Erdoğan’ın İktisadi Dehasının Sınav Haftası

27

Salih Zeki Tombak’ın daha önce Kuzgun Portal’da yayınlanan bu yazısını yazarın izniyle sitemizde yayınlıyoruz.

 

Keynes’in 1929 Krizini, birkaç yıl öncesinde bile öngöremediği söylenir. Krizi öngörememiş olması Keynes’in iktisatçı olarak değerini tartışmaya açmamıştır.

Erdoğan’ın “iktisadi dehasının” sınanacağı bir döneme, belki de haftaya girdik.  Gelişmelerin iktisadi yaklaşımlarından başlayarak, neleri tartışmaya açacağını hep beraber göreceğiz. Çünkü Türkiye artık bir şeffaflık, bir aleniyet dönemine giriyor.

“Dünya’nın En Başarılı Mücadelesi”

Saray rejimi, Dünya’da kendisinden başka hiçbir kurumun tekrarlamadığı veya teyid etmediği bir başarı öyküsüyle sarhoş. Hatta öyle ki, Saray’ın “iletişim başkanı”nın kullanmakta olduğu vakıf arsası haberini yapan muhabirlerin tutuklanma gerekçesi bile “Corona pandemisine karşı mücadelede hükümetin yarattığı başarıyı gölgelemeye teşebbüs” suç tanımıyla hakim kararı olarak tarihe geçti.

“Başarı” gerçek veya değil; tedbirler gevşetilecek ve ekonomik faaliyetlerin canlandırılması için ahali sokağa salınacak.

Salgın öncesi işsiz olanlara, salgınla birlikte eklenenler, kayıt dışı çalıştığı için istatistiklerde görünmeyen yeni işsizler, günü birlik işlerde çalışan mülteciler, düzenli geliri olmayanlar vb için hükümetin açıkladığı bütün paketlerden yapılan ve yapılacak olan biner liralık destek ödemeleri, işsizlik fonundan yapılan ödemeler dahil,  3. Etap başvurularıyla birlikte 7.5 milyar liraya  ulaşacak.

Türkiye topluma salgınla birlikte hızla derinleşen ve yıkıcı etkileri giderek daha görünür hale gelmekte olan krize, büyük bireysel borçluluk yüküyle girdi. Kredi kartları, tüketici ve konut kredileri kriz ve işsizlik dalgasıyla birlikte hane borçları çevrilemez hale geldi. En yoksul toplum kesimlerine ek olarak orta sınıflar da elindekileri kaybetme, yaşam standartlarını çok aşağıya çekme mecburiyetiyle karşılaştı.

Kamu bankaları, orta sınıf mensuplarından, borcunu belki bir gün ödeyebileceği umulan başvuru sahiplerine, onlar yirmi, otuz bin tl talep etmişlerse de, iki-üç bin liralık tüketici kredileri veriyor..

Salgın nedeniyle temel ihtiyaçlara daralmış toplam talebin bu kadar “destek” ile canlandırılabileceğini kimse ummuyor. Bu şartlarda 2020 yılının başından bu yana, toplanan vergiler, Merkez Bankası kaynakları, İşsizlik fonunda birikenler, iç borç ve Merkez Bankasının bastığı 55 milyar lira ile birlikte toplam 536 milyar lira parayı harcamış; ancak  bu kadar paradan, en yoksullar için sadece 7.5 milyar lirayı gözden çıkarabilmiş bulunan hükümetin, iki yakasının bir araya gelmesi ihtimali yok.

Alış veriş olmayınca, üretim olmayınca, üretilen satılamayınca, gelir olmayınca, vergi de olmuyor.

AKP iktidarı döneminde en büyük sermaye grupları varlığını korudu. Koç, Sabancı başta olmak üzere, TÜSİAD burjuvazisi buharlaşmadı. Aksine, zaman zaman gerilimler yaşansa da  büyük sermaye AKP ile uyum içinde çalışıyor. Koç grubunun hakimiyetindeki MESS, işçiler iş yavaşlatmaya niyetlendiğinde, valiyi arıyor,  çevik kuvvet derhal Arçelik fabrikasının içine dalıyor.  Gözaltı yapıyor. Zannedildiğinin aksine eskiler tasfiye olmadı ve bütün büyük sermaye AKP yanlılarından oluşmadı. Büyük sermayeye  %25 civarında yeni grup eklendi. İktidarın genel olarak üzerinde durduğu sınıfsal zemin büyük sermayedir. Ama ayrıcalıklı ve öncelikli olan gruplar her zaman olmuştur. Şimdi de, büyük sermayenin tümünün işleri tıkırında olmakla beraber, kamu kaynaklarının akıtıldığı “5 Müteahhit” ve benzerleriyle yürütülen “organize işlerin” likiditesi kesilemiyor. Onlara verilen taahhütler mutlaka yerine getiriliyor. Çünkü onlar “yabancı” sayılmaz, aileden.

