Askeri Darbe Nedir, Darbeciler Kimlerdir!

29

Salih Zeki Tombak’ın daha önce Kuzgun Portal’da yayınlanan bu yazısını yazarın izniyle sitemizde yayınlıyoruz.

 

Bilmeyenler, Soğuk Savaş dönemi boyunca kendisine “Hür Dünya” sıfatını yakıştırmış kapitalist-emperyalist dünyanın çevre ülkelerinin tamamında, neredeyse düzenli aralıklarla gerçekleşen askeri darbeleri yapan, “darbeci general” diye bir karakter olduğunu sanır.

Halbuki darbeci general dediğimiz, darbenin günü saati geldiğinde, şartları ortaya çıktığında, konumu müsait olan kıtipiyoz devlet memurudur.

Sıra kimdeyse, memleketinin anasını o ağlatır.

Kenan Evren, vakti saati geldiğinde, makam odasındaki özel eşyalarını toplayıp, emekli köşesine çekilmek üzere Ege Ordu Komutanlığı makamından ayrılacak, özel hiçbir vasfı olmayan bir devlet memuru idi. Eğer 1977’de, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, mevcut Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Namık Kemal Ersun’da “darbeci arzular, temayüller” görüp, emekli etmeseydi…

Demirel “Darbeci temayülleri olan” paşayı tasfiye ederken yerine has Adalet Partili Orgeneral Ali Fethi Esener’i getirmek istiyordu. Dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ise, aynı koltuğa, Orgeneral Adnan Ersöz’ü münasip görüyordu. Sonuçta her ikisi de asaleten Kara Kuvvetleri Komutanı olamayınca, süreleri dolduğundan, 1977 Yüksek Askeri Şurası’nda emekli oldular.

Namık Kemal Ersun’un “darbe temayülü”nün nasıl belirlenmiş olduğunu, bugünün gençleri için özetlemezsem, konu “o paşa, bu paşa” muhabbetine dönecek ve genç okuyucunun okuma hevesi kırılacak diye endişe ederim.

Mevzu şöyledir:

Ecevit de, Demirel gibi soğuk savaş dönemi siyasetçisiydi ve ABD’nin başını çektiği batı sistemiyle bir sorunu yoktu. Ama 1974 Kıbrıs harekatı sonrasında Türkiye’ye karşı uygulanan askeri ambargo ve benzeri zorluklar nedeniyle “Bizi daha fazla sıkıştırırsanız, duvarı deler öbür tarafa geçeriz” gibi, içi boş, arka planı olmayan ama hatırda kalacak, tumturaklı bir cümle kurmuş ve batı ittifakının karar merkezlerinde “güvenilir” olmaktan, o dönem için çıkmıştı. Bu lafı Belçika Başbakanı söyleseydi, iki gün sonra unutulurdu. Esasen Türkiye’nin SSCB’ye komşu olması ve ciddi bir devrimci-komünist potansiyelinin bulunması bu cümleye, söyleyenin kastından daha ağır bir mahiyet kazandırıyordu.

Nitekim Ecevit, Haziran 1975’te, Gerede’de, tıpkı Kılıçdaroğlu’nun geçen yıl (Aralık 2019) Ankara Çubuk’da uğradığı saldırıya benzer bir saldırıya maruz kalmış ve silahlarını çeken CHP millet vekillerinin cesaretiyle olay yerinden başına bir iş gelmeden ayrılmıştı. Sonra New York’ta, ABD vatandaşı bir Rum’un suikast teşebbüsünden, Amerikalı korumanın cevvaliyeti ile kurtulmuştu.

Ve nihayet 29 Mayıs 1977’de, bir hafta sonra yapılacak 5 Haziran seçimleri için gittiği İzmir’den ayrılırken, Çiğli Havaalanında silahlı saldırıya uğramış, kurşun Ecevit’in arkasındaki Mehmet İsvan’a isabet etmiş ve yaralamıştı. Suikastçi bir polis memuruydu. Kullandığı silah ABD yapımı Tengas marka idi ve sadece Özel Harp Dairesi envanterinde, sadece 3 adet bulunuyordu ve zehirli kurşun atıyordu.  Memur neticede 3.5 yıl hapis cezası aldı.

