Petrolün ve Savaşın Eşiğindeyiz

33

Salih Zeki Tombak’ın daha önce Kuzgun Portal’da yayınlanan bu yazısını yazarın izniyle sitemizde yayınlıyoruz.

5 Temmuz’da Birleşik Arap Emirliği’ne ait savaş uçakları, yakın zamanda Türkiye’nin desteklediği Trablus Hükümeti güçlerinin eline geçen Watiyye Hava alanını bombaladı.

Cufra’ya 14 adet Mig 29 savaş uçağı indi.

Mısır Parlamentosu, Mısır silahlı güçlerinin terörizme karşı mücadele etmek üzere, Libya topraklarına girmesine dair tezkereyi onayladı.

Fransa, 40 avcı ve iki adet erken uyarı uçağı taşıyan  Charles de Gaulle nükleer uçak gemisini Libya açıklarına gönderdi.

Türkiye’nin hem denizden Mıstrata limanına, hem havadan Watiyye havaalanına askeri yığınak yaptığı, yazılıyor.

Libya’da hava ve deniz ısınıyor.

Olan biten üzerine,  iki bölüm halinde yazmak istiyorum. Birinci bölüm Türkiye’nin uluslararası ilişkilerde giderek daha çarpıcı boyutlarda ağırlık kazanan askeri faaliyetleri üzerinedir. İkinci bölümde ise, umarım geniş çaplı bir çatışmanın eşiğine gelinmeden önce Libya’daki gelişmeler üzerine olacak.

Neyi Ne Kadar Biliyoruz?

Türkiye’nin son yıllarda Irak’ta, Suriye’de, Libya’da yürüttüğü agresif askeri müdahaleler şaşırtıcı bulunuyor.

“Ne oldu bunlara?” diyenler, yeni ittifaklar oluşturmaya çalışanlar, yeni anlaşmalar yapanlar, Türkiye’ye, “Bizim buralara da asker gönderir misiniz?” davetinde bulunduğu iddia edilenler ve savaşa hazırlananlar var.

Askeri güç eksenli politikaları AKP-MHP iktidarının yönelişleri olarak görenler; bu politikaların Türkiye’nin gerçek gücünü çok aştığını; ekonomik durumun bu yönelişlere izin vermeyeceğini ileri sürenler veya kazanılacak askeri zaferlerle Osmanlının ihya edileceğini ve hilafetin gelmekte olduğunu mutlulukla hayal edenler var.

Bu ve benzeri değerlendirmelerin gerçeği ne ölçüde ifade ettiğini anlamak için, önemli bir soruyla başlayalım:

Türkiye’nin kaç cephede askeri harekat yürüttüğünü biliyor muyuz?

Hayır, “devlet sizin bilmediğiniz, örtülü operasyonlar yürütüyor” demiyorum. “Örtülüyse”, siz nasıl bilmiyorsanız, ben de bilmiyorum. Adı üstünde “örtülü!”

Peki, Türkiye’nin geniş çaplı askeri faaliyetlerinin, ne zamandan bu yana kesintisiz devam ettiğini biliyor muyuz?

Soru elbette, devlet yetkililerinin açıkladığı veya iktidar medyasının ayrıntılı haberler yaptığı veya dünya medyasında haberleştirilen askeri harekatlarla ilgilidir.

“Müşterek Askeri Misyonlar”

Açık askeri harekatların önemli bir bölümü Uluslararası kurumlar ve ittifaklar adına yürütülen “müşterek askeri misyonlar”dır.

1950’de Kore ile başladık. Soğuk Savaş boyunca TSK’nın ömrü NATO Müşterek tatbikatlarıyla geçti. On yılda bir sistemin ihtiyaçları doğrultusunda Türkiye’nin emekçilerine, aydınlarına, gençliğine “Amerikan ayarı” vermek üzere “Bayrak Harekatı” gibi süslü isimler verdikleri darbeler gerçekleştirdiler.

