir ? Bugün hem doğuda , hem de batıda kimilerinin iddia ettiği gibi,doğu-batı ayrımını belirleyen temel unsur din midir ? Yani bir Hristiyanlık-Müslümanlık ikilemi midir ? Ve bunların hepsinin ötesinde doğu-batı ayrımı komünistler için ne ifade etmektedir ? Böyle bir ayrım nasıl tanımlanmalıdır ve bu ayrım karşısında komünistlerin tavrı ne olmalıdır ?

Bu konuları irdelemeye çalıştığımız yazımızı iki bölümde ele alacağız. Bu bölümde öncelikle doğu-batı ayrımının tarihsel köklerine değinmeye, doğu ve batı kimliğinin ne anlam ifade ettiğine bakarak olaya tarihsel bir perspektif kazandırmaya çalışacağız. Önümüzdeki sayıda ise Türkiye’de batılılaşma, doğu-batı ayrımının Türkiye halkının gündemine giriş bi- çimine, Türkiye’de batılılaşma sürecine değin- meye ve buna ilişkin komünistler için savunulması gereken tavrı ortaya koymaya çalışacağız. Yukarıda da gösterdiğimiz gibi biz ne kadar atlarsak atlayalım, konu Anadolu halklarının, Türkiye toplumunun iki yüzyıldır gündemindedir ve bugün de gündemi belirlemeye devam etmektedir.

MARKSİST YAKLAŞIM: KAFAYI KUMA GÖMMEK Mİ?

Doğal olarak Türk solunun bu konudaki uzun süren sessizliğine belli açıklamalar getiri- lebilir. Türk solunun bu konudaki fikirsizliğinin, daha doğrusu bu konuya bu denli uzak kalmasının bir sebebinin, çok genel bir biçimde enternasyonalizm ve sınıf bakışı olduğu düşünülebilir ve iddia edilebilir. Konuyu açalım: Toplumsal sorunların çözümünde ana araç; onları kavramak için bir temel gösterge olarak sunulan her ikilem, aslında o ikilemi ileri sürenin tavrını ortaya koyar. Yani çağımızın bir milliyetler mücadelesi olduğunu söylediğiniz takdirde, sizin kimliğiniz ve varacağınız sonuç baştan bellidir. Siz bir milliyetçisiniz, ve varacağınız sonuç da elbette ki şoven-milliyetçi bir sonuç olacaktır.

Dolayısıyla her toplumsal ideolojinin, her toplumsal hareketin kendine ait bir sorunsalı vardır. Sosyalistlerin problematiği çok nettir: İnsanlık tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir, günümüzün tarihi de sınıf mücadeleleri tarihinin bir devamı olarak cereyan etmektedir. Bir insan kendini komünist olarak nitelendirmeye devam ediyorsa bu gerçeği başa koymaktan başka bir alternatifi yoktur. Günümüzde de başa koymamız gereken şey sınıf mücadelesi, sınıf çelişkisi, ezilenler ve ezenler, sömürenler ve sömürülenler, işçi sınıfı-emekçiler ve burjuvazi arasındaki çelişki olarak konmak zorundadır. Bu noktadan bakıldığında her sorunsal, kendisine denk düşmeyen diğer sorunsalları reddetme hakkını kendinde görmektedir. Dünya tarihini bir milliyetler mücadelesi tarihi olarak gören bir milliyetçi için, sınıf ayrımlarının bir anlamı yoktur ve sınıf ayrımlarına karşı bir milliyetçinin kulaklarını tıkamasından daha doğal bir şey olamaz. Yine dünya tarihini dinler arası, özellikle İslamiyet ile Hristiyanlık arasında bir mücadele olarak gören bir dinci için milliyetler ayrımının da, sınıflar mücadelesinin de bir anlamı yoktur. Bu açıdan bakıldığında sınıf çatışmasını temel alan Marksistler için doğu-batı çatışmasının anlam taşımaması da ilk bakışta doğal sayılabilir; zira sınıf bakışı bizim için de geçerliliğini korumak- tadır. Yani bizim için batılı ya da doğulu olmak, Asyalı ya da Avrupalı olmak, Müslüman ya da Hristiyan olmak, Türk ya da Fransız olmak gibi ikilemler, karşıtlıklar ezen ve ezilen karşıtlığının karşısında ikincildir ve ona tabi olmak zorundadır. Çok basit bir biçimde söylemek gerekirse Batılı bir işçi mi, doğulu bir patron mu ? diye sorulduğunda; başka bir deyişle biz kendimizi örneğin Galler’li bir kömür işçi- sine mi, yoksa Siirt’li bir toprak ağasına mı daha yakın hissediyoruz sorusu gündeme geldiğinde, bir sosyalistin vermesi gereken cevap şüphesiz Galler’deki kömür işçisi olmalıdır. Dolayısıyla, kendi sorunsalını, kendi ana çerçevesini dayatma konusunda her toplumsal ideolojinin sahip olduğu hakkı ve görevi Marksizm de doğal olarak kullanmakta ve bu çerçeveyi emek ve sermaye çelişkisi olarak dayatmaktadır.

