Gorbaçov Öncesi Sosyalist Sistem (1960-1982) Parlayan Yüz, Çürüyen Gövde IV.Bölüm: Borç Batağı Ve Kaçırılan Bilişim Devrimi

26

Sinan Dervişoğlu’nun daha önce Kuzgun Portal’da yayınlanan bu yazısını yazarın izniyle sitemizde yayınlıyoruz.

ESKİYEN SANAYİ ALTYAPISI ve SOSYALİST ÜLKELERİN İÇİNE DÜŞTÜĞÜ BORÇ BATAĞI

Yukarda, işyeri seviyesinde direkt üretici unsur olan işçilerin görüş ve eleştirilerine kulak tıkanmasının ve merkezi yönetimin alt birimleri sadece kendilerine ulaşan “güzelleştirilmiş raporlar”la yönetmesi sonucunda, 1970’lerde sanayide (mamul malların kalitesizliğinin yanı sıra) sanayi altyapısının da eskidiği ve yenilenmesi gerektiği ortaya çıktı. Bunu için gerekli yatırım sermayesini içerde bulamayan sosyalist devletler, Batı ile “yumuşayan” ilişkilere güvenerek Batı ülkelerinden borç alma yoluna gittiler. Plan şuydu: Batı’dan borç almak, bu borç ile sanayi altyapısını yenilemek ve bu yenilenmiş sanayide üretilen malları Batı’ya satarak borcu ödemek. Sonuçta Batı’ya birebir kafa tutabilecek siyasi-askeri güce sahiplerdi ve bu borcun bir handikap yaratamayacağını düşündüler.

Bu plan tutmadı ve ters sonuçlar yarattı. 1973 Petrol krizi Batı ekonomilerini sarstı ve Sosyalist Blok’tan mal satın alma kapasitelerini ciddi oranda düşürdü (o yüzden “Sovyetler’i petrol krizi batırdı” şeklinde sığ ve yüzeysel iddialar ortada dolaşmaktadır). Asıl belirleyici faktör ise başkaydı: Petrol krizi olmasaydı dahi, sosyalist ekonomilerin ürettiği malların kalite ve albeni açısından Batı mamulleri karşısında rekabet gücü son derece azdı ve bunların Batı’da tercih edilme ve satın alınma seviyeleri, asla alınan borcu karşılayacak seviyeye ulaşamadı. Sonuçta 1980’de Polonya’nın dış borcu 25 milyar dolar, Macaristan’ın 10 milyar dolardı ve çöküşe doğru daha da artacaktı. (17)

Bu “borç batağı”nın ardındaki temel sebep neydi? Sebep gene idari ve siyasidir: Tabandan gelecek eleştiri ve uyarı kanallarını tıkayan her yönetimin (burada sosyalist ülkelerdeki yozlaşmaya başlayan bürokrasinin) içine düşeceği en temel zaaf durumsal farkındalığın (situational awareness)in yitirilmesidir. Sosyalist ülkelerde yıllardır bir albenisi olmadan (niye olsun ki?) ve esas olarak bir ihtiyacı karşılayacak şekilde üretilen malların Batı’da rağbet görmesinin neredeyse imkânsız olduğunu, o kalite ve albeni seviyesine çıkmak (yani global piyasalarda etkili bir oyuncu olmak) için sadece altyapının değil, tüm üretim ve fabrikasyon süreçlerinin radikal biçimde elden geçirilmesinin gerekli olduğunu görmediler; ya da görmek istemediler. Borcu aldılar, altyapıyı yenilediler, ama üretilen malları satamadılar; borç da giderek büyüdü.

Hiçbir dış borç (bugünkü Türkiye kadar trajik olmadıkça!), hele hele yukarda verdiğimiz borç rakamları, hiçbir ülkeyi “çökertmez”; ancak ağır ağır büyüyen bir bağımlılık ilişkisi yaratır. “Nasıl olsa nükleer silahımız, Kızıl Ordu’muz ve Varşova Paktımız var” şeklindeki özgüven acı bir sürprizle yıllar sonra fos çıkacaktı. 1980’lerin sonunda tüm sosyalist ülkelerde siyasi kriz derinleştiğinde radikal tedbirler almak, örneğin yükselen ve niyetini açıkça belli eden karşıdevrimci muhalefeti ezmek gündeme geldiğinde, bu borç ve kredi ilişkisi bu ülke hükümetlerinin elin kolunu bağlayan temel unsur oldu. Batı, sosyalist ülkelerdeki gerici muhalefeti hayatta tutmak için bu ilişkiyi kullandı ve rejim muhaliflerine karşı alınacak radikal tedbirlerde “bunu yaparsak Batı ile geriliriz ve “ekonomik ilişkiler” (siz onu borç bağımlılığı diye okuyun) zarar görür” argümanı Demokles’in kılıcı gibi üzerlerinde sallandı. Daha doğru bir ifadeyle, karşı devrimi (Çin’de Tienanmen’de olduğu gibi) ezmeye niyetli yöneticilerin karşısında, sosyalizmi savunmaya zaten niyeti kalmamış sağ kanat bürokratlar, kendi uzlaşmacılıklarını hep bu (çok da boş olmayan) argümanın arkasına gizlediler.

