Stalin Sonrası Döneme Geçiş: Çöküşün Kodları (4.Bölüm)

36

Sinan Dervişoğlu’nun daha önce Kuzgun Portal’da yayınlanan bu yazısını yazarın izniyle sitemizde yayınlıyoruz.

20.KONGRENİN SİYASAL ÖZÜ:

BÜROKRASİ ELLERİNİ STALİN’E SİLİYOR VE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ İLAN EDİYOR.

SBKP 20.kongresinde Kruşçev’in ünlü “kişilik putlaştırmasını” eleştirdiği ve Stalin’in “suçlarını” ifşa ettiği ünlü raporu yeterince bilinmektedir. G.Furr, hem bu rapordaki iddiaları eleştirmiş, hem de bu raporun kollektif bir iradeden çok biraz da Kruşçev’in oldu bittisiyle  hazırlandığını ortaya koymuştur. Bu rapor, ilan edildiği anda uluslararası komünist harekette (Çin KP ve Arnavutluk EP dahil) hiç kimseden bir tepki gelmemiş, rapor önce biraz şaşkınlık; sonra da büyüyen bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu hayal kırıklığı SSCB’de intiharlara, Batı Avrupa KP’lerinde ise istifalara yol açmıştır. Ancak bugün, bu raporun, yani Stalin’i mahkum etmesinin ardındaki mantığı ortaya koymazsak, birçok komünistin ve araştırmacının (bu arada G.Furr’ün) içine düştüğü hata olan “şeytanlaştırılmış Kruşçev” yanılgısına düşeriz. Bütün kötülüklerin ve olumsuz gelişmelerin kaynağı olarak “şeytani Kruşçev” imajı, ilahlaştırılmış “yüce Stalin” imajının tersyüz edilmiş halidir ve onun kadar idealist ve yanıltıcı olmaya mahkumdur. Kruşçev bu raporu (ve ondan sonraki gelişmeleri) tek başına gerçekleştirmemiş, böyle bile olsa parti içinde önemli bir kesimin güçlü desteğini alarak bu adımları atmıştır. Bu güç nedir, ve niye Stalin’e çamur atmak gerekli hale gelmiştir?

Bu güç, daha önce de ima ettiğimiz gibi, sorumluluk alanlarında bilfiil idari yetkilerine sahip olan partinin üst ve orta kademeleridir. Bu kesim, Sovyet iktidarını konsolide edildiği 1920’lerde yeni devlet cihazını kuran Parti olduğu için fiilen yönetici konumda şekillenmiş, ancak daha sonra (1930’larda) bir önceki yazımızda belirttiğimiz gibi merkezi siyasi önderliğin kendisini geliştirme projelerine (kartları yenileme kampanyaları) sürekli direnmiş, yönetim yetkilerini meşrulaştırmak için gene merkezi önderliğin “çok adaylı seçim” önerilerine şiddetle karşı koymuş bir kesimdir. Gene bu kesimin, haklı sebeplerle başlayan 1937 tasfiye sürecini, sırf kendi yerel çıkarlarını koruma adına aşırı boyutlara vardırarak bir kan banyosuna çevirdiği de daha önceki bir yazımızda belirtilmiştir.  Parti-hükümet-siyasi polis (NKVD/GPU) üçgeni içinde herkesin birbirini kontrol ettiği 1930’larda, bu üçlüdeki hiçbir öğe kendini “iktidarda” ve “dokunulmaz” hissetmemiş; bu karşılıklı denetim (oldukça yıpratıcı bir tarza da olsa)  bir tür fiili “kuvvetler ayrılığı” oluşturmuş, tasfiyelerin tırpanı bu üç unsuru da kapsar bir şekilde işlemiştir. Ancak sürekli tasfiyelerle yürüyen bu karşılıklı kontrolün, sürdürülebilir olmadığı, gerçek bir kontrol ve dengenin ancak taban demokrasisini geliştirerek gerçekleşebileceği ortadadır. 1945 sonrasında yapılması gereken buydu ve Stalin ve Jdanov’un bugün yeni keşfedilen bazı düşünce ve tasarrufları bize bu tarzda bir dönüşümün planlandığını (kesin olmasa da) düşündürmektedir.