Ancak Marksizmin, diğer toplumsal felsefelerden ciddi bir farkı vardır. Marksizm bilim- sel bir düşünce olarak, tüm ikilemleri, tüm karşıtlıkları açıklama, dönüştürme, çözüme kavuşturma, ve aşma iddiasına sahiptir. Emek- sermaye çelişkisi; yalnızca işçi sınıfına hoş gözükmek için üretilen bir kavram değil, toplumdaki bütün diğer çelişkilerin çözülmesini mümkün kılacak anahtar çelişki olarak sunul- duğu için anlam taşımaktadır. Dolayısıyla Marksizm, işçi sınıfı ve burjuvazi çelişkisi dışındaki bir dizi çelişkiyi formüle etme ve çözme gücüne sahiptir. Herkesin bildiği gibi temel çelişki, baş çelişki gibi kavramlar Marksist felsefede ciddi bir yer tutmaktadır ve Marksist hareket, dünyada gündeme geldiği bütün ülkelerde burjuvazi-proletarya çelişkisi dışında; ezen ulus-ezilen ulus, köylülük-toprak ağalığı, küçük burjuvazi-büyük burjuvazi; hatta emperyalist ülkeler arası birtakım çelişkiler de dahil olmak üzere bir dizi çelişkiyi kullanma, kavrama ve dönüştürme, çözüme kavuşturma, en azından çözüm için yararlı kılma gücüne ve po- tansiyeline sahiptir. Durum böyle olunca baş çelişkiyi burjuvazi-proletarya koyarak tanımlamakla birlikte, sosyalistlerin toplumdaki tüm çelişkileri analiz etme, görme, kavrama dönüştürme gibi bir yetenekleri ve sorumlulukları olmak durumundadır. Bu çerçevede ele alındığında bildiğimiz çelişkilerin yanı sıra doğu-batı çelişkisi de Marksistler için de bir anlam taşımaktadır.

Nedir bu anlam ? Birincisi: Her sosyalist hareket üzerinde yer aldığı zemini bilmek ve onu kullanmak durumundadır. Yani Alman- ya’da devrimcilik yapmakla, Şili’de, Güney Afrika’da, Filistin’de ya da Tayland’da devrimcilik yapmak muhakkak farklı şeylerdir. Bu farklılığı, her Marksist bilmek, hissetmek ve bu farklılığın gereklerini yerine getirmek zorun- dadır. Doğu-Batı ikileminde doğululuk ve batılılık da yaşantıya damgasını vuran bir farklılıktır ve her Marksist başarılı olmak isti- yorsa üzerinde yer aldığı zemini bilmek zorun- dadır. Üzerinde olduğu toprağın tüm özelliklerini nasıl bilmesi gerekliyse, bu özelliklerden biri olan Doğululuk-Batılılık ikileminde de fikir sahibi olmak zorundadır. Üstelik Doğu kimliği ya da Batı kimliği, sosyalistlerin üzerinde yer aldığı münferit ulusal kimliklerin çok ötesinde, onlardan çok daha genel ve belirleyici bir üst kategoriyi temsil etmektedir. Yani doğululuk, ya da batılılık, ulusal kimliklerin ötesinde halkları etkileyen bir faktörse, halkların kimliğinin ayrılmaz bir parçası ise o kimlikle beraber yürüyen ve o kimliği sosyalist bir temelde zafere götürmeyi hedefleyen tüm sosyalistler bu kimliğin tüm özelliklerini; bu arada en genel özelliklerinden biri olan Doğululuk-Batılılık ilişkisini kavramak durumundadır.

İkinci mesele ise şudur. Sosyalistler enternasyonalisttir ve enternasyonalizm sadece bir temenni değil her zaman eyleme dökülmesi gereken bir değerdir. Yani sosyalistler kendi ulusal stratejilerini başkalarının ulusal stratejileriyle uyumlu, bütünleşik kılmak, karşılıklı etkileşimleri görmek, bu etkileşimleri analiz ederek; artıları ve eksileri ortaya koymak ve buralardan ortak mücadele için sonuçlar çıkarmak durumundadır. Ulusal mücadeleler arasındaki etkileşim, en azından eylem düzeyinde en somut olarak bölgesel planda somutlaşır. Yani Türki- ye’deki hareketle Şili’deki hareket arasında da muhakkak bir etkileşim vardır, ve biz bunu bilmek zorundayız. Geçmişte de sosyalistler bunun örneklerini dayanışma hareketleri ile verdiler. Ama en somut olan, en anlamlı olan, jestlerin ötesine geçecek olan şey; komşu olan ülkelerin sosyalist hareketleri arasındaki etkileşimdir. Özellikle ortak bir tarihsel geçmişi olan, ortak bir kültürel planda yer alan; halkları ortak köklerden veya ortak kültürel zeminlerden etkilenen, halkları kendilerini birbirine yakın gören ülkelerin sosyalist hareketleri, çok daha somut sonuçlar için birbirleriyle bir arada olmak ve aralarındaki etkileşimi örgütlemek durumundadır.

Sonuç olarak Türk halkıyla Şili halkı arasındaki ilişkiden asla “daha önemli veya da- ha önemsiz” değil, ama daha somut ve kavranması kolay bir ilişki Türk halkı ile çevre halk- lar arasında, yani Türk halkı ile Irak halkı, ıran halkı, Türklerle-Filistinliler, Türklerle-Kıbrıs halkları, Türkler-Kürtler-Yunanlılar ve Bulgar halkı arasında mevcuttur.. Bu anlamda Doğu- Batı ikilemi yeniden önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmakta, Türkiye’nin ait olduğu kültürel, politik, tarihsel kıtanın kavranması yi- ne aynı açıdan çok büyük önem taşımaktadır. Türkiye şayet, Arap halkları ile, ıran halkı ile, Kafkas hakları ile önemli tarihsel bağlara sahipse; kendi politik mücadelesinin onlara yapa- cağı etki, ve oralardaki politik mücadelenin kendi üzerine yapacağı etki çok daha önemli, günlük mücadele açısından çok daha göz önüne alınması gereken bir nitelik taşımaktadır. ışte bu bağlamda, ulusal kimliğin yanı sıra bölgesel kimliğin, bölgesel ortaklığın; bölgesel aidiyetin kavranması, bilince çıkarılması bu konuda bilinçli bir tavır takınılması ve bu bilincin mücadeleye egemen kılınması; son derece somut ve pratik, bir anlam taşımaktadır. Dünya çapında- ki enternasyonalist dayanışmanın bir parçası, onun bir alt kümesi olarak bölgesel mücadele birliği; bu anlamda önemlidir, bunu sağlıklı yürütmenin ön koşulu da bölgesel aidiyeti, bir- den fazla halkı ve ülkeyi birleştiren ortak tarihsel ve kültürel özellikleri kavramaktan geçmektedir.