Soğuk Savaş sona erince, bir daha yan yana gelmesinler ve bir daha deneyemesinler diye eski sosyalizm coğrafyası dilim dilim doğrandı. Ben ve yoldaşlarım, TKP-TİP damarının mensupları olarak, Yugoslavya’da, Romanya’da, Çin Halk Cumhuriyeti ve Arnavutluk’ta inşa edilmiş rejimlerin “sosyalizmini” sosyalizmden saymıyorduk. Oradaki sosyalizmleri beğenenler de SSCB’deki uygulamayı burnuna koymuyordu.

NATO, 1990’ların başından bu yana hiç ayırmadan, adı geçen coğrafyalardan ne koparabilirim diye elinden gelen hiçbir şeyi esirgemedi. Bu arada uluslararası ticaret yollarının güvenliğini sağlamak için askeri misyonlar oluşturdu.

Türkiye BM’nin ve NATO’nun 1990’ların başından itibaren, neredeyse bütün müşterek askeri operasyonlarına katıldı, çoğuna ABD’den sonra en büyük askeri birlik katkısını verdi.

1993’te Somali’de “deniz haydutluğuna karşı” bir fırkateynini Afrika Boynuzu’na indirdi.

Eski Yugoslavya’ya iç savaşa Adriyatik Denizinden müdahale etmek için ortak deniz gücüne, Bosna-Hersek için oluşturulan ortak hava gücüne katıldı. Arnavutluk iç savaşına müdahale için ALBA Harekatı’nda yer aldı. Makedonya için Essential Harvest ve Amber Fok operasyonlarına, Demokratik Kongo Cumhuriyeti için oluşturulan MONUC misyonuna, Sudan’ın bölünme sürecinde BM- Afrika Birliği şemsiyesi altında oluşturulan Darfur Gücü’ne, Afganistan Yardım Misyonuna, 11 Eylül 2001’de ABD’de, İkiz Kulelere düzenlenen saldırı sonrasında oluşturulan Etkin Çaba Harekatı isimli NATO gücüne, Irak’ta DAEŞ’e karşı NATO gücüne, Libya’ya düzenlenen NATO saldırısına katıldı.

Şu anda da, Somali’de, Bosna-Hersek’te, Kosova’da, Afganistan’da, Lübnan’da, ortak askeri güçlerin içinde yer alıyor.

Bu operasyonların ciddiye alınması gereken bir bilgi ve deneyim biriktirdiği; çoğunluğu İslam ve Osmanlı coğrafyasında yer alan söz konusu ülkelerde askeri-siyasi nüfuz ilişkileri yarattığı; bu topraklarda potansiyel ittifak bağlantılarının temellerini attığı aşikardır. Askeri misyonda yer alışın  etrafında, yardım çalışmaları, restorasyon faaliyetleri, sağlık tesisleri inşası, THY uçuşları, bazı özel sektör yatırımları, okullar ve benzeri açık faaliyetler ve belki istihbari bağlantılar da adım adım gelişti.

Elbette, aynı yıllarda “ortaklığın” sınırlarını ortaya koyan iki acı tecrübe de yaşandı. Birincisi 1 Ekim 1992’de Ege’de “NATO Kararlılık Gösterisi” tatbikatında, gece yarısı, ABD’nin Saratoga Uçak Gemisi’nden, TCG Muavenet muhribine iki Sea Sparrow füzesi ateşlendi, gemi komutanı dahil 5 asker hayatını kaybetti. Nadiren çok hızlı seyreden su üstü hedeflerine ama esas olarak hava hedeflerine karşı kullanılan ve ateşlenme prosedürü yanlışlığa izin vermeyecek şekilde düzenlenmiş bu füzelerin isabeti sonucu, 1943 ABD yapımı Muavenet hurdaya çıktı.  ABD ölen askerlerin ailelerine tazminat ödemedi. Sadece Knox tipi 7 fırkateynin Türkiye’ye satışında, bu “kaza” nedeniyle indirim yaptı, 8. Knox ise bedava verildi.  Türkiye’yi yönetenler “kıyameti” koparmadı. Ama sıkı bir takip gerçekleşmiş olmalı ki, devletten devlete bir tazminat yolu inşa edildi. Bu arada ateşlemeyi yapan ABD askeri personelinin, yakın zamana kadar ülkesinde cezaevinde yatmış olduğu bilgisi de var.

