Sovyetler Birliği Yönetiminde Bir Laz: Lavrenti Pavloviç BERİA III.Bölüm

22

Sinan Dervişoğlu’nun daha önce Kuzgun Portal’da yayınlanan bu yazısını yazarın izniyle sitemizde yayınlıyoruz.

PARTİNİN ÖNDER KADROSUNDA

GÜNLÜK POLİTİKANIN TEORİYİ VE İDEOLOJİYİ “KEMİRMESİ”

Stalin’in ömrünün son günlerine kadar “okumayı ve kendini geliştirmeyi” temel bir günlük aktivite olarak benimsediğini biliyoruz. Sergo’ya bir sohbette günlük çalışma planını anlatırken “günde 500 sayfa okuduğunu” iletmiştir. Öldükten sonra partiye bağışladığı şahsi kütüphanesindeki 20.000 kitaptan 5000’inde işaretler ve notlar bulunmaktadır. Bu olgular Stalin’in “teorik açıdan hatasız ve mükemmel bir deha” olduğunu göstermez; ancak en azından bu konuda sürdürdüğü sistemli bir çabayı ve sahip olduğu bir canlılığı, hassasiyeti ortaya koymaktadır. Ömrünün son demlerinde yazdığı “Marksizm ve Dil” adlı eser, dilbilimiyle profesyonel bir ilişkisi olmamasına rağmen, çok sağlam bir Marksist kavrayışa işaret eden ve (özellikle bizdeki “Öz Türkçe” saplantılı Kemalistlerin okumasında fayda olan!) oldukça yararlı bir eserdir. İdeolojik hassasiyeti ise en üst düzeyde sürdüren belki de sadece odur. Sergo’ya Komsomol çalışmaları hakkında görüşünü sorduğunda, ve Sergo kendisine “kültür ve spora daha fazla zaman ayrılmalı” cevabını verdiğinde Stalin “ Komsomol İngiliz aristokratlarının gençlik kulübü değil, bir sınıf örgütüdür. Orada asıl olan sınıf tavrı ve sosyalist ideolojinin üstünlüğüdür” diyerek tepki göstermiştir. Benzer bir hassasiyet, değerli bir aydın olan Jdanov için de geçerlidir. Parti kadrolarında teorik hassasiyetin önemini ve bu konuda oluşan gerilemeyi Stalin hissetmiş ve şunları söylemiştir:

“…Biz, birinci kuşak yaşlı Bolşevikler teorik olarak çok sağlamdık. Kapital’i sayfa sayfa bilirdik, özetler çıkarır, tartışmalar yapar, birbirimizin bilgisini ölçerdik. Bu bizim gücümüzdü ve bu çok işimize yaradı.

İkinci kuşak daha az hazırlıklıydı. Pratik sorunlar ve sosyalist inşayla meşgullerdi. Onlar Marksizmi kitapçıklardan öğrendi.

Üçüncü kuşak ise satirik makaleler ve gazete makaleleriyle yetişiyor. Derin bir kavrayışları yok. … Çoğunluk Marx ve Lenin okuyarak değil, onlardan yapılan alıntılarla yetişiyor.

İşler bu yönde daha da ileri gitmeye devam ederse insanlar yakın zamanda yozlaşacak. Amerika’da insanlar şöyle diyor: ‘Bizim dolara ihtiyacımız var, teori nemize gerek?” Bizde de insanlar benzer şekilde düşünebilir: “Sosyalizmi inşa ederken Kapital nemize gerek?” Bu bizim için bir tehdittir; yozlaşmadır, ölümdür.” (Stalin, Sovyet Ekonomistleriyle Beş Görüşme, 1950)

Nitekim Kruşçev anılarında, 1930’lardan itibaren “işlerin yoğunluğu nedeniyle” doğru düzgün kitap okuyamadığını itiraf etmektedir. İktidara geçtiğinde (Suslov’un da desteğiyle!) ortaya koyduğu “tüm halkın devleti” tezi, asgari bir Marksizm bilgisine sahip birinin dahi anlamakta ve kabullenmekte zorlanacağı bir uydurmadır. Daha ilginç olanı ise, sağlam bir Bolşevik kişilik olan Molotov’a ilişkin bir tanıklıktır.

