Sosyalizmin Çöküşü: Yeni Bir Yorum, Yeni Bir Çözüm

25


Sinan DERVİŞOĞLU


     Giriş: Travmayı Aşmak
   Doğu Avrupa’da sosyalist rejimlerin çöktüğü 1989 ve SSCB’nin Yeltsin darbesi ertesinde lağvedildiği 1990’dan bu yana 15 yıl geçmiş olmasına karşın, Türkiye’de konuya yönelik sağlıklı bir açıklama çabasına rastlamak mümkün değildir. Olay sol içinde her gündeme geldiğinde, sosyalizmin çöktüğü gerçeği her zaman şu olgularla birlikte anılmaktadır: Ortaya çıkan tek kutuplu dünyanın ne kadar kötü olduğu, oralarda halkın sosyalizm dönemindeki yaşamı özlediği, global kapitalizmin insanlığın hiç- bir sorununu çözemeyip bunları derinleştirdiği…vs. Aslında burada karşı karşıya olduğumuz tipik bir psikolojik bastırma (refoulement) mekanizmasıdır. Can sıkıcı bir gerçekle yüzleşmekten kaçınan Türkiye solcusu, bilincinin ya da bilinçaltının “seçtiği” başka gerçeklere sığınmaktadır. Bu teselli mahiyetindeki ifadelerin hepsi doğrudur. Ancak bunlar, şu sorulara cevap vermemektedir: Kapitalizm adlı bu çürümüş yapı hala varlığını sürdürürken, insanlığın en taze ve olumlu yönlerine hitap eden sosyalizm niye yıkıldı? Bu halklar geçmişe özlem duyuyorlarsa, onun yıkılması karşısında niçin kıllarını dahi kımıldatmadılar ya da niye hala ona geri dönmek için gözle görülür bir çaba içinde değiller? Kurmak ve yaşatmak uğruna insanlığın yarısının, yaşam da dahil, en değerli şeylerini ortaya koyduğu ve bunları gözünü kırpmadan yitirdiği bir idealin, bu denli utanç verici görüntüler (fuhuş, mafyalaşma, faşizan milliyetçilik…) eşliğinde çökmesi, doğal olarak manevi bir ıstırap kaynağıdır ve bu ıstırap, günlük (aslında sıradan) gerçeklere sarılarak bastırılmaya çalışılmaktadır.


     Ancak bu bastırmanın giderek bir travmaya dönüştüğünü görmek gerekir. Çöküntüde yaşanan felaketi görmek istemeyen solcularımız, bu tür görüntülerin olmadığı (ya da bilinmediği) sosyalizmin geçmişine sarılmakta, onu idealize etmekte ve sonuçta mazide, anılarla yaşamaktadır. Bu, geleceği kurma iddiasındaki bir siyasi akım için en büyük tehlikedir; zira geçmişteki devrimci değerlere sahip çıkmak ancak geleceğe uzanabilmek, ileriye bir köprü kurabilmek için anlamlıdır. Değil geleceği, bugünü dahi yorumlamayan; “nasıl oldu” sorusuna cevap aramayan bir sol profilin maziye sarılması, fiilen kendi manevi huzurevini kendi elleriyle kurması ve içine kapanması demektir. Bilinen gerçektir: En temiz ve şık huzurevi bile, aslında mezarlığın bekleme odasıdır. Sol hareketimiz, bu tür hazin bir geleceği düşündüren sinyalleri giderek daha fazla vermektedir. Son iki 1 Mayıs’ta hemen hemen tüm gruplar, dünya çapındaki devrimci önderlerin ve ülkemizdeki devrim şehitlerinin resimleriyle ve onların anılarına referansta bulunan sloganlarla yürümüş, katılımcıları oldukça heyecanlandıran bu ortamda, halkı ilgilendiren güncel politikaya iliş-kin hiçbir akılda kalıcı slogan ya da tavır ortaya konamamıştır. Bu tehlikeli durum, solun geleneksel politik kısırlığının yanı sıra, bir yönüyle de yukarıda işaret ettiğimiz “mazide yaşama” sendromuyla yakından alakalıdır. Bu travmayı da, onu başlatan bu “bastırma” sendromunu da aşmanın yolu, acının, ıstırabın üzerine gitmek ve onun köklerini sorgulamaktır. Böyle bir yaklaşım, doğal olarak yalnızca bir teorik derinliği değil, aynı zamanda ideolojik-politik bir kararlılığı, hiçbir tabu ya da “karizma”nın önünde geri adım atmama, hepsini sorgulamaya hazır olma cesaretini de gerekli kılmaktadır.

     20. yüzyıldaki sosyalizm deneyi, bir zaferin ve bir başarısızlığın tarihidir. Başarı, insanlık tarihinde ilk defa ezilen sınıfların siyasi iktidarı ele geçirmesi, toplumsal yaşamın tüm alanlarını emekçilerin umut ve beklentileri yönünde topyekün dönüştürmeye yönelmesi ile ortaya çıkan büyük tarihsel atılımdır. Bu atılımdan yalnızca devrim yapan toplumlar değil, kapitalizm altında yaşayan toplumlar da çok şey kazanmış; sosyalizmi kuran halklar eğitim, sağlık, sanat, bilim ve sporda, bugün dahi özlemi çekilen büyük kazanımları yaratırken, kapitalist toplumların emekçileri de kendini stratejik olarak bir “sosyal devlet” e dönüştürmek zorunda kalan kapitalizmden anlamlı tavizler koparmayı başarabilmiştir. Bu açıdan, “sosyal devlet” veya “refah toplumu” gibi kavramların kapitalizmin içsel dinamiğinin bir sonucu değil, bizzat sosyalist sistemin varlığının dayattığı bir zorunluluk olduğu çöküşe doğru ve çöküşten sonra ortaya çıkmış, sosyal devletin kazanımları tüm metropollerde geri alınmaya başlamıştır. Yaşadığımız dünyadaki tek kutupluluğun üçüncü dünyada yol açtığı yıkımı da bu resme eklersek, sosyalizmin çöküşünün yarattığı boşluğun yalnız eski sosyalist ülke halklarında değil, kapitalist metropollerde ve üçüncü dünyada da dolaylı ve dolaysız hissedildiğini söyleyebiliriz.