Diyanet “örgütünden” tasarruf yapılamaz, çünkü dini alanın kontrolü çok önemli. İşçiden tasarrufa benzemez hoca efendilerden tasarruf.

Adı “İtibar” olmuş israftan, tasarruf yönünde en küçük bir emare söz konusu değil.

Turizmden gelen 50 milyar dolar bu sene yok. AB, bu yazın sonuna kadar “Şengen bölgesinden çıkış ve bölgeye dışarıdan giriş” olmasın konusunda mutabık. Rusya’da salgın hızla yayılıyor. Bir tane Rus’un Antalya’ya geleceğini kimse hayal etmesin.

ABD’nin ve AB’nin büyüme rakamları çıktıkça, görülüyor ki, ihracatımızın büyük bölümünü gerçekleştirdiğimiz ekonomiler ciddi bir daralma yaşayacak. Türkiye’nin üretim girdilerini ithal edecek kaynağı olsaydı bile ürettiğini ihraç etmeyi umduğu pazarlar görünür gelecekte Türkiye’nin ihraç ürünleriyle ilgilenmeyecek.

Salgına Karşı Değil, Halka Karşı Mücadele

İktidar ve devlet içindeki müttefikleri Türkiye’yi 4 cephede savaştırıyor. Kürt nüfusun yoğunlaştığı şehirlerde sürekli bir OHAL havası inşa edildi. 31 Mart’ta halkın iradesiyle seçilmiş 65 belediyeden 6’sına KHK bahanesiylee mazbataları verilmemişti. Daha sonra 40 belediyeye de kayyım atandı. Belediye eş başkanlarının içinde halen görevinin başında olanların sayısı 20’nin altına düştü. Salgını fırsat bilerek en son 8 HDP’li belediyeye kayyım atayan fırsatçılık, şimdi de salgına karşı halkı merkeze alarak mücadele eden Kars Belediye eş başkanlarını Ayhan Bilgen ve Şevin Alaca’yı hedefe koydu. Doğrudan “Kardeş Aile” ve Dayanışma ilişkilerini suç haline getirerek, yandaş medya ve aktroller üzerinden yürütülen saldırının yeni bir kayyım atamasını hedeflediği açık. Bu gerekçelerle Kars’a kayyım atayabilirlerse aynı gerekçelerle halka yardım kolisi götüren, aşevi açan, bedava ekmek dağıtan CHP’li belediyelere de kayyım atamanın yolunu açmış olacaklardır.  Dolayısıyla Saray rejimi, salgına karşı mücadele ediyor görünürken gerçekte halka ve halkın iradesine karşı savaşıyor.

Saray rejiminin demokrasinin en asgari koşulu olan seçme ve seçilme hakkını tanımadığı artık aleni bir bilgidir.

Ekonomide her türlü ekonomik veriyi makyajlayarak; bilgi gizleyerek ve yalan söyleyerek, halka anlattıkları “ekonomi uçuyor. Dünya Türkiye’nin merkezinde olduğu bir yeniden kuruluş yaşıyor. Herkese biz yardım ediyoruz.” Masalı, halkın kendi hayatındaki kitlesel işsizlik, yoksullaşma ve açlık duvarına çarparak un ufak oluyor.  Rejim halkına iban numarası gönderen; üç kuruşluk maskeyi dağıtmayı iki ayda beceremeyen ve ABD’ye “maske ve tıbbi malzeme yardımı yaptım” diyen bir iktidardır.

Ekonomi konusu artık alenidir, şeffaftır.

İktidarın salgına karşı verilen mücadelede halkı umursamayan yaklaşımı; bilgi gizleme ve yalanla yürüttüğü “büyük başarı kazandık” iddiası da hızla şeffaflaşıyor.