Ancak bu kolay değildir. Stalin bunu 1930’larda denemiş, başaramamış, 1950’lerin başında denediğinde de yukarda anlatmaya çalıştığımız şekilde “tasfiye” olmuştur. Beria’nın tasfiyesiyle de siyasi polis yukardaki üçlüde etkili bir unsur, bir “oyuncu” olmaktan çıkarılmıştır Sonuçta:

  • Partinin üst ve orta kademelerini yukardan sürekli zorlayan bir “uyarıcı otorite” ortadan kalkmış

  • Beria’nın ölümüyle siyasi polis direkt partinin denetimi altına girerek, denetleyici bir dış unsur olmaktan çıkmış,

  • Böylece Parti aygıtı (1930’lardan devraldığı tüm hantallık ve keyfiliğiyle) , tüm Sovyet toplumu üzerinde mutlak iktidarını kurmuş, tam anlamıyla “dokunulmaz” hale gelmiştir.

Ancak bu yeni egemen gücün, özellikle başlangıçta,  kendini Sovyet halkları nezdinde meşru kılacak bir yeniliğe, bir “başarı öyküsüne” ihtiyacı vardır. Savaştan muzaffer çıkan Sovyet halklarının ciddi bir reform ve yenilik beklentisi vardır ve onlara bir “yenilenme projesi” sunulması gereklidir. Yukarda değindiğimiz gibi, bu yeni ekibin taban demokrasisi, kitlelerin siyasi katılımını artırma, partinin ideolojik görevlere yoğunlaşması gibi konularda herhangi bir adım atmaya ne niyeti, ne de yeteneği vardır. Dolayısıyla, bu beklentiye verebilecekleri yegâne karşılık, sahte bir “özgürlük ve demokrasi” öyküsü olarak “Destalinizasyon – Stalin’den arınma” olmuştur. 1937-38’de toplumda ciddi yaralar açmış olan tasfiye süreçlerindeki acıları dindirmek, ve halktaki yıpranmış adalet duygusunu tatmin etmek gerçekten oldukça puan kazandırıcı bir adım olabilirdi; ancak geçmişte bu süreci kanlı bir trajediye çevirenler, başta Kruşçev olmak üzere bizzat iktidarı sağlamlaşan Parti kadroları olduğu için (özeleştiri yapıp kendi suçlarıyla yüzleşmeye niyetleri olmadığı için), yapılan bütün hataları, işlenen bütün cinayetleri Stalin’in sırtına yıktılar. Bu onlara, kendilerini yeni ve “artık rastgele tutuklamaların olmadığı daha özgür” bir dönemin müjdecisi olarak lanse etme fırsatı verdi. Sahip olma istedikleri meşruiyete, ellerindeki kanı Stalin’in anısına silerek kavuşmayı amaçladılar. İktidara yerleşen Parti aygıtının Stalin’e 20.Kongrede yaptığı saldırının politik anlamı budur.