     Dolayısıyla, sosyalizm deneyinin gerçek “başarı”sı ve insanlığa kattığı değerin gerçek boyutu, tamı tamına şu anda hissedilen ve özlenen bu “boş-luk”un boyutlarıdır. Deneyimdeki başarısızlık, öz itibariyle, sosyalizm adına kurulan iktidarların başlangıç iddialarından giderek uzaklaşması; özellikle toplumsal katılım, siyasi özgürlükler, ekonomik refah alanında mevcut olan ve giderek koşullarla açıklanabilir olmaktan çıkan yetersizliğin bu rejimlerin kitleler nezdindeki meşruiyetini kemirmesidir. Sonuçta halkın bir kesiminin desteğini alan kimi siyasi seçkinler sosyalizmden açıkça vazgeçmeye ve kapitalizme yönelmeye karar verdiklerinde, sosyalizmin olumlu yönlerinden yararlanan milyonlarca emekçi kılını dahi kımıldatmamış, ya da kımıldatamamıştır.

     Çöküşün dinamiklerini 1917’den başlayarak ele alacak olan yazımızda, özellikle sol ortamda çöküşe yönelik sözlü ya da yazılı savunulan mevcut yaklaşımları eleştirecek ve yeni bir yaklaşımı ortaya koyacağız.

“Biz Çökeceğini Tahmin Etmiştik..

Hiçbir kişi ya da örgüt, (burjuva ya da marksist) yukarıdaki sözleri yüzü kızarmadan söyleyemez.
Burjuvalardan başlayalım. CIA’in milyonlarca dolar yatırarak kurduğu araştırma merkezleri, ünlü “think tank”ler, 1990’a doğru kelimenin tam anlamıyla dökülmüş; Prestroyka’nın düzgün yürü-
mediği ve ülkede bir krizin başladığı defalarca belirtilmekle beraber, KP iktidarının bu kadar
basit bir şekilde yıkılacağını hiçbir şekilde öngörememiştir. Yeltsin darbesine doğru Batı’nın bütün
büyük dergileri, SSCB’de çıkacak bir karışıklığın (nükleer silahlar dolayısıyla) yol açacağı kaos ve
tehdit üzerine kafa yorarken, Yanayev darbesinin ardından Yeltsin’in basit bir meydan okumayla(“tankın üzerine çıkarak”) sosyalizmi tek kurşun atmadan yıkabilmesi Batı’daki herkes, ama herkes için sarsıcı olmuştur. O dönemlerde SSCB’nin yıkılabileceği öngörüsünde bulunan tek bilinen
burjuva ideologu , ünlü kontr-gerilla teorisyeni Z. Brzezinski’dir. Gorbaçov’un Sovyet Anayasa’sından “Parti’nin önderliği”ni kaldırmasının ardından “Yakından Sovyetler Birliği de kalmayabilir” diyen Brezinski’nin bu tavrı, daha çok 1960’lardan beri antikomünizmin ideologu olarak dile getirdiği “wishful thinking” ya da “dilek-temenni”nin uzantısı (veya duran bir saatin günde iki defa doğruyu göstermesi) olarak görülmelidir.

Gelelim marksistlere: SSCB yanlısı komünistler, son dakikaya kadar “kötü gidişi durduracak” bir çıkışın mümkün olacağını düşünmüş, hepsi olmasa da bir kısmı Yanayev darbesini naif bir biçimde bu açıdan bir kurtuluş saymıştır. Arkasında Kızıl Ordu ve KGB’nin olduğu bu darbenin bu kadar kof çıkması, bugün dahi muhtemelen birçoğunun kafasında açıklanabilmiş değildir (“ihanet” teorilerini üzerine fikir yürütme ve tartışma alışkanlığını, kendi kendimize düşünmeyi bile yasakladığımız fikirleri açıkça tartışma cesaretini Sovyet ve dünya komünistlerinin onun döneminde kazandığını ne
çabuk unuttukları merak konusudur.

İkinci olarak, bu mantık tersten de işleyebilir ve aynı doğrulukta sonuçlara götürebilir. Asr-ı saadet
olarak lanse edilen dönemlerin hiçbiri politik açıdan tam anlamıyla “temiz” değildir. Suçu Gorbaçov’unsırtına yıkanlar, bizzat Brejnev döneminde yaşanan ve aşağıda örnekleri verilecek bürokratik yozlaş-mayı görmezlikten gelemezler. Aynı şekilde hatayı Kruşçev’e yıkıp Stalin dönemine toz kondurmayanlar, sosyalizmin temel değeri olan emekçilerin siyasal katılımının ve işçi demokrasisinin Stalin döneminde ne denli ağır darbeler aldığını inkar edemezler. Son olarak Lenin dönemini asr-ı saadet ilan edenler, uluslararası komünist hareketin SSCB reel politikasına kurban edildiği (bkz. Mustafa Suphi’ler), gene bu hareket içinde haksız tasfiyelerin gerçekleştiği (Paul Levi ve Karl Korsch’ın atılması) ve faydacı günübirlik şiarların (“ işçi hükümetleri” sloganı) atıldığı ilk dönemin bu dönem olduğu gerçeğiyle yüz yüze gelmek zorundadır. “Menü-den yemek seçme” dönemi bitmiştir. Her dönem, hataları ve sevaplarıyla tek ve aynı tarihin, bizim tarihimizin bir parçasıdır ve eleştirel bir analizin kapsamını bu tarihin tümüne yayarken, siyasi değerlerimiz açısından da gene bu tarihin tümüne sahip çıkmak zorundayız.