Borç batağının dışında kalan 2 ülke Romanya ve Arnavutluk oldu. Romanya’da Çavuşesku, bu sefer öbür uca savrularak, borçları belli ve idare edilebilir bir seviyede tutmak yerine, “öz gücüne güvenmek” adına agresif bir şekilde onu sıfırlamaya yöneldi. Teorik olarak saygı duyulabilecek bu yaklaşım, pratikte ters sonuçlar doğurdu: Birikmiş 10 milyar dolar borcu kısa zamanda sıfırlamak için aşırı agresif bir ihracat politikasına yöneldi; öyle ki Avrupa’nın en büyük petrol üreticisi Romanya’da halk akşamları mum ışığında yaşamak durumunda kaldı. Romanya’nın başarılı tarımının ürünleri değil karneye düşmek, tezgâhlardan dahi tümüyle kalktı ve halk, asla kendisine danışılmamış bu maceracı politika sonucu aşırı derecede mağdur oldu. Yıllar sonra tüm sosyalistleri üzecek olan Çavuşesku’ların infazının ardındaki nefret, bu yıllarda mayalanmaya başladı.

Arnavutluk’u ise borcu yoktu, zira dış ekonomik ilişkileri ideolojik gerekçelerde gitgide (kendisi tarafından) daraltılan bir çerçeveye hapsedilmişti. 1945’de sosyalist devrim dolayısıyla Batı ile, 1960’ların başında Kruşçev eleştirisi dolayısıyla SSCB ve Varşova Paktı ile, 1979’da ise “Üç Dünya Teorisi” eleştirisi dolaysıyla Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişkilerini kopardı. Tümüyle (zaten sınırlı olan) kendi iç kaynaklarına yöneldi ve bu durum, 1970’lerin başına kadar başarıyla süren kalkınma ve büyüme planlarını akamete uğrattı. AEP’nin çok önem verdiği “kitlelerin Marksist eğitimi” hedefinin, bu yoksulluk zemini üzerinde çok ciddi darbe yemesi kaçınılmazdı.

BİLİŞİM DEVRİMİ:

BİR TÜRLÜ HAYATA GEÇİRİLMEYEN “SOVYET INTERNET”İ

Bir diğer “ekonomist” (ve burjuva) bakış, SSCB’nin bilgisayar teknolojisinin yaygınlaşmasıyla oluşan Bilimsel Teknolojik Devrim’i yakalayamadığı, bu yüzden Batı’nın gerisinde kalarak inişe geçtiği, bunu sebebinin de planlama adına piyasa mekanizması ve kâr güdüsünün dinamizminden yararlanamaması olduğu yönündedir.

Önce SSCB’yi “bilgisayar cahili” olarak gösteren burjuva bakış açısının kendisinin ne denli “cahil” olduğunu sergileyerek başlayalım. Geçtiğimiz günlerde ülkemizden iki Marksist araştırmacının, Özgür Narin ve Güney Işıkara’nın “Cybersysn ve Sovyetlerde Bilgisayar Ağları Deneyimleri” adlı değerli çalışması abstraktdergi.net sitesinde yayınlandı. Bu yazıda, bilgisayar teknolojilerinin gerçekten demokratik, katılımcı bir planlamayı ne denli kolaylaştıracağı, bu şansın bir dönem SSCB’de gündeme geldiği aktarılmaktadır. Bu konu, benzer bir şekilde, ABD’li bir akademisyen olan Benjamin Peters’in aeon.co sitesinde yayınlanan “Sovyetler Internet’i Nasıl İcad Etti ve Niye Yürümedi” (“How the Soviets Invented the Internet and Why It Didn’t Work?) adlı yazısında ele alınmaktadır. Bu yazılarda aktarılan çarpıcı gerçek şudur:

  • 1960’larda SSCB’de sibernetik alanında oldukça gelişkin bir bilimsel zemin mevcuttu. Batı’da N.Wiener ve Shannon’un çalışmalarına paralel olarak SSCB’de Kolmogorov ve Şestakov bu konuda “öncü” sayılabilecek eserler yayınladılar.