Bu elbette, umulan sonuçları ancak kısmen verdi. Geçmişte mağdur olmuş binlerce komünistin ve vatandaşın yakınları açısından bu adımlar motive edici oldu (Nazım’ın Kruşçev’e ithaf ettiği “Hacıoğlu Salih” şiirinde olduğu gibi). Zaten artık sürdürülmesi mümkün olmayan “tasfiyeler ve siyasi mahkemeler” sürecine son verilmesi toplumda bir ferahlama hissi yarattı. Ancak madalyonun öbür yüzü ise, toplumda ciddi bir “değer bunalımı” yaratılmasıydı. Stalin’in kendi icraatı ve başarılarıyla önemli ölçüde hak ettiği, ama geri kalmış toplum reflekslerinin aşırı boyutlara vardırdığı, kendi pozisyonunu güçlendirmek isteyen dalkavuk yöneticilerin de suni biçimde körüklediği “ilahlaştırılmış Stalin” imajı, yerini “kötü despot Stalin”e bırakınca ciddi bir sarsıntı yaşandı. Başarılara önderlik eden, halkın imgeleniminde haklı olarak bu başarılarla özdeşleşmiş Stalin imajının bir “keyfilik ve baskı” imajına dönüşmesi ciddi bir hayal kırıklığı ve toplumun ideolojik değerlerinde yıkım yarattı. Daha 10 yıl önce “Stalin benim babamdır” diyen bir figürün (Kruşçev) ona şiddetle saldırması (bazı konuşmalarında ona “aptal” ve “p.ç” demesi) mevcut yönetime olan güvensizliği körükledi. İktidara duyulan eski coşku dolu güvenin yerini toplumun her kesiminde alaycı ve sinik bir “izleme” tavrı aldı (“bakalım şimdi kimi harcayacaklar” türünde) Bu, bir sonraki yazıda ele alacağımız “toplumda sosyalizmin ideolojik hegemonyası”nı bir anlamda darmadağın etti ve çöküşe giden yolun taşlarını döşedi. Uluslararası plandaki etkisini ise Molotov yıllar sonra şöyle anlatmıştır: “20 yıl öncesinde tüm insanların %70’i bize içten yakınlık duyarken, 20.Kongre’den sonra Sovyetler Birliği’ni ve komünizmi destekleyen sayısı ciddi şekilde azaldı.

Bu dönem elbette ki baştan aşağı bir “kara dönem” olmadı. 2.Dünya Savaşı sonrası Stalin’in temellerini attığı devasa bilimsel ve askeri teknolojik atılımın rüzgârıyla SSCB uzay yarışında ABD’yi geride bıraktı ve bu tüm dünya ilericileri için motive edici bir unsur oldu. Küba Devrimine bu dönem destek olundu; Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki ilerici hareketler bu dönemde yükselerek SSCB’nin desteğini yanlarında buldular. Bu, dünya devrimci sürecinin yükselen rüzgârıydı ve SSCB, geçmişten gelen birikiminin etkisiyle bu rüzgârın bir dönem yanında durmayı başardı. Ancak başlayan ideolojik gerileme ve idari hantallık, ülke içerisinde çöküşe kadar sürecek siyasi tıkanıklığı besledi ve güçlendirdi.

YENİ İKTİDARIN KONSOLİDASYONU:

TÜM HALKIN DEVLETİ, BARIŞ İÇİNDE BİR ARADA YAŞAMA..VS

20.Kongrenin ertesinde, gücü ve otoritesi giderek artan Kruşçev’in konumu, partinin kadim yöneticilerinde bir tepki yarattı. 1920’lerde “düşük profilli” bir Stalin’in hızla güç kazanmasını sindiremeyen Zinovyev, Kamenev, Buharin gibi önderlerin tepkisine benzer bir şekilde, o dönemin en düşük profilli lideri olan Kruşçev’in böyle hızlı güç kazanması, geçmişten gelen “etkin ve popüler” Molotov, Kaganoviç, Malenkov gibi liderler açısından sindirilmesi zor bir durum oluşturdu. Elbette ki sorunun özünü, sadece bir kadrolar arası çekememezlik”in ötesinde, Kruşçev’in elindeki yetkiyi (Stalin raporunda gördüğümüz gibi) kolayca oldu-bittiler yaratarak ve giderek “tek adam”ı oynayarak kullanması teşkil etti. 1957 Haziran’ında bir Prezidyum (eski Politbüro) toplantısında onun istifası istendi ve bu talep 7’ye 4 onaylandı. Ancak Kruşçev, bu kararı Prezidyum’un değil, Merkez Komitesi’nin alması gerektiğini söyleyerek MK toplantısı çağrısı yaptı. O toplantıda MK, Kruşçev’in Genel Sekreterliğini onayladı ve istifa talebini reddetti. Bunun üzerine, “Eski Muhafiz”lardan oluşan bir ekip, yani Molotov, Malenkov ve Kaganoviç, “anti-parti grup” olarak damgalandı ve görevlerinden alındı. İşin ilginç yönü, tüm bu süreçte, bir zaman Stalin’in “parti yönetimini gençleştirme” adına yönetime aldığı genç kadrolardan Brejnev, sürekli olarak Kruşçev’in yanında aldı. Parti bürokrasisine dayanan yeni iktidar, kendini konsolide etmiş oldu.