Tümüne sahip çıkma” tavrını gerekli kılan unsur, devrimci duygusallık değil, teorik tutarlılık
ve kapsayıcılık arzusudur. Tarihin “pozitif dönemi”ni bir noktaya kadar getirip, ondan sonrasına ya kulak tıkamak ya da en azından yapılanları “topyekün olumsuzluğun” uzantısı ya da tezahürü
gibi görmek, bizi iki noktada yanlışa sürüklemektedir: Birincisi, 1917’den 1990’a kadar yaşanan
dönemeçlerde mevcut bulunan son derece değerli siyasi tecrübelerin bir kısmının (“kötü” döneme
ait olanların) bilgisinden, bunlardan çıkarılabilecek derslerden kendi kendimizi mahrum etmiş
oluyoruz. İkincisi ve daha önemlisi ise, sürecin bütününe, o sürecin sadece bir döneminin penceresinden, yani bir alt kümesine ait yorum ve yargıları başa koyarak yaklaşıyor; sorunu veçelişkileri ister istemez basitleştiriyor, sürecin tüm zenginliğini ve karmaşıklığını kapsayacak bir yaklaşımı daha baştan elimizin tersiyle itmiş oluyoruz.

Bir dönemin değerlerini başa koyarak yapılan kestirme tespitler (“Dünya devrimi reddedildiği için böyle oldu” ya da “Sebep barış içinde bir arada yaşama politikasıdır” gibi..) marksist teorinin (bir
ya da diğer varyantının) mevcut yapısı ve seviyesiyle de uyum içindedir ve bize kendi kabuğumuz içinde mutlu bir hayat vaadetmektedir.. Buna karşı-lık tarihimizin bütünün labirentlerinden yapılacak bir gezinti, özellikle kırılma noktalarındaki tüm olguların gözden geçirilmesi ve yorumlanmasımevcut teorinin de çerçevesini zorlayacak ve bizi daha ileri bir devrimci teorik çerçevenin arayışına itecektir. Yapılması gereken de budur.

İhanet” ve “Karşı Devrim” Tezleri

Bu çerçevedeki yaklaşımlar Brejnev döneminin bir durum tespitiyle başlayıp Gorbaçov döneminde
olayların seyrinin aktarımıyla devam etmekte ve darbenin sonuçlarıyla bitmektedir. Yaklaşım kısaca şudur: Brejnev döneminin sonunda SSCB, ABD’ye kafa tutacak kadar güçlü bir ülkeydi ve içeride, tek
tük sorunlar olsa bile yüksek bir hayat seviyesine erişmiş ve “komünizme geçiş”in hesaplarını yapan bir konumdaydı. Gorbaçov döneminde, önce “yenilenme” adına tüm siyasi değerler sorgulanmaya, sinsice tahrip edilmeye başlandı ve ekonomi de raydan çıkartılarak ülke bir kaosa sürüklendi. 1989 Yanayev darbesi de boşa çıkınca Yeltsin bir karşı-devrim gerçekleştirdi ve sosyalizme ait tüm
kazanımlar geri alındı.

     Bu yaklaşımın eleştirisine sondan, “karşı-devrim” tespitinden başlayalım. Sosyalist devrimin kazamınları olan bedava eğitimin ya da sağlık hizmetinin geri alınması, halkın yeniden yoksulluğa itilmesi anlamında; yani sosyo-ekonomik açıdan bir karşı-devrimden söz etmek doğru ve anlamlı-dır. Ancak politik anlamda bir karşı-devrimden, yani yönetici siyasi ekibin başka bir örgütlü siyasi güç tarafından şiddet yoluyla tasfiye edilmesi anlamında bir karşı-devrim iddiası anlamsız ve
gülünçtür; zira şu soruyu gündeme getirmektedir: Bu karşı-devrim (dünyada kimsenin haberi olmadan !) nerede ve nasıl oldu ?

     Ortada sadece “sosyalizmi koruma” adına harcıalem (aslında komedi seviyesinde amatör ve beceriksizce hazırlanmış) bir darbe girişimi vardır.(3) “Sovyet düzenini koruma” adına ortaya çıkan bu darbeciler, tankların üzerine çıkan ve tepinen Yeltsin yanlısı serserilere değil ateş açmak, birer tokat dahi atamamış (sosyalizmi nasıl koruyacaklarsa (!)), bu basiretsizlikten cesaret alan Yeltsin, o noktada artık SSCB diye bir güç fiilen kalmadığı için ABD ve Avrupa’dan aldığı destekle darbeye meydan okuyarak bu girişimi püskürtmüş-tür. Bütün “karşı-devrim” budur. Peki SBKP’nin 15 milyon üyesi nerededir ? Her sene “Barış ve Sosyalizm Sorunları” ya da “Sosyalizm: Teori ve Pratik” gibi dergilerde üye sayısı, bileşimi (% 40’ı işçi , %25’i kolhoz köylüsü olan!), üyelerinin eğitim seviyesi rakamlarla verilen ve övülen SBKP nerededir? Stalin döneminde büyük bir coşkuyla ve rekor bir hızla kurulan, savaşta yıkılsa bile sonradan aynı azimle ve Sovyet halklarının büyük fedakarlığıyla yeniden yapılan fabrikaların yeni yetme mafyalar tarafından yağmalanması karşısında değil 15 milyon, 15 bin partili (yani partinin binde biri !) dahi direniş göstermiş midir? Savaştaki cesaretine, barıştaki hünerine şiirler yazılan kahraman Sovyet kadınlarının yığınlar halinde fuhuşa sürüklenmesine, savaş gazilerinin sokaklarda dilenmesine, kan ve ateşle kazanılan madalyaların sokaklarda gazoz kapağı gibi satılmasına karşı kim, nasıl direnmiştir? Değil bir tek cumhuriyette, değil bir tek şehirde, bir tek kasabada dahi “kapitalizme geçit vermeyece- ğiz” babında bir direniş, Paris Komünü tarzında bir
şeref golü, ya da yeni zenginlere ve onların köpeklerine karşı örgütlü bir saldırı gerçekleşebilmiş midir? “Karşıdevrim” yaptığı söylenen Yeltsin, kimleri katlederek, kimleri tutuklatarak, hangi bölgelerde yığınsal terör ve baskı uygulayarak gelmiş, kimlerle savaşmıştır ? Cevap, 20 yüzyılın en büyük utancını özetlemektedir: HİÇ KİMSEYLE !..

