Krizden Halkçı, Devrimci Bir Çıkış Mümkün Mü?

36

Salih Zeki Tombak’ın daha önce Kuzgun Portal’da yayınlanan bu yazısını yazarın izniyle sitemizde yayınlıyoruz.

Korona dolayısıyla, çoğumuz gibi, uzun  zamandır evdeyim.

23 Nisan’dan bir kaç gün sonraydı, bir yandan evin gündelik işlerini yaptığım ve bir yandan video  kanallarını dinlediğim sabah saatlerinde, Sabahattin Önkibar gündelik dedikodularını anlatıyor, ben de bulaşıkları yerleştiriyordum. “TİP Genel Başkanı Erkan Baş” dediğini duydum. Bu kıdemli faşistin ne işi olur TİP ile, demeye kalmadı, Erkan Baş’ın 23 Nisan’da TBMM Kürsüsü’nden yaptığı konuşmayı, vezinli vezinli okumaya başladı. Meğer çok beğenmiş.

Videoyu TİP’li arkadaşlarıma gönderdim.

Ve gerçekten her kelimesi doğru olan ve gayet şiirsel bir dille kaleme alınmış bu konuşma metninin sorunu nedir ki; hem ben beğeniyorum, hem Sabahattin Önkibar beğeniyor, diye düşündüm.

Metinde doğru ve haklı olmanın gücü ve güzelliği vardı elbette. Peki bu sözlerdeki doğruluğu ve haklılığı, kıdemli bir faşist bile gördüğü halde, işçi sınıfımız neden görmüyor? Konuşmayı dinledikten sonra sokaklara, meydanlara akmıyor; TİP’e üye olmak için birbirini çiğneyerek sıraya girmiyor?

Binlerce devrimcinin,  sorunun gelişinden belli olan cevaba  kendisini inandırdığını biliyorum. Ama soru da yanlış, cevap da yanlış!

Buradan itibaren söyleyeceklerimde, ne Erkan Baş’a, ne onun konuşmasına ve ne de bugünkü Türkiye İşçi Partisine, iğne ucu kadar bir eleştiri var. Diyeceklerimi güzel bir örnek üzerinden anlatmaya çalışıyorum sadece.

İşçinin Boynundaki Zincir, Umududur!

Milyonlarca işçi ve emekçi, AKP’ye oy verenlerin çoğunluğu dahil, devrimcilerin söylediklerinin doğruluğuna inanıyor. “Patronlar işçileri sömürüyor”; “egemen olan işçiler, yoksullar değil; sermayedarlardır, büyük müteahhitlerdir” ve benzeri cümlelerin doğruluğundan şüphe etmek için bilgisizlik yetmez, aptal olmak gerekir.  Her işçi bu cümlelerin doğruyu anlattığını bilir. Ama  bu bilgi hiçbir işçiyi devrimci yapmaz.

Yetseydi, 1980 öncesi cebinde artı değer hesaplama formülleriyle gezenlerin yoldaşları çok olurdu; faşistleri mahalleden, fabrika önlerinden, üniversitelerden kovalayanların değil.

Devrimcilik, sömürüye ve sermayenin egemenliğine karşı mücadele etmeyi; bunun için örgütlenmeyi ve daha çok, daha çok öğrenmeyi gerektirir.

Mücadele etmek ve örgütlenmek, zahmetlidir; riskleri vardır. Hele bizde olduğu gibi, düzen içi muhalefete bile baskı ve terör uygulayan rejimlerde bu risk daha da büyüktür.

Konformizm, denilince çoğu insan “lüks ve konfor düşkünlüğü”nden söz edildiğini sanır. Hayır, konformizm içinde bulunduğu şartlar çok kötü  bile olsa, değiştirmek için istek duymama, bu çabanın gerektirdiği zahmeti göze alamama, değiştirme cesaretine sahip olmama halidir. Ve ayıp değildir.

