Sokağa Çıkma Yasağının Kirli Mazisi

34

Salih Zeki Tombak’ın daha önce Kuzgun Portal’da yayınlanan bu yazısını yazarın izniyle sitemizde yayınlıyoruz.

 

12 Eylül darbecileri, sıkıyönetim ilan ettiklerini, sabah erken saatte duyurdular. Televizyonu açan,  ekranda Kenan Evren ve suç ortaklarından oluşan,  “Bir sürahi 4 bardak” cuntasını gördü.

Sokağa çıkmaya kalkanlar, devriye gezen savaş teçhizatı kuşanmış askerle karşılaştı.

10 Nisan gecesi İçişleri Bakanı, gece yarısı başlayacak sokağa çıkma yasağını iki saat kala açıklayınca herkes panikleyip, markete, manava, tekel bayiine koşup doya doya korona virüsü değiş-tokuşu yapmıştı ya;  12 Eylülcüler  o iki saati de vermemişlerdi.

Darbeciler her şeyi planlamıştı. Asker nereleri tutacak, kimler evinden alınacak, gözaltına alınanlar nereye kapatılacak, partiler, sendikalar nasıl mühürlenecek.. Ama halkın karnını nasıl doyuracağına dair kafalarını zerre yormamışlardı. Bu yüzden “fırınlara gitmek serbest”ti. Sadece fırın.

Soran her askere “fırına gidiyorum” diye diye, o fırından bu fırına, şehrin dışına çıkmaya en yakın bir yoldaş evine kadar geldim. Mücadeleye devam edebilmek için, o günkü istikametim “şehirden kırsala” doğru olduğu için, Maocu arkadaşlarım, sağ olsunlar, bende bir “uzun yürüyüşçü esintisi”  bulurlar.

Kaçış esnasında ve yakalandıktan sonra alış verişle ilgim olmadığı için, darbeciler ahalinin zorunlu ihtiyaçlarını nasıl ve ne kadar dikkate aldılar, yasakları nasıl gevşettiler; çok sonra öğrenebildim.

O zaman da halk kendi başının çaresine kendisi baktı.

Devlet Depremle Nasıl Tanıştı

Yakına gelelim.

1999 yılında 17 Ağustos’ta Gölcük, 12 Kasım’da Düzce depremi oldu. Türkiye tarihinin ilk depremleri değildi o yıl olanlar. Burası bir deprem coğrafyası.  Ama “arama kurtarma” fikriyle bu toplum AKUT adlı sivil örgüt sayesinde tanıştı. Çoğu solcu siviller hiç tanımadıkları insanların yardımına koştular, yiyecek, giyecek yağdırdılar depremzedelere. Çoğu yerde asayiş ve güvenliği bile sivil inisiyatifler sağladı.

Akut benzeri ekiplerin kamu kurumları bünyesinde oluşturulması ve AKUT gibi sivil kurumların yıpratılıp gözden düşürülmesi girişimleri  sonradan ve eş zamanlı gelişti.  Askeri birliklerin deprem bölgesinde devreye girmesi ise,  sol inisiyatiflerin “hiza istikamete sokulmasını” başa koyan bir görev anlayışıyla gerçekleşti.

Çünkü bugünün Dayanışma Ağları ‘nın o günkü hali bu inisiyatiflerdi ve devletimiz, o zaman da bu günkü iktidar gibi düşünüyordu: Halkın yardımına solcular, muhalifler koşacağına, halk ölsün, daha iyi!

Tabii bugün bir çok eşik aşıldı. Aile ve Sosyal Yardım il müdürü olan birinin, “çocuklarımın karnını doyuramadım ” diyen bir anneye “geber” demesi, Türkiye için bile yeni bir durumdur.

Devletimizin  Kriz Anlayışı:Yerli ve Millidir.

“Kazım Koyuncu hastaneye yatırıldı” haberini alır almaz Cerrah paşa’ya koştum. O kadar genç ve hayat doluydu ki, ona kimse ölümü konduramazdı. Karadenizin bu olağanüstü yetenekli çocuğu bir kaç ay içinde eridi, gitti.

O yıllarda Kazım Koyuncu gibi niceleri kanserin pençesine düştü..