Karşı-devrim” tezini savunanların yüzleş- meleri gereken gerçek şudur: Yaşanan yıkımın büyüklüğüyle karşılaştırıldığında, gerçekleşen çatışma bir “hiç” seviyesindedir ve esas olarak egemen bürokrasi içinde bir omuzlaşmadan öte bir şey değildir. Sonuçta o koca ülke, tek bir kur- şun dahi atılmadan kapitalizme teslim edilmiştir. Bu açıdan siyasal bir karşı-devrimden bahsetmek abestir, dahası gülünçtür. Bu resimde “15 milyon partili”nin yeri de bellidir. Bunların bir kısmı (özellikle devlet kademesinde görevli olanlar) partililere yakışan “öncü bir rol” üstlenmiş ve ülkede başlayan yağmanın başını çekmiştir! Diğerleri, yani sosyalizme hala bağlı olanlar ise korkakça ve pasif bir biçimde olanı biteni seyretmiştir. Bugün Ekim Devrimi yıldönümlerinde meydanları kızıl bayraklarla dolduran Rus komünistleri bizlerde umut ve sempati uyandırmaktadır; ancak (Putin’in deyimiyle) “20. yüzyılın en büyük trajedisi”ne yol açan faktörlerden birinin de onların ölümcül pasiflikleri olduğunu ve buna ilişkin tarih önünde hesap vermeleri gerektiği de unutulmamalıdır.

Bu, bizi “ihanet ve karşıdevrim” mantığının ön kabullerine götürmektedir. Brejnev dönemini bir ara “sosyalist muhafazakârlık” ya da “sosyalist statükonun korunma” dönemi olarak nitelendiren tespitler buz üzerinde yazı misali eriyip gitmektedir. Yeltsin başa geçtiğinde, kapitalizme geçmeye bu kadar teşne olan bir devlet bürokrasisinin başta olması, son birkaç ayın işi olmadığı gibi 3 yıllık Gorbaçov döneminin işi de değildir (sonuçta Gorbaçov’un kadrolarda değil geniş, orta çaplı bir temizlik dahi yapmadığı bilinmektedir). Bu çürümenin izleri takip edildiğinde oldukça geriye gidilmekte, ve bu hazin yolculukta Brejnev dönemi de boydan boya geçilmektedir. Aşağıdaki örnekler göz önüne alındığında bu dönemde sosyalizm anlamında neyin “muhafaza” edildiği soru işaretidir:

Özbekistan KP sekreteri Raşidov, Brejnev döneminden başlayarak Andropov döneminin baş- langıcına kadar devleti soymuş, SSCB’nin pamuk ambarı olan Özbekistan’da rekolteyi olduğundan yüksek gösterip merkezden hak edilenden daha fazla para alan Raşidov, bu fazlalığı da kendisinden kolhoz müdürlerine kadar uzanan mafyası içinde düzenli olarak paylaşmıştır. Var gösterilen toplam hayali pamuk 4,5 milyon ton, devlete verilen zarar 6 milyar rubledir !.. (4)

– Rostov bölgesinde 1984’de bir mağazadaki yolsuzluğun ihbar edilmesiyle başlayan soruşturma, fabrikalar, hastaneler ve çocuk yuvaları dahil devletin bölgeye yolladığı tüm gıda ve giyim istihkakını çalarak karaborsadan satan bir şebekeyi açığa çıkarmış, bölge parti sekreterinden (ki bu ticarette 250.000 ruble kazanmıştır) mağaza tezgahtarına kadar uzanan bir şebeke yakalanmıştır. Bu haberin gazeteye çıkması üzerine gelen okuyucu mektuplarındaki ortak cümle şu olmuştur: “Siz gelin de bizim oraya bakın. Bu anlattığınız devede kulak !” (5)

– Yöneticiler arasında “hediye” alış verişi o dönemin karakteristiği olmuş, yukarda adı geçen Raşidov Brejnev’e kendisinin som altın bir büstünü, o dönem Azerbaycan KP sekreteri olan Aliyev de
15 Sovyet cumhuriyetinin kardeşliğini “simgeleyen” 15 pırlanta taşlı bir yüzüğü gene Brejnev’e
hediye etmiştir !.
(6)

Örnekler, özellikle son yıllarda bunlara eklenen yeni itiraf ve ifşaatlarla daha da zenginleştirilebilir.
Ancak burada (özellikle kimi örneklerde) göze çarpan basit bir “sosyalist uygulamadan sapma”ya da “yetkiyi kötüye kullanma”nın çok ötesindedir. Özbekistan örneği, bir birlik cumhuriyeti seviyesinde organize olmuş ve başında parti sekreteri bulunan bir hırsızlık örgütünün varlığını göstermektedir ve sıradan bir arıza değildir. Bu olguyu Özbekistan’ın mahalli – milli özellikleriyle açıklamak gibi anlamsız bir yaklaşımda değilsek, Birlik’in tüm cumhuriyetlerinde bu olgunun (bu çapta olmasa bile) mevcut olduğunu düşünmek için yeterli sebep vardır. Resim, Gorbaçov öncesi dönem için de parlak değildir ve çürümenin, yozlaşmanın devlet cihazı içinde sanıldığından çok daha yaygın olduğunu açıkça göstermektedir. Ortada bir karşı-devrim olabilmesi için devrime sahip çıkan organize bir gücün varlığı şarttır. Bu gücün devlet içinde olmadığı kesindir; zira bir ur gibi büyüyen bu mafyanın yanında, hırsızlığa bulaşmayanlarda çürümeden payını almakta; sinik bir pasifizme doğru itilmektedir. Bu yapı içinde komünizme gerçekten inananların kim olduğu, güçlerinin ne olduğu ve kim tarafından temsil edildiği sorunu bugün bile ancak “yarı-arkeolojik” bir araştırmayla öğrenilebilecek bir meçhuldür. Sonuçta, 1986 sonrası süreci yönetmede Gorbaçov’un ciddi günahları olsa bile, tek kurşun atmadan ya da yemeden ülkeyi kapitalizme teslim eden bir bürokrasinin tüm vebalini, üstelik olmamış bir karşı-devrim adına Gorbaçov’a yıkmanın anlamsızlığı ortadadır.