Asgari ücretle bir iş bulma, dandik kredi kartlarına sahip olma, taksitle telefon alma, çalıştığı tekstil fabrikasından veya oturduğu emekçi mahallesinden, kendisiyle aynı şartlarda yaşayan bir işçiyle, bir başka emekçi aile çocuğuyla yokluk yoksulluk içinde bir aile kurma; işten atılma, işsizlik tecrübesi edine edine çocuk sahibi olma, bir fırsat dönemi ortaya çıkmışsa, inşa ettiği gecekonduda veya kiracı olarak bir gecekonduda yaşama, mahalle bakkalından veresiye alışveriş yapma gibi en düşük standartlarda yaşamak bile milyonlarca emekçiyi isyankar etmez, devrimci yapmaz. Cehaletten değil, yoksulluktan değil, ezilmekten değil… Hala içinde biyolojik varlığını sürdürebileceği asgariye dair umudu olduğundan böyledir.

Müstesna karakterler. adı üstünde müstesnadır. Bu dünya, en ağır faşizm şartlarında dönmeye devam ediyorsa, o müstesna proleter evliyaların yüzü suyu hürmetine dönüyor!

Teşhir Öfke Biriktirmek İçindir!

Devrimciler kapitalizmin sömürüsünü, patronların aç gözlülüğünü; burjuva devletin patronların çıkarlarını korumak için işçilere karşı kullandığı devlet şiddetini, zalimliği; sarı sendikacıların ihanetini vb. vb. teşhir ederler. Teşhirin amacı, kapitalist sisteme karşı, işçilerin zihnini açmak ve öfke biriktirmektir.

Elbette teşhir yetmez. Devrimciler sınıfın içinde pratik örgütçülük faaliyeti yürütürler. Haklılığı ve öfkeyi örgütlerler. İşsiz kalanla, direnişte olanla dayanışma;  ekonomik ve sosyal talepler için örgütlenme; sendika, kooperatif, yardım sandığı için işçileri birleştirme, haksızlığa, zulme karşı ortak tepkiyi üretme, sevinci, acıyı ve yası paylaşma; başarıyı paylaştırma vb. pratik örgütçülüğün alanlarıdır.

İstediğiniz kadar başarılı teşhir kampanyası yürütün, şiirsel metinler yazın; olabilecek en etkili kürsülerden hakikatleri açıklayın, pratik örgütçülükte pişmiş kadrolarınız arı gibi çalışsın, geniş işçi yığınları kayıtsızlıklarıyla tecrübeli kadrolarda bile bıkkınlık, genç devrimcilerde umutsuzluk ve vazgeçme duyguları yaratabilir.

Geniş yığınların devrimci hareketin gayretlerine olumlu tepki vermesi, a) Yığınsal hareketlenmelerin yaygınlaşması, b) Siyasi örgütlerin saflarında bir genişleme için iki unsur şarttır.

Bunlardan birincisi devrimcilerin faaliyetlerinin işçi emekçi yığınlarının hayatında bir karşılık ve güveni yaratmayı ne düzeyde başarmış olduğudur.

İkincisi ise daha geniş yığınlardan sözediyorum; en asgari şartlarda bile hayatı sürdürmenin imkansız hale gelmesi; bu anlamda bir umutsuzluğun yaygınlaşması ve derinleşmesidir.

Zihinlerde canlansın diye bir kaç örnek vermek isterim.

1960’ların ikinci yarısından başlayarak faşist hareket ilerici, devrimci harekete; işçi  sınıfının devrimci sendikal örgütlenmesine karşı silahlı saldırılarla, cinayetlerle engel olmaya çalıştı.  1970’lerin ortalarıydı. Bir devrimci öldürülüyor; Cumhuriyet,  Yeni Ortam ve diğer “sol basın” haklı olarak cinayeti faşistlerin işlediğini yazıyordu. Aynı basının bir faşist öldürüldüğündeki yorumu ise “faşistler birbirini öldürüyor” şeklindeydi.

Abdi İpekçi’nin yönettiği Milliyet Gazetesi Dev-Genç Başkanı Bülent Uluer ve Ülkü Ocakları Başkanıyla, sanırım bir gün arayla, mülakat yaptı. Faşistin ne dediğine dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Ama Bülent Uluer’in zihnimi pırıl pırıl yapan ana fikrini hiç unutmadım: “Faşistler devrimcilere,  emekçi mahallelerine, işçilere saldırıyor. Devrimcilerin de eli armut toplamıyor. Faşist cinayetler var. Ama  devrimciler faşistlere anladıkları dilden cevap veriyor. Biz ne kadar cenaze kaldırıyorsak, onlar bizden çok cenaze kaldırıyor.”