Hatırlarsınız,  Çernobil nükleer kazası sonucu çaya bulaşan radyasyonun zararlı olmadığını göstermek için kameralar karşısında çay içen ANAP’lı Bakan Cahit Aral’ı.

Bir devlet bunu neden yapar? O yılın ve sonraki bir kaç yılın çayını vatandaşa satmazsanız ne olur?

Eminim Cahit Aral, ANAP Hükumeti ve Devlet o  radyasyonlu çayı parasına tamah ettikleri için içirmediler vatandaşlara. Bu bir prensip meselesidir: Halka değer vermeyeceksin!

Peki  Cahit Aral veya o “geber” diyen müdür, Düklerin, Lordların, Osmanlı hanedanının soyundan mı geliyor ki; halka böyle umursamaz, böyle kibirli bir yerden bakıyorlar?  Tabii ki aristokrat oldukları için değil. Devletin “devşirme” ve “kapı kulu” geleneği, sınıfsal bir muhteva kazanarak devam ediyor. Devlet masasının arkasına geçen kitipiyoz,  kendisini “devletlû” sanıyor.

Kamu çalışanlarının TÖS’le (Türkiye Öğretmenler Sendikasi) başlayan, Töb-der, Tüm-der, Tüsderle, Tüted ile yürüyen ve KESK ile devam eden büyük yürüyüşü kamu çalışanının aslı gibi olup halklaşması bakımından çok kıymetlidir.

Keza devşirme zihniyetinin en güçlü işlediği  askeri okullarda şimdi ADAM-DER’de (Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği) örgütlü insanların ortaya çıkması ve çok ağır bedeller ödeyerek “devşirme” olmadıklarını,

halkın  demokrasi ve özgürlük taleplerinin yanında durduklarını yüksek sesle ifade etmeleri çok kıymetlidir.

Burada Adam-Der üyesi olmaktan duyduğum onuru ifade etmek isterim.

Devlet Cahit Aral’dır. Önce sorunu yok sayar. “Radyasyon bize gelmedi” der.  Sonra radyasyonlu çayı içerek küçümser. Radyasyonun zararı üzerine haber yapan gazeteci  işten attırılır. Olmadı hakkında dava açılir. Bu konuda araştırma yapan akademisyen üniversiteden dışlanır. Halķı uyaran sosyalist örgütlere operasyonlar yapılır. Bu konuda söz söyleyen öğrencilerin geleceği karartılır. Ve nihayet,  halk sorunla baş başa bırakılır.

Bu deprem konusunda da böyledir; ekonomik kriz konusunda da. “Kriz bizi teyet geçti” cümlesini hatırlayalım. Sen Sarayındasın. Kriz, seni ve artık en yüksek siyasi temsilcisi olduğun sınıfı teyet geçer. İşsizin veya işini korumak için en düşük ücretlere razı olarak çalışanın evinden her kriz, bizi kavuran bir yangın halinde geçer. Sen artık, nereden bileceksin?

Sağcı, sermayeden yana hükumetler her yerde var. Halkı umursamama  giderek yayılan bir eğilim. Ama çoğu ülkede bu tip siyasetçilerin ve iktidarların yanı sıra, hala ayakta olan güçlü kurumlar; yüzlerce yıllık sınıf mücadelelerinin birikimi olan güçlü demokratik gelenekler var. Soru soran basın, görece bağımsız yargı, görece güçlü hukuk, siyasi partiler, sendikalar vb.

Bizde bu kurumlaşmalar hep zayıftı. Geçici olarak, sınıf mücadelesinin yükseldiği veya iktidarların batıya çok muhtaç olduğu dönemlerde güç kazandıkları oldu. Ama ne müttefikimiz “batı demokrasileri” ne ülke içindeki egemenler, Türkiye’de demokratik kurum ve geleneklerin kalıcı olarak güçlenmesine tahammül ettiler. Daima “Komünizm tehdidini yok etme” saikiyle davrandılar.