Kapitalizmde üretici güçler gelişiyordu
o yüzden…..”


ya da Komünistlerin şu Marx’tan
çektiği (!)

Bir diğer yaklaşım ise SSCB’deki çöküşü Marx’a dönerek açıklamaktır. Sosyalizmin geri bir ülkede kurulduğu, kapitalizmin gelişmesini hala sürdürdüğü ve gelişme potansiyelini yitirmediği bir ülkede gerçekleştiği, bu anlamda zamansız olduğu, bu potansiyel yitirilmeden sosyalizmin kurulamayacağı, yaşanan çöküşün bir anlamda Marx’ın “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı” eserinin meşhur önsözünde ortaya konan tarihsel materyalist yaklaşımın bir doğrulaması olduğu iddia edilmektedir. Bu yaklaşıma göre yaşananlar, bir anlamda 1917’de Gramsci’nin Ekim Devrimi’ni (kimilerine göre iradeci bir mantıkla) “Kapital’e rağmen devrim” diye nitelendirmesine karşı tarihin yaptığı bir nazire, ya da bir tür “Kapital’intikamı”dır. Bu açıklamanın bir alt uzantısı da “Sovyet deneyiminin sosyalizm görüntüsü altında esas olarak bir kalkınma atılımı olduğu, bu anlamda Lenin ve Stalin’in Deli Petro’larla başlayan Rus modernleşmesinin devamcısı ve sonuçlandırıcısından başka bir şey olmadığı” yönündedir.

Çöküş sonrasında komünist hareketin saflarında da filizlenen bu yaklaşımın teorik planda eleştirisine geçmeden birkaç gözlemimizi aktaralım. Bu “açıklama” siyasal açıdan oldukça dört ayak üzerine düşmektedir, ve fazlasıyla da pişkindir. Dört ayak üzerine düşmektedir, zira mevcut 70 yıllık komünist pratik toptan reddedilmekte; ama hala marksist teoriye sadık kalınabilmektedir. (Lenin’e karşı Marx, “Ne Yapmalı”ya karşı “Kapital”). Fazlasıyla da pişkindir; zira 70 yıl boyunca Bolşevikler ve devamcıları aşağı yukarı her türlü yaklaşımı deneyerek ve akıl almaz fedakarlıklar yaparak bir eseri ayakta tutmaya ve yükseltmeye çalışmış, ve (muhtemelen bu yaklaşımın sahipleri de dahil) tüm dünya komünistleri buna destek olmuştur; ancak eser sonunda yıkılınca “hatayı nerelerde yaptık?” sorusunu sormak ve eleştiri oklarını cesurca kendimize yöneltmek gerekirken, “zaten Marks’a göre bile yürümezdi” diyerek çevik bir hareketle kendini resmin dışına atmanın tek anlamı, bizi bekleyen ağır teorik görevden kaçmak ve vicdanı hafifletmektir.

Gelelim işin özüne: Kapitalizmde üretici güç-lerinin gelişiyor olması 1917 ve sonrasında Lenin’in
ve Bolşeviklerin eserini anlamsız kılıyorsa, aynı olgu bugün de tüm komünist, hatta tüm antikapitalistlerin mücadelesini anlamsız kılsa gerekir; zira kapitalizm hala ve büyük bir hızla üretici
güçleri geliştirmektedir! 1950 sonrasında teknolojide tüm büyük sıçramalar (uzay ve nükleer alan hariç) kapitalizm kökenlidir: Transistor devrimi, ana bilgisayarlar, kişisel bilgisayarlar, internet…
Tüketimi körüklemek, imha silahlarını mükemmelleştirmek ve insan yaşamını denetim altına
almak için kapitalizm teknolojiyi baş döndürücü bir hızla geliştirmektedir ve bu tempo, hiç de
duracağa benzememektedir. Bir dönemler siyasi “tevatür”, daha doğrusu birer şehir efsanesi olan
iddialar (CIA, Kızıl Meydandaki bir adamın rozetinin fotoğrafını bile çekebiliyormuş” türünden)
bugün “vaka-i âdiye” olmuş; Google ile herkes dünyadaki herhangi bir mahalledeki evleri kendi
bilgisayarında görüntüleyebilir hale gelmiştir. Bu teknoloji halka açılabildiğine göre, egemenlerin arka planda ne tür denetim teknolojilerini ellerinde tuttuklarını insanın düşünmek bile istemeyeceği
açıktır. “Refah” adına teknolojinin kullanımı kapitalizmin elinde çılgınlık boyutlarına varmakta;
IBM’e ısmarlanan “akıllı ev” projeleriyle TV kar-şısında oturup elindeki kumandayla sadece TV’yi değil tüm evi kontrol eden, en basit şeyler (örneğin oğlunun o akşam nereye gittiği) evde kendisine
sesle hatırlatılan ideal bir “homo americanus” (yani pratikte aptal ve obez bir insan tipi) evrenselleştirilmeye çalışılmaktadır. Ancak bu tür sapkınlıklar bir tarafa bırakılsa bile, dürüstçe söylemek gerekir ki ilaç sanayiinden otomotive, gıdadan metalürjiye, her geçen gün bir dizi yenilik kapitalizm marifetiyle insanlığın gündemine getirilmektedir.

