Devlet’te Eski Akıl, Yeni Akıl: Sirte ve İdlib

24

Salih Zeki Tombak’ın daha önce Kuzgun Portal’da yayınlanan bu yazısını yazarın izniyle sitemizde yayınlıyoruz.

 

Suriye, Erdoğan’ın, kendisini “Eş Başkan” zannettiği “Büyük Ortadoğu Projesi ” saldırısına uğramadan önce,  Cilvegözü Kapısı’ndan çıkıp, Bab-el Hava Kapısı’ndan  Suriye’ye girerek Halep’e, Rakka’ya, Şam’a, Kuneytra’ya defalarca gittim.

Suriye Hükümeti İsrail’in yakıp yıktığı, Golan eteğindeki eski Kuneytra’yı, siyonist vahşetin sergilendiği bir açık hava müzesi olarak olduğu gibi bırakmış; şehri yeniden yanlış hatırlamıyorsam kuzeydoğu  tarafına kurmuştu.

Golan eteğindeki İsrail kontrol noktasına kadar yürümüş, “hatıra korusuna” ağaç dikmiştik.

Edward W. Sait’i bilirsiniz, Şarkiyatçılık-Orientalizm kitabıyla ünlü olduğu kadar; Filistin’e örülen yüksek duvara protesto için taş atan fotoğrafı ile de ünlüdür. Biz Kuneytra’ya gitmeden kısa süre önce ölmüştü. Kendisini yadetmek için, Golan eteğindeki İsrail tel örgülerinin dibinden İsrail’in tepedeki radar üssüne doğru Edward Sait’in attığı gibi taşımı atmış, fotoğrafımı da çektirmiştim,  kafileden birine.

Suriyelilerin de, bizim de, Suriye ile dost olduğumuzu zannettiğimiz zamanlardı.

Cilvegözü kapısında Suriye’den güneye Ürdün’e, Lübnan’a, Filistin’e, İsrail’e, Mısır’a, Suudi Arabistan’a, Libya’ya, Tunus’a, Cezayir’e Türkiye’den ihraç malları taşıyan TIR’lar uzun kuyruklar oluşturuyordu. Karşı tarafta da geri dönen binlerce TIR uzun kuyruklar halindeydi.  Yollar TIR’larla doluydu.

Suriye Ortadoğu’nun ve Kuzey Afrika’nın kapısıydı. Ve ardına kadar açıktı.

AKP-Cemaat koalisyonu iktidardaydı. ABD’nin başını çektiği emperyalist-siyonist bloka hizmet ederek, ülke içindeki iktidarını sağlamlaştırmak Erdoğan ekibinin öncelikli hedefiydi. Güce ve zenginleşmeye aç bir siyasi ekip için Türkiye müthiş iştah açıcı bir siyafet sofrasıydı. İkinci hedef ise, emperyalizmin Büyük Orta Doğu Projesinin Arap ülkelerindeki taşeronu Müslüman Kardeşlerin önünü açmak; bu örgüt üzerinden Arap Dünyasında güç ve mevzi kazanmak idi.

Gerçekten de İhvan, Tunus’ta ve Mısır’da seçim kazanmış; Libya’da Kaddafi’nin feci şekilde öldürüldüğü ayaklanmada önemli rol oynamış ve Suriye’nin mahvolması sürecinin başını çekmiştir. “Soysuz köpek sürüye kurt getirir” atasözümüz var. Deaş’ın, El Kaide’nin Suriye’ye çullanmasının kapısını bu örgüt açtı.

Ve Suriye’de Baas’ın direnmesiyle, İran ve Rusya’nın Suriye ile ittifak kurmasıya,  işgal hareketi durduruldu. Türkiye’nin “Dimyat’a pirince giderken”, Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika’ya açılan kapısı kapandı.

“İhvan-ı Müslimin/Müslüman Kardeşler” derken, Arap ülkelerinde batı yanlısı rejimlerin ahlaki çürümüşlüğünü, vahşi sömürüsünü eleştirerek güçlenen; ama aynı zamanda bu rejimlerin Komünist Partilere karşı hukuk dışı, örtülü, karanlık faaliyetlerinin maşalığını yapan; rejim adına anti komünist sokak saldırıları ve faili meçhul cinayetler gerçekleştiren ve daima emperyalistlerin istihbarat örgütleriyle teması olan bir örgütten bahsediyorum.

Tanıdık geldi değil mi?

Suriye Politikası Kimin İşi?

Suriye’yi yangın yerine çeviren savaşa, Türkiye’nin  benzin dökmesinin müsebbibi kimdir?

Tabii ki, Erdoğan liderliğindeki AKP iktidarı bu dönemin siyasi sorumlusudur. Ancak Rusya uçağının düşürülmesi olayından biliyoruz; uçağı “ben düşürttüm” yarışı bir süre sonra yerini  “cemaat provokasyonu” izahına bıraktı.