1960’larda başlayan sosyalist siyaset ve işçi hareketindeki  yükselişe karşı ABD emperyalizminin yönlendiriciliğinde  12 Mart ve 12 Eylül darbeleri gerçekleşti. 1967’den 1980’e CIA yetiştirmesi Türkeş’in örgütleri  binlerce ölüme yol açan bir iç savaşı başlattılar ve her iki darbenin de ortamını ve gerekçesini hazırladılar.

Elbette sert ve efsanevi bir direnişle karşılaştılar.

Gene de o güne kadar gerçekleşmiş  bütün kazanımlar yok edildi veya  zayıflatıldı.  1980’lerin ikinci yarısından  itibarense demokrasi ve özgürlüklerin gelişmesini önlemenin gerekçesi Kürt siyasi hareketi oldu. Müesses nizam bu süreçte sadece demokratikleşme imkânlarını değil; bizzat devlet kurumlarını da çürüttü.

O yüzden iktidarlar toplum ne zaman büyük sorunlarla karşılaşsa, halkı pervasızca terk etmekte veya halkın bedel ödemesine seyirci kalmayı seçmektedirler. Eğer halķda bir tepki birikimi ortaya çıkarsa bu defa da halka karşı zorbalık ve şiddet sorunu görünmez kılmanın yöntemi olmaktadır.

Özet olarak, bu tutumlar AKP ile başlamadı. Esasen hep böyleydi. Soylu’nun ustası M. Ağar, devlet ve siyaset içinde, kötülüğün sürekliliğinin ve yükselişinin sembolü gibidir.

12 Eylül döneminde “Dal” adı verilen işkence hane ile anıldı. 12 Eylül Cuntası çekilip iktidar ANAP ile “sivilleştiğinde” emniyet müdürü oldu. Sonra 12 Eylül darbesinin “mağduru” Demirel Başbakan ve Cumhurbaşkanı olduğunda,  Ağar önce Emniyet Genel Müdürü, sonra İçişleri Bakanı yapıldı. Halbuki Demirel’in seçim sloganı “Karakollar camdan olacak”  idi.

Şimdi de Ağar, iktidarın adı konulmamış bir ortağı durumundadır.

Darbeci Cunta, Sivilleşme, Darbe Mağdurlarının iktidarı ve kendisinden önceki bütün cumhuriyet hükumetlerinin karşıtı olduğunu iddia eden ve yepyeni bir sistem ve rejim kuran AKP dönemlerinin, aslında kesintisiz olarak birbirinin devamı olduğunun ispatıdır Ağar’ın mesleki ve siyasi kariyeri. Elbette emek düşmanlığı,  Kürt düşmanlığı, özgürlük, çoğulcu bir demokrasi ve hukukun üstünlüğü, özgür medya vb düşmanlıkları da, anılan tarihsel sürekliliğin diğer yüzleridir.

Korona Salgını: Süreklilik ve Kopuş!

AKP’nin iktidara geldiği günden itibaren adım adım inşa ettiği bugünkü rejim, toplumun karşı karşıya kaldığı çok büyük sorunlar karşısında önceki iktidarların yaklaşımlarıyla temelde bir süreklilik halindedir.

Yok sayar, küçümser, gizler, halkı sorunla baş başa bırakır ve gerçeği arayan ve ortaya koyanlara karşı yasak, baskı ve şiddet uygular. Buraya kadar model ortaklığı kesin. Ama korona salgınıyla karşılaştığımız anda var olan koşullar bakımından ciddi bir kopuş söz konusudur.

  1. Salgın öncesinde iktidar, kendisinin yarattığı ağır bir iktisadi krizle karşı karşıya idi. Büyük dış borcun çevrilmesi bile zora girmiş; hükumet sadece uluslararası tefecilerden borç bulabilir hale gelmiş; sanayi ara malı ithalatı yapılamadığından durmanın eşiğinde ve işsizlik rekor düzeydedir.
  2. Yerel seçimlerde iktidar hiç beklemediği ağır bir yenilgi almıştır. Bu koşullarda genel seçimleri olabildiğince geç bir tarihte yapmak; mümkünse savaş ve benzeri olağanüstü koşullar yaratarak olağanüstülüğü sürekli kılarak ve böylece olağanlaştırarak rakiplerini ve toplumsal muhalefeti susturmak ve her ne pahasına olursa iktidarını korumak peşindedir.