Dolayısıyla, doğru soruyu tekrar soralım:
“Kapitalizmde üretici güçlerin hala gelişiyor olması” sosyalizmi anlamsız ya da zamansız kılıyorsa (çünkü Lenin ve Bolşeviklere söylenen budur), üretici güçlerin o zamana göre çok daha hızla geliştiği günümüzde, sürdürülen sosyalist, hatta daha genel olarak anti-kapitalist mücadelenin bir “anlamı” var mıdır, ya da “zamanı” mıdır? Kapitalizmi yıkmayı hedefleyen bu mücadele şu anda da anlamlı ve gerekliyse Bolşeviklerin günahı nedir ? Değilse, bu mücadelenin anlamlı olacağı, yani kapitalizmin
artık üretici güçleri geliştiremeyeceği, dolayısıyla insanlığa kapitalizme karşı bir alternatif sunma şansımızın olacağı o an, o büyük an ne zaman gelecektir ? Bu yaklaşımın sahiplerinden yegane ricamız bu mücadelenin anlamlı olacağı “o zaman”ı bize bildirmeleridir. Bu değerli bilgiyle saatlerimizi kurar, ve o büyük güne kadar devrimci politika gibi anlamsız işleri bırakıp daha anlamlı işlerle uğraşır hale gelebiliriz (mesela teknolojiyi geliştirebiliriz; böylece tarihsel süreç de hızlanmış olur (!) )

Bu noktada, sık sık söylenildiği gibi, marksist teorinin çarpıtılmasıyla değil, bizzat bu teorinin
bağrında yer alan ve teorinin bütünselliği kavranmadığı takdirde kolaylıkla bizi savurabilecek bir
yanılgıyla olan çatışmamızı dile getiriyoruz. O da “üretici güçler” kavramı etrafında, marksizm
adına geçmişte ve hala rahatlıkla yaratılabilmiş illüzyondur. Marx, “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı”nın klişe haline gelmiş önsözünde tarihin üretici güçler – üretim ilişkileri ikilisinin geliş-
me ve çatışması etrafında bir kurgusunu yapar. Üretici güçler geliştikçe, mevcut üretim ilişkileri
onların gelişmesine engel hale gelir; bu da toplumsal çatışmaların ve dönüşümlerin temel dinamiğini
oluşturur. Başka bir yerde “Yel değirmeni size feodal toplumu, buharlı makine kapitalizmi verir”
demektedir. Bir fikri, yani üretim araçlarının toplumsal yapı üzerindeki etkisini, basitçe ve şematik
olarak anlatmayı amaçlayan bu ifadeler, devrimci teorinin bütünü içinde ele alınıp değerlendirilmezse, sosyalizmle uzaktan yakından ilgisi olmayan noktalara varmak kaçınılmazdır. Bu ifadeler tek başlarına ele alındığında oluşan anlayış, tarihsel gelişimde ana belirleyici unsurun üretici güçlerin
gelişimi, yani teknik gelişmeler olduğu; bir anlamda teknolojinin “tarihi yazan kalem” niteliği taşıdığı gibi, ekonomizmin bile ötesinde teknisist bir saçmalığa varılır. İnsanlık tarihinin gelişimi bu
kadar basit değildir; zira aynı Marx başka bir yerde de, bunlardan daha az önemli olmamak kaydıyla
şunu demektedir: İnsanlık tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir. Bu formülün işaret ettiği gerçek,
“Katkı”nın önsözünde dile gelen gerçekle yer yer örtüşmektedir; ancak onunla özdeş değildir ve
ondan bağımsız bir olguya parmak basmaktadır. Köleler efendilerine, ya da serfler feodal senyöre
karşı “üretici güçleri bir türlü geliştirmediği” için değil, baskı altında ve aç oldukları için isyan ettiler.
Her üretim biçiminin ardında bir teknik icat arama hastalığı, buhar makinesinden bu yana fersah fersah atılım yapan teknolojinin niçin hala aynı üretim biçimi olan kapitalizmde yerinde saydığını açıklamaktan da acizdir.

O zaman, eski temel bilgileri yeniden hatırlatma pahasına şu soruyu soralım: Üretici güçler
– üretim ilişkileri çatışmasının kapitalizmde yeri nedir ? Bu çok açıktır: Bu çelişki, üretim ilişkilerinin toplumsal niteliği ile üretici güçlerin özel niteliği arasındaki çelişkidir; burada ifade edilen fikir sözel
(verbal) bir çelişkinin çok ötesindedir. Yani kapitalist üretim milyonlarca insanı kapsayacak derecede
toplumsallaşmıştır; ancak bu ilişkilerin bağrındaki üretici güçler hala az sayıda insan tarafından kendi
kişisel (ya da grupsal) kâr güdüleri doğrultusunda yönetilmektedir. Kapitalizmin irrasyonelliği buradadır ve ekonominin yönetimine onbinlerce bilgisayar, bir o kadar da uzman hasredilse bile bu
mantıkdışılık yok olmamakta; sonuçları itibariyle daha da büyümektedir. Burada, eski bilgileri ezberden okuma babında da olsa, yaptığımız açıklamanın neyi içermediğine, yani kapitalizm altında üretici güçler ve üretim ilişkileri çelişkisinin ne olmadığına değinmek istiyoruz. Bu çelişki, mevcut kapitalist ilişkilerin yeni teknolojik gelişmelere köstek vurması, bir gün kapitalizmin tekniği geliştirme yeteneğinin (havası giden lastik misali) tükenmesi, kapitalist teknolojinin (şu ya da bu sebeple) yerinde sayması, demode olması ve yeni icatları sahiplenen sosyalistlerin bu üstünlükleri dolayısıyla iktidarı almaya namzet hale gelmeleri değildir. Mesele şayet böyle kavranıyorsa, sosyalizm adına hiçbir şey kavranmamış demektir. Sorun, insanlığın yararına olan teknolojik buluşları
kapitalizmin engellemesi değil (zira kapitalizm bunları var oldukça ve sonuna kadar destekleyecektir), bu buluşları kâr amacıyla kullanmasıdır. “Kâr getirmeyen araştırmaların yapılmaması” da
söz konusu değildir; zira kapitalizm en ilgisiz gözüken konularda bile ileride yararlı olabileceği
düşüncesiyle araştırmaları teşvik edecek kadar vizyon sahibi olmuştur. Örneğin AIDS veya kanserin
ilacının bulunması için milyonlarca doları yatıran gene kapitalistlerdir; ancak tüm insanlığı böylesine
yakından ilgilendiren iki konuda elde edilecek teknolojik çözümler gene birkaç şirketin astronomik
kâr elde etmesi için kullanılacaktır. Yani burada “teknolojik gelişmeyi engelleme” türünden bir
çelişki yoktur (ve olmayacaktır), ancak “mülkiyetin özelliği – ekonominin toplumsallığı” arasındaki
çelişki daha da dramatik bir şekilde kendini göstermektedir.