Erdoğan’ı eleştirmektense, artık görevinde olmayan ve siyasi  bir figür olarak etkili olmaktan uzak görünen, dönemin Başbakanı, daha önce Dışişleri Bakanı ve daha önce dış politika baş danışmanı olan Ahmet Davutoğlu’nu Suriye politikasının mimarı ve  baş sorumlusu göstermek herkesin kolayına geldi.

Davutoğlu “Evet ben başbakandım ama, Suriye politikası devlet politikasıydı” açıklaması yaptığında, başkalarını bilmem, ama ben şaşırmadım..

Türkiye’nin devlet aklı, ekonomiyi ve çalıp çırpma işlerini “sivil siyasetçiye” bırakır; ama devrimci ve sosyalist muhalefet, işçi hareketi, Kürt meselesi, uluslararası işler, komşuların iç işlerine burun sokma, Kıbrıs, Batı Trakya, “Dost ve Kardeş Azerbaycan’da darbe” vb  politikalarını belirlemek ve yürütmek sivillere bırakılmaz. Tabii, “üniformalı/üniformasız devlet”ten konumunun avantajlarından faydalanarak cebini doldurmaya bakanlar bulunmaktadır.

Aynı şekilde bazı sivil siyasetçiler her şeye kendilerinin karar verdiğinden emin olabilir.

Muhalefetten bir örnek vereyim. CHP içinde “deve dişi gibi” emekli Büyükelçiler varken, şaibeli şekilde DEAŞ’a esir düşen ve kurtulduktan sonra, CHP’nin hiçbir kurulunda tartışma konusu olmadan, Kılıçdaroğlu tarafından,  partinin “Dış İşlerinden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı” koltuğuna oturtulan Musul Konsolosu Öztürk Yılmaz’ın bu “başarısını” nasıl açıklayabiliriz? Bir başka CHP’liden, “Genel Başkanımızın, parti kurulları dışında görüştüğü bağlantıları var” cümlesini duyduğumu hatırlıyorum.

Ana muhalefet partisi başta olmak üzere muhalefet partilerini boşlamayan; Vatan Partisi ve BBP gibi en küçük ve “alet” olmaya teşne olanlarını doğrudan araçlaştıran  bir devletten sözediyorum. İktidarların bu devlet aklının nüfuzu altında nasıl bir evrim geçirebileceğinin en uç örneği AKP’dir. Olmadığı hiçbir şey kalmadı.

Bu devletin, geçmişte de Suriye’de İhvan’ın her ayaklanma teşebbüsüne destek verdiğini yazmıştım. O zamanlar AKP yokt Baba Esat, durup dururken PKK’ye ve Türkiyeli diğer devrimci örgütlere Bekaa Vadisini, devrimcileri sevdiği için açmadı.

Devlet Aklı da Halkın Rızasına Muhtaç!

Siviller seçim kazanmak, iktidar olmak ve iktidarda kalmak ister.

Devlet aklı  ise, kendi faaliyetlerini topluma onaylatacak, toplumsal rıza üretecek bir sivil siyaset ister. Siyasal islamcı olur, milliyetçi  olur, demokratk solcu, muhafazakar, muhafazakar liberal, vb vb rıza üretebiliyorsa; devlet aklı onu, bir şekilde dönüştürür. En ucunu söyleyeyim. Suriye-İdlib’de Heyet Tahrir-üş Şam örgütünü üniforma değiştirerek TSK’ya yedeklemeye çalışan ve bunda bir ölçüde başarılı olan mekanizma, devlete rağmen AKP’nin politikası mıdır? Veya Lİbya’da Serrac Hükümeti adına, TSK’nın ilgili karargahının sevk ve idaresi altında savaşan cihatçılar veya bizzat Libya’nın İhvancıları AKP iktidarının emrinde mi savaşıyorlar?

Özetle, Ortadoğu’nun kapılarını Türkiye’ye sonuna kadar açan Suriye kapısını, emperyalist-siyonist cephenin emrinde ve İhvan ile işbirliği halinde Suriye’yi fethetme kumarıyla kapatan Davutoğlu’dur, Erdoğan’dır ve asıl olarak devlete hakim olan  bir akıldır.

Bu muhakemeyi ilerletecek ve içindeki derin çatlağı görünür hale getirecek olan soru, “Devlet aklının temel yönelişi nedir” sorusudur.

Daha önce, devleti  Osmanlı-Cumhuriyet devamlılığı içinde düşünen, Cumhuriyetin kurulduğu yurdu, uzun bir geri  çekilme sürecinin sonunda,  yeniden güç toplamak ve genişlemeye hazırlanmak için sığınılan bir “ergenekon” gibi gören ve her fırsatta kendi “hayat alanı” olarak gördüğü komşu coğrafyalara girmeyi ve “Artık geri çekilmek yok” diyerek oraları temellük etmeyi tasarlayan bir akıldan sözetmiştim.