Bu aşamadan sonra, uluslararası komünist harekette büyük çalkantılar yaratacak tezler devreye girmeye başladı. Bunlar “tüm halkın devleti”, “barış içinde bir arada yaşama” ve “sosyalizme barışçı geçiş” tezleriydi. Bu tezler şimdiye kadar hep söylerindeki içerikle ve bu içeriğin Marksizm-leninizmin ile teorik olarak uyumlu olup olmaması açısından ele alınıp tartışıldı. Biz ise burada farklı bir yaklaşım uygulayarak bu tezlerin gerçek politik anlamını, arkalarındaki sosyo-politik mantığı, oluşan yeni iktidar açısından taşıdığı pratik faydayı ortaya koymaya çalışacağız.

Tüm halkın devleti” (ve tüm halkın partisi)  tezini ele alalım. Buna göre Sovyetler Birliği artık “proletarya diktatörlüğü” dönemi sona ermişti, zira sınıf mücadelesi bitmiş, Sovyet toplumunun tümü sosyalizmi benimser hale gelmişti. Buna karşılık bu yeni devletin öncüsünün gene işçi sınıfı olduğu vurgulanıyordu. Tezin saçmalığı da buradaydı: Bu “devlet” tüm baskı organlarıyla birlikte ayakta ise (Leninist teoriye göre) hala bir diktatörlüktü; işçi sınıfı bu devletin öncüsü idiyse, bu bildiğimiz proletarya diktatörlüğü idi.

Sorun “devletin erimesi” ise (ki Sovyet devletinin “eridiğine” dair hiçbir emare yoktu) bu zaten klasik teoride de olan “erime sürecinde bir proletarya diktatörlüğü” olabilirdi. Yeni bir devlet tanımı yapmanın amacı neydi?

Proletarya diktatörlüğü, sınıfsız topluma geçene kadar var olabilecek burjuva eğilimlere, kapitalizme geri dönme çabalarına, filizlenebilecek burjuva oluşumlara karşı bir uyanıklığı ve sürekli bir mücadeleye işaret eder. Geçmişte Sovyet devlet ve parti aygıtları içinde bu süreç mahkemeler, tutuklamalar ve tasfiyelerle yürütüldüğü için “sınıf mücadelesi” ve “diktatörlük” kavramları bu geçmişi hatırlatan ve onu diri tutan olgular olarak lanse edildi. Tüm halkın devleti tezinin ise iddiası, artık toplumda “kapitalizm yanlısı” kimse kalmadığı, böyle davrananlar çıkarsa da bunların üç-beş münferit deli ya da marjinal olacağı, dolayısıyla toplumda böyle bir uyanıklığa ve mücadeleye gerek kalmadığı,  kimseye bu gerekçeyle baskı yapılmayacağı müjdesiydi. Toplu tutuklamalar, davalar, mahkemeler döneminin sona erdiği ilan ediliyordu. Kruşçev, bu müjdeyle Parti bürokrasisini yanına aldı, daha doğrusu Parti bürokrasisi kendi bekası için hayati önem taşıyan bu tez dolayısıyla Kruşçev’in yanında yer aldı.

Aslında bu, yapılanlarla çelişki içindeydi. Sosyalizme nefretini saklamayan bir Solzenitsin, bu dönemde önce tutuklandı, sonra sürgüne yollandı. Ekim Devrimi’ne karşı mesafeli bir tutum alan Pasternak, Nobel ödülü almasına rağmen lanetlendi ve baskı altında tutuldu. SSCB’ye “sosyal-demokrat” bir yol öneren ünlü fizikçi Andrey Saharov sık sık mahkemeye çıkarıldı ve susturuldu. Biçim ne olursa olsun, bu burjuva eğilimlere karşı bir baskı ve uyanıklık diri tutuldu. Peki, “tüm halkın devleti” tezinin “kapsam dışı” bıraktığı kimdi? Cevap nettir: Parti ve devlet aygıtı!