1941-44 Yugoslav anti-faşist direnişi esnasında Yugoslav Komünist Partisi’nin liderlerinden olan Milovan Cilas, anılarında ilginç bir diyalog aktarmaktadır. Moskova’da Stalin ile görüşürken, kendisinden otorite olduğu bir konu olan (ve Yugoslavya’yı da yakından ilgilendiren) “Milli Mesele” ile ilgili bilgi almak ister ve şu soruyu sorar: “Stalin yoldaş, öncelikle “halk” ve “millet” arasındaki farkı anlatır mısınız?” Görüşmede hazır bulunan Molotov “Her ikisi de aynı şeydir!” diye atılır. Stalin bu görüşe “Ne kadar saçma!” diyerek tepki gösterir ve günlük politikadaki “halk” kavramı ile tarihsel bir olgu olan “millet” arasındaki farkı anlatmaya koyulur. Türkiye’nin üst seviyede politikleşmiş olduğu 1975-80 arasında, herhangi bir sol örgütün lise sorumlusunun dahi bildiği bir ayrımı, “halk” ve millet” arasındaki farkı, SSCB’nin 2 numaralı lideri ve sağlam bir Bolşevik olan Molotov bilmemekte, veya en azından umursamamaktadır!..

Burada, Beria’da uç noktada gözlenen, ancak tüm iktidara geçmiş Komünist partilerde gündeme gelebilen ortak bir deformasyona dikkat çekmek istiyoruz: Politik ve idari görevlerin yüksek yoğunluğu içinde, parti önderliğinde teorik canlılığın ve buna bağlı olarak ideolojik hassasiyetlerin aşınması, hatta erimesi. Bu durumda teori ve ideolojinin mevcut politikanın arka planındaki belirleyici unsur olmaktan çıkıp günlük politikanın emrine giren ikincil faaliyetler gelmesi ve parti önderliğinin altında daha tali kademelere (“Marksizm Enstitüsü” ve “Propaganda Bürosu”) havale edilmesi. Kısaca “günlük politikanın teoriyi ve ideolojiyi kemirmesi” diye adlandırılabilecek bu sendrom üzerine biraz durmak gerekir.

Önce teoriden başlayalım. Sadece Lenin değil, Marx ve Engels de “parti” kavramını oluştururken başa koydukları temel özellik, bu kurumun 2 devrimci unsurun, devrimci sınıf (işçi sınıfı) ile devrimci teori (bilimsel sosyalizm) in birleşme noktası olmasıydı. Sınıf olmadan parti bir fikir kulübüne, teori olmadan parti bir meslek örgütüne dönüşür. Partiyi toplumsal mücadeleler arenasında öncü, motor, hareketi geçirici yapan temel özellik bu iki “devrimci” unsurun kaynaştığı, bütünleştiği ve birbirini beslediği bir platform olmasıdır. Bizzat bu tanım bizi şu soruya götürmektedir: Devrimci teoriyi devrimci yapan, onun bu özelliğini korumasını sağlayan nedir? Cevap çok nettir: Devrimci teori, değişen ve gelişen hayatın gerçekleriyle sürekli hesaplaşarak, onlarla zenginleşerek devrimci kalabilir; ancak bu şekilde hayata müdahale etmenin ve onu dönüştürmenin aracı olma özelliğini koruyabilir. Başka bir deyişle, gelişmeyen, zenginleşmeyen bir teorinin devrimci özelliği zamanla aşınır, sadece bir kuruma varlık nedeni kazandıran bir defans mekanizması haline gelir. Lenin’in Marksist teoriye yaptığı yaratıcı müdahalelerden uzak kalan 2.Enternasyonal’in “Ortodoks” Marksizminin nasıl bir deformasyona götürdüğü herkesçe bilinmektedir. Dolayısıyla bir sınıf partisinin kendi devrimci kimliğini koruyabilmesinin temel gereklerinden biri de teoriyi sağlıklı ve yaratıcı biçimde geliştirebilmesidir. Tüm dünyada başarı örneği olan partilerin yöneticilerinin (Lenin, Gramsci, Mao, ….) aynı zamanda birer teorisyen olması bir tesadüf değildir. Bunda çıkan net sonuç şudur: Teoriyle ilgilenmek ve onu geliştirmek, partinin kimliğini koruması için temel bir ihtiyaç ve temel bir görevse, bu görev de (her temel görev gibi) öncelikle partinin yönetici ve önder ekibine düşmektedir.