Devrimci örgütler kırk parçaydılar ama genel eğilim, emekçi mahallelerini, fabrikaları, okulları, kısacası halkı bu anlayışla savunma ana fikrine istinat ettiği için, milyonlarca insan kendi hayatını savunan direnişin bir parçası oldu.

Keza 1950’lerden süzülüp gelen sendikal hareket içinde, 1960’larda TİP’i, sonra DİSK’i kuran komünist işçiler, ilerici aydınlar, TKP kökeninden gelmekle birlikte çok sayıda partiye, örgüte bölünmüş olsalar da çok güçlü, çok etkili bir sendikal ve siyasal hareket yarattılar. Sendikal hareketin geniş yığınlar için yarattığı ekonomik ve sosyal öncülük, 1960’ların ikinci yarısında Zonguldak madencilerinin direnişi, Demirdöküm, Sungurlar , Pancar motor vb onlarca grevle, 15-16 Haziran büyük direnişiyle; 1970’lerde Profilo direnişi, Yeni Çeltek. grevi, MESS’e karşı Maden-İş grevi, 1976’da başlayan yığınsal 1 Mayıslarla işçi sınıfının geniş kesimlerini derinden etkiledi.  Bunu sadece işçi sınıfı içinde yapmadı; bütün toplumu sarstı ve toplumun her kesiminde bir çekim yarattı.

Malum, siyaset bütün toplumun önünde yapılır. Veya yapılanı bütün toplum görmekteyse yaptığınız siyaset olmaya başlamıştır.

Bugün sözlerimiz uçucu görünüyorsa, hakikati ifade etmedikleri için değil; veya işçiler sözlerimizin doğruluğuna inanmadığı için değil; devrimci muhalefetin toplumsal muhalefetin bütünü içinde , farklı bir kanal açacak bir toplumsal karşılık yaratamadığındandır.

Diğer yandan milyonlarca işçi ve emekçi;

  1. a) Mevcut iktidar altında, asgari bir hayat standardını yakalama ümidini kaybetmemiştir. b) AKP ktidarına karşı olsa bile, sistem içi mekanizmalarla gerçekleşecek bir iktidar değişikliği ile asgari şartlarda bir hayatı sürdürebileceği şartların devam edeceğine dair umudunu kaybetmemiştir. c) İktidarın el değiştirmesi de, en risksiz yoldan, yani seçimle gerçekleşecektir. Bundan da umudunu kaybetmemiştir.

Umutlar Buharlaşıyor, Toplum Kaynamaya Başlıyor.

Ekonominin ağır bir kriz yaşamaktayken salgına yakalandığını biliyoruz. Salgın krizi katladı ve katlayacak. Kriz resmi işsiz sayımızı 4 buçuk milyona çıkarmıştı. Salgın buna 8 milyon işsiz daha ekliyor. Kayıt dışı ve gündelik işlerde çalışanlarda da işsizliğin bu oranlarda artacağına şüphe yok.

Saray rejimi okulları, iş yerlerini kapattı. “Evinde kal” çağrısı yaptı. Destek paketleri ilan etti. Ama yoksulların, çaresizlerin bir kısmına, bir defaya mahsus bin lira; zor durumda kalmışların bir bölümüne de tüketici kredisi verdi . İşsiz kalanlara 1177 lira işsizlik ücreti vaadettiler. İşsizlik sigortasının parasını yedikleri için, başvuranların çoğuna “bugün git yarın gel” veya “Al şu 5 yüz lirayı. Sonra gene gelirsin” dediler.

Ve sonra iktidar sırtını halka döndü.

İkinci bir bin lira vermemek için. bayramdan sonra “Hadi serbestsiniz, gidin iş bulun evinizi geçindirin” diyecek. Devlet devlet, diye övündükleri ve güvendikleri şeyin,  zor zamanda kendilerini terk ettiğini; çaresizlikleriyle baş başa bıraktığını gören milyonlarca emekçide, şimdilik bir hayal kırıklığı var. Bu hayal kırıklığı Saray rejiminin toplumsal tabanındaki çözülmeyi hızlandırıyor.