  • 1959’da Kızıl Ordu’da subay olan Anatoli Kitov, elle yapılan merkezi planlama hesaplarını hızlandıracak, hataları asgariye indirecek ve bilginin hızlı bir şekilde üretim odakları arasında paylaşılmasını mümkün kılacak bir bilgisayar ağı tasarladı. Kitov, o sıralar ordunun tekelinde olan en güçlü bilgisayarların, atıl oldukları zamanlarda (örneğin geceleri) sivil ekonomi birimleri tarafından kullanılmasını ve kullanımın maksimize edilerek verimliliklerinin artmasını da öneriyordu. “Otomatik İktisadi Yönetim Sistemi” adını verdiği bu projeyi, bir mektup halinde Kruşçev’e yolladı.

  • Bu mektup, Kruşçev’e ulaşmadan ordudaki amirleri tarafından ele geçirildi ve Kitov askeri mahkemeye verildi. Gerekçe “askeri kaynakları sivillerin kullanımına açmaya çalışmak ve (mektupta) ordunun bilgisayar kaynaklarını “modası geçmiş” diye eleştirmek”ti. Kitov Parti’den 1 yıllığına, Kızıl Ordu’dan ise süresiz ihraç edildi !

  • Kitov’un çalışmalarını, ona yakın, oldukça yetenekli (ve inanmış bir Marksist) bilim adamı olan Viktor Gluşkov devraldı. Gluşkov, Kiev’de bir enstitü kurarak genç bir bilim adamları ekibiyle muazzam bir proje geliştirdi: Tüm-Devlet Otomasyon Sistemi (OGAS). Bu proje, şunları içeriyordu:

    • Ülke çapında 3 kademeli (merkez, ana düğümler, ve işyerleri) 20.000 uca uzanan bir bilgisayar ağı.

    • Bu ağda, tüm noktalar ellerindeki canlı bilgiyi anında diğer noktalar ile paylaşabiliyor, böylece planlama mekanizmasına ciddi bir tahmin/öngörü yeteneği kazandırılıyordu.

    • Projenin yanı sıra bu ekibin geliştirdiği fonksiyonların bazıları şunlardı:

      • Birimler arası mali ilişkide kâğıt parayı ortadan kaldırmak için tasarlanan Elektronik Para (e-para) !

      • Bürokratik hantallığı gidermek için “Kağıtsız Ofis

      • İnsanla makinanın direk ilişki kurması için tasarlanan “Doğal Dille Programlama

Batı teknolojisinin bu olguları geliştirip “hava atması”na daha 40 yıl vardır!

  • 1970 yılında ABD (bugünkü Internet’in ilk şekli sayılan) ARPANET projesini hayata geçirmişti. Aynı yıl Gluşkov kendi OGAS projesini Parti Yönetimi’ne (Politbüro’ya) sundu.

  • Projeye en büyük muhalefet Maliye Bakanlığı’ndan ve onu başındaki bakan Garbuzov’dan geldi. Tüm ekonomik ve mali verilerin şeffaf biçimde tüm üretim noktaları arasında paylaşılmasının kendi karar verici otoritelerinin azaltacağını gören Garbuzov, aslında bu projeye sıcak bakan en üst düzey 2 yöneticiyi, SBKP Genel Sekreteri L.İ.Brejnev’i ve Başbakan Kosigin’i de “bir şekilde” yanına aldı. Kararın verileceği Politbüro toplantısına Brejnev ve Kosigin “Maliye Bakanlığı’nda isyana sebep olmamak”, daha doğrusu “bürokrasi içi bir tartışmada taraf olup kendilerini yıpratmamak” için katılmadılar. Garbuzov, Polibüro’yu rahatça “bu güzel bir proje, ama henüz çok erken” argümanıyla ikna etti. Proje rafa kaldırıldı.