Doğu-Batı kimliğini sağlıklı bir biçimde kavramanın önemine böylece değindikten son- ra bir soruyu şimdilik tam cevaplamasak da soralım: Türk Solu’nun bu konuyla yeterince ilgilenmemesinin sebebi, yalnızca enternasyonalizme ve sınıf kimliğine verilen önem midir ? Yani Türk solu, yalnızca sınıfsal vurguyu çok fazla yaptığı için mi Doğu-Batı ikilemini yeterince tartışmamıştır ? Bu sorulara verilebilecek tek dürüst cevap, bu tür bir “açıklama”nın hem bir teselli hem bir aldatmacadan başka bir şey olmadığıdır. İkinci yazımızda ele alacağımız biçimde görüleceği gibi Türk solunun bu konudaki sessizliği, aymazlığı, hatta bu konuda yer yer Batı’cı söylemlerle örtüşen tavırları, büyük ölçüde onun yüz yıllık talihsizliğinden, yani Türk soluna resmi ideolojinin gerçekleştirdiği sızmadan; Türk Solunun Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi ideolojisi olan Kemalizm’den yeterince ayrışamamasından ve onunla arasına çizgiyi çekememesinden, yer yer de ona kendisini eğilimini belirlemesine izin vermesinden kaynaklamaktadır.

İLK AYRIM NE ZAMAN ÇIKTI ?

Bu noktada tarihte bu ayrımın ilk defa nasıl ortaya çıktığına değinelim. Tarihte bilinen ilk medeniyet odakları; Ortadoğu’da, yani Mezopotamya ve küçük Asya’da ortaya çıkmıştır. Sümerler, Elam, Hititler, Asurlular bunlara birer örnektir. Daha sonra Mısır’ın ortaya çıkışı, bir anlamda bir eksen kayması, değişimi olmuş- tur. Mısır medeniyetinin güçlü izlerini taşıyan Girit medeniyeti ve onun üzerinden gelişen Yunan medeniyeti ve Roma medeniyetinden de aynı şekilde bahsetmek mümkündür. Fakat bütün bu medeniyetler silsilesi içerisinde bir ayrımdan, Doğu-Batı ayrışması tarzında birbirine karşıt iki kültürel kıtadan bahsetmek hala mümkün değildir. Bugün Batı dünyası Eski Yunan’ı ve Roma’yı kendi tarihsel – kültürel temeli olarak tanımlamaktadır. Ancak onların da içinden çıktığı; onların güçlü izlerini taşıyan önceki medeniyetler, yani Mısır ve diğer Orta- doğu medeniyetleri, Batılılar tarafından nedense “unutulmakta”dır. Bu yaklaşım, en net biçi- miyle bir önceki sayımızda Orhan Gökdemir arkadaşımızın “Avrupa ideolojisi” olarak tanımladığı bakış açısının tipik bir ürünüdür. Bu yaklaşımda, Batılı kafa yapısının bugünü değerlendirirken temel aldığı ideolojik yaklaşımlar geçmişe bir projeksiyon biçiminde uzatılmakta; Yunan ve Roma “batılı karakter taşıyan medeniyet”ler olarak aktarılmaktadır. Bunun sağlıklı bir bakış açısı olduğunu düşünmüyoruz. En azından o dönemlerde, yazının icadından Roma uygarlığına kadar uza- nan dönemde; medeniyetler arasında doğu-batı ayrımının mümkün olmadığını söylemek gere- kir. Tüm bu kültürler yumağı içerisinde bir kültürel kıtayı teşhis etmek, ortaya koymak mümkün değildir. Değerli tarihçi Henri Pirenne “Ortaçağ Kentleri” adlı önemli çalışmasında, Roma dönemini bir “Akdeniz Uygarlığı” olarak tanımlamıştır. Bu uygarlık, kendi içinde bugünkü “doğu”ya ait olan unsur- ları (Mezopotamya, Filistin, Kuzey Afrika..) da, Batı’ya ait olan unsurları da (Galya, İtalya, İspanya) birleştirmekteydi. Pirenne ‘e göre çağdaş Avrupa kimliğinin ortaya çıkışı, esas olarak bu Akdeniz uygarlığının çöküşünün ertesinde, bir anlamda bu birleştirici Roma kimliğinin tarihsel olarak yadsınmasıyla gerçekleşmiştir.

Doğu-Batı ayrımının ortaya çıkmasında belirleyici olgu esas olarak Hristiyanlık olmuş- tur. Burada öncelikle Hristiyanlığın kaçınılmaz bir biçimde batılı bir karakter taşıdığını belirtmek istemediğimizi ortaya koyalım. Tam olarak şunu söylemek istiyoruz: Doğu – Batı ayrımı, ya da karşıtlığı, tarihte ilk olarak Hristiyan dininin içinde bir kavga ve çatışma biçiminde ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu ayrım, bugün onun temeli olarak gösterilen Hristiyanlık – Müslümanlık ayrımına indirgenemez; ondan daha farklı, daha eski ve derin tarihsel köklere sahiptir.

Önce, Hristiyanlığın bir din olarak diğer dinlerden farkını net bir biçimde açığa çıkar- mak gerekir. Hristiyanlık, diğer tek tanrılı iki din olan Musevilik ve Müslümanlıktan yapısal olarak farklı bir inancı içermektedir. Nedir bu fark ? Musevilikte ve Müslümanlıkta bir Tanrı ve onun yeryüzünde insanlar arasındaki temsilcisi olan bir peygamber söz konusudur. Musa da, Muhammed de birer peygamberdir ve her ikisi de etten, kemikten, canlı ve ölümlü insanlardır, ve tanrısal karakter taşımayıp yalnızca Tanrının yer yüzündeki temsilcileridir. Tanrı ise (Yahova veya Allah) insandan ayrıdır; tüm kainatı yöneten ve insan tarafından kavramasına imkan olmayan üstün bir varlıktır.