Parti yönetici kademelerinde hiçbir kimse “sosyalizme darbe vurduğu”, “burjuva eğilimleri körüklediği”, “sosyalizmle bağdaşmayan işler yaptığı” vs gerekçesiyle tutuklanmayacaktı; tutuklanmadı da. Tezin gerçek politik içeriği buydu. 1920-1950 arasında, kademesi ne olursa olsun her partilinin üzerinde sallanan Demokles kılıcı, yani “yargılanma ve hesap verme” riski tümüyle ortadan kaldırıldı.  “Tüm halkın devleti” özünde parti ve devlet aygıtı içinde bir “saldırmazlık paktı” idi ve öyle işletildi. Bu yaklaşım ”artık keyfi mahkemeler dönemi bitti” şeklinde olumlu yüzüyle lanse edilse de, Partiyi kontrol edebilmek için (geçmişteki polisiye mekanizmaların yerine) hiçbir işleyiş konulmuyordu. Zaten (Stalin’in tüm çabalarına rağmen) kendini emekçi tabanın kontrolü dışında tutmayı başaran Parti, kendi içinde ve dışında her türlü kontrol ve “arınma” mekanizmasında muaf tutuluyor, toplumun tartışılmaz mutlak hakimi haline geliyordu.

Ancak bu tez ve onun arkasındaki politik mantık tam tersine, paradoksal biçimde burjuva eğilimleri güçlendirdi. Fakat bu olumsuzluğun filizlendiği alan toplum değil, bizzat (“elimizdeki sağlam kale” diye düşünülen) Parti içinde oldu. Milyonlarca Sovyet emekçisi sosyalizmin nimetlerinden yararlanıp ona bağlılığını (son dakikaya, 1992’ye kadar) sürdürürken, hiçbir denetime tabi olmayan, kendini korumayı ve saklamayı kurnazca beceren, yukarda anlattığımız dinamiklerle ideolojiyle bağı giderek zayıflayan, bütün motivasyonu “kendi gücünü ve bölgesindeki iktidarını korumaya” odaklanan Parti yöneticileri içinde yozlaşma hızla gelişti. 1980’lerde, tüm Sovyet devletini yıllar boyu pamuk üretimi rakamlarıyla oynayarak dolandırdığı ortaya çıkan Özbekistan KP sekreteri Raşidov, (kendi som altından heykelini yapan, bir benzerini de Brejnev’e hediye eden gene kendisidir),  “özel“ mağazalardan alışveriş yapan Moskova ve diğer büyük şehir parti yöneticileri, her türlü burjuva eğilimin mayalandığı bir bataklık oluşturdular. “Partiyi ancak parti kontrol eder” şiarıyla, her türlü toplumsal denetimin dışında kalan Parti aygıtı, SSCB’de sosyalizmin mezar kazıcısı oldu.

BARIŞ İÇİNDE BİR ARADA YAŞAMA”

SBKP’nin bu yeni tezi de uluslararası harekette çalkantı yaratan bir diğer tez oldu. Buna göre “emperyalizm var oldukça savaşların kaçınılmaz olduğu” şeklindeki Leninist tez geçerliliğini yitirmişti. Zira artık güçlü bir sosyalist sistem vardı ve bu sistemin gücü yeni bir dünya savaşını engelliyordu. İki sistem, bir açık savaşa gerek kalmadan bir arada yaşayabilirdi. Elbette, tüm dünyada sınıf mücadelesi sürüyordu, ancak iki sistem arasında açık bir çatışma söz konusu değildi ve buna gerek kalmadan sınıf mücadelesi yürüyebilirdi. Hatta barışı zorlamak, silah tekellerinin gücünü azaltacağı için, bu mücadele kapitalizme de darbe vuruyordu ve güçlendirilmeliydi.

