İktidarın El Değiştirmesi Üzerine Senaryolar

22

Salih Zeki Tombak’ın daha önce Kuzgun Portal’da yayınlanan bu yazısını yazarın izniyle sitemizde yayınlıyoruz.

 

“Cumhur İttifakı dimdik ayakta” Semih Yalçın, 09.05.2020

Presidente de los Estados Unidos Mexicanos (Meksika Birleşik Devletleri Başkanı), aynı zamanda Meksika hükümetinin başkanı ve Meksika Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanı olan Andres Manuel Lopez Obrador, son zamanlarda kameraların önüne geçip birbirinin aynısı olan 3 konuşma yaptı.

Bütün Dünya’da olduğu gibi Meksika’da da korona salgını var.

Başkan her üç konuşmasında da önce Meksika halkına salgın ile ilgili olarak Bilim Kurulunun tavsiyeleri doğrultusunda hükümetin aldığı tedbirleri açıkladıktan sonra; herhangi bir girizgah yapma ihtiyacı  duymadan, “uysa da uymasa da” yaklaşımıyla, muhalefet partilerine ve özellikle Meksika Kurumsal Devrim Partisi’ne ve onun liderine inanılmaz sertlikte sözler söyledi. Obrador, 1908’de Zapata ve Panço Villa ayaklanmaları döneminde atlı milislerin kilise bahçelerine atlarını bağlamış ve atların da mabet bahçelerini kirletmiş olduğundan bahisle, “bunların geçmişinde Katolik inancına saygısızlık vardır” dedi.

Obrador devamla, Kurumsal Devrim Partisi’nin iktidarı seçimle değil, devrimle değiştirmeyi planladığını, iddia ettikten sonra, “zaten adlarında da devrim ibaresi vardır.” dedi.

“Olur mu öyle şey; Obrador, salgın ortamında ve halkın çoğunluğu ekonomik  kriz şartlarında hayatta kalma mücadelesi verirken,  halkın ihtiyaçlarını karşılama konusunda uzlaşmaya ve diyaloğa eğilimli  muhalefete karşı  böyle konuşmalar yapmamıştır” diyorsanız, haklısınız.

Obrador böyle konuşmalar yapmadı, ama bizimki yaptı ve yapmaya devam edecek gibi görünüyor.

Gazeteci Ruşen Çakır, bu olağandışı kavgacı dilin seçim dönemlerinin dili olduğuna işaret ederek, iktidar acaba bir erken, hatta baskın seçime mi hazırlanıyor, sorusu üzerine çeşitli mülakatlar yaptı.

“Erdoğan’ın İktisadi Dehasının Sınava Girdiği Hafta” başlıklı yazımın sonunda “bu ihtimallerin” konuşulmaya başlandığını, ama benim seçim tartışması yapmak yerine, başka bir önerim olduğunu yazdım: “Ben farelerin suya atlamasını izleyelim diyorum. Çünkü bu kadar çok faresi olan gemi görülmemiştir.”

En üste koyduğum, Semih Yalçın’ın  bugün söylediği laf, küpeşte üzerinde verilen pozdur. Şimdi poz, sonra deniz!

ÜÇ BÜYÜK SIKINTI

Ülkenin üç büyük sorunu var.

 Ekonomi Dibe Çökmeye Devam Ediyor.

  • Gerçekten de hafta boyunca Erdoğan ve ekibinin ülke ekonomisini soktuğu krizin yeni derinleşme işaretlerini ve çare diye alınan tedbirlerin çaresizliğini seyrettik. Bir Türk atasözü der ki, “Doların hafızası güçlüdür. Bir kere gördüğü yeri bir daha unutmaz.” Rahip krizinde gördüğü yeri, bu hafta eliyle koymuş gibi buldu.

Dolar kuru 7.26’yı gördü.

Ülkeden sermaye çıkıyor. Dış kaynak gelmiyor. Hükümet uygun koşullarla borçlanma imkanını uzun zaman önce kaybetti. Risk puanımız çok yüksek.  İzlenen ekonomik ve finansal politikaların yanlışlığı nedeniyle bir kur şoku yaşıyoruz. Bu şoka BDDK finansal konularda eleştiri yapan ve yapacak olanları hapis cezasıyla tehdit eden bir genelgeyle cevap verdi. Bankaların yurtdışı işlemlerini neredeyse kapattı. 3 yabancı bankaya işlem yasağı koydu. Bu bankalar hükümetin, finans piyasalarında sendikasyon kredisi bulmak için yetki verdiği bankalar. BNP Paribas aynı zamanda Türkiye Ekonomi Bankası’nın sahibi ve Merkez Bankası’nın ortaklarından.  Bu “icraatların” da maliyeti olacaktır. Zaten, Temmuz’da “denizin bitmiş olacağı” üzerinde geniş bir mutabakat var.