Başarısızlıklar görünür oldukça iktidarın zorbalığa yönelişi yoğunlaşıyor. İktidarın güçten düşmesiyle, zorbalık eğiliminin güç kazanması  ve halka karşı bir savaşa dönüşmesi sürdürülebilir bir yönelim değildir.

Savaştan Tasarruf Yok

Saray rejimi ve “devlet içindeki ortakları” Türkiye’yi Irak’ın Kuzeyinde, “operasyon” adı altında savaştırıyor. Her gün sınır ötesinde hareket halinde olan büyük kara birlikleri, her gün bu birliklere hava desteği veren veya operasyon yapan  hava kuvvetleri; akan kandır ve oluk gibi akan paradır. Kaldı ki, Kürt Federe Devleti yönetimine de, Irak Merkezi Hükümetine de, bu operasyonlara rızalarını, sessizliklerini veya bazen işbirliklerini satın almak için ödenen nakit veya siyasi rüşvetler de söz konusudur.

“Kürtler bir statü sahibi olmasın” anlayışıyla yürütülen bu savaş İran’ın başına çökmüş molla rejimi gericiliğinin, her gün Kürt  idam ederek işlediği insanlık suçlarında ortağı olmak anlamına geliyor.

Suriye’de Fırat’ın doğusunda ABD ve Rusya’nın icazetiyle gerçekleşen ve devam ettirilen bir işgal var. Fırat’ın Batısı’nda, Afrin, Cerablus, Dabık, El Bab  bölgelerinde devam eden, gene “Kürtler hiçbir yerde huzur bulmasın” anlayışıyla yürütülen bir işgal ve demografik yapıyı değiştirme faaliyeti var. Türkiye kendi Kürt vatandaşlarının Suriye’deki akrabalarıyla komşu olmaktansa, bölgeye taşıdığı ve yerleştirdiği örgütlerle; cihatçı çetelerle, El Nusra ile, kılık değiştirmiş DEAŞ’çılarla komşu olmayı tercih ediyor. Ülkenin ve halkın başına onlarca yıl sonu gelmeyecek bir bela açıyor.

Hem bu bölgelerde konuşlanmış ciddi büyüklükte birliklerin, hem de cihatçı çetelerin masrafları var. Bu işler bedavaya olmuyor.

İdlib’de Kürt yok. Oraya 22 bin asker, iktidarın ve devlet “akıllılarının” müttefiki “ÖSO”  yığılmış durumda. Cihatçı örgütlerin son kuluçka bölgesini korumak ve bu terör yapılanmalarını bütün dünyanın gözü önünde himaye etmek için, İdlib’e de oluk oluk para akıtılıyor.

Tabii Libya’da hali hazırda, kara, deniz ve hava kuvvetlerinin, cihatçı müttefiklerle müştereken yürütmekte olduğu bir savaş var. O savaş da bedavaya yapılmıyor.

Doğu Akdeniz’deki deniz ve hava kuvvetleri faaliyetlerini de aynı şekilde, sürekli harcama yaparak sürdürmekteyiz. Çünkü “savaştan tasarruf”  yapılmıyor.

Geliyoruz Erdoğan’ın ekonomik görüşlerinin sınav haftasına!

Kur Şoku Geliyor!

Türkiye’nin hem kamu, hem özel sektör üzerinden yaklaşık 450 milyar dolar dış borcu var. Bunan 170 küsur milyar doları bu yıl vadesi dolan borçlar.

Üretim yapmak için ithalat yapmak zorundayız.

Enerjiyi dışardan satın alıyoruz. İran ve Rusya’nın, Avrupa’ya en fazla 110 dolara sattığı doğal gazı Türkiye 280 dolara alıyor. Böyle bir siyasetçi topluluğu; böyle bir bürokrasi ve iktidar, dünyada görülmemiştir.

Sonuçta zaten yanlış yatırım tercihlerinin; ülke kaynaklarının hunharca yağmalanıp yurt dışına çıkarılmasının; akıl almaz bir lüks ve israfın ve sonuçta dünya ekonomisinde yaşanan parasal değişimlerin etkisiyle girilmiş olan ekonomik kriz süreci rahip Bronson krizinde yaşanan kur şoku ile derinleşti. Rahip işi “tatlıya” bağlanmış olsa da şokun etkisi ekonomiden temizlenemedi.