Bu görev (ülkemizdeki deyimle) “komisyona havale edilirse”, yani parti önderliği günlük politika içine gömülerek teorik faaliyeti partili akademisyenlere (“bilim kurulları” ve “enstitülere) havale ederse, ortaya çıkan tek ürün “siyasete yön veren bir teori” değil, günlük siyasetin emrine giren, onu doğrulamayı başa koyan ve giderek kısırlaşan bir teorik malzeme olur. 1960’lı yıllardan itibaren Sovyet “bilim işçileri”nin, yani partili akademisyenlerin ürettiği ve ülkemizde de birkaç kuşağın teorik gıdası olan akademik eserlere bugün baktığımızda nasıl bir teorik fakirlik ve sığlığın bu eserlere hâkim olduğunu üzülerek görüyoruz. Yegâne var oluş sebebi SSCB’nin iç ve dış politikasını doğrulamak ve ona (teori açısından) haklılık kazandırmaktan ibaret olan bu çalışmalar, bugün ne yazık ki “antika” olarak dahi bir değere sahip olmayıp kâğıt hamuru olmayı beklemektedir. Bunun politikadaki yansıması ise1950’lerden itibaren Marksist teoriyi sadece Sovyet devletine meşruiyet kazandıran bir araç olarak gören ve onunla fiili ilgisi giderek zayıflayan (Beria’da uç örneğini gördüğümüz) bir lider ve yönetici profilinin hızla yaygınlaşmasıdır. Gorbaçov’un “Yeni Düşünce” adı altında sözde Marksizme katkı diye sunduğu ve SSCB’yi yıkıma götüren sağcı tezlerin gökten zembille inmeyip bu ilgisizliğin ve kopukluğun tarihsel sonucu olduğunu görmek zorundayız.

Gelelim ideolojiye. İdeoloji, gerek sosyalist bireylere, gerekse sosyalist örgütlere günlük yaşamlarında yön veren toplumsal, kültürel ve ahlaki değerler bütünü olarak tanımlarsak, bu olgunun toplumsal yaşamın öbür iki düzeyi ile, yani ekonomi ve politika ile bağını düşünmek durumundayız. Ekonomi-politika-ideoloji üçlüsünden birinin diğerini yok sayması türündeki deformasyonların (“sapmaların”) birincisi, yıllar önce “ekonomizm” olarak net bir şekilde teşhis edilmişti. Ekonomizm, siyaseti yok sayan, ya da siyaseti salt günlük ekonomik çıkarların ve hassasiyetlerin emrine veren bir sapma olarak tanımlandı. Partili, sosyalist bir sendikacıyı örnek alalım. Bu yoldaşımızın bütün faaliyeti (“pratiği”) esas ve ağırlıklı olarak işçi sınıfı için ekonomik kazanımlar elde etmektir ve bu hiç de küçümsenmeyecek bir görevdir. Bütün çabası ve dikkati toplu sözleşme, ücretler, maddi kazanımlar, izin hakları, çalışma koşulları üzerine yoğunlaşan bu yoldaşımız, şayet sağlıklı bir siyasi mekanizma içinde yönlendirilmiyorsa, kolaylıkla direkt ekonomik kazanım getirmeyen mücadele alanlarına, yani milli meseleye, gençlik ve kadın hareketine, anti-emperyalist mücadeleye “ikincil” önem atfedebilir, hatta (ülkemizde de geçmişte şahit olduğumuz gibi) bunlara dudak bükebilir. 1920’den günümüze sosyal demokrasiye neredeyse egemen olan bu yaklaşım, komünist partilerde de kişiler düzeyinde yer yer çıkabilir. Böylesi bir hata, basitçe kendi günlük pratiğinin penceresinden olaylara bakarak, bu pratiğin çerçevesiyle sınırlı kalarak siyasete, yani toplumu dönüştürecek siyasi olgulara ve dinamiklere karşı hassasiyetini yitirmek şeklinde özetlenebilir ki, ekonomizmden kastettiğimiz de budur. Bu sapmanın özü ise, kişinin iyi veya kötü niyetinden bağımsız olarak, tamamıyla “kendi pratiğinin penceresiyle sınırlı kalmak”tır.