Bütçe İktidarın Tercihlerine Yetmiyor

  • Hükümetin vergi gelirleri hızla daralıyor. Yılın ilk 3 aylık döneminde ekonominin %10’un üzerinde küçüldüğü tahmin ediliyor. İşsizlik, korona virüsten daha hızlı yayılıyor. Milyonlarca aile mutlak açlık eşiğinde. Bu açlığı yardım kolileriyle veya hane başına bir defaya mahsus bin lira vererek; tüketici kredisi ile veya “salgın tedbirlerini gevşettik, evinizden çıktığınıza göre iş bulur, para kazanırsınız” anlayışıyla önlemenin imkanı yok. Sokaklarda, işsiz, aç ve umutsuzların sayısı hızla artıyor.
  •  

Dışarda Savaş, İçeride Beka Kavgası

  • İktidar, Irak’ın Kuzey’inde, Suriye’de ve Libya’da büyük askeri birliklerle savaşı; ve Doğu Akdeniz’de büyük bütçeli bir gerilimi sürdürüyor.
  • Ülke içindeyse verdiği kararlarla ekonomiyi krize sokan, “herkese” savaş açan; kendisini sadece, toplumsal muhalefeti ve muhalif partileri baskı altına alarak sürdürebileceğine inanan olağanüstü bir rejim var. Rejimin bekası için, güvenlik, savaş,  yandaş medya, din alanının kontrol etsin diye seferber edilen Diyanet, hükümetin dayandığı büyük sermaye gruplarının zenginleşmeye devam etmesi, yolsuzluklar, lüks ve israf kalemlerinde yapılan harcamaların büyüklüğü yüzünden, bütçede halkın herhangi bir ihtiyacına ayrılacak para kalmıyor.

Türkiye’nin sadece bütün kaynakları değil; borçlanma kapasitesi de bu süfli rejimin bekası için tüketiliyor.

Sürekli savaş ve büyük gerginlikler gibi olağanüstü durumlar yaratarak veya salgının olağanüstü bir sağlık tehdidi olmasını kullanarak, olağanüstü bir rejim inşasına hız veren iktidar bloku her alanda,  ülkeyi yönetme kabiliyetinin ve dahası niyetinin  olmadığını ortaya koyuyor..

Bütün bunlar hukuksuzluğun, keyfiliğin, kural tanımazlığın ve kurumların tahribinin önünü açıyor. Demokrasinin ve özgürlüklerin alanını daraltıyor. Başta yargı ve adalet olmak üzere sisteme ve kurumlara güveni yok ediyor.

Uluslararası platformlarda da güvensizlik bütün sınırları zorluyor. Sınırlarına mülteci yığarak tehdit edilen, “Eyyyyy..” diye başlayan üslupsuzluklarla seslenilen ticari ve siyasi muhataplarımızla, maske göndererek ilişki tazelemeye çalışılıyor. Boş böbürlenme ve iç siyasete dönük, gerçeklikle bütün bağları kopmuş bir yalan dünyası inşa etmek için ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve ötekileştirme politikaları izleniyor. İç siyasette kısa süreli istismar imkanları yaratmak için, Avrupa ülkelerindeki milyonlarca Türkiyeli “kuşkulu” konumuna itiliyor.

Rejimin kendi bekası için pervasızca sürdürdüğü kutuplaştırma, ötekileştirme ve düşmanlaştırma politikaları, nüfusun daralma eğilimine giren bir bölümünün, daha geniş toplum kesimlerini düşman gördüğü, bölünmüş bir toplum tablosu yaratıyor. Bu “kışkırtılma” hali, silah ve mermi fotoğraflarını sosyal medyada paylaşan ve muhalif siyasetçileri ölümle tehdit edenlerden, tv ekranında “50 komşusunu listelediğini ve öldürmeyi planladığını” anlatanlara kadar, her gün yeni örneklerle bir cinnet halinde tırmanıyor.

Türkiye bu yıkıcı süreci uzun süre taşıyamaz.

Seçimsiz Demokrasi Arayışları

Büyük petrol kaynaklarımız yok. Yüksek teknolojiyle üretim yapan, yüksek katma değer üreten sanayimiz yok. Gelişkin bir tarımımız yok. En büyük imkanımız borçlanmaymış, iktidar onu da sonuna kadar kullanmış görünüyor.  Baskıcı, otoriter, faşist rejimler, sadece halka baskı uygulayan, muhaliflerini terörize eden rejimler değildir. On milyonlarca insanını mutlak açlığa mahkum ederek, sadece baskı ile bir rejim kendisini ayakta tutamaz.

