TARİHİ “HİKAYE”DEN BİLİME ÇEVİRMEK: TARİHİ MATERYALİZM

24

Sinan Dervişoğlu.

     Bu yazımızda, geçtiğimiz sayılarda genel hatlarını ortaya koyduğumuz diyalektik materyalist bakışın insan toplumlarına ve onun tarihine uygulanması olan tarih materyalizme değineceğiz. Bir felsefe olan, ve dolayısıyla somut ve belirli bir nesnesi olmayan diyalektik materyalizmin aksine, tarihi materyalizm bir bilimdir ve somut bir alanı, bir nesnesi vardır. O da insan toplumlarının tarihi ve bu toplumları yöneten genel kanunları tanımlamaktır.

       MARX ÖNCESİ TARİHÇİLİK:

       OLAYLARI AKTARMA

     Bilinen gerçektir: Fransızcada “tarih ve “hikâye” kelimelerinin karşılığı tektir: “Histoire”. İngilizce de bu iki anlam için benzer 2 kelime kullanılır: “history” ve “story”. Tesadüf gibi gözüken bu olgu, aslında önemli bir gerçeğe işaret etmektedir. Yüzyıllar boyu tarihçilik ve tarih yazımı, kimi bilgili yazarların geçmiş olayları (tıpkı bir “hikâye” gibi) anlatmaları ve yansıtmalarıyla sınırlıydı. İlkçağda Herodot, Osmanlı’da Naima ve Aşıkpaşazade, 1789 sonrası Fransa’da Thierry ve Guizot, Almanya’da Hammer hep belirli tarihsel dönemleri konu alarak o dönemlerdeki siyasi ve askeri gelişmeler hakkında ayrıntılı bilgi verdiler. Özellikle modern çağlardaki tarih yazımlarında kimi yorumlar, sebep-sonuç ilişkileri üzerine kimi tespitler yer alsa da, şu sorular hep cevapsız kaldı: Toplumlardaki değişimin ve gelişimin temel sebepleri nelerdir? Devrimlerin ve savaşların ardında ne yatıyor? Siyasal ve düşünsel alandaki değişimlerin altında yatan nedir? Bunlara verilen cevaplar kısmi, sınırlı, sadece belli bir ülkeye ve döneme has, ve evrensellikten uzak olmaktan uzun süre kurtulamadı.

     MARX’IN DEVRİMİ: ALTYAPI VE ÜSTYAPI

     Bir materyalist olarak “maddenin bilinci belirlediği” gerçeğine sadık kalan Marx, bu bakışı öncelikle tarihe uyguladı ve şu formülasyona ulaştı: “Toplumların “bilinci” ve ruhu” nu oluşturan kurumlar, yani siyaset, devlet, ideoloji, ve kültür, o toplumun üstyapısını meydana getirir. Toplumların “madde”sini ise ekonomik ilişkiler, üretimin gelişkinlik seviyesi, maddi çıkar ilişkileri oluşturur. Bu da toplumun altyapısıdır. Altyapı, üstyapıyı belirler.

Tek başına bu formülasyon, insanlığın tarihine muazzam bir ışık tutmakta, tarihteki binlerce olguyu anlaşılır hale getirmektedir. İlkçağdaki parçalı ve sayısız şehir devletleri ile buna denk düşen “çoktanrılı” dinler, Ortaçağın tarıma dayalı, doğanın kaprislerine mahkum geri üretimi ile buna denk düşen cehalet ve dinsel bağnazlık, tartışılmaz krallık otoritesine payanda olan ve gene hükümleri tartışılmaz olan Katolik kilisesi, modern-kapitalist çağların bilime dayalı üretimi ile onunla örtüşen bilimci-pozitivist ideoloji, bireysel zenginliklerin egemen olduğu kapitalist ekonomi ile ona kılıf teşkil eden bireyci ideoloji gibi çok sayıda olgu, Marx’ın bu tespiti ile bir anlam kazanmıştır. Marx’tan sonra, siyasete, fikirlere, ideolojiye yönelik hiçbir çalışma, bunların ekonomik altyapı ile ilişkisini kulak ardı etme lüksüne artık sahip değildir.