Bu genç fırkateynleri kullanacak olan Türkiye Deniz Kuvvetlerine mensup personel ABD’nin Küba Guantanamo üssünde eğitildiler, gemileri okyanusu ve Akdeniz’i aşarak Türkiye’ye getirdiler.

Aynı müttefik, 2003’te, bu defa Irak’ın Süleymaniye şehrindeki TSK karargahında, bir Binbaşı komutasındaki 11 rütbeli askeri personeli ve Türkmen mihmandarlarını derdest etti. Başlarına çuval geçirdi, ellerini bağladı ve 60 saat gözaltında aşağılayıcı muameleye tabi tuttu.

Bu defa devlet tepkisi, “Ne notası, müzik notası mı?” şeklinde oldu.

Bunlar toplumun, devletin, TSK’nın birikimidir, ortak hafızasıdır.

Gelelim “Müstakil” Askeri Harekatlara..

Türkiye 1964 ve 1967’de Kıbrıs’ta yaşanan gerilimler karşısında, kendi başına sınırlı hava harekatları düzenlemekle yetindi. Çünkü daha ötesini yapacak imkan ve kabiliyetten yoksundu.  Müttefik ABD bu kadarından bile hoşnut olmadığını Başkan Johnson’ın, tehdit mektubuyla ortaya koydu. Türkiye bir yandan Kıbrıs Türk toplumu içinde gizli “Türk Mukavemet Teşkilatını” kurdu; bir yandan çıkarma gemisi üretmeye girişti.

1974’te  Yunanistan’daki Albaylar cuntasının Kıbrıs’ta teşvik ettiği darbenin yarattığı meşruiyet zemininden ve uluslararası ortamın uygunluğundan faydalanarak Kıbrıs’ın %40’ına yakın toprağının ele geçirilmesiyle sonuçlanan geniş çaplı, askeri harekat gerçekleştirildi.

Aselsan adlı askeri teknoloji şirketinin kurulması 1975’tedir. Bunu Havelsan ve diğerleri izledi.

Kıbrıs’ta askeri operasyon bugün de devam ediyor. Ciddi büyüklükte bir askeri güç bugün de Kıbrıs’ta bulunmaya devam ediyor.

12 Eylül askeri darbesinin Kürt şehirlerindeki kasırgası hız kesmeden devam ederken, 1984’te Eruh ve Şemdinli basıldı. Baskının ne anlama geldiğinin anlaşılmasıyla bağlantılı olarak, bölgede sürekli, kapsamlı bir askeri harekat gerçeği yaşanmaya başlandı. O güne kadar TSK’nın neredeyse bütün talimnameleri, çeviri idi.  İlk orijinal talimnameler 1986’lardan itibaren ülke içinde devam eden harekatın tecrübesiyle kaleme alınmaya başlandı.  TSK savaş deneyimini Kürt dağlarında edindi. Ordunun komando birlikleri büyüdü, Özel Harp Birlikleri Kolordu seviyesine kadar genişledi.

Sonuçta iyi eğitimli ve çatışma deneyimi olan on binlerce askeri personel terhis olduktan sonra da, TSK’nın ihtiyatı olarak varolmaya devam ediyor.

Elbette devlet, İttihatçılıktan, Teşkilat-ı Mahsusa’dan, Ermeni tehcirinden edindiği kirli tecrübeye, bu yıllarda Jitem, Yeşil, İtirafçı çeteleri, Korucular vb  halkalar ekledi. Şimdi de selefi eşkıyanın devşirildiğine tanık oluyoruz.

Savaşan ve bu alanda deneyim biriktirmiş ordular, herkesi devşirir ve savaştırır. Zaman olur, kimin kimi savaştırdığına dair çizgi tartışmalı hale gelebilir.

Bugünlerde çok sayıda kalıcı üslenme bölgeleriyle adeta işgale dönüşen Irak topraklarına askeri operasyonlar düzenlemenin gerekçesi, “terörle mücadele”dir.