  • 80’lere kadar SSCB’de bilgisayar iletişimi, belli bir bölgeyle sınırlı, kendi aralarında bağlantısı olmayan yerel ağlardan ibaret kaldı ve asla “tüm ülkeyi birleştiren ve planlamayı hem etkinleştirip hem de şeffaflaştıran” bir ağ kurulmadı. ABD’de ise atı alan Üsküdar’ı geçmişti.

 

Bütün bu gelişmelerde göze çarpan, ve tarihsel bir fırsatın kaçmasına sebep olan faktör nedir? Cevap gene aynıdır: Şeffaflıktan korkan, klanlaşmış, ve bir “güç odakları federasyonu”na dönüşmüş çarpık siyasi yapıdır. Tüm üreticilerin temsil edildiği bir Emekçi Temsilcileri  Meclisi (Sovyeti)nde gündeme getirilse büyük destek toplayacak muhteşem bir proje, kıskançlık ve kurumsal rekabet gibi aptalca unsurların belirleyici olduğu 3-5 kişilik mahfillerde iptal edilmiş ve tozlanmaya terk edilmiştir.

İşin bizler için en acı olan tarafı ise şudur: Sovyetler Birliği’nde “kurumsal rekabet” gibi kapitalist bir saikle Sovyet Internet’inin önü tıkanırken, ABD devleti akademide başlayan ARPANET projesini, işi özel sektöre bırakmadan, tıpkı sosyalist bir devlet gibi bizzat destekledi, kaynak sağladı, önünü açtı. Varılan nokta ortadadır.

SUÇLU MERKEZİ PLANLAMA MIYDI?

Ekonomideki tüm sorunların iki kaynağı vardı:

  • Üretimin kontrolü dışında bırakılmış bir işçi sınıfı

  • Sırada emekçilere hiçbir hesap vermeyen Parti mekanizmasının ekonomi dahil tüm toplumsal yaşama egemen olması.

Yukarda dile getirdiğimiz sorunlar büyüyüp siyasal yönetim aygıtının gündemine geldikçe, sorunlara bu iki unsura dokunmadan, yanı çarpıklaşmış yapı içinde çözümler düşünülmeye başlandı. Bunların detayına girmeyeceğiz; ancak asıl ilginç ve tehlikeli olanı, bu “çözüm”ler yeterli olmayınca, sorunların çözümü için başka bir kategoriye, piyasa mekanizmalarına göz kırpan yaklaşımların ortaya çıkmasıdır. Değerli Marksist düşünür ve uluslararası komünist hareketin emektarlarından Jürgen Kuczynski, 1949 yılında katıldığı Demokratik Almanya partisi SED’nin bir Politbüro toplantısından şu görüşleri aktarmaktadır:

Sosyalizmin bazı olumlu yönleri bizim aleyhimize işleyebilir. Örneğin işyeri güvencesi. Bu bir rahatlama ve verim düşüklüğü getirecektir. Çünkü nasıl olsa kimse işinden olmaz.” Yoldaşlar başlarını sallayarak beni onayladılar. Hafifçe içimi çekerek devam ettim: “Sadece yüzde bir oranında bir işsizlik, iş verimini de, hayat standartlarını da yüzde iki artırırdı”. Yoldaşların üzerime nasıl atıldığını görmeliydiniz: “Söz konusu bile olamaz” “Propaganda ile bu iş halledilmeli!” Elbette ki yoldaşlar haklıydı. Bilinç eksikliği varsa onu propaganda ile daha çabuk olgunlaştırmak gerekir” (18)

İşçilerden gelebilecek negatif tavırları, üretim sürecini reorganize ederek aşmak yerine “propaganda ile halletme” illüzyonunu burada bir kez daha görüyoruz. Ancak en azından sosyalizmin ilkelerine sadık kalınan bu ilk yıllarda, işsizliği bir “canlandırıcı yöntem” olarak düşünmek sert şekilde reddedilmiştir.