     ALTYAPININ ANALİZİ:

     ÜRETİCİ GÜÇLER VE ÜRETİM İLİŞKİLERİ

    Toplumun maddi temeli olarak altyapıyı ele alan Marx, bu konuda derinleşerek 2 kavramı formüle etmiştir: Üretici güçler ve üretim ilişkileri. Üretici güçler, o toplumda üretimi mümkün kılan tüm unsurları, insani ve teknik unsurları ifade eder. Roma toplumunda köleler ve tarım, Ortaçağda serfler ve derebeylik arazilerinde yapılan tarım, kapitalizmde burjuvalar, işçiler ve fabrikalar, o toplumların üretici güçleridir. Özellikle üretimin teknik seviyesi ve araçları, altyapıya ve giderek tüm topluma damgasını vurur. Marx, biraz şematik de olsa bu fikri anlaşılır kılmak için şu meşhur formülasyonu yapmıştır: “Yel değirmeni size feodal toplumu, buhar makinesi ise kapitalist toplumu verecektir”.

     Ancak altyapıyı sadece teknik araçlardan ibaret görmek, bizi dar-teknikçi bir bakış açısına hapsedebilir. Burada en az onun kadar önemli bir kavram da, üretimin ve zenginliğin gerçekleşmesini ve topluma dağılmasını belirleyen toplumsal iş bölümü, bu üretim gerçekleştiren ve paylaşan değişik toplum kesimlerinin aralarında tanımlı olan ilişkilerdir. İlkçağlarda üretimi sağlayan köleler, eşya gibi alınıp satılabilen varlıklardır. Avrupa feodalitesinde üretimi yapan serfler tam köle olmamakla birlikte toprağa bağlı ve onunla birlikte satılabilen, ürettikleri ürünün önemli bir kısmını derebeyine vermek zorunda olan üreticilerdi. Kapitalist toplumda ise işçiler özgür bireyler olarak ticari bir anlaşmayla kendi işgüçlerini patrona satarlar. Üçü de temel emekçi güç olmasına karşın, kölenin, serfin ve işçinin etrafına örülü olan üretim ilişkileri birbirinden tümüyle farklıdır, ve farklı toplumsal yapılara işaret ederler.

Üretici güçler ve üretim ilişkileri bir arada o toplumun maddi altyapısını, ya da başka bir deyişle üretim biçimini oluştururlar.

          TEMEL EKSEN: SINIF MÜCADELESİ

     Bu noktada Marx ve Engels, sadece Marksist teorinin değil, Marksist politikanın da günümüzde vazgeçilmez mihenk taşı olan bir kavramı bilime kazandırdılar: Sınıf mücadelesi. Sınıf mücadelesi kavramı Thierry ve Guizot gibi burjuva tarihçilerde belli belirsiz bir kavram olarak yer alırken, Marx, daha önce değindiğimiz o muhteşem diyalektik yaratıcılığı ile bu kavramı burjuva düşünürlerin elinden alıp sosyalist bakış açısının merkezine yerleştirdi. Ünlü Komünist Manifesto “günümüze kadarki insanlık tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir” diye başlar. Bunu açalım.