Hristiyanlığın konumu ise tümüyle farklıdır. Hristiyanlığı diğer ikisinden farklı kılan temel nokta, Tanrı-insan kavramını getirmesidir. Hristiyan inanışının temelini oluştu- ran Teslis’e (Kutsal Üçleme – Trinité) göre; Hz. İsa hem insandır, hem de tanrısal bir karakter taşımaktadır. ınsanın oğludur (Fils de l’homme) ve Tanrının oğludur (Fils de Dieu). Hristiyanlık düşüncesinin temeline oluşturan bu üçleme, yani Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesi; kendi içinde, bir insan olan İsa’nın Tanrı ile bütünleşmesini, ve böylece tek bir kutsal varlık, tek bir Yaratıcı olarak kavranmasını mümkün kılmaktadır. H.z İsa’nın tanrısallığı Hristiyan inancında kilit bir karakter taşımaktadır. Bu bir yönüyle tanrısallığı; yani üstün, yüce, ve mükemmel olanı, insan üzerinden kavramanın yolunu açmaktadır. Bu yönüyle Hristiyanlık, bireyin ve bireysel olanın yüceltilmesine ola- nak tanıyan bir inanç yapısını temsil etmektedir. Ancak öte yandan İsa, Hristiyan inancı açısından sıradan bir ”mitolojik” kahraman değildir. Hristiyan Tanrısı da , tıpkı Müslümanların ve Musevilerin Tanrısı gibi tektir, “Yaratan”dır, belirleyicidir, yani Tanrısal güç ve yücelik açısından bu iki dinden bir farkı yoktur. Fakat tanrıyı bir insan üzerinden kavramak, tanrının bir insan biçiminde zuhur edebileceğini düşünmek, Hristiyan inanışı sayesinde mümkün olabilmektedir. İsa’nın bu ikili karakterinin kavranması ve bu ikili karakteri üzerin- de dönen tartışmalar; daha sonra oluşan ayrışmalarda önemli bir ayraç noktası olacaktır. Hristiyanlık, İsa’nın ölümünden sonra ilk olarak bizim topraklarımızda, yani Anadolu’da yayılmış, bu ülke bir anlamda ilk Hristiyanlığın beşiği olmuştur. İncil’in içinde dahi Anadolu’ya ilişkin ilginç referanslar söz konusudur. (bkz: “Efeslilerle mektuplaşmalar”). Tarihin ilk bilinen kilisesi Antakya’da kurulmuştur. Gene tari- hin bilinen ilk Hristiyan devleti ,yani Hristiyanlığı bir devlet dini olarak benimsemiş olan ilk medeniyet Ermeniler olmuştur. Önceleri ezilen, baskı altına alınan Hristiyanlık, kendisini ezen ve baskı altına alan Roma tarafından daha sonra bir devlet dini olarak benimsenmiştir. Roma’nın Hristiyanlığı bir devlet dini olarak benimsemesinden sonra tarihte ilk defa bir doğu-batı ayrımı, bir doğu-batı bölünmesinin izlerine rastlamak mümkün olmaktadır.

HALKEDON

Bugün her hangi bir istanbul’lu vatan- daşımıza Kadıköy’ün nesinin meşhur olduğu sorulsa, vereceği ilk cevap muhtemelen, “Fenerbahçe takımı” olacaktır. Ancak Kadıköy, bundan yüzyıllar önce Fenerbahçe’den çok daha anlamlı ve önemli bir konuda tarih sahnesine çıkmış, tarihsel bir kimlik kazanmıştır. Bu olay da, MS. 451’de toplanan ve Hristiyanlık tarihinde büyük önem taşımış olan Halkedon (Kadıköy’ün antik adı) Konsülidür. Bu konsülde, tarihte ilk defa Doğu ve Batı karşı karşıya gelmiş ve çatışmıştır. Hristiyanlığın, Roma İmparatorluğu tarafından devlet dini olarak benimsenmesinden sonra; gerek Anadolu’da, gerekse Avrupa’da Hristiyanlık adına çok sayıda hizip ve farklı inanç ortaya çıkmıştır. Bugün Nasturilik olarak bilinen Nestoryus’culuk, Ariyus’culuk (ki Ariyanizm olarak da adlandırılır); ve Monofizitlik gibi bir dizi farklı inanış gündeme gelmiş, her biri Hristiyanlığı ilk çıkış dönemlerinde kendince yorumlamaya çalışmıştır. Bütün bu tartışmaların kilit noktası İsa’nın ikili karakteri üzerinedir. İsa bir tanrı mıdır, yoksa bir insan mıdır ? Gerçekte, Saint Paul tarafından formüle edilen Hristiyan akidesine göre ısa’nın ikili bir karakteri vardır: Tanrısal ve in- sani. Fakat böylesine basit bir formülasyon onu benimseyen kitlelerin kafasında kolayca yer edememekte, insanların kendi bilinçlerindeki tanrısallık kavrayışı, ve geçmişten dev- raldıkları dinsel kalıplar, bu formülasyonu zorlamaktadır. Anadolu’da güçlü kökleri olan monofizit düşünceye göre Kutsal Üçleme, ikili değil, tekli bir karaktere; yalnızca tanrısal karak- tere sahiptir. Onlara göre Teslis’de insani öğe yoktur; bu anlamda onun parçası olan (“Oğul”) İsa da Tanrıdır. Monofizit düşünceyi savunanlar, “kilise” olarak ilk örgütlenmiş en eski cemaatlar olan Ermeni kilisesi, Kadim Süryani kilisesi, ve Kopt kilisesi olmuştur.