Ve iktidar kur oynaklığını önleme takıntısıyla, dolar kurunu önce 5.50-5.70 aralığında, sonra 6 liranın altında; sonra 6.80’in altında ve nihayet 7tl’nin altında tutmak için, pek ala verimli bir alanda kullanabileceği yaklaşık 65 milyar doları kamu bankaları üzerinden kura müdahale etmek için saçtı.

Nihayet geçtiğimiz Cuma günü son savunma hattı da yarıldı ve dolar kuru 7 tl’nin üstüne çıktı. Bu defa rehin alınmış bir rahip de yok ki, uçağa koyup gönderelim. Ekonomik kriz ve Merkez Bankası’nın çaresizliğinin belirginleşmesiyle kur, her türlü spekülasyona açık hale geldi.

Çünkü Merkez Bankası sadece kendi rezervlerini değil; kendisinde teminat olarak bulunan, bankalara ait döviz  mevduatı munzam karşılıklarını da, Saray’ın ekonomik dehasının fantazileri uğruna eritmiştir.

“Takas hattı açar mısınız diye?”, uçakla maske gönderilen, Başkanına telefon edilen, pazarlık başlangıcı olarak S-400’lerin aktıvasyonu ertelenen ABD’nin Merkez Bankası’ndan olumlu cevap alınamadı. O kapı hem siyasi, hem de finansal nedenlerle kapalı.

İMF tıpkı FED gibi, ABD’nin belirleyici olduğu bir kurum. Aynı siyasi engeller burada da geçerli. Şeffaflık  ve Merkez Bankasının bağımsızlığı başta olmak üzere bir dizi başlangıç koşuluyla masaya oturuluyor. İMF, istenilen kredinin “kur 7 tl’yi aşmasın” gibi bir fantazi uğruna mı;  yoksa inşaata mı; yoksa saray yapımına mı kullanılacağı konusunda karar verici olmak istiyor. Bütçe harcama kalemlerinde tasarruf talep ediyor.  Vs vs.

İMF kapısı iki taraftan da kapalı. AKP 5 müteahhit firmayla yaptığı uzun vadeli sözleşmelerin ve Rusya ile yapılan enerji kontratlarının didiklenmesini hiç istemiyor.

Bu kapı da kapalı.

İktidara güven duyulmadığı için yabancı sermaye ülkeyi terketti ve terkediyor. Yerli sermaye de yurt dışına kaçıyor. Dolayısıyla kimsenin Türkiye’ye yatırım yapması gündemde değil.

TL konvertibl bir para olmaktan Merkez Bankası kararlarıyla çıktı.

BDDK’nın özel bankalara kredi vermeleri ve ellerindeki dövizleri ve dövizle borçlanma imkanlarını, yurtdışındaki teminatları dahil,  Merkez Bankasına vermeleri yönündeki baskılarıyla “serbest piyasa ekonomisinin” tabutuna son çiviler çakıldı.

Merkez Bankası Erdoğan’ın “ekonomik dehasının” talimatlarına mutlak bir itaat ile enflasyonu düşürmek için faiz indirimi yapa yapa, tl’nin reel getirisini eksi pozisyona getirdi. Böylece herkesin dövize yönelmesini sağladı. Enflasyon bu yolla düşmeyince, Saray talimatıyla enflasyon düşürme yoluna gitti.

Şimdi Erdoğan’ın tezi doğruysa, hem para basıp; hem tl faizini indirip, hem de kuru sabit tutmanın mümkün olduğunu bu hafta göreceğiz.

Veya kur hızla yıkarı gidince çok yüksek bir faiz artırımı ile kuru tutmaya çalıştıklarını göreceğiz. Bunun bir çare olmadığını da bilerek.

Veya bir ekonomik intihar teşebbüsü olarak, döviz hesaplarıyla ilgili bir hükümet tasarrufu izleyeceğiz.

Diyanet İşleri Başkanı geçen hafta, Arapçasını da okumayı ihmal etmeden dedi ki, “Yönetenlerin bir mala ihtiyacı olursa, halkın malını alabilir.” Malı olanlar düşünsün.

Saray rejimi kendisini bitirdi. Şimdi  bu bitişin tarihini, erken mi, baskın mı olur, seçimin zamanlamasını konuşuyoruz. Saray ise bir “darbe” edebiyatıyla gidişini dramatize etme telaşında.

Ben farelerin suya atlamasını izleyelim diyorum. Yoğun bir trafik ve iğrenç bir görüntü olacak. Çünkü bu kadar çok faresi olan gemi görülmemiştir.

TEILEN