Bugün dünyanın dört bir yanında yaşanan kanlı savaşlar, Lenin’in tezinin ne kadar “geçersiz” (!) olduğunu herkese yeterince anlatmaktadır ve bu konuda tartışılacak bir şey yoktur. Öte yandan, bizzat Stalin sonrası dönemde (Kruşçev, Brejnev ve Gorbaçov dönemlerinde) dünyanın dört bir yanında savaşlar tüm hızıyla sürüyordu. Güneydoğu Asya, Afrika’ya emperyalist müdahaleler, Ortadoğu’daki savaşlar, Latin Amerika’daki iç savaş ve darbeler inkar edilemez birer olgu olarak ortadayken, ve bunları ancak emperyalizme karşı askeri zaferlerle sonlandırmak mümkünken, bu trajediyi “barış” şiarını yükselterek durdurma fikrinin saçmalığı ortadadır. Peki bu “tez”in politik anlamı neydi?

Esas konunun kökeni, 1945 sonrasında Stalin’in silahlanma ve Batı karşısında varlığını emniyete almak için sürdürdüğü çabalara Parti liderliğinden duyulan tepkilere kadar uzanır. İkilem “Batı’yla didişmek yerine halkın ihtiyaçlarını karşılamaya ağırlık vermek” olarak konulmuştu ve bir açıdan makul gözükmekteydi. Yeni iktidar bloğu, halkın desteğini kazanmanın yegâne yolu olarak “tüketim seviyesini artırma”ya yöneldi. (Kruşçev’in bir Macaristan ziyaretinde sarf ettiği “Komünizm bol gulaş yemektir” sözü, bu siyasi anlayışın mükemmel özetidir). Şeffaflık, eşitlik, halka hesap verme, yöneticilerin ayrıcalıkların giderilmesi, özeleştiri gibi konularda kazanacağı hiçbir “başarı” olmayan yeni ekip, halkın politikaya müdahale gücünü artırma yerine (bu konuda ne niyeti, ne de gücü vardı) halkın tüketim gücünü artırarak meşruiyetini sağlamaya yöneldi. Bunu ön koşulu da, emperyalist Batı’nın körüklediği silahlanma yarışının ekonomiye getirdiği yükü azaltmak, bu yarışı frenlemekti.

Gerçekten de SSCB’nin nükleer silahlanmayı durdurma çabası (sadece Sovyet ekonomisi açısından değil) tüm insanlık açısından doğru ve haklı bir çabaydı; ancak ideolojik hassasiyetlerini giderek yitiren yeni yönetimin pragmatizmi ile, bu çaba giderek “Batı ile her ne pahasına gerilimi azaltma” şeklinde, genel politikayı belirleyen bir önceliğe dönüştü. Tüm dünyada devrimleri sonuna kadar desekleme şeklinde bir politika, Batı ile gerilimi artıracaktı; ancak bu gerilimi ülke içinde göğüsleyebilmenin tek yolu kitleleri politik ve ideolojik olarak güçlü biçimde motive edebilecek açık, şeffaf ve güven veren bir liderlikti (bu konuda kendine güvenen bir Stalin’in, atom savaşını göze alma pahasına Çin devriminin zaferine nasıl katkı sunduğuna yukarda değinmiştik).Bizzat kendi ideolojik motivasyonunun sağlamlığı tartışılır olan yeni Sovyet liderliği, bunun yerine tüketimi geliştirmeye yöneldi ve dünyadaki mücadelelere belli bir destek sürmekle birlikte bunu kendi iç “refah” yanlısı politikaya zarar vermeyecek seviyede tutmaya özen gösterdi. ”Dünya devrimci hareketine vereceğimiz en büyük destek, kendi ülkemizde başarılı bir sosyalizm kurmaktır” (Suslov) sözü tam bu anlayışın ifadesi oldu.