Monofizit düşüncenin, İsa’yı bütünüyle tanrı olarak gören, dolayısıyla baba-oğul-kutsal ruh üçlemesini, yarı insani, yarı tanrısal bir varlık olarak değil; tümüyle tanrısal bir kavram olarak yorumlayan yaklaşımı, son derece il- ginçtir. Aslında bu tipik bir Asyatik ve doğulu yaklaşımıdır, ve Doğu’nun monolitik, her şeye kadir (omnipotent) tanrısallık anlayışına denk düşmektedir. Bir insan üzerinden tanrıyı kavrama, bir insanı tanrı olarak kavrama değil, tanrıyı bütünüyle insanların üzerinde ve erişilmez bir varlık olarak telakki etme yaklaşımı ön plana çıkmaktadır. Tanrıyı bir insan üzerinden, bir birey olarak ve bir insan biçiminde kavrama yaklaşımı Monofizitler tarafından reddedilmiş, bir anlamda Monofizit’lik bu anlayışa kendini kapalı tutan halkların yaklaşımı, inancı olarak ortaya çıkmıştır. Ermeni kilisesi yüzyıllardır (bugün dahi) bu inancı sürdürmektedir.

Buna karşılık özellikle de Nasturilik ve batıdaki Aryusçuluk açısından İsa’nın insani karakterini ön plana çıkarma yönünde yaklaşımlar söz konusudur. Onlara göre de ısa bir insandır ve tanrısal karakter taşımamaktadır. Bütün bu tartışmalarda gezinmekte olduğumuz Hristiyan teolojisinin bu iç labirentleri bugün bize anlamsız gelebilir. Ama aslında insan ha- yatında son derece belirleyici bir önem taşıyan, hele o yüz yıllarda medeniyetlere damgasını vuran ve ilerde daha da vuracak olan dini inancın şekilleniş sürecinden bahsediyoruz.

Dini inancın şekilleniş süreci, medeniyetin de şekilleniş sürecini derinden etkileyecektir. Bütün bu tartışmalardaki Hristiyan teolojisini, Hristiyan metafiziğini bir parça süzersek, geriye kristalize olmuş iki farklı yaklaşım ortaya çıkacaktır. Bir tanesi, doğunun eski, güçlü, üniter ve kadir-i mutlak tanrılarına inanan, dini o bazda kavrayan yığınların yaklaşımıdır. Öte yanda ise tarihi bireyler üzerinden kavramış, hep yarı-kahraman birtakım tanrıları benimsemiş olan kavimlerin yaklaşımıdır.

Az önce zikrettiğimiz Halkedon konsülünde uzun süren tartışmalar sonucunda dengeli bir karar alınmış, bir anlamda bir orta yol tutturul- muştur. Yani ısa’nın ikili karakteri vurgu- lanmış, İsa’nın tanrısal yönüyle insani yönünün ayrılmazlığı Hristiyan inancının temeli olarak ortaya konulmuştur. Ama aynı zamanda Halkedon konsülü, bir anlamda bütün bu ayrımların, bütün bu çatışmaların su yüzüne çıktığı ve bunlara bir hakem rolü oynanmasının zorunlu olduğu bir ortamda toplanmıştır. Ancak bu tartışma elbetteki bu tarihsel toplantıyla bitmemiştir. Daha sonraki yüzyıllarda monofizitler ve şu andaki resmi yorum olan Katolik yorum arasındaki çatışma devam etmiştir.

Monofizitlere temel teşkil eden kitleleri Anadolu ve Mezopotamya halkı olarak az önce tanımladık. Peki tersi olan inancı benimseyen halklar kimlerdi ? Bu noktada, Ortadoğu’dan çıkan Hristiyan inancının batıdaki şekillenişine değinmek gerekir. Roma imparatorluğunun yıkılış döneminde (çoğu Germanik kökenli) barbar kavim Hristiyanlığa geçmektedir. Romalı rahipler, İsa’nın öğretisini artık yerleşik düzene geçen bu savaşçı halklara öğretmekte; böylece Hristiyanlığın kitle tabanı da Avrupa kıtasında hızla yayılmaktadır. Fakat bu halklar, Doğu’da yerleşik medeniyetler kurmuş olan, kolektif bilincin çok güçlü olduğu milletlerden farklı olarak göçebe, savaşçı halklardı ve bunların o güne kadar benimsedikleri tanrısallık anlayışı; doğudakinden çok farklıydı. Germen- lerin tanrıları genellikle insanlardır. Özellikle en bilinen Germen tanrıları, Saksonların, Gotların, Vikinglerin ortak tanrıları olan Odin, Thor, ya da Freya gibi tanrılar; özünde olağanüstü güçlü savaşçılar, büyük denizciler gibi, yani birer insan olarak kavranmış tanrılardır.