Demirel, Çiğli suikastinden bir ay önce, 1977’nin kanlı 1 Mayıs’ını Kontrgerillaya tertiplettiği MİT raporunda yer alan Kara Kuvvetleri Komutanı Namık Kemal Ersun’un daha başka kanlı işler çevirmesine meydan vermeden, 3 gün sonra, 1 Haziran 1977’de emekliliğini gerçekleştirdi.

Darbe heveslileri sokaklara dökülmedi. Ersun’un kaldığı lojmanın önünde uzun el öpme kuyrukları oluşmadı.

Çünkü devletin karanlık tarafındaki herkes bilir ki, darbecilik bir yetenek gerektirmez. Makamından alın, darbeci genellikle bir hiçtir.

Vakit saat gelmekteydi. Demirel çapsız bir Soğuk Savaş dönemi siyasetçisi olarak, kendisinden beklenecek olandan fazla bir cesaret göstererek, ülkenin kaderini değil; ama darbecisini değiştirebildi.

Eğer Namık Kemal Ersun’u 1 Mayıs 1977 Katliamı’ndaki sorumluluğuyla yüzleşmek üzere yargı önüne çıkarabilse ve etkin bir yargılamanın arkasında durabilseydi, 12 Eylül olmazdı. Kesin olan şu ki, bizzat suikaste uğramış bulunan Bülent Ecevit de, darbecilerin yargı önüne çıkarılması için, demokratik düzeni birlikte korumak ve geliştirmek üzere, Süleyman Demirel ile yan yana gelmeyi, güç birliği yapmayı, Ersun’un tasfiyesini bir ortak demokratik kazanım kabul etmeyi, denemedi bile.

Daha sonraları “Baktım izler devletin içine doğru gidiyor, peşini bıraktım.” diyerek, sadece durumu değil, kendisini de özetlemiştir.

Askeri Darbe Sisteme Ait Mekanizmadır, Darbecilere değil!

Askeri darbeler, çevre ülkelerden Merkez ülkelere servet aktarım mekanizmalarında emekçi sınıfların, elbette siyasi ve sendikal emek örgütlerinin, ilerici aydınların, devrimci gençliğin yarattığı, sistemin merkezinden bakılınca, adına “istikrarsızlık” denilen arızaları gidermenin bir enstrümanı olarak uzun yıllar çalıştırıldı.

Halkın, ekmeğinin küçülmesine ve ülkenin soyulmasına rızası, milli vasfını kaybetmiş; sistemin kurumlarına dönüşmüş “silahlı kuvvetlerin” darbeleri ve karanlık darbe dönemleriyle elde edildi.

Sovyetler Birliği’nin sükutundan sonra “istikrarsızlık” dinamikleri, özü aynı kalmak koşuluyla çeşitlendi. Halk muhalefetinin mevcut iktidarlara karşı yükseldiği ülkelerde, darbeciler ön alarak halkın önünü kesti. Sudan’daki Beşir’i düşüren darbe böyleydi.

Sistem içi alternatiflerin iktidar uygulamalarıyla yarattığı ulusal veya bölgesel sorunlar da zaman zaman askeri darbelerle çözülüyor. Mısır’da Sisi darbesi, sistemin iki sene önce yol verdiği İhvan İktidarına karşı ülkede ve bölge ülkelerinde biriken, birbirinden farklı tepkilere bir sistem çözümüydü.

Çünkü çevre ülkeler daima “çalışır durumda” olmalıdır.

Süleyman Demirel’in düştüğü hataya, tersinden düşen Albaylar veya Paşalar da olmuştur.  Sistemin, ülkenin savunma gücü olmaktan çıkarıp, kendi halkına karşı, “iç istikrar operasyonu gücüne” dönüştürdüğü ordularda, parlak bir mesleki kariyere sahip olduğunu zanneden Albayların veya Generallerin, hükümetin şu veya bu politikasını bahane ederek; kendisine hak gördüğü iktidara el koymak üzere darbe girişimlerinde bulunduğunu çeşitli örneklerde gördük. Albay Talat Aydemir’in trajik hikayesini hatırlayalım. İspanya’da Meclisi basarak iktidara el koymaya niyetlenen Yarbay Tojero’yu hatırlayalım. 28 Şubat döneminin kendisine açtığını düşündüğü alandan yürüyerek Cumhurbaşkanlığına aday olduğunu açıklayan Çevik Bir paşayı da.