Bu nedenle ekonomik kriz şartlarında Suriye’de ve Libya’da iki yeni cephe açılmıştır.

Çünkü sadece ülke kaynakları üzerinden değil; DEAŞ ve benzeri terör örgütleriyle petrol ticareti yapmak gibi, uluslararası planda da yolsuzluk ve suç sayılan bir dizi ciddi iddia ile suçlanmaktadır. Her düzeyde suç dosyaları ve izahı mümkün olmayan zenginleşmeler söz konusudur.

Ve tarihte olduğu kadar, bugünün dünyasında da Türkiye’den çok daha zengin ülkelerde bile benzeri görülmeyen israf, lüks ve debdebe yaşanmaktadır. Ayrıca dünyanın dört bir tarafındaki islamcı örgütlere destek verilmekte ve müslüman halkları etkilemek üzere çok sayıda ülkeye gösteriş yatırımları yapılmaktadır.

İktidara yakın ve ortaklık ilişkileri olan  5 müteahhit firmanın kriz şartlarında da zenginleşmeye devam etmesi hayati önemdedir. Çünkü halkın zihninde sürekli yalan bir dünya  inşa eden yandaş medya bu şirketlere aittir.

  1. Ülkenin dış politikası sürekli salınım halindedir. Hiçbir ülke ile güven veren dostluk ilişkileri sürdürülememektedir.

Korona salgını, hem toplum sağlığında, hem ekonomide yarattığı ağır tahribatla tam da bu koşullarda gündemleşmiştir.

İktidar salgını da, tıpkı savaş gibi, olağanüstü durumu olağanlaştırma ve böylece iktidarını sürdürme, tabanını yeniden konsolide etme fırsatı olarak görmektedir. Ülke içinde gerilim yaratarak; muhalefetin elindeki belediyelere kayyım atayarak veya salgın koşullarında halka yardım etmesini engelleyerek amaçlarına ulaşmayı ummaktadır. Diğer taraftan salgının yarattığı uluslararası plandaki ekonomik ve parasal gelişmelerin, ülkedeki ekonomik krizden çıkış için kendi iktidarlarına bir dizi fırsat yaratacağına inanmaktadır.

Bu hayal dünyasına, halka ısrarla anlatılan, salgına karşı çok hazırlıklı ve başarılı bir mücadele verildiği yalanı eşlik etmektedir.

Gerçek şu ki, resmi verilerde bile Türkiye salgının en hızlı yayıldığı ülke konumundadır. Türkiye’nin resmi verileri manüpülatif bulunduğu için hiçbir uluslararası kurum tarafından istatistiklere dahil edilmemektedir. Salgın iktidarın politikasızlığı; yalan ve gizleme tutumu, net sınıfsal tercihleri ve ideolojik takıntıları nedeniyle tamamen kontrolden çıkma eğilimindedir.

Türkiye fırsat bir yana en önemli iki gelir kaynağından turizmi bu yıl için tamamen kaybetmiştir. İhracat ise, ticari partnerlerimizdeki ekonomik daralma nedeniyle ciddi bir düşüş yaşayacaktır.

Dünyada gıda krizine karşı gelişen  içine kapanma ve ihraç yasağı koyma eğilimleri bir başka tehlikeye işaret etmektedir. Türkiye AKP’nin iktidar yılları boyunca tarımda kendi kendine yeten ülke vasfını kaybetmiş, tarımda ithalatçı bir ülke olmuştur.

Ihracat yasakları olmasa bile ithalat için gereken döviz de mevcut değildir.

Iktidar bu şartlarda bile şaşırtmıyor. Sahra hastanesini Atatürk hava alanında, alt yapısı mükemmel ve atıl durumdaki binalara kurmak yerine, hava alanı karşısında, milli emlâka ait bir arsaya Beştepe Sarayını ve MİT binasını yapan Rönesans grubuna inşa ettiriyor.

Süleyman Soylu’nun “sokağa çıkma yasağı ilanı’nın halka verdiği zarar tesadüfi bir acemilik değildir. Bu yasağın kirli mazisi hatırlanmadan, ISTIFA gecesinin anlamı kavranamaz.

TEILEN