Türkiye’yi ağır bir ödemeler dengesi sorunu bekliyor. Döviz giderimiz çok, döviz gelirimiz yok.

İşçi dövizi gelmiyor. Turizm geliri olmayacak. İhracat yaptığımız ülkelerin ekonomileri de daraldığı için, ihracat geliri kimbilir nerelere düşecek.

Bütçenin vergi gelirleri  büyük oranda gerçekleşmeyecek. Halkın geliri yok ki, vergi ödesin.

İktidar,  başı kesik tavuk gibi dünyada çalmadık kapı bırakmıyor, döviz bulmak için. Kimseden dolar borcu alamıyor. Her türlü ithal mala ve eşyaya gümrük vergilerine ek vergiler koyuyor. Sigaranın, içkinin, akar yakıtın vergisini durmadan artırıyor. Gazoza bile KDV’ye ek olarak ÖTV koydular. İğneden ipliğe her malın fiyatına devletin vergi artışları ve zamlar ekleniyor.

Türkiye toplumu “ekmeğin karneyle verildiği” 2. Dünya savaşı yıllarından beter kitlesel açlığa ve umutsuzluğa doğru yol alıyor.

Saray rejimi ise Somali’den Libya’ya, Suriye’den Irak’a 200 bine yakın cihatçıya maaş ödüyor.Oralardaki aşiretlere, siyasetçilere, yerel müttefiklere ödenen rüşvetin ve rüşvet yatırımının hesabı yok.  On binlerce askerle,  karada binlerce tank, top, zırhlı araç vb vb ile, denizde donanma unsurlarıyla ve hava kuvvetleriyle sürekli harekat halinde bir ordu ve yanında on binlerce maaş bağlanıp silahlandırılmış cihatçı kalabalığı da sürekli hareket halinde.  Bu kadar kapsamlı ve yaygın askeri harekatlara ekonomisi bizden çok daha güçlü ekonomiler dayanamıyor.

Bu arada ahbap müteahhitler  besleniyor. İsraf devam ediyor. Yazlık Saray inşaatı denilen ultra lüks ve hormonlu dev tatil  köyü inşaatı hız kesmedi. İktidar sahiplerinin vergi cennetlerine transfer ettikleri Türkiye’nin yüz milyarlarca dolar  kaynağı, oralarda  başka ekonomilere hizmet ediyor.

Yaz aylarının yoksullar için kimi küçük avantajları vardır. İmkanı olan işsiz, ailesini köye gönderir. Köyler eski köyler değil. Eken diken azaldı. Çoğunda sadece yaşlılar yaşıyor. Şehirler arası ulaşım henüz açılmadı ve ekim dönemi geçti.. Gene de şehirden gelenler, oralardan kış için yiyecek bir şeyler temin etmeye çalışacaklar. Yazın domatesle biberle nefis körletmek daha kolaydır. Şehirdekiler dayanışmayla  hayatta kalmaya ve  iş aramaya çalışacaklar.

Bu dönemde hayal kırıklığı unutulacak.

Yazın sonu umutsuzluktur. Kitlesel açlıktır ve bir gün iş bulup ailesini geçindirme umudunun geniş yığınlar için kaybolduğu günlerin eşiğidir.

Umutsuzluk toplumu sardığında, halk devrimcileri takip etmez. Halktaki kabarma halini iyi takip eden devrimcilik doğru adımlar, doğru süreçler tarif eder, yol alır.

Yeni ve çok özel bir döneme giriyoruz. Halka verecek hiçbir şeyi olmayan ve zaten halka bir şey vermeye niyeti de olmayanların duvara tosladığı ve çıkış yolu bulamayacağı günlerdeyiz.  İktidar kendi çıkışsızlığını ülkenin çıkışsızlığına dönüştürdü.  Bütün başarısızlıklarına rağman iktidardan vazgeçmek niyetinde değiller. Toplumsal destekleri eridikçe baskıya, zorbalığa ve otoriterliğe daha çok yöneliyorlar.  En istikrarlı oldukları konu açgözlülükleridir. Salgını fırsat bilerek ülke kaynaklarını, doğayı yağmalamaya hız veriyorlar. Bu kör gidişin sonu görünüyor.