Bundan 20 yıl sonra, 70’lerde propagandanın da işleri halletmediği ortaya çıkınca, Parti ve devlet aygıtı içinde “canlandırıcı yöntem” olarak piyasa mekanizmalarına başvurma fikri boy vermeye başlamıştır. Bu konuyu açmadan önce şu soruyu soralım: Pratikte, planlama mekanizmasında yürümeyen neydi? 1971’de Sovyet ekonomist Mikulinski, partinin teorik organı Kommunist’te “planlamanın sunduğu muazzam olanakların gerçekte kullanılmadığını” belirtti. Macar ekonomist İstvan Friss “Devlet, Parti ve ekonomik yönetimin değişik organlarının çelişkili eğilimleri empoze etmeye çalıştıklarını, yerel ya da öznel çıkar çatışmalarının başarısızlığa sebep olduğunu” yazmıştı. Aynı yazar, sanayide temel sorunlardan birinin de “liyakatsiz yönetim” ve “tarafsız ve yetkin uzmanların görüşlerine (üçüncü bir göz olarak) başvurulmaması” olduğunu belirtmektedir. (19) Bunun kaynağı ise, hep değindiğimiz gibi, teorik-ideolojik önderliği yürütmek yerine hayatın her ayrıntısını birebir yönetme hırsında olan Parti aygıtının, kendi otoritesini sorgulayacak gelişmelere en alt kademede dahi yolu kapamasıdır.

Bunu somut örneği, yukarda zikrettiğimiz Sovyet Interneti projesinin iptalidir. Yerel ya da kurumsal güç kavgaları yüzünden üretici güçlerin gelişmesini engelleyen bir yapı, en basit Marksist tarihi materyalizm kuralına göre tarihten silinmeye mahkûmdu.

Planlamayı teknik değil toplumsal ve siyasal bir süreç olarak gören, tüm emekçi kesimlerin katılımına açık, şeffaflığa ve sorgulamaya dayanan bir mekanizma olarak tanımlamak ve hayat geçirmek, önümüzdeki sosyalist deneylerin en temel görevi olarak durmaktadır.

PİYASA EKONOMİSİNDEN MUCİZE BEKLEME

Mevcut çarpık siyasal yapı içinde planlama sınıfsal ve toplumsal içeriğini yitirip “kısırlık ve hantallık” ile özdeşleştirilince, Kuczynski’nin yukarda belirttiği “sahte çözüm”, yani piyasa mekanizmaları bazı devlet kademelerinde cazibe merkezi haline gelmeye başladı. Önceleri Kruşçev döneminde ekonomist Yevsey Liberman “işyerlerinde kârlılık” üzerine bir “reform” yaklaşımı geliştirdi. Kâr, şirketlerin özyeterliliği, rekabet, sınırlı işsizlik gibi görüşler, Brejnev döneminde asla hayata geçirilmemesine rağmen, “sistem içi çözümler” teker teker başarısızlığa uğradıkça Parti içinde güç ve taraftar kazanmaya başladı. Önümüzdeki yazımızda ele alacağımız Gorbaçov döneminde ise, uzun süre bastırılmış bu görüşler, zincirinden boşanmışçasına yaygınlık kazanacak, “piyasa mekanizmalarının ekonomiyi canlandıracağı” illüzyonu giderek belirleyici görüş haline gelecekti.

KAYNAKLAR:

(1) “Sovyet Sosyalizmi ve Tarihin Dersi”, Li Shenming, Canut Yayınları, 2013, s.77

(2) “La Nomenklatura: La Classe des Privilégiés en URSS”, Mikhail Voslensky, Belfond, 1980, s.134

(3) “Party, State and Citizen in Soviet Union” M.E.Sharpe, s.37

(4) “La Nomenklatura” , s.133

(5) “Kızıl Babalar: Sovyetler’de Mafya”, Andrei İllesch, Sel Yayıncılık, 1991, s.104

(6) “Molotov Anlatıyor”, Feliks Çuyev, Yordam Yayınları, s.274

(7) “Kızıl Babalar”, s.115

(8) “Sovyet Sosyalizmi ve Tarihin Dersi”, s.77

(9) “La Nomenklatura”, s.229

(10) “Olduğu Gibi: Rus Biçimi Sosyalizm”, Zekeriya Sertel, İletişim Yayınları, 1993, s.86

(11) “Sovyet Sosyalizmi ve Tarihin Dersi”, s.75

(12) “Olduğu Gibi: Rus Biçimi Sosyalizm”,s.183

(13) “Dev Uyanıyor” Martin Walker, Altın Kitaplar, 1989, s.142

(14) “Sovyet Sosyalizmi ve Tarihin Dersi”, s.74

(15) “Olduğu Gibi: Rus Biçimi Sosyalizm”, s.133

(16) “Kızıl Babalar”, s.154

(17) “La Fin des Démocraties Populaires”, François Fejtö, Ed.Seuil, 1992, s.117

(18) “Torunuma Mektuplar”, Jurgen Kuzcynski, De Yayınları, 1988, s.23

(19) “La Fin des Démocraties Populaires”, s.108

TEILEN