Bu aklın taşıyıcıları kimdir?

Eskiyip Çürüyen  ve Gelmekte Olan

Osmanlı Hanedanına mensup veya onlarla akraba bir topluluktan sözetmiyorum. Türkiye burjuvazisi içinde böyle bir damar ve gelenek yok.

Askerler başta olmak üzere güvenlik bürokrasisinin merkezinde olduğu; bürokrasinin sivil kanatlarında ve akademik dünyada etki halkaları olan, sağ, milliyetçi partilerle bağlantılı, bir gelenek var. Ancak bu gelenek aynı zamanda ABD ile, NATO ile, Süper NATO ile, İsrail ve kurumlarıyla ve  emperyalizmin her türlü gizli, açık, yarı açık organizasyonuyla sadece gelenek olarak değil; tek tek bütün bireyleriyle hem fiziki temas yaşamıştır;  hem antikomünizm üzerinden ideolojik iç içeliğe sahiptir.

Bu akıl Suriye’ye, Irak’a, Türkiye’nin bir “sorununu” çözmek için girmez. “Sorunu” bahane ederek Suriye’ye, Irak’a, Libya’ya girer. Sığdır. Bilgisinde tevatür; analizlerinde hayal; anlatımlarında ajitasyon ağırlıklıdır. Sığ olduğu ölçüde otoriterdir. Demokrasiyle ağır sıkıntıları vardır. Parasal konularda, körle yatan şaşı kalkar kuralı işler. “Dava için”  bahanesiyle kirlenmeye, mafyalaşmaya eğilimlidirler. Eninde sonunda, sınır ötesi her askeri  operasyonu bir akılsızlığa ve maceraya dönüştürecek çapsızlıktadır. Dolayısıyla Arjantin ve Yunanistan’daki benzerlerinin yol açtığı gibi,  “hayırlara vesile” olan rezaletlere yol açma ihtimalleri yüksektir.

Devlet aklının diğer kolunun Dünya ile ilişkisi güçlüdür. Bir dünya gücü olmayı ekonomik gücü büyütme, teknoloji üretme, askeri kapasiteyi teknolojik kapasiteyi yükselterek büyütme; kara gücüyle bölgesel bir ağırlık sahibi olmak yerine, askeri gücü denizde ve havada da geliştirerek bir dünya gücü oluşturma; uluslararası ilişkiler ve uluslararası hukuk alanlarında yetkinleşme; demokrasi standartlarını bir ulusal güç unsuru olarak algılama, hiç değilse bir dönem AB’ye tam üyelik  gibi yaklaşımlara  sahiptir.

Bu aklın askeri ve sivil bürokrasi içinde olduğu gibi, burjuvazi içinde de, akademik dünyada da karşılığı var. Siyasi karşılığı halen zayıftır. Ama  Türkiye’yi Dünya’ya açan; Dünyanın her yanında yatırımları ve ekonomik faaliyetleri olan; dünyanın gündemini  takip eden, bu gündemle ilişki kurabilen, teknoloji geliştiren bu kesimdir. Orduda ulusal teknolojiyi ve tasarımı bu akıl geliştirdi.

Bugün dev bir teknoloji şirketine dönüşen Aselsan da, Milgem de aynı zihniyetin ürünüdür. Uluslararası sorunlarda uluslararası hukuk ve uluslararası ilişkilere dair bilgi birikimine hakim olan ve çözüm yolları geliştiren zihniyet bu aklın ürünüdür. Deniz Yetki Alanı, Kıta Sahanlığı, Münhasır Ekonomik Alan kavramlarının altını bu aklın temsilcisi nsanlar doldurdu. AKP iktidarı İhvancılık, “BOP Eşbaşkanlığı” ve Suriye’den toprak çalma saçmalıklarıyla uğraşırken, kapanan Doğu Akdeniz kapılarını Libya’dan açan ve bu esnada Cemaat operasyonlarının hedefi haline gelen bu akıldır. Emperyalist koalisyon Libya’ya saldırdığında, Türk Silahlı Kuvvetlerini bu hırsızlar çetesinin erketesi konumuna düşüren AKP-MHP koalisyonunun, sadece Libya’ya ve Doğu Akdeniz’e değil, bütün Afrika Kıtasına açılmış bu kapıyı Suriye kapısı gibi bir macera konusu yapması ihtimali mevcuttur.

