TARİHİ MATERYALİZMİ DOĞRU KAVRAMAK

26

Sinan Dervişoğlu

     Bu yazımızda, geçtiğimiz sayıda genel hatlarını ortaya koyduğumuz tarihi materyalist teorinin doğru kavranması için önemli bazı noktaları vurgulamaya çalışacağız. Bu noktalar göz önüne alınmadığı takdirde, tarihi materyalizm, gerçeklerden giderek uzaklaşan ve bizi yanlış politik tavırlara yönelten bir anlayışa hizmet etme riskini taşır.

ÜSTYAPI, ALTYAPININ BASİT BİR “YANSIMASI” DEĞİLDİR.

     Marx, materyalist yaklaşımın bir uzantısı olarak, toplumun maddi temeli olan altyapının, yani üretici güçler-üretim ilişkileri ikilisinin üstyapıyı, yani ideoloji, hukuk, kültür ve politikayı belirlediğini belirtmişti. Ancak burada önemli olan nokta, bu “belirleme” ilişkisinin düz, tek yönlü ve basit bir yansıma gibi olmadığını, bu “belirleme”nin oldukça çeşitli ve karmaşık bir şekilde gerçekleştiğini görmektir. Bu noktayı açalım.

     Hegel’ci diyalektikte, maddi dünya, ruhun bir yansımasıdır. Yansıma kavramını kafada canlandırmanın en iyi yolu, insanın kendi vücudu ile aynada görüntüsü arasındaki ilişkidir. Vücut elini kaldırdığında, aynadaki yansıma da aynen elini kaldırır. “Yansıma” olan şeyin bir bağımsızlığı yoktur. Yansıtan ne yaparsa, yansıma da aynen onu bire bir tekrar eder. Bu, Hegel’in idealist diyalektiğidir. Ancak Marx’ın maddeci diyalektiğinde, materyalist yaklaşıma geçtiğimizde bu idealist anlayış ortadan kalkar. Birebir birbirini tekrar ve taklit eden olgular değil, birbiriyle bağlı, birbirini etkileyen, ama kendi özgün gerçekliği olan 2 farklı katmandan bahsetmemiz gerekir. Bu ne demektir?

     Birincisi, üstyapıyı oluşturan din, kültür, hukuk, politika, toplumun altyapısında ne varsa onu aynen tekrar eden pasif birer unsur değildir. Bu olguların hepsinin kendi “tarihi”, kendi gelişim ve değişim mantığı, hepsinin geçmişten devralarak geliştirdiği bir yapısı vardır. Ve onun değişimi, altyapı ile aynı hızda olmayabilir. Burada materyalist diyalektiğin (Hegel’de olmayan) önemli bir yasasını, “eşitsiz gelişme” yasasını bir kez daha görüyoruz. Feodal toplumun üstyapısının önemli bir unsuru olan din ve dinsel bağnazlık, modern kapitalist topluma geçildiğinde otomatik olarak ortadan kalkmaz. Aynı şekilde sosyalist bir altyapıya geçildiğinde, kapitalist toplumun üstyapısından devralınan bireycilik, para hırsı, çıkarcılık, hatta feodaliteden devralınan dinsel bağnazlık dahi birdenbire ortadan kalkmaz. Sosyalist Polonya’da Katolik kilisesinin gücünü, ya da Lenin’den Gorbaçov’a kadar geçen süreçte SSCB’deki sayısız yolsuzluk ve rüşvet vakaları bunun en somut örnekleridir. Sonuçta “devrimi yapıp altyapıyı değiştirdik mi her şey düzelir” mantığı tarihi materyalizme yabancıdır ve pasif, ve kaba materyalist bir yaklaşım olarak reddedilmelidir.

     İkincisi, üstyapı da altyapıyı, toplumsal süreçleri hızlandırma ya da yavaşlatma anlamında etkiler. Marx’ın bu konudaki ünlü sözü bizim için iyi bir yol göstericidir: ”Fikirler kitleleri kavradıkları zaman maddi birer güç haline gelirler”. Gerçekten de kapitalizme ve feodaliteye ait geri üstyapısal unsurlar, dinsel bağnazlık ya da şoven milliyetçilik gibi tutucu ideolojik yaklaşımlar bir toplumda etkiliyse, o toplumda sosyalizm yönünde toplumsal değişimin daha yavaş gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Ülkemiz de maalesef bu konuda en somut örnektir.

     Bunu tersi de doğrudur. Geri ve feodal bir altyapının egemen olduğu 1780’ler Fransa’sında, devrimci-cumhuriyetçi aydınların ilerici fikirleri, politik ve ideolojik yaklaşımları toplumda etkinlik kazandığında süreç hızlanmış, sonuçta feodal altyapının tasfiyesinin yolu açılmıştır. Aynı olgu, “ekmek-barış-özgürlük” şiarının kitleleri kavradığı de sosyalizmin yolunu açtığı 1917 Rusya’sı içinde geçerlidir.