Halk güçlerinin o günlere, bugüne kadar başarıyla ördüğü dayanışma ağlarıyla,halka dokunarak, emekçilerin yoksul hayatının organik bir parçası olmayı başararak hazırlanması yerindedir. Çaresizliği, öfkeyi, kabarışı içeriden takip etmeyi sağlar. Burada önemli olan dayanışmayı “kendi çevremizle dayanışma” boyutundan, sıkıntı yaşayan herkesle dayanışma boyutuna taşırmaktır.

Muhteşem bir bilgimi paylaşayım: Sosyalist solun her rengi bu dayanışma gayretinin içindedir. CHP gönüllüleri de öyle.

Bu ağları sadece zor zamanda ekmeğini bölüşmenin ağları olmaktan; dayanışmayı ihmal etmeden ve küçümsemeden, çıkarmalı ve mahallelerde,  birbirimize sahip çıktığımız ve ortak hayatımız hakkında birlikte karar verdiğimiz meclislere dönüştürmeyi hedeflemeliyiz. Ama o mahalledeki devrimcilerin veya solcuların meclisi değil; katabileceğimiz herkesin meclisini hedeflemeliyiz.

Şimdiden  kooperatifler kuran, ortak ekim-dikim yapan, dernekleşen ve kurumlaşmaya yönelen  ağlarımız var. Bu yönelişler yeni bir hayatı inşa etmenin nüvelerini ortaya çıkaracaktır.. Önemli olan hiçbir ezbere sıkıştırmadan ve bu oluşumların sadece halka ait olurlarsa gelişebileceklerinden şüphe etmeden çalışmaktır.

Şunu da hatırda tutmalıyız; devrimci mücadelenin tarihinden süzülüp gelen dayanışma kültürü bugünkü muhteşem refleksin beslendiği hazinemizdir. Son yıllarda demokratik muhalefet,  Gezi hariç, ağırlıkla seçim mücadelesine odaklanmış olsa da, sandıkta gerçekleşen halk iradesinin korunmasındaki sorumluluk ve kararlılık da, CHP tarihinden değil,  aynı kültürden hayat bulmaktadır.

Devrimciler Birleşseydi…

Eskiden denirdi ki, devrimciler sadece cezaevinde birleşirler.. Bu doğru değil. Pekala dayanışma çalışmalarında da birlikte hareket ediliyor. Gezi’de de, “Hayır Meclisleri”nde de, seçimlerde sandık güvenliğini sağlamak; halkın sandıktaki iradesinin çalınmasını önlemek için de birlikteydik. Ortak siyasi hedefler için bir araya gelebiliyoruz ve toplumsal kabarışlar bizi aynı meydanlara, aynı barikatların arkasına topluyor.

Devrimcilerin birliği için çalışmak doğru bir iştir. Ama hiçbir şeyi bu çabanın meyvelerini vermesine erteleyemeyiz. Özellikle bu dönemde. Bizi hızla yanyana, omuz omuza getirecek bir toplumsal  kabarışa hazırlıksız yakalanmamak için sorumlukluklarımızın insanları ve örgütleri olmaya çaba harcamak, birlik için çaba harcamaktan daha önemlidir.  Önce birleşmeyelim; sorun yok. Kıymetli olan, gelmekte olanı karşılayacak demokratik ittifakları, halk güçlerinin ortak yönelişlerini oluşturmak; mücadelelerin içinde  yanyana olmak ve o döneme cevap verecek program etrafında birleşmeyi başarmaktır.

Arjantin’le Türkiye’nin ekonomik ve siyasi istikrarsızlık tarihi birbirine çok benzer. Biz bu benzerliği 1980’lerin başında, darbeden 2-3 yıl sonra, bir parti program taslağı hazırlarken kullanmıştık. Bakınız “Arjantin Birleşik Komünist Partisi Program Taslağı–1983”. Ancak bu makus tarihi benzerlik, daha sonra da devam etti. 2001’de Türkiye’de “anayasa kitapçığı fırlatma krizi” yaşandı. Arjantin ise 24 Aralık 2001’de moratoryum ilan etti ve borçlarının bir kısmını ödeyemeyeceğini bildirdi. Bankalardaki döviz ve peso hesaplarına el konuldu. Arjantin Peso’su konvertibl olmaktan çıkarıldı. 2 haftada 4 hükümet kuruldu. 3 Hükümet kurulurken yıkıldı. Başbakanlar firar etti.