Bu tespit bizi iki sonuca götürmektedir. Birincisi, kapitalizmin yıkılışı, yukarda belirtilen
“teknisist” yorumların beklediğinin aksine, asla burjuvazinin bir tür “teknolojik iktidarsızlık”a düş-
mesiyle değil, aksine bu konuda oldukça yüksek olan üretkenliğinin daha da keskin ve bariz hale
getirdiği insanlık dramına, emekçilerin, çalışan insanlığın bilinçli ve örgütlü müdahalesiyle gerçekleşecektir. Başka bir deyişle kapitalizmin belli teknoloji ve ekonominin duvarları arasında değil,
ancak siyaset minderinde kırılabilir ve kırılacaktır; bu anlamda da yukarda formüle ettiğimiz temel
çelişkinin sürdüğü günümüzde anti-kapitalist devrimci mücadele ne kadar haklı ve güncelse, aynı
çelişkinin varolduğu 1917’de de iktidarı ele geçiren Bolşeviklerin çıkışı ve müdahalesi de o denli haklı
ve günceldir.

İkincisi ise sosyalizme ilişkindir. Aynı ekonomist / teknisist şemaya göre sosyalizmin “üretici güçleri çok daha hızlı geliştireceği” beklentisi, geçmişte reel sosyalizmi kaynaklarını oldukça zorlayan bir yarışa sokmuş; ABD ile rekabet saplantısı, ekonomide kuyrukların sürdüğü bir dönemde uzay yarışına milyarlarca dolar akıtılmasına, asla kullanılmayacak nükleer silahlara akıl almaz paralar yatırılmasına yol açmıştır. Geçmiş ya da gelecek, herhangi bir sosyalizmin bugünkü kapitalist tüketim endüstrisinin gelişme hızına erişmesi mümkün de değildir, gerekli de. Sosyalizm, teknolojiyi çılgın bir hızla geliştirmesiyle değil, onun ürünlerini tümüyle insanlık yararına kullanmasıyla kendini ayırdedebilir. Diğer, ve bundan daha önemsiz olmayan ayırdedici yönü ise, toplumsal ve siyasi
ilişkilerde, yöneten-yönetilen ilişkisinde, emeğe karşı tavırda, siyasi katılımda ve onun ön koşulu
olan siyasi hak ve özgürlüklerde yaratacağı farklılık, hakim kılacağı değerlerdir. Geçmiş sosyalist
deney, bu alanı güdük ve kapitalist ülkelerin dahi gerisinde bırakmış; rekabeti ekonomik-teknolojik alana kilitleyerek kazanamayacağı bir yarışa girmiş, nefesi kesildiğinde ve siyasal yaşam krize
girdiğinde de, elinde kapitalizme olan üstünlüğünü kanıtlayacak pek fazla kazanım kalmamıştır. Bütün bunların ışığında, “üretici güçleri geliştirme”yi tarihsel olarak bir ilericilik sayan klasik
marksist yaklaşımın ne denli geçerli, ya da ne denli Avrupa-merkezci, aydınlanmacı ve pozitivist oldu-
ğu bir bütün olarak ayrıca ele alınıp tartışılmalıdır. Bu aşamada bizim açımızdan net olan, bu gelişmenin kapitalizm altında sönmesini beklemenin bir hayal, Bolşevikleri (ya da Bulgarları, ya da Kübalı- ları …) iktidarı zamansız ele geçirmekle suçlamanın da apolitik bir saçmalık olduğudur.

Bu noktada, aynı yaklaşım altında yer alan diğer bir tespitle de hesaplaşmanın yararlı ve öğretici olacağını düşünüyoruz.

Lenin ve Stalin= (Çağdaş) Birer Büyük Petro mu?

İddia malumdur: Bolşevikler 1917’de sosyalizm ve sınıfsız toplumu kurmak üzere iktidarı ele aldılar. Bugüne bakıldığında Rusya’da ve diğer eski sosyalist ülkelerde, sosyalizm adına fazla bir
kurum ya da mekanizma mevcut değildir. Buna karşılık, çöküşün yarattığı sarsıntının etkileri bir
yana, güçlü birer ekonomik altyapı, gelişkin ve eğitilmiş bir işgücü bırakmıştır. Sosyalizm deneyini
bir “kara kutu” olarak alıp girdilerini ve çıktılarını incelediğimizde, pratikte bu kara kutunun esas
itibariyle eşitlikçi ideolojik söylemlerin ardında,bir tür çağdaşlaşma ve modernizasyon hamlesinden ibaret olduğu söylenmektedir. Bu anlamda da, örneğin Rusya özelinde, Lenin ve Stalin, Korkunç
İvan’la başlayan, Büyük Petro ve Katerina ile devam eden “güçlü bir Rusya “ yaratma hedefinin
sürdürücülerinden başka bir şey olmamışlardır.