Burası her Cumhurbaşkanlığı seçiminde, görevdeki Genelkurmay Başkanı’nın Cumhurbaşkanlığı’na “doğal aday” kabul edildiği bir ülkeydi. Elbette bu cesaret milletin sevgisini cebinde bilmekten kaynaklanmıyordu.

Silahlı Kuvvetlerin darbeci geleneğini cebinde bilen “sırası gelmiş” paşalar, TBMM’yi TSK ile tehdit ederek, “demokratik yoldan” Cumhurbaşkanı olmaya heves ediyorlardı.

12 Mart döneminden çıkışta, kendisini TBMM’ye Cumhurbaşkanı seçtirtmek isteyen Orgeneral Faruk Gürler için oylama yapılırken, Meclisin burnunun dibinde, Kara Harp Okulu’nda matematik dersindeydim. Gürler seçilemedi. Ama seçilememesi halinde, başında bulunduğu birliği “harekete geçmeye hazır” olsun diye “alarm emri” veren komutanlardan olduğu için, bizim okul komutanını emekli ettiler. Paşa veda konuşmasında “Kara Harp Okulu Komutanlığından emekliye sevk edilen ilk general” olduğunu birkaç defa tekrar etti. O kadar şaşkındı. Ve haksızlığa maruz bırakıldığına samimiyetle inanıyordu. Samimiyetini anlayın, onu dinlerken neredeyse üzülecektim.

Gürler de, bizim Kara Harp Okulu “Müdürü” Tümgeneral de emekli oldular. Memleketin sonu gelmedi. Çünkü darbe mekanizması parlak paşaların değil; sistemin ihtiyaçları için çalıştırılan; sisteme ait bir mekanizmaydı ve bugün de öyledir.

Kendi darbeciliğine “yerli ve milli” etiketi yapıştıran hiçbir darbeci; sistemin bu darbeyi, Türkiye’nin sistem için çalışır durumda kalması için şart görmemesi halinde iktidara el koyamaz.

Tersi de önemli ölçüde doğrudur. Sistem başka bir yol aramak yerine, Türkiye’nin sistem içinde ve çalışır durumda kalması için askeri bir müdahaleyi tek yol görürse, elindeki fanila ile, egzosunu tıkayarak tankları durdurabileceğine inanan çocukların düşleri yıkılır.

Tank öyle bir araç değildir.

Ordular Devrim Yapmaz!

Diğer taraftan sisteme karşı tutum alan, halk muhalefetinin müttefiki ve bir parçası olarak 25 Nisan 1974’te “Karanfil Devrimi”ni gerçekleştiren Portekiz Ordusu’nun “darbesi” ilk bakışta müthiş bir istisna gibi görünür.

Halbuki Portekiz Ordusu’nun  Karanfil Devrimi’ndeki rolü, sınırlı bir istisnailik arzeder.  Salazar ve 1968’den sonra  Caetano’nun başına geçtiği “Estado Novo” diktatörlüğünü deviren; ama Komünist Parti’nin bütün uyarılarına rağmen, devrimin kazanımlarını ve gelişme imkanlarını, iktidarı sistem partilerine devredecek mekanizmalara hızla yol vererek tıkayan ordu olmuştur. Neticede Portekiz halkına ve Afrika’daki Portekiz sömürgelerinin;  Angola, Gine Bissau  ve Mozambik halkına zulmeden diktatörlük, şanlı gerilla hareketlerinin efsanevi silahlı mücadelelerinin katkısını arkasına alan bir darbe ile yıkılmış ve parlamenter demokratik bir düzene geçilmiştir.  Bunu küçümseyemeyiz. Ama devrimin başlangıçtaki imkanlarıyla, varılan yer arasındaki farkta, ordunun frenleyici ve daraltıcı etkisini not etmek gerekir.