     Bu olguların bize gösterdiği gerçek şudur: Üstyapı, sınıf mücadelesinin sürdüğü özel bir alan olarak komünistlerce ele alınmalı ve gereken önem verilmelidir. Nasıl?

     İDEOLOJİ VE İDEOLOJİK KONTROL

    Bu değindiğimiz gerçek, yeni ve yaratıcı bir yaklaşımın da yolunu açmaktadır. 1970’lerde Avrupa’lı Marksistler arasındaki tartışmalarda yeni bir olguya dikkat çekildi: İdeolojik kontrol ve devletin ideolojik aygıtları. Yapılan doğru tespit şuydu: Kapitalist toplumda egemen güçler, sadece polis ve asker şiddetiyle değil, dozu değişen oranlarda toplumun ideolojik kontrolü sayesinde ayakta durmaktadır. Bu kontrol, basın, medya, TV ile olduğu kadar hukuk sistemi, eğitim, kilise gibi organlar üzerinden de gerçekleşmekte, kapitalizmin gerekli, zorunlu ve faydalı olduğu yönünde bir şartlandırma bu kurumlar üzerinden tüm toplumu etkisi altına almaktadır. Bu kurumlara bu yüzden kimi Marksistler Devletin İdeolojik Aygıtları (DİA) adını verdiler.

Toplumda iktidar önemli ölçüde ideolojik hegemonya üzerinden kuruluyorsa, komünistler de bu alanda, yani ideoloji (fikir, sanat, kültür, felsefe) alanında karşı mücadele vermeli, burjuvazinin ideolojik hegemonyasını kırmak, en azından zayıflatmak için gerekli saldırıyı örgütlenmelidir. Bu alanda toplumdaki halk kültürü, tarihten gelen ilerici gelenekler, popüler edebiyattaki demokratik öğeler, geçmişte iç ve dış zorbalığa karşı verilmiş mücadelelerin yaşayan anıları, dindeki alternatif ve anti-kapitalist arayışlar gibi bir dizi unsur, Marksist-Leninist düşünce ile harmanlanarak kültür ve sanatta, hukukta, düzene alternatif tez ve görüşler olarak geliştirilmeli ve politik mücadele içine yedirilerek mevcut hegemonyayı kırmak için birer silah olarak kullanılmalıdır. İspanyollara karşı verilen anti-sömürgeci savaşların anısından halk edebiyatına ve efsanelerine bir dizi öğeyi devrimci mücadelede ustaca kullanan Latin Amerika’lı komünistlerin ve devrimcilerin başarılı pratiği bizler için oldukça öğreticidir. Türkiye’li komünistler olarak, ülkedeki dinci ve milliyetçi hegemonyayı kırmak için önümüzdeki dönemde ideoloji düzleminde daha etkili, yaratıcı ve zengin araçlar yaratmamız gerektiği ortadadır.

     5’Lİ ŞEMA ANADOLU HALKLARI İÇİN GEÇERLİ Mİ?

    Bir önceki yazıda Marx’ın başta geliştirdiği “ilkel komünal-köleci-feodal-kapitalist-komünist toplum” şeklindeki tarihsel gelişim şemasını ele alalım. Öncelikle şunu belirtelim: Marx’ın eseri, her bilimsel eser gibi değişime ve gelişime açıktır. Değerli olan onu tek tek ne söylediği değil, uyguladığı diyalektik ve bilimsel yöntemdir. Dolayısıyla onun teorik çalışmasından sonraki 200 yıl boyunca ortaya çıkan yeni olgular birer “tutarsızlık” olarak değil, onun eserini zenginleştirecek birer yeni bilgi olarak ele alınmalıdır.

     Marx, bu şemayı çıkarırken, esas olarak içinde bulunduğu doğal ortamın, yani Avrupa’nın tarihini baz almıştır. Köleci toplum, tüm Avrupa’yı egemenliği altına alan ve tüm tarımsal üretimin kölelere dayandığı Roma İmparatorluğunun sistemidir. Roma’nın yıkıntıları üzerine tüm Avrupa sathında kurulan, ve toprağa bağlı (toprakla beraber alınıp satılan) serflere dayalı yerel derebeylikler de feodalitenin çerçevesini oluşturur. Bu şemaya uymayan Ortadoğu toplumları (İran, Arap, Osmanlı) ise, o dönemde (1800’lerde) bir “istisna” olarak ele alınmış, bunlar gelişmeye ve sınıf mücadelesine kapalı “statik” toplumlar olarak tarif edilmiştir.