Suriye’de Cerablus, Azez ve El Bab’a yönelik askeri harekat, DAEŞ ve PYD’ye karşı savaş, yani devletin tanımıyla “teröre karşı mücadele” ile gerekçelendirildi.  Afrin harekatı PYD-YPG’ye karşı mücadele.. “ Ve Resulayn-Tel Abyad bölgesinde Suriye Demokratik Güçlerine karşı düzenlenen harekat ise gene “terörle mücadele” ve bölgeye 3.5 milyon mülteci yerleştirme  amacı ile gerekçelendirildi.

İdlib, Türkiye’nin kendi kararıyla üslendiği bir bölge değil. Tersine Astana sürecinde, Rusya ve İran’ın da onayıyla, Türkiye’ye yeni bir mülteci akını yönelmeden M4 ve M5 Karayollarının cihatçı teröristlerden temizlenmesi için; Türkiye bölgenin silahtan ve terörden arındırılması sorumluluğunu üstlenmişti.

Şu anda Türkiye Suriye’den çıksa Suriye savaşı bitecek noktasındayız.

Türkiye Yarım Asırdır Savaşta

40 Yıldır Üç Kıtada Savaşta

Dolayısıyla Türkiye ansızın savaşçı politikalara yönelmiş ve herkesi bu yüzden şaşırtmış değil.

1974’ten bu yana kesintisiz şekilde, sürekli, büyük askeri güçlerle kendisine ait olan veya kendisine ait olmayan topraklarda, Afganistan’dan Kosova’ya ve Somali’ye 3 kıtada, pek çok ülkede ve denizde askeri harekat yürüten bir devletin, dikkatleri üzerine toplaması, yöneldiği hedeflerin ve karşısına aldığı güçlerin büyüklüğü ile ilgilidir.

Doğu Akdeniz’de; artan bir dozda Ege’de Yunanistan’la, Libya’da Hafter güçleri, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudilerle, Fransa ve  Rusya ile, doğrudan ve dolaylı ve eşzamanlı  karşı karşıya gelişler elbette sorgulanıyor.

Bunlara Etiyopya’nın Mavi Nil üzerinde kurduğu baraj nedeniyle Mısırla yaşadığı gerilimde taraf olmayı; Sudan’da üslenmeyi, Somali ve Katar’da askeri üs edinmeyi, Somali ve Nijerya’daki iç çatışmalarda taraf haline gelmeyi ve Yemen savaşına müdahil olmayı ve Azerbaycan-Ermenistan arasında geçen hafta yaşanan çatışma üzerinden Ermenistan’ı tehdit etmeyi ekleyelim.

ABD Başkanı Trump’ın, Deyr ez Zor’daki bir avuç petrole nasıl çöktüğünü ve bunu bütün dünyaya nasıl ilan ettiğini hepimiz hatırlıyoruz. Kaddafi’nin üzerine başta Fransa olmak üzere bütün NATO eşkıyasının nasıl saldırdığını da hatırlıyoruz. Libya Dünyanın 8 veya 9. Petrol rezervine sahip çünkü. Ve Libya petrolünün %70’i Sirte’nin hemen güneyindeki “petrol hilali”nde. Bu yüzden hedef Sirte ve kerkesin kırmızı çizgisi Sirte.

Libya’nın Afrika içlerine açılan bir büyük kapı olmasını bir yana bırakalım; Türkiye’nin desteklediği Trablus hükümeti adına savaşan güçler, bir aydan fazladır Sirte kapısında. Gözü o petrolde olan her emperyalist ve sömürgeci biliyor ki; Sirte’nin kapısına dayanan Türkiye’dir.

Türkiye Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını koruyabilmek ve fosil yakıt kaynaklarının bölüşümünde masada olmak için geldiği Libya’da el yükseltmiş bulunuyor.

Yazının başında işaret ettim, Libya’da herkes el yükseltmeye başladı.

Çünkü 100 seneden daha fazla bir süredir, petrol yatakları savaş sebebidir. Petrole ne kadar yaklaşırsan, savaşa o kadar yaklaşırsın.

Petrole ve savaşa çok yaklaştık, haberiniz olsun.

 

 

TEILEN