Dolayısıyla doğuda ve batıda gelişen bu iki Hristiyanlık anlayışı arasındaki temel fark, Kutsal Üçlemeyle yani Teslis’le birleştirilmeye çalışılan İsa’nın ikili karakterinin, yani tanrısal yönüyle insani yönünün bölünmez birliğinin farklı yorumlanışı; Batıda insani yönünün, Doğuda ise tanrısal rolünün ön plana çıkartılmasıyla karşımıza çıkmıştır. Doğuda işler daha sonra farklı bir biçimde gelişmiştir. Bizans devleti Halkedon Konsülünün kararlarını benimsemekle birlikte daha sonraları Monofizitliğin ciddi etkilerini taşımış; Monofizitlerden kendisini ayırmakla beraber İsa’nın tanrısal karakterine daha fazla vurgu yapan bir yorumu giderek resmi din olarak benimsemiştir. Bu noktada Doğu Roma kilisesi ile Batı Roma kilisesi yollarını ayırmıştır.( MS. 1051) Bu bölünme, yani Doğu ve Batı kiliselerinin bölünmesi özünde çok farklı halklara yayılan ortak bir inancın, o halkların geçmişten devraldıkları birikimin etkisi altında farklı yönlere doğru evril- mesi, ve yolların ayrılması şeklinde ortaya çıkmış, ancak kopuş süreci burada durmamıştır. Başka bir deyişle, dindeki bu bölünme pasif bir yansıma , bir sonuç olarak kalmamış; gerek bireysel, gerekse toplumsal yaşamın en önemli bileşenlerinden biri olan dindeki bu yol ayrımı da kendi başına toplumsal ve kültürel dokular- da farklılaşmayı hızlandıran bir faktör olarak tarih sahnesinde yerini almıştır. Bu süreçte Doğu Roma kilisesi Monofizit yaklaşımların etkisini giderek daha fazla hissetmeye başlamıştır. şu anki Ortodoks Hristiyanlık bir anlamda in- sanı başa koyan Katolik inancıyla Anadolu’nun ve Ortadoğu’nun monofizit Hristiyanlığının bir orta yolu, ama monofizitliğe daha yakın olan bir orta yoludur. Bugünkü Ortodoks inancı da İsa’nın tanrısallığını daha fazla ön plana çıkarmaktadır. Örneğin İsa’nın annesi olan Hz. Meryem, gerek Ortodoks gerekse Ermeni Gregoryen kiliselerinde “Tanrının Anne- si” (Ermenice “Asvadzadzin”, Rumca “Teotokos”) olarak adlandırılır. Bu da İsa’nın tanrısallığına yapılan vurgunun, ona tanınan önceliğin bir göstergesidir.

Değerli Yunanlı araştırmacı Dimitri Kitsikis “Türk-Yunan İmparatorluğu” adlı kitabında Ortodoks inancı ile Katolik inancı arasındaki farkları 9 noktada toplamıştır. Bunların arasında özellikle önem taşıyan “Filiyoke” prensibi Teslis’in yorumlanmasına dayanmaktadır. Bu ufak ayrıntı aslında Baba-Oğul-Kutsal ruh üçleme- sinde baba ile oğul arasındaki ilişkide babanın belirleyiciliğini savunan Ortodoks inancıyla; farklı ve “Oğul”u (yani insanı) öne çıkaran bir yorum getiren Katolik inancı arasındaki karşıtlığı vurgular. Bu basit teolojik detay, aslında hayatın tüm alanlarına damgasını vuran bir ayrımın, insan-Tanrı ilişkilerine bakışta apayrı ve birbirine zıt iki yaklaşımın özlü bir ifadesidir.

Teslis’in yorumlamasına ilişkin ayrılık sonucu Ortodoks, ve Gregoryen Kiliselerinde ge-lişen Doğulu kimlik, bununla sınırlı kalmamıştır. Ortodoks kilisesi özellikle sonraki yıllarda İslamiyet’in artan etkisini üzerinde hissetmeye başlamış; bu etki Ortodoks inancı üzerinde de önemli sonuçlar yaratmakta gecikmemiştir. En somut örnek, Bizans’a uzun yıllar damgasını vuran bir akım olan ikona Kırıcı (iconoclast) akımdır. Doğu’da gelişen ve Hristiyan kitlelerle temasa giren İslamiyet, Hıristiyanlık’la olan polemiklerinde ikonalar, yani re- simlere, şekillere tapmanın ne kadar ilkelce bir şey olduğunu; Tanrının bunların ötesinde ve çok daha üstün bir varlık olduğunu vurgularken Doğu Hristiyanlığını zor durumda bırakmıştır. Bunun direkt sonucu Ortodoks kilisesi içindeki ıkona Kırıcı akım olmuştur. ıkona Kırıcı akım, Hristiyanlığı İslamiyet’in bu argümanları karşısında çaresiz bırakmamak için ikonaları ve her türlü resmi tanrıya bir küfür, tıpkı islami- yet’teki gibi tanrıya bir eş , bir “şirk” koşma olarak tanımlayarak kiliselerden ve toplumsal hayattan silmeye çalışmıştır.

Böylece farklı kulvarlarda gelişen iki akım söz konusudur. Bir yanda ıslamın da etkisiyle belli vurguları giderek ön plana çıkan Doğu Hristiyanlığı, öte yanda ise bambaşka bir kul- varda yürüyen Katoliklik. Bu ayrım öylesine net ve keskindir ki, bir Ortodoks olan Kitsikis, kendi kitabında Katoliklerden bahsederken “Katolikler ve Hristiyanlar” diye bir ayrım yapar. Yani Ortodoks kilisesi ile Katolik kilisesi arasındaki çatışma, sandığımızdan çok daha güçlü ve derin tarihsel köklere sahiptir. Fatih’in İstanbul’u fethi esnasında Rumlar arasında popüler olduğu aktarılan “Kardinal takkesi yerine Türk sarığını tercih ederiz” şeklindeki yorumların bir hayal ürünü olmadığı muhtemelen doğrudur. Doğu Hristiyanlığının batı Hristiyanlığı ile olan çatışmasında kendini Müslümanlığa daha yakın hissettiği anlar olmuş; özellikle Haçlı Seferleri esnasında Katolik şövalyelerin Ortodoksluğun başkenti İstanbul’da yaptıkları yağmanın, Anadolu ve Ortadoğu ‘da Ortodokslara karşı giriştikleri kıyımların anısı, bu tavrın tarihsel arka planını teşkil etmiştir.