Bu yaklaşımı, politika-ideoloji ilişkisine uyguladığımızda ilginç bir olgu ortaya çıkmaktadır. Sosyalistlere günlük yaşantıda yön veren ideolojik değerler (yani emeğin kutsallığı, emekçi hareketiyle bütünleşme, her türlü ulusal üstünlüğün reddedilmesi, tüm dünyadaki mücadelelerle enternasyonal dayanışma, yoldaşlar arası eleştiri ve özeleştiri, her türlü haksızlığa cesurca karşı çıkma, her türlü “kişisel ayrıcalık” kavramının kesin olarak reddi..vs) muhalefette olan sosyalist hareketlerde her zaman canlı ve diridir. Bunun sebebi de açıktır: Dünyanın en demokratik ülkesinde dahi komünistlere yapılan saldırılar (Batı ülkelerindeki iftira ve çarpıtmalardan diğer ülkelerdeki baskı ve teröre kadar) onları bu değerlere birer “varlık sebebi” olarak sarılmalarına yol açmakta, bu çatışma içinde saydığımız bu ideolojik değerler bir komünistin net olarak kimliğini oluşturmaktadır.

Ancak iktidara geçmiş bir işçi sınıfı partisi için durum değişmektedir. Burjuvazi fiziksel olarak tasfiye edilip devrimi yapan kuşak da siyaset sahnesinden çekilince, ortada (partinin yönetici kadroları açısından)  bu değerlere “sarılmayı” zorunlu kılacak bir çatışma (yani maddi yaşamın içinde yer alan bir mücadele)  kalmamaktadır. İdeolojinin, maddi pratiğin yansıması olduğuna ilişkin temel Marksist önermeyi hatırlarsak konunun önemi daha iyi ortaya çıkacaktır. Ortadaki yegâne “çatışma”, ülke güvenliğini tehdit eden emperyalist ülkelerin saldırganlığı” ve muhalif unsurlara karşı iktidarı koruma”dır; ancak bunlar da tek başına ve kendiliğinde bir sosyalist değer olmayıp kolaylıkla “devleti ve milleti savunma” düzeyinde algılanma şansı yüksektir (bugün kapitalist Putin dahi bu alanda başarılı bir mücadele vermektedir).  Sosyalist ülkedeki politikacının da, tıpkı yukardaki partili sendikacı gibi yoğun ve önemli bir gündemi vardır: Halkın tüketim ihtiyaçlarını karşılama, tarımı geliştirme, sanayi yatırımlarını yönlendirme, orduyu güçlendirme, dost, düşman veya tarafsız ülkelerle kurulacak diplomatik ilişkiler, eğitim ve bilimi geliştirme. Sosyalist bir ülke yöneticisinin günlük maddi pratiğini oluşturan bu gündem son derece önemli ve değerlidir; ancak bu faaliyet içinde ideolojik değerleri diri tutacak maddi bir pratik yoktur!.. Sosyalist bir toplumda, komünizmin tüm ideolojik değerlerini yönetici kadrolar içinde de diri tutacak maddi bir pratik, bir toplumsal süreç ve mekanizma tanımlanmadığı sürece, bu unsurlar dünyaya yukarda sıraladığımız kendi gündemlerinin penceresinden bakmakta, bu da fiiliyatta başarıya odaklı, becerikli “icraatçi”, ancak ideolojik değerlerden kolaylıkla uzaklaşabilen (Beria’da uç örneğini gördüğümüz, ama onunla sınırlı olmayan) bir tipoloji yaratmaktadır. Yönetim mekanizması tabandan gelen eleştirilere ve değişim/yenilenme çabalarına kapalı kaldıkça bu deformasyon hızla yaygınlaşmakta,  propaganda çalışmaları, sanat eserleri, eğitim yoluyla ve geçmiş mücadelelerin anılarını ve sosyalizmin başarılarını hatırlatarak kitleler nezdinde (önemli bir başarıyla) diri tutulan ideolojik değerler, yönetici kadrolar için tamamıyla kendi konumlarına fikirsel dayanak ve meşruiyet yaratan ve sadece bu yüzden değer taşıyan sembollere dönüşmektedir. Sonuçta, milyonların mücadelesiyle yaratılmış olan ve toplumun gerçek koruyucu zırhı olan ideolojik değerler, yönetici kadrolar nezdinde eriyerek bir kabuk haline gelmiş, bu kabuk sosyalizme hiçbir inancı kalmamış bu yöneticiler tarafından “kendi” hesapları için içerden kırılarak sosyalizm çökertilmiştir.