     Yukarıda değindiğimiz “üretim ilişkileri”nde, üretim ve dağıtıma katkısı olan değişik toplum kesimleri, ya da sınıflar, bu zenginlikten kendilerine düşen payı korumak ya da artırmak için durmak bilmeyen bir çatışmaya girerler. Asıl üretici olan emekçiler, sofralarındaki ekmeği artırmak için, tüccar aldığı yüzdeyi ve ticari karı büyütmek için, derebeyi tahıl stokunu ve altınlarını artırmak için, patron üretim seviyesini ve kârını yükseltmek için, küçük esnaf ayakta kalabilmek ve işini genişletebilmek için, banka sahipleri kredi hacimlerini ve kredi kârlarını büyütmek için, yerli işverenler yabancı büyük şirketlerle rekabet edebilmek için sürekli ve amansız bir mücadele içindedir. Bu mücadele, toplumun tüm yaşantısına, siyasal bölünmelere ve siyasi eylemlere damgasını vurur. Spartaküs’ün köle isyanlarından Ortaçağın köylü isyanlarına, grevlerden işçi çıkartmalara, ürün boykotlarından faiz artırmalara, petrol savaşlarından günümüzdeki mortgage krizine kadar her türlü toplumsal çalkantının ardındaki değişmez faktör sınıf mücadelesidir. Sınıf mücadelesi, altyapının üstyapıyı belirlemedeki temel kanalı, altyapıdaki çelişkilerin siyasete, ideolojiye ve kültüre yansımasını sağlayan temel ve belirleyici toplumsal mekanizmadır.

     Bu belirleyici gerçek, bize sadece siyasi pratikte değil, teorik değerlendirmelerde de güçlü bir araç sunmaktadır. Bu kadar evrensel bir olgu olan sınıf mücadelesini ortaya koymayan, toplumsal olayları açıklarken arka plandaki sınıf çatışmasını bilince çıkarmayan her türlü analiz ve değerlendirme, kof ve sübjektif kalmaya mahkumdur. Günümüzde “yeni toplumsal dinamikler” adı altında etnik kimlikleri, cinsel kimliği ve çevre sorununu sınıf ekseninden kopararak “sosyalistler sınıf mücadelesi yerine bu dinamikleri temel almalı” diye öğüt veren burjuva post-modernizminin özü, tamı tamına sınıf mücadelesinin inkarıdır. Aynı şekilde sınıf özünden koparılmış, “herhangi bir sınıfın üstünlüğünü reddeden gerçek radikal demokrasi” tezleri de bizlere bu temel pusulayı unutturmayı amaçlamaktadır. Bu açıdan, ünlü bir devrimcinin 1960’lardaki şu uyarısı, bugün de bizler için geçerliliğini korumaktadır: ”Sınıf mücadelesini asla unutmayalım”.

     TARİHSEL GELİŞMENİN ANA MANTIĞI

     Marx bu temel kavramların üzerine, tarihi ve toplumların gelişimini açıklamaya yönelik bir teorik model kurdu. “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı” adlı eserinin ünlü önsözünde özetlediği yaklaşım kısaca şudur: “Tarihin her aşamasında, insanlar kendi iradelerinden bağımsız olarak birbirleriyle üretim ilişkilerine girerler. Belirli bir noktada, üretici güçlerin gelişmesi sonucunda, var olan üretim ilişkileri gelişmekte olan üretici güçlere engel olmaya, ona “dar gelmeye” başlarlar. Bu noktada eski üretim ilişkilerini korumak isteyen sınıflarla, gelişen üretici güçlerin önünü açacak şekilde onu değiştirmek isteyen sınıflar arasında çatışma ortaya çıkar. Bu çatışma toplumsal devrimlere yol açar ve üretici güçlerin serbestçe gelişmesini sağlayacak yeni üretim ilişkileri inşa edilir

     Bu teorik çerçeveyi Marx en başarılı şekilde, feodal düzenden kapitalist düzene geçilmesini sağlayan burjuva devrimlerinde somutlaştırmıştır. Burjuvazi, atölyeler ve manüfaktür yoluyla teknolojiyi ve zenginliği hızla artırmakta, ancak bu gelişim feodal ayrıcalıklar, bölünmüş prensliklerin gümrük yasaları, ulusal bir pazarın oluşmasını engelleyen kanunlar, ekonomik ve siyasi üstünlüğünü burjuvazi ile paylaşmamakta direnen aristokrasi gibi eski düzenin oluşturduğu engellere çarpmaktadır. Burjuva devrimleri bu engelleri tuzla buz etmiş ve kapitalist üretimin olanca hızıyla gelişmesinin önünü açmıştır.