Buradan başımızı kaldırıp baktığımızda görüyoruz ki doğu-batı ikileminin tarihte ilk ortaya çıkışı İslamiyet- Hristiyanlık bağlamında olmamıştır. Hristiyanlık, bütünüyle batılı değildir. Hristiyanlığın batıyı, İslamiyet’in ise doğuyu karakterize eden temel faktörler olarak ortaya koyan yaklaşım bugün, batı Katolikliği- nin yaklaşımıdır. Doğu-Batı ayrımı öncelikle Katoliklik- Ortodoksluk bağlamında ortaya çıkmıştır. Ve temel vurgu da, bir dini yorum gibi gözüken faktörün özünde, kollektiviteyi, devlet gücünü, otoriteyi, iktidarı yani Tanrıyı her şeyin başı olarak gören bir yaklaşım, öte yanda ise tarihi bireyden hareketle ve birey üzerinden kavrayan; toplumla bireyi dengeleyen farklı bir yaklaşım. Bunların hangisinin üstün, ya da geri; hangisinin olumlu, ya da olumsuz olduğunu söylemenin hiçbir anlamı yoktur. Yani bunlardan “doğru” olan birinin öbürünün yerine geçmesi, ya da onu ortadan kaldırması şeklinde bir yaklaşım ya da beklenti bir saç- malıktan başka bir şey olamaz. Bunlar medeniyetlerin gelişimi tarihinde kendilerine göre üstünlükleri, kendilerine göre de dezavantajları olan iki farklı kulvar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Meseleye böyle bakınca doğunun ve batının coğrafi çizgisinin de farklı noktalardan çizilmek zorunda olduğu ortaya çıkmaktadır. Doğunun çizgisi gerçekte İslamiyet’in değil, Ortodoksluğun çizgisi olarak kavranmalıdır. Yani doğu ile batının coğrafi sınırı Edirne’den değil, bir anlamda Belgrad’dan geçmektedir. Çünkü Belgrad ve Sırbistan Ortodoksluğun ve doğu Hristiyanlığının, en batıdaki ucudur. Nitekim bu çizginin Yugoslavya’nın tam or- tasından geçmesi, bu ülkenin de talihsizliği olmuş; sosyalizmin belirleyici gücü ortadan kalktığı zaman en kolay bölünen ve ayrışan halklar, Katolik ve Batılı olan Hırvat ve Slovenlerle, Ortodoks ve doğulu Sırplar olmuştur. Yükselen Sırp faşizminin Bosna’lı müslümanlara yaptığı kıyım dahi, onu Batı’nın gözünde aklamamış; sessiz sedasız Batı dünyası ile entegre olan Hırvatistan ve Slovenya’nın aksine Sırbistan, Avrupa’nın bağrında bir “yabancı madde” olarak kalmaya devam etmiştir.

GEÇİŞ BÖLGESİ TOPLUMLARI: AVRASYA GERÇEĞİ

Doğu-Batı ayrımı tarihte, en fazla iki devleti meşgul etmiştir. Osmanlı Devleti ve Rusya. Bu iki devletin ortak özelliği, ikisinin de birer Avrasya devi olmasıdır. Yani bunlar, Asya ve Avrupa üzerinde büyük toprakları bulunan, bu iki kıta arasında bir geçiş bölgesinde konumlanan, öte yandan da toprakları üzerinde esas olarak doğulu inançların, yani Müslümanlığın ve Ortodoksluğun egemen olduğu devletlerdir. Batı Hristiyanlığı, yani Katoliklik ya da Protestanlık ne Osmanlı’da ne Çarlık Rusya’sında, asla belirleyici özellik taşımamış, sadece marjinal bir varlıktan ibaret kalmıştır.

Doğu ve Batı kimliklerinin çatışması, Rusya’nın gündemine, özellikle Büyük Petro’nun başlattığı modernizasyon atılımı ile gelmiştir. Bu atılımın ve onu izleyen sürecin sonucunda Rusya bilim, sanat, ve sanayide Batı Avrupa ile arasındaki farkı hızla kapatmaya yönelmişse de, Rusya’nın “Batılılığı” her zaman tartışma konusu olmuştur. Avrupa devletleriyle, özellik- le de kendileri gibi Slav, ancak Katolik olan Polonya ile süregelen ezeli savaş (Korkunç İvan döneminden Kızıl Ordu’nun 1920 Polonya Seferine kadar) , Ortodoksluğun Rus ulusal kimliğinin ayrılmaz parçası olması gerçeğini pekiştirirken, öte yandan da ( çoğu müslüman olmuş) Asyatik step toplumlarıyla varolan 1000 yıllık temas da “Doğu” gerçeğini Rusya’nın günlük yaşamının bir parçası kılmaya devam etmiştir. (Geçtiğimiz günlerde Rusya başkanı Putin, İslam’ın Rusya’nın bir gerçeği olduğunu ve saygı gösterilmesi gerektiğini söylemişti)

Osmanlı ile devam eden savaşlar, Rusya’yı Osmanlı’nın Hristiyan versiyonu, ya da Bizans benzeri bir tarihsel misyona yöneltmiştir. Bizans’ın sembolü olan çift başlı kartal Roma- nov’ların kraliyet armasına taşınırken, Moskova da “Üçüncü Roma” olarak anılmaya baş- lanmıştır. Bu doğulu yönelim, Rus kültüründe de iz bırakmakta gecikmemiş, özellikle büyük yazar Dostoyevski, Rus kimliğinin Batı ile olan farkına, hatta zıtlığına ilişkin önemli vurgular içeren eserler vermiştir. Dostoyevski’nin eserlerinde Katolik olmak bir tür “düşüş”, Katolikler (özellikle de Polonyalılar) alay konusu, İsa ve onun Ortodoksca kavranışı ise başa konulan değerlerdir. Kendisinin de, Türklere saygı duymakla beraber, İstanbul’u yeniden ele geçirerek Bizans’ı diriltme idealinin ateşli bir savunucusu olduğu bilinmektedir.