Dolayısıyla bu yıkım sürecinden nasıl çıkarız, sorusu her gün daha güçlü biçimde konuşuluyor.

İktidar kendi bekasının giderek artan toplumsal maliyetinin farkında. Baskı ve zorbalığı gün gün artırıyor. Muhalefeti kriminalize etmeyi amaçlayan kötü niyetli kampanyalarla, hızla çözülen  tabanını konsolide etme amaçlı “darbe” senaryolarıyla ömrünü uzatma peşinde. Ancak bu zorlamalar, rejimin ülkeye maliyetlerini telafisi çok zor düzeye çekiyor.

12 Eylül darbesini yapan cunta bile, “yönetime geçici olarak el koyduğunu” daha ilk günden açıklamıştı. Bugünkü rejim ise her “ne pahasına kalıcı” olmak niyeti sergiliyor.

Pek çok muhalif çevre, demokrasinin en asgari koşulu olan “seçimle gelme ve seçimle gitme” ilkesine sadakat bakımından iktidardan kuşku duyuyor. Çünkü seçilmiş çok sayıda HDP’li Belediye’ye kayyım atayarak, 31 Mart seçimlerinde İstanbul seçimlerini her türlü hukuk dışı yöntemle iptal ettirerek; Korona salgını esnasında, muhalefetin elindeki yerel yönetimlerin halka hizmet ve destek götürmesini her türlü zorbalıkla önleyerek ve yerel yönetimleri “ayrı baş çeken, paralel yapı” şeklinde tarif ederek, seçim kaybederse iktidarı devredeceğine dair derin bir kuşku yarattılar. Seçimlere hile karıştırma, seçim yasa ve usulleri hakkında keyfi değişiklikler de iktidarın kirli sicilinin diğer unsurları.

Gene de seçim yapmaktan tamamen kaçınacaklarına dair bir iddiada bulunmak şu an itibariyle aşırı yorum olur. Olağanüstü haller yaratarak olağanüstü bir rejimi sürekli hale getirdikleri ve böylece olağanlaştırdıkları doğrudur.  Buradan hareketle “seçimsiz bir demokrasi” veya Azerbaycan benzeri, muhalefet partilerinin “seçime katılamadığı bir demokrasi”yi tercih edecekleri aşikardır. Muhalefetin seçimlere katılımını İçişleri Bakanlığı icraatlarıyla, medyadan faydalanmada aşırı eşitsizlikler yaratarak, güdümlü YSK kararlarıyla, seçim gecelerinde AA üzerinden yürütülen kumpaslar ve “atı alan Üsküdar’a geçti” oldu bittileriyle, YSK önüne polis yığarak, seçilmişlere, sonradan icat edilen bahanelerle mazbatalarını vermeyerek ve seçilmişlerin yerine kayyım atayarak ve dokunulmazlıkları kaldırıp seçilmiş millet vekillerini emir-komuta yargısının kararlarıyla cezaevlerine kapatarak, SINIRLAMA tecrübesinde epey pratik yapıldı.

HDP’ye, bu sayılanlara ek olarak operasyonlar, tutuklama kampanyaları, linç girişimleri; parti binalarının önünde, devlet eliyle kurumsallaşmış provokasyonlar inşa etme; bina önlerine polis yığarak  parti çalışmalarını kriminal hale getirme; medyada sonsuz iftira kampanyaları vb vb  uygulanıyor.

Medyanın muhalif seslere tamamen kapatılması; çok sayıda gazetecinin hapse atılması ve en düzen içi muhalefeti bile, ekrana çıkarttığı için astronomik para cezalarıyla çökertilmek istenen tv kanalları  gündelik gerçeğimizdir.

O yüzden dışarıdan bakan hiç kimse burada yaşanan “şey”in demokrasi olduğuna inanmıyor. Biz de içeriden bakıyoruz ve biz de inanmıyoruz. Ama vazgeçmiyoruz da…

Türkiye toplumunun yönetimlerin seçimle belirlenmesi konusundaki köklü inancını hesaba katmayan ve seçim yolunu tamamen tıkayan bir iktidarı sürdürme hayali aşırı cüretli bir hayaldir.