Marx ve Engels, insan toplumlarının tarihini bu çerçevede ele aldıklarında toplumsal gelişmede 5 ana aşama, 5 temel üretim biçimi saptamıştır:

  1. İlkel komünal toplum

  2. Köleci toplum

  3. Feodal toplum

  4. Kapitalist toplum

  5. İlk aşaması sosyalizm olan Komünist toplum

     Özellikle Avrupa tarihinden esinlenen ve Ortadoğu ile Asya’da bire bir karşılığı olmayan köleci toplumu, ve gene aynı bölgelerde Avrupa’dan çok farklı biçimde gerçekleşen feodal toplumu önümüzdeki yazıda ele alacağız. Ancak ilkel komünal toplum, bölgelere göre farklı özellikler gösteren pre-kapitalist bir aşamadan sonra oluşan kapitalist toplum ve onun yerini alacak komünist toplum, tartışılmaz biçimde evrensel nitelik taşımaktadır.

ÖZEL MÜLKİYETİN OLMADIĞI BİR ÇAĞ VARDI

GELECEKTE DE BÖYLE BİR ÇAĞ OLACAK

     Engels, ünlü burjuva antropolog Morgan’ın “Eski Toplum” adlı değerli eserini diyalektiğin ışığında inceleyerek “Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni” adlı eserini yazdı. Burada Engels, özellikle bugün “ilkel” diye nitelendirdiğimiz ilk insan topluluklarını tarihi üzerine yoğunlaşmış, günümüzde herkesin kafasında neredeyse ezeli ve ebedi bir olgu olarak düşünülen kimi kurumların, özellikle de özel mülkiyetin ve devletin olmadığı bir çağın da var olduğunu göstermiştir. İlk insan topluluğu, özel mülkiyetin olmadığı, paylaşımcı, komünal bir yaşamı temel almıştı. Temel üretim faaliyeti olan avcılık-toplayıcılık kollektif bir biçimde yerine getiriliyordu ve kararlarını hep birlikte alan topluluğun üstünde, ondan ayrı ve onu yöneten “devlet” türü bir kurum yoktu. Tarımsal üretime geçiş ve artı-üretimin, üretim fazlasının oluşumu bu resmi değiştirmiş; “ihtiyaç için üretilen ürün”ün yanı sıra “değişim için üretilen ürün” yani “meta” olgusu ortaya çıkmıştır. Bu artı-ürünün yönetimi, bir yandan onu yönetecek mekanizmaların kurulması üzerinden bir kontrol aygıtını, yani devleti, öte yandan da bu artı üründen doğan zenginliğin sahiplenilmesi üzerinden özel mülkiyeti gündeme getirdiler.

     Engels’in ilkel topluluklar üzerine olan bu çalışması, özellikle mülkiyetin ezeli olmadığını, özel mülkiyet ve devlet olmadan da insanların yaşayabildiği bir çağın(özel mülkiyetli çağların toplamından çok daha uzun sürmüş bir dönemin) var olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Ezeli olmayan özel mülkiyet, ebediyete kadar da sürmeyecektir. Meta olgusunu evrenselleştiren, insan iş gücünü de meta haline getirerek onu son sınırlarına ulaştıran kapitalizm, özel mülkiyete dayanan toplumların da son ve en üst aşamasıdır. Bu anlamda yukardaki 5’li şema daha da basitleştirilerek 3’lü bir şemaya da indirgenebilir: Özel mülkiyet ve devletin olmadığı ilk toplumlar, özel mülkiyete ve sınıf egemenliğine dayanan sınıflı toplumlar, özel mülkiyet, devlet ve sınıfların kalkacağı geleceğin komünist toplumu. İşçi sınıfı kapitalizmi ortadan kaldırarak kendisini de bir anlamda sınıf olarak ortadan kaldıracak, insanlık Marx’ın deyimiyle “özgür üreticilerin gönüllü birlikteliği”ne dayanan yeni bir çağa ulaşacaktır.

TEILEN