İşçiler fabrikalara el koydular ve üretimi sürdürdüler. Ama burjuvazi yönetemediğini her şekilde ortaya koyduğu halde, bir iktidar programı olmadığı; topluma devrimci bir çıkış yolu gösterecek siyasal süreç tarif edilemediği için; fabrikalarını yöneten işçiler burjuvazinin kalıcı bir hükümet kurmasının ve patronlarının ülkeye geri dönüp patron koltuklarına yeniden oturmasının seyircisi oldular.

Eğer somut,  birbirini takip edecek gerçekçi adımlardan oluşan, halkın iktidarına giden bir yol haritası tanımlayamazsak; kendisi sistem içi görünse bile, yığınları adım adım iktidara hazırlayacak talepler ortaya koyamazsak ve bütün toplum için, ekonomik ve toplumsal çöküşten çıkışın devrimci yolunu programlaştıramazsak bizim seyredeceğimiz, en iyimser senaryo şudur:

Bizim programsızlığımız,  CHP’nin sağ ile birlikte bir gelecek inşa etme tercihinin önünü açar. Seçim olur.  Muhalefet hükümet olur. Erdoğan “Millet bize muhalefet görevi verdi,” der.  CHP ve müttefikleri  “devr-i sabık yaratmayalım”, “rövanşizm ne kötü şey birader” şiarlarıyla hareket eder. Devlette tasfiye bile yapmaz, tıpkı belediyellerde olduğu gibi. Bu arada İMF’nin kapısını çalar. Saray rejiminin kucağına bıraktığı krizi, maliyetlerini halka ödeterek 3-4 yılda çözer ve fevkalade yıpranır. Erdoğan ise “milleti İMF’ kapısında dilenci ettiler”, “millet kuru ekmeğe muhtaç oldu”, “CEHAPE Zihniyeti”  vb vb vb diye diye muhalefet eder ve ilk seçimde yeniden iktidar olur. Bizim hayatımızdan çaldığı gibi, 15 sene de çocuklarımızın, torunlarımızın hayatından çalar.

O programı hep beraber yapmalıyız.  Ama bir kaç olmazsa olmaz maddesini yazayım;

-15 Temmuz sonrası Erdoğan’ın çıkardığı KHK’ların CB’ye verdiği yetkileri, yeni iktidar en az bir yıl kullanmalıdır.

– AKP döneminin ekonomik ve siyasi suçları sonuna kadar yargıya taşınmalıdır.

– Maliye ve Sayıştay gibi kurumlara, geçmişte cemaat eliyle, sonra KHK ile devletten tasfiye edilen muhalifler derhal geri döndürülmelidir.

– İnfaz yasası değişikliği kapsamı dışında bırakılan tutuklu ve hükümlüler derhal serbest bırakılmalı ve kendilerine yapılan hukuksuzlukları yargıya taşımalarının önü açılmalıdır.

– İzah edilemeyen zenginleşmelerin tamamına el konulmalıdır.

– Varlık fonunun zimmeti, yöneticilerine çıkarılmalı ve mal varlıklarından tahsil edilmelidir.

– Yargı başta olmak üzere devlet kurumlarındaki liyakatsiz   kadrolaşma hızla tasfiye edilmelidir.

– TRT Kanallarından biri TRT YARGI olarak görevlendirilmeli, 24 saat, değişik mahkemelerde görülen AKP-MHP davaları canlı yayınlanmalıdır.

– Yurttaşlık geliri hemen yürürlüğe konmalıdır.

– Suriye’de ve Irak’taki askeri varlığın geri çekilmesi derhal planlanmalıdır.

– Son yıllarda verilen ve doğa katliamına yol açan bütün maden ruhsatları iptal edilmelidir.

Talepleri birlikte listeleyelim.

Milyonlarca işçinin siyasal hazırlık seviyesini yükseltecek siyasi hedefleri de birlikte tartışalım.

Ben de aktüel yazılar yazayım Kuzgun’a.

TEILEN