Rus kültürel yaşamında sosyalist düşüncenin ortaya çıkmasına doğru, hatta bir dönem de onunla birlikte, “Batıcılar” ve “Doğucular” şeklinde bir bölünmeden bahsedilmektedir. Batıcılar (“zapadnik”ler) meşrutiyet, demokratik haklar, laiklik, pozitif düşünce, bilim gibi değerleri savunurlarken, “Doğucu”lar ise Avrupai yozlaşmaya karşı Rusya’nın özgün ve tarihsel değerlerini korumaktan yanaydılar. Gelişen sosyalist düşünce, bu bölünme karşısında nasıl davranmıştır ? Yalçın Küçük, “Aydın Üzerine Tezler” adlı eserinin 1.cildinde Lenin’in kendini her zaman bir “Zapadnik” (batıcı) olarak gördüğünü belirtmektedir. Kanımızca, bu oldukça kestirme yapılmış, yanlış, ve özellikle Türkiye açısından zararlı bir tespittir. Sosyalist düşüncenin her ülke gibi Rusya’ya da Batı’dan gittiği, dolayısıyla bu ülke sosyalistlerinin de son tahlilde Batı’dan gelen bir akımın temsilcileri olarak yola çıktığı doğrudur. Ancak bu, yalnızca sosyalist düşüncenin Rusya’ya girişinin resmidir; yoksa o düşüncenin zafere ulaşmasının resmi değil. Süreç içinde bölünmenin her iki kanadı da evrim geçirmiş; “Doğucular” açıkça Çarlık ve Kilise yanlısı gericiler haline gelirken, Batıcılar da liberal burjuvazinin kültürel ve politik temsilcileri olarak tarihteki yerlerini almıştır. Rus Marksizmi bu iki akımın dışında ve üstünde bambaşka bir yol izlemiş; Batıyla olan bağını korurken Rusya’nın özgüllüğünü kavramış, bu konuda net ve cesur davranmış, geleneksel (Batılı) Marksizmde yer almayan bir dizi yeni konsept ve mekanizmayı (yeni tip parti, kesintisiz devrim..vs) üretecek kadar yaratıcı olmuş, ayaklarını kendi ülkesine sağlam basmanın verdiği güçle, günü geldiğin- de Batıdaki Marksizmin zaaflarını ve çürümesini teşhir edecek ve alternatif sunabilecek kadar parlak bir başarıya erişmiştir. Dolayısıyla ilk Rus sosyalistlerinin “batıcı” olduğu belki düşünülebilir; ancak zafer kazanan Bolşevizmin “Batıcı” olduğunu düşünmek bile kanımızca ahmaklık olur. Rus marksizmi içinde “batıcı”lığı temsil eden olsa olsa Menşevikler ve legal Marksistler olmuş; Bolşevizm farklı bir coğrafyanın, Avrasya’nın özgün Marksist devrimciliği olarak tarih sahnesine çıkmış ve dünyayı sarsmıştır.

Sosyalizmin iktidarı Rusya’daki “Doğu- Batı” kimliği ikilemine yeni bir boyut ka- zandırmıştır. Batı’da devrimin yenilerek Rus- ya’ya yardıma koşamaması, öte yandan tüm Avrupa gericiliğinin Rusya’ya karşı düzenlediği haçlı seferi, tek sosyalist ülke olarak Rusya’nın içine düştüğü tecrit, eski bir reflekse yeni bir içerik kazandırmıştır. Artık Rusya’yı ve Rus halkını Batı’dan ayırt eden, hatta onunla karşı karşıya getiren faktör olarak Ortodoks kimlik yerini “sosyalizm”e bırakmış, dini inancın ve kilisenin toplumsal yaşamdan silindiği bir iktidarın altında Rus halkı kendi “Doğulu”luğunu (süre- gelen kültürel özelliklerin yanı sıra) sosyalizmle, komünist düşüncenin iktidarıyla da ayrıca his- setmiş ve pekiştirmiştir. 70 yıl boyunca “Doğu Bloku”, “Doğu” ülkeleri gibi kavramların İslamiyet ya da Ortodoksluk için değil, sosyalist iktidarları belirtmek için kullanıldığını unutmamak gerekir.

Sosyalizmin yıkılmasının ardından, bu resim pek de Batılıların umduğu gibi 180 derece değişmemiştir. Rusya’nın başına “parlamenter demokrasi ve piyasa ekonomisi” yanlısı olduğunu söyleyen kesimler geçmekle beraber, bu ülke komünist düşüncenin hala sahip olduğu büyük saygınlıkla, Asya halklarıyla var olan güçlü tarihsel bağlarıyla, Batıdan gelen barbarlara, Nazilere karşı verdiği savaşta kaybettiği 20 milyon kişinin anısıyla, ve 1800’lerden beri Batı’nın dışında yarattığı, ve en az onunki kadar parlak olan muazzam kültür mirasıyla Batı’nın dışında, ve ona yabancı bir “varlık” olarak durmakta, gücü arttığı takdirde ona (potansiyel) bir rakip olmanın açık sinyallerini vermektedir. Rus yöneticilerinin “NATO’ya dahil olma” yolunda yaptıkları öneri ise özünde Amerikalilara ve Avrupalılara yönelik tarihsel (ve keyif verici !) bir şaka olarak algılanmalıdır. Bu, bir yandan NATO’nun tarihsel anlamsızlığını ve konsept olarak iflasını vurgularken, Batılıların Rus teklifi karşısındaki tereddütleri de, sosyalist olmayan bir Rusya’nın dahi Batı için hala bir tür “istenmeyen ülke “ olmaya devam ettiğini açıkça göstermektedir.

Önümüzdeki sayıda aynı süreci Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiyesi açısından sorgulayacak; Türkiye’nin bu denklemdeki yerini ortaya koy- maya çalışacağız.

TEILEN