Komünist partilerde teorik canlılık ve üretkenlik, ve sosyalist yönetimlerde ideolojik duyarlılık ve bağlılığı hayat geçirecek yeni mekanizmaları, maddi-politik pratikleri düşünmek ve hayata geçirmek, 21. Yüzyılda komünistlerin önemli gündem maddelerinden biri olarak durmaktadır.

PERESTROYKANIN MUCİDİ OLARAK BERİA

Her iki kitabın da ortaya koyduğu Beria imajı, şimdiye kadar aktarılan “kan dökmeye meraklı fanatik” görüntüsü yerine pragmatik, teoriye ve ideolojiye de fazla önem vermeyen bir teknokrat portresidir. Partiyi ve ideolojiyi geri plana iterek ekonomiye ve icraata yoğunlaşma, bunu da siyasi-ideolojik önderlerle değil, işinin ehli uzman kadrolarla yapma yaklaşımının ilk mucidinin Beria olduğunu görüyoruz. Yıllar sonra “teknokratlar”, ya da “manager’ler sosyalizmi” olarak yeniden ortaya çıkacak yaklaşımın ipuçları Beria’da gözlenmektedir. Kısaca  bakanlıklara ve işletme yöneticilerine daha fazla insiyatif, Partinin rolünün ve etkisinin azaltılması, Birlik üyesi Cumhuriyetlere daha fazla özerklik, Doğu Avrupa Halk Demokrasilerinde daha fazla esneklik ve özgürlük, öte yandan Batı’ya karşı daha yumuşak, barışçı ve çatışma yerine işbirliğini başa koyan bir politika.. Bu başlıklar kısmen pozitif gözükmekle birlikte insanlığın kurtuluşu, devrim, sınıfsız toplum, devletin sönümlenmesi gibi hedefler bu politikada pek yer almamaktadır. Amy Knight, kitabının sonunda akademik bir öngörüyle Beria’yı “Perestroyka’nın müjdecisi” olarak tanımlarken hatalı değildir. Sergo Beria, babasının üzerinde çalıştığı ciddi bir reform planı olduğunu, öldükten sonra bunun saklı tutulduğu, ancak Gorbaçov’un yıllar sonra bu planı bularak incelediği ve bundan esinlendiğini (Gürcü hemşerisi ve Gorbaçov’un sağ kolu Şevardnadze’den aldığı bilgiyle) söylemektedir. Bu “reform”un da sonu malumdur.

Beria, Kruşçev ile birlikte Stalin sonrası döneme geçişin anahtar figürlerinden biridir; ve bir sonraki yazımızda onun bu süreçteki (ve Stalin’in ölümündeki) rolünü, sonradan gerçekleşen trajik ölümüyle birlikte ele alacağız.

TEILEN