     Söz konusu coğrafyanın komünistleri olarak, bu konu bizleri yakından ilgilendirmektedir. Şurası açıktır ki, üretimin esas olarak köleler üzerinden sağlandığı bir “köleci toplum” Anadolu’da, birbirini devralan 3 medeniyet olan Bizans-Selçuklu-Osmanlı dönemlerinde söz konusu olmamıştır. Bunlarda var olan “kölelik” sadece ev hizmetleriyle sınırlıdır ve tüm üretimi kapsamaz. İkincisi, bu topraklarda (Moğol istilası gibi kargaşa dönemleri hariç) yerel derebeylikler asla belirleyici olmamış, esas olarak merkezi bir devlet yapısı egemen olmuştur. Osmanlı’da yüzyıllar boyu toprağı işleyen köylü ve toprak, hiçbir “soylu”nun malı değil, tümüyle devletin malı olup, yerel komutanlara işletmek üzere verilmiş, öldükten sonra da (miras yoluyla oğluna değil) devletin uygun gördüğü bir başkasına aktarılmıştır. Kısaca, klasik köleci ve Avrupa tarzı feodal toplumların birebir karşılığı bu topraklarda yoktur. Doğru yaklaşım, Osmanlı’nın kendine özgü merkezi bir feodal-aristokratik devlet olarak algılanmasıdır.

     Bu durum, 1860’larda Türkiye Solu’nda süren “Asya Tipi Üretim Tarzı-feodalite” tartışmalarında oldukça yanlış kavranmış, “tarihi materyalizmin Türkiye için geçerli olmadığı” gibi tespitler yapılmış, Anadolu’da “kerim (cömert, bağışlayıcı) devlet” geleneğinin bulunduğu ileri sürülerek sağ ve gerici konumlara savrulmalar gerçekleşmiştir. Halbuki titiz bir inceleme, formel şemanın olmasa bile Marx’ın formüle ettiği temel dinamiğin, yani üretici güçler-üretim ilişkisi uyumu ve sınıf mücadelesinin aynen Osmanlı için de geçerli olduğunu ortaya koymaktadır. 16.yüzyıldan itibaren mevcut üretim ilişkileri devletin artan harcamalarını karşılamakta yetersiz kalmış, devlet bunun üzerine kendisine direkt para sağlayacak “mültezim” adı verilen aracılara vergi toplama işini devretmiş, bu durum halkta büyük tepkilere sebep olarak Osmanlı toprak sistemini çökertmiştir. Mültezimin açgözlülüğüne ve zulmüne isyan eden Anadolu köylülüğü yüzyıl boyunca merkezi devletin ordularıyla savaşmış, bir kısmı Alevi, bir kısmı da Sünni kökenli olan bu halk ayaklanmalarında yüzbinlerce insan yaşamını yitirmiştir. En büyük çaplı örneğini bu Celali isyanlarında yaşayan sınıf mücadelesi, daha sonra yerel seçkinlerle merkezi devlet arası çatışmada, yabancı tüccarlarla yerel üreticiler arasındaki çelişkide, Rumeli’de Osmanlı egemenleri le topraksız Rum ve Bulgar köylüleri arasında (etnik renklere de bürünen) mücadelede, son olarak da 20.yüzyılın başında genç işçi sınıfı ile burjuvazi ve devlet arasındaki mücadelede kendini göstermiştir. Sınıf mücadelesi, tüm insanlığın olduğu gibi Osmanlı’nın ve Anadolu-Rumeli coğrafyasının da tartışılmaz gerçeğidir.

     YENİ BİR KAVRAYIŞA DOĞRU

   Sözü edilen 5’li şemada evrenselliği tartışılmaz olan 3 aşama vardır: Tüm insanlığın başlangıcı olan ilkel komünal toplum, meta üretiminin genelleşmesi sonucu oluşan kapitalist toplum ve onun yıkıntısı üzerine kurulacak komünist dünya. İlkel komünal toplum ile kapitalizm arasında geçen süreç ise genel bir “pre-kapitalist dönem” olarak algılanabilir. Bu “pre-kapitalizm” Avrupa’da köleci ve yerel feodal derebeylikle, Anadolu’da merkezi ve güçlü bir merkezi feodaliteyle, Çin ve Hindistan’da ise benzer özgüllüklerle değişik şekillerde gerçekleşmiştir. Ancak hepsinin ortak yönü, üretici güçler ve üretim ilişkileri arasındaki çelişkiden doğan gelişme ve sınıf mücadelesidir. Bu kavrayış, hem Marksist tarih bilimini zenginleştiren, hem de kendi tarihsel özgüllüğümüzü (savrulmalara meydan vermeden) doğru kavramanın yolunu bize açacak olan bir yaklaşımdır.

TEILEN