Kızıl ordu olarak kurulmamış hiçbir ordu Kızılordu değildir.

Kızılordu olarak kurulmuş olmak da, kızıl kalmanın gerekleri ihmal edilirse, kızıl olmayı sonsuza kadar garanti etmez.

Büyük Emperyalist Taklidi Yapmak

Gelelim AKP-MHP rejiminin herkesi darbecilikle suçlayan diline ve gündemine:

Açık ve kesin bir dille söylemeliyim ki, AKP’nin darbeden korkmasına, bir darbe ile iktidarını kaybedeceğinden endişe etmesine gerek yoktur. Bu yöndeki her kampanya kuru gürültüdür.

Olacak bir şey varsa zaten olur.  Zavallı Mursi, ordu üst yönetimini tamamen temizlediğine ve ordunun başına İhvanı Müslümin’e en yakın ve en genç general olan Sisi’yi getirerek darbe ihtimalini ortadan kaldırdığına inanmıştı.

AKP’yi ve müttefiklerini iktidardan alaşağı etmeye yakın devrimci halkçı bir alternatif, maalesef mevcut değil.

Demokratik, halkçı, barışçı bir muhalefet cephesinin örülmesi için, hali hazırda, her biri son derece kıymetli, çeşitli girişimler, çabalar, yan yana gelişler var. Dolayısıyla Türkiye’nin muhalefet eliyle sistem dışına çıkarılması ihtimali, sistem için “yakın tehlike” değil.

Aksine, Türkiye’yi bir istikrarsızlık sürecine sokan ve Türkiye halkına çektirdiği acılar ve ödettiği ağır faturaların yanı sıra, sistem açısından da ülkeyi “istikrarsız ülke” haline getiren mevcut iktidardır. İktidar ülkede ne kurum, ne mekanizma bıraktı. Ekonomiyi ağır şekilde tahrip etti. Uluslararası ilişkilerde, diplomasi ve politik akıl yerine her yere askeri müdahalede bulunan ve herkese askeri tehdit yönelten, bu alanda agresif tarzıyla dikkatleri üzerine hızla çeken bir ülke olarak konuşulur oldu.

Cemaat okulları, cemaatçilerin haritada yerini gösteremeyeceği ülkelerde yaygınlaşırken; bir emperyal aklın kılavuzluğu, desteği ve dolayısıyla hesabına yaslanmadan bu yayılmanın mümkün olmadığını söylüyor ve yazıyorduk.

Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Somali’de, Nijerya’da, Yemen’de, Kıbrıs’ta, askeri operasyon yürüten ve bu arada ekonomisi çökmüş bir ülke halindeyiz. ABD ile, Rusya ile, NATO üyesi Fransa ve bazen İtalya ve her zaman Yunanistan ile, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Suriye’de İran ile, açık, örtülü, doğrudan veya dolaylı askeri gerilimler yaşıyoruz.

İsrail’in yeri ayrı.

Askeri faaliyetin bu yaygınlığı, Türkiye’nin kapasitesinin farkında olmayan bir yönetimin cehaleti midir; yoksa Cemaat okulları gibi, “başkasının aklı ve hesabı” ile davranmak mıdır; böyle bir role aday olduğunu ilan etmek midir, bu soruların cevabının, Türkiye’nin önüne ağır bir fatura şeklinde gelmesinden endişe etsek iyi olur.

Ben iktidardakilerin yerinde olsam, kendimi kuralları işleyen, ne kadar kaldıysa kurumları çalışan bir işleyiş içinde, bir an önce adil ve demokratik bir seçime teslim eder; kendimi seçmen iradesine efendi gibi teslim eder ve iktidar dönemindeki ağır suçların, nispeten yargıya benzer bir yargı önüne gelmesine razı olurdum. Kaybetmelerin en güzeli bu olur bana kalırsa.

Ve silahla bu kadar çok oynamazdım.

Ne kadarcık kaldıysa, demokratik mekanizmalara darbe anlamına gelecek gayretleri yoğunlaştırmak ve büyük emperyalist ülke taklidi yapmak; eşeğin (siz sistem anlayın) aklına karpuz kabuğu düşürür:

Hafazanallah!

TEILEN