Sirte ve İdlib

Türkiye’nin Trablus’taki Serrac Hükümetini “BM nezdinde meşru” olduğu için desteklediği doğru olsaydı, Suriye’de de, BM nezdinde yegane meşru siyasi otorite olarak Esat Hükümetini destekliyor olması gerekirdi. Libya,  Doğu Akdeniz’deki doğalgaz kaynaklarının bölüşümünde, Türkiye’nin hakkı olanı alabilmek için masaya oturma imkanıdır.

Nisan 2019’da düşmek üzere olan Trablus hükümeti, Hafter güçlerinin saldırısını durduran Türkiye desteği ile derin bir nefes aldı.  Mayıs ayında Watiyye havaalanının alınması ve Trablus’un Batısında bulunan  Hafter  güçlerinin kontrolündeki yerleşimlerin birer birer ele geçirilmesiyle inisiyatif Trablus hükümetine geçti. Ferhune’nin ele geçirilmesinden sonra Trablus Hükümet güçleri, Libya Petrolünün %70’ine yakın bölümünün bulunduğu, Kaddafi’nin memleketi Sirte ve Cufra kapılarına dayandı.

Rusya “Sirte kapılarında durun. Ateşkes ilan edilsin” dedi. Bu amaçla, tarihte belki de ilk defa, Rusya’nın iki Bakanı, Dışişleri Bakanı Lawrov ve Savunma Bakanı Şaygun Türkiye’ye ateşkes anlaşmasının ilanı için geleceklerdi. Erdoğan’ın muhtemelen, 10 Haziran’da ABD Başkanı Trump ile görüşmesinin bir sonucu olarak, bakanların Türkiye’ye gelişi iptal edildi. Aynı zamanda Sirte önündeki Trablus Hükümeti askeri güçleri ciddi bir hava saldırısına maruz kaldı ve 30 km mesafeye çekildi.

TSK yakın zamanda iki önemli tatbikat yaptı. Tanker uçaklarıyla birlikte F-16 filoları, diğer  hava unsurları ve ciddi bir deniz gücü, Libya’daki savaşa etkin olarak müdahil olabileceğini ortaya koydu. Kaldı ki, Watiyye havaalanının tadilatı bittiğinde kalıcı bir havagücü de Libya topraklarında konuşlanabilir. Dolayısıyla Sirte önündeki Mısırlı pilotların kullandığı ileri sürülen Rus savaş uçaklarının verdiği  zayiatın cevabı, belki daha ağır bir şekilde verilebilir.

Ama unutmayalım, dünyanın 8 veya 9. büyük petrol rezervi olan Libya petrolü üzerinde Kaddafi’ye bile kontrol kurdurmadılar.  Başını ABD’nin çektiği  emperyalist koalisyonun bırakalım Libya petrol kaynaklarını; Suriye’nin Deyr ez Zor bölgesindeki sınırlı petrol kaynağına bile çöktüğü ortadayken, bu büyük rezerve Rusya’nın veya Türkiye’nin hakim olmasına sessiz kalınacağı düşünülemez.

Türkiye en çok, ABD adına Rusya’nın Sirte üzerindeki hayallerini yıkabilir ve Libya petrol zenginliğini paylaşan küçük ortaklardan  biri ve önümüzdeki 40-50 sene Libya’daki çatışma ortamının bir parçası olabilir.

Buna karşılık İdlib başta olmak üzere Suriye cephesinde, Rusya ile çok kısa vadede  karşı karşıya gelebilir.  İdlib’de olan biten üzerine ayrı bir yazı yazacağım. Ama bu defa  27 Subat’ta ödenenden daha ağır bir faturanın ödenebileceğini not etmek isterim. Bu  kadar dar bir alanda, tamamının eli tetikte olan 120-150 bin silahlı unsurun, hava gücünün vb vb yığılmış olması zaten kendi başına büyük bir rizk unsurudur. Bir hesaplaşma ve bedel ödetme ihtimali havayı daha da ağırlaştırıyor.

Sorun şu ki, “işgal” ile büyümeci, maceracı akıl, eninde sonunda ve ABD’nin desteğini arkasına aldığına inandığı bir momentte Türkiye’ye ağır bir bedel ödetecektir. Bunu bir kader çizgisi olarak not ediyorum.

Ülkenin demokratikleşerek, barışarak; dünya ile yumuşak güç ağırlıklı bir ilişki kurarak başını yukarı doğru çevirmesi, devlete hakim olan eski aklın yenilmesinden  ve etkisinin ciddi ölçüde zayıflamasından geçiyor . Bedel ağır olursa, bu aklın “kriminal” hale gelmesi de ihtimal dahilindedir.

Yeni akıl ise yurtseverliğini, halkın demokratik beklentileriyle birleştirerek gerçek bir muhtevaya kavuşturabilir ve güçlendirebilir.

Halka aldırmayan bir yurtseverlik henüz icad edilmedi.

TEILEN