İktidar blokunun, ağır ekonomik kriz koşullarında seçime gitmek istemeyeceği açıktır. Bu durumda baskın veya erken bir seçim yerine, mümkün olan en geç tarihte seçim yapmayı tercih edecekleri de öyle.

Fakat soru şudur: Saray rejiminin o kadar ömrü var mı? Başka bir deyişle milyonlarca insanın işsiz, aç ve umutsuz olduğu koşullara çözüm üretemeyen bir iktidar sadece zorbalık ve baskıyla ömrünü uzatabilir mi?

İKTİDARIN DEĞİŞMESİNE DAİR SENARYOLAR

  • İktidar durumun vahametini görür ve makul bir takvimle erken seçime gider. Seçimleri kaybeder. İktidarı demokratik geleneklere uyarak devreder. Yeni iktidar içeride ve dışarıda güven verici bir başlangıç yapar. Ekonomik enkazı
  • IMF ile anlaşma yapıp yeni borçlar alarak ve eski-yeni borçları halkın sırtına yıkarak kaldırmaya çalışır. “Rövanşist davranmama, kimsenin ekmeğiyle oynamama” gerekçeleriyle herkesin çaldığını yanına kar bırakır. 5 büyük Saray müteahhitinin İngiliz Mahkemelerinin yetkisine verilmiş sözleşmeler üzerinden halkı sömürmeye devam etmelerine suç ortağı olur. Mesela İBB’nin Belediye kadrolarındaki AKP militanlarını yerlerinde tutarak işleri içeriden sabote etmesinin sorumlusu olması gibi, devlet içindeki kadrolaşmayı tasfiye etmeyerek, halk düşmanı faaliyetlerin devamından sorumlu olur. “Basın özgürlüğü” gerekçesiyle medyadaki çeteleşmeyi himaye eder. Böyle bir iktidara AKP içeriden ve dışarıdan göz açtırmaz. İlk seçimde sorunları muhaliflerine çözdürmüş olarak yeniden iktidara gelir.  Bu yöneliş seçimlere halkın gücünü ve rızasını, kendi üzerinden sisteme aktaran ve seçimlerden halkın katılımını dışlayan bir iktidar yapısı ile çıkmayı hedefleyen bir muhalefet blokunun yönelişi olabilir ve böyle bir yönelişin aktörleri mevcuttur.
  • Yeni iktidar, ilk iş, infaz yasasındaki düzenlemelerin dışında kalan siyasi tutuklu ve hükümlüleri evlerine gönderir. KHK ile devletten ayıklanmış, kumpasçı cemaat militanları dışındaki herkesi devlete davet eder. AKP iktidarının yolsuzluklarının, haksız ve izah edilemez zenginleşmelerin üzerine, 15 Temmuz sonrası çıkarılmış KHK ve yetkileri kullanarak gider. Ülkenin yağmalanmış kaynaklarını kısa sürede ülkeye geri verir. Devlet içindeki liyakate değil, sadakate dayanarak gerçekleştirilmiş kadrolaşmayı radikal şekilde tasfiye eder. Yandaş medyanın hesaplarını maliyenin yeni hesap uzmanları ile incelemeye alır. Vb vb. Bu yöneliş, halkın gücünü ve rızasını halkın katılım kanallarını sonuna kadar açarak; seçimlere halk güçlerinin ittifakını örerek, diğer muhalif güçlerle, halkçı bir merkez üzerinden ilişkilenerek iktidara taşıyacak bir muhalefet blokunun yönelişi olabilir. Bu yönelişin aktörleri kısmen mevcuttur. Yakın gelecekte, aylarla ölçülecek sürelerde toplumu geleceğe taşıma yeteneği geliştirebilecek unsurlardır.
  • İktidar gelecekte işlerin daha da fena olacağını idrak ederek baskın bir seçim kararı alabilir; zorbalıkla kirletilmiş bir seçim kampanyası dönemi ve hilelerle örülmüş bir seçim gecesi planlar. Baskın kısmı hariç, diğerlerinin sonuç alıcı olmadığını 31 Mart ve 23 Haziran’da öğrenmiş olmalılar.  Seçimi iktidar kazanırsa zaman kazanmış olmaz. Ve ikinci bir seçim şansı bulamaz. Muhalefet kazanırsa ne olacağını yukarıda yazdım.
  • Hükümet seçim kararı alamaz. İşler her geçen gün daha kötüleşir. Geminin batmakta olduğunu gören fareler gemiyi terk eder, beslenmeye devam edebilmek için kendilerine başka gemiler arar. Bugün “Diken”de yayınlanan habere dönelim. MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın, Bahçeli’nin 2011’de söylediği “Üç Hilal’in tek başına iktidarı artık bir zorunluluktur.”  Cümlesini twitterda tekrarlamış.  Böyle bir “hayalleri” varsa, seçim isteyecekler, TBMM’de seçim kararı çıkacak. Sonra seçime girip tek başına iktidar başarısıyla sandıktan çıkacaklar. Tabii haberi okuyan herkes, bununla bir seçim ima edildiğini düşündü.  “Cumhur ittifakı dağılıyor mu?” soruları karşısında Semih Yalçın “Cumhur İttifakı dimdik ayakta” cevabını vermiş. Gemi su alıyor. MHP AKP’nin ülkeyi soktuğu yıkım sürecinin destekçiliğinden kendisini ayırmak ve seçim sürecine öyle gitmek istiyor olabilir.  Veya AKP gemisi nasıl olsa batıyor, giderayak bir şeyler daha koparayım, pazarlığı yapıyor olabilir. Her iki durumda da “AKP gemisinin batma olduğu”nun farkındadırlar ve bir gözleri denize bakmaktadır.