İşin ilginç yönü, SSCB içinde ekonomik ve politik tıkanıklık ve durgunluk büyüdükçe (özellikle Brejnev ve sonrası dönemde) bu “barış içinde bir arada yaşama” tezi gitgide Batı karşısında politik acizliğin ve teslimiyetin tezi haline geldi. Bu tezi ilan eden Kruşçev dahi, 1956 Süveyş bunalımında Batı ile açık çatışmayı göze alacak kadar cesur davranabilmişken, daha sonraları SSCB dünya devrimci hareketinin yediği darbeler karşısında sessiz kaldı. 1967’de Endonezya’da 1 milyon komünistin katledilmesi, İsrail’in 1980 Lübnan işgali, 1974’de büyük bir sosyalist potansiyel taşıyan Portekiz devriminde güçlü Portekiz KP’ne “demokrasiye dönüş”ün kabul ettirilmesi, 12 Eylül 1980’de faşist Kenan Evren Cuntası ile “iyi geçinilmesi” (ve hala bir utanç olan Evren’in Bulgaristan’a resmen davet edilmesi) ve en son 1990’da Gorbaçov eliyle Nicaragua devriminin sözde “serbest seçimlere” zorlayarak tasfiye edilmesi, verilebilecek çok sayıda örnekten birkaçıdır. Burada söz konu olan, SSCB’nin buralara “devrim ihraç etmesi” değil, zaten ciddi bir gücü olan devrimci hareketlere sağlam ve net bir destek vermesiydi; ancak “Batı ile iyi geçinmeyi” kendine esas ilke haline getirmiş olan liderliğin bunu yapması mümkün değildi. Sovyet ve Doğu Avrupa ekonomilerinin hem Batı’ya olan mali borç yüklerinin artması, hem de gitgide Batı’dan teknoloji ithaline mahkum hale getirilmesi, bu aczi daha da pekiştirmiştir.

Bu tezin uluslararası komünist harekete yansıması, daha da yıkıcı sonuçlar yaratan “barışçı geçiş”, “ulusal burjuvazi le ittifak” “ulusal birlik hükümetleri kurulması” gibi sağ tezler oldu. Komünist Parti’nin ancak ezici ve caydırıcı bir silahlı güce sahip olmasıyla mümkün olabilecek “barışçı geçiş” olasılığı, birçok partiyi seçim ve parlamenter mücadeleyi temel almaya yönelten bir “resmi ilke” haline geldi. Bu tez, güçlü ve köklü bir burjuva kurumsallığı karşısında tıkanan Batı Avrupa KP’lerini tümüyle parlamentarizme hapsederken (ve 1968 gibi gerçek bir devrimci bir durumda devre dışı bırakırken), burjuvazinin ancak açık şiddetle ayakta kalabildiği Latin Amerika ülkelerinde partileri politik olarak felce uğrattı. Kolombiya ve El Salvador KP’leri dışında hiçbir Latin Amerika KP’si, 1950 sonrasında silahlı mücadele örgütlemedi. 1960’larda silahlı mücadele ilan eden Venezuela KP’si ayaklanmanın ortasında utanç verici bir “milli birlik hükümeti” ilan ederek mücadeleyi arkadan hançerledi ve Castro’nun ünlü “Devrim için savaşmayana komünist denmez” konuşmasındaki haklı ve şiddetli eleştirilere hedef oldu. KP’lerin bu pasifliğinin yarattığı boşluk, cesur gerilla hareketleri ile dolduruldu ve bugün dahi Güney Amerika’da devrimciliği kitleler nezdinde esas olarak temsil eden bu KP dışı silahlı halk hareketleri oldu.

Dünya komünist hareketindeki sağ eğilim, elbette tek başına Kruşçev ve sonrası SBKP liderliğine fatura edilemez. Bu gerilemede, kökleri Komintern dönemine kadar uzanan içsel olguların ve Marksist teorideki boşlukların etkisi göz ardı edilemez; ancak uluslararası hareketin en güçlü partisi ve esin kaynağı olan SBKP’deki bu sağ yaklaşımların da bu gerilemeye ciddi bir etkisi olduğu unutulmamalıdır.

TEILEN