AKP içinden vekil, belediye başkanı, meclis üyesi, parti yöneticisi konumunda olup gemiden atlayacakları da göreceğiz. Bu süreç iktidarın meclisteki çoğunluğunun zayıflamasıyla ve hatta kaybıyla sonuçlanabilir. Hükümetler artık meclisten güvenoyu almıyorlar. Ama Meclisteki çoğunluğunu kaybetmiş bir iktidar vurdumduymaz davranırsa, çözülme daha da hızlanır.

Elbette iktidara yanaşmış sermaye çevreleri, medya patronları, menfaat çeteleri, magazin dünyası süprüntüleri, hatta gidişattan zarar görürüz, korkusunu yaşayan tarikat yapılanmaları iktidarla arasına mesafe koyma ve bunu görünür kılma gayretine girerler.

Bu durumda bir iktidar boşluğu doğar.  Ulusal ve uluslararası düzeyde telkin ve yönlendirmeler söz konusu olur. Bir ihtimal AKP’nin de içinde bulunduğu bir seçim hükümeti kurulur.

  • Ekonomi durur. İşsizlik, açlık ve umutsuzluk bir sonraki yazımda açmaya çalışacağım toplumsal tepkilere ve öfkeye yol açar. Benzer durumlara yol açan ve suçları yüzünden iktidarı kendi rızasıyla ve demokratik yol ve yöntemlerle devredemeyen, “olağanüstü rejimlerin” düştüğü duruma düşer. Meşruiyetini ve icra gücünü kaybeder. Ve iktidarı devretmek ister.

Her durumda Türkiye’yi korumak/kaybetmemek isteyen ve toplumsal öfkeleri sisteme yönelik tehdit olarak gören güçler, halkın tepkisinin önüne geçer.

İki örnek vereyim. Birincisi komşumuz Yunanistan’dan. 1974 Temmuz’unda Albaylar Cuntası Kıbrıs’ta darbe yaptırır. 20 Temmuz’da TSK Kıbrıs’a çıkar. 23 Temmuz’da Cunta “iktidarı sivillere devretmek istediğini” bildirir. Eski Başbakanlardan Karamanlis, sürgünde olduğu Paris’ten uçağa biner gelir. 24 Temmuz’da ne seçim, ne başka bir demokratik usule başvurulmadan “Başbakan” olur. İki Komünist Partisi dışındaki partilerden bir hükümet kurar. Cuntacılar tutuklanır.

“Bizde böyle şey olmaz” diyenlere gelsin ikinci örnek:

2000 krizinde, “akıllarına kim düşürdüyse”, Kemal Derviş, Ecevit’in Başbakan, Bahçeli’nin Başbakan Yardımcısı olduğu DSP-MHP Hükümetinin “daveti” üzerine, 3 Mart 2001 tarihinde Türkiye’ye geldi. Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olarak, ekonomiyle ilgili bütün yetkileri elinde topladı. İMF krediyi, hükümete değil; Kemal Derviş’e açtı.

Bunlar muhtemel senaryolardan sadece bir kaçı. Dil çürük dişe gidermiş; 15 Temmuz çürüğünden dolayı AKP’nin dili hep “darbe” tezgahına gidiyor. O suda bir daha yıkanamazsınız. Hayat ezberlerinizdeki ayak izlerine basarak ilerlemez.

Şimdi ülkenin geleceğine halkın birleşik iradesini güçlendirerek sahip çıkmaya hazırlanma ve farelerin gemiden atlamalarını seyretme zamanı.

TEILEN