Yaşanan sosyalizm döneminde varolan ve insanlık için çok büyük değer taşıyan deneyleri göz ardı eden, onları steril bir “kalkınma” söylemi içinde kaybedip sıfırlayan bu yaklaşımı ele alırken,
önce “çağdaşlaşma” ve “modernizasyon” kavramlarını tartışmak gerekir. Bu iki kavram marksizme değil, burjuva sosyolojisine, özel olarak da Anglosakson sosyolojisine ait kavramlardır. Çok genel
olarak ekonomide büyüme, özellikle sanayileşme, siyasette yeniden yapılanma ve temsili kurumların oluşması, ve halkın genel kültürel düzeyinde yükselişi ifade eden bu kavramlar, bu halleriyle
oldukça muğlaktır; daha özgül ve tanımlayıcı olmaya başladıkları noktada da, ideolojik yön taşımaları
kaçınılmazdır. Örneğin “modernleşme”yi ele alırsak, bu, söz konusu ülkenin “modern” olduğu kesin olan bir modele yaklaşması demektir. “Bu model nedir ?” ya da modern olmanın toplumsal kriterleri nelerdir?“ soruları gündeme gelir gelmez, sınıfsal / siyasal tercih belirleyici olmaktadır. Bu anlamda bir tane genel-geçer ve mutlak “modernizasyon” değil, sınıfsal bakış açısı kadar “modernizasyon” modeli vardır. Dünyayı yöneten globalist akbabalar için bir ülkenin “modern”liği, serbest ticarete geçit veren bir ekonomi, yoz globalist değerlerin prim yaptığı bir kültürel yaşam, ve politikacıların kendilerine hizmet için yarıştığı bir siyaset sahnesi demektir ve bırakalım sosyalizmi, onurlu bir küçük-burjuva milliyetçisi tavır bile o ülkeyi bu kriterlere göre “geri ve çağdışı” yapmaya yeterlidir. 1923’de Türkiye’de yürürlüğe konulan küçük-burjuva milliyetçi (Kemalist) modernizasyon anlayışı ise, ekonomide Türk müteşebbislerinin egemen olduğu (bunu için işçilerin ve solun susturulduğu), siyasette temsili mekanizmaları geliştirmekle beraber çok sesliliğin pek muteber olmadığı, ideolojide ise pozitivist-batıcı söylemlerin topluma egemen kılınmaya çalışıldığı bir modeldi.

Dolayısıyla öncelikler ve toplumsal tercihler değiştikçe kimin modern, kimin çağdışı olduğuna
ilişkin tartışma çok rahat bir kör döğüşü halini alabilir. Örneğin “kişi başına düşen özel araba sayısı” sizin için bir kriterse, dünyanın en modern ülkesi ABD’dir. Ancak “evsiz yetişkinlerin ve çocukların nüfus içindeki oranı” temel bir kriterse, ABD bir Üçüncü Dünya ülkesidir! Kültürel planda modernlik için, “ülke içindeki bağımsız TV kanalı sayısı” bir kriterse ABD ve Avrupa ülkeleri gene tartış- masız en modern ülkelerdir. Ancak kriter olarak “ailelerde aktif olarak sanatla (müzik, resim..) ilgilenme oranı” alınırsa, bugün bir Çek Cumhuriyeti, hatta bir Azerbaycan bile ABD’den kat kat daha moderndir.

Bu açıdan, Lenin ve Stalin’in (ve diğer komünist önderlerin) yaptığının “diğerleri gibi bir modernizasyon” olduğunu söylemek abestir; zira açıktır ki “diğerleri” arasında da genel-geçer ve evrensel “modernizasyon” modeli pratikte yoktur; böyle bir modeli varsaymak ve empoze etmek de
bir Anglosakson saçmalığıdır. O zaman, “Sovyet modernizasyonu” nereye oturmaktadır? Bu, komünistlerin nispeten geri bir ülke veya ülkelerde iktidara geçtiklerinde, sosyalist ve giderek sınıfsız
bir toplum kurmak için giriştikleri ekonomik, siyasal ve kültürel atılımın ta kendisidir ve doğal olarak
da proleter bir sınıfsal yön, hatta bir öz taşıdığı için diğer “modernizayon”lardan yalnız farklı olmakla
kalmamakta, kimi noktalarda onlarla taban tabana zıt bir konum sergilemektedir.

Sovyet “modernizasyonu”nda olup da diğer “modernizasyon”larda asla bulunamayacak değerler arasında ilk akla gelenler şunlardır:

1) Alt, emekçi tabakalardan siyasete ve
kültüre olan büyük akış:
Bir kömür işçisinden başbakan (Kruşçev), bir tekstil işçisinden dünyanın
ilk kadın astronotu (V.Tereşkova), bir terzi çocuğunu dünyanın en büyük kompozitörlerinden biri (Haçaturyan), yoksul bir köylü çocuğunu 20.yüzyılın en büyük komutanlarından biri (Jukov) yapmak,
bir tesadüf değil, Sovyet iktidarlarının bilinçli tercihinin; emekçileri toplumsal yaşamın hakimi yapma
emellerinin direkt neticesi olmuştur. Bu arayışın ürünü olan muazzam bir toplumsal dinamizm,
sosyalizme inanmayan, dolayısıyla onu içerdiği yaratıcı gücü kavrayamayan burjuva sosyologlara, açıklamak için yeterince ot yolduran bir konudur. Ne Japon, ne Türk “modernleşme”lerinde değil
böyle bir sonucun, böyle bir arayışın dahi izine rastlamak mümkün değildir.

2) Kadına verilen önem: “Kadınlar kurtulmadan insanlığın kurtuluşu mümkün değildir” şeklindeki marksist düstur, eski sosyalist ülkeleri, kadınların toplumsal yaşamda en faal ve muktedir
olduğu ülkeler haline getirmiştir. Bir Türk modernizasyonu “Büyük Kurtarıcı”nın burjuva ve monden kadınlarla baloda dansettiği resmi neredeyse bir modernlik ikonası haline getirirken, Sovyet modernizasyonu siyasette, ekonomide, sanatta ve bilimde insanlık tarihinin şimdiye kadar görmediği yükseklikte bir kadın katılımı sağlayabilmiş olmanın onurunu taşımaktadır. “Kadının toplumsal yaşama katılımı” şayet bir modernlik kriteriyse, kapitalist dünya şu haliyle bile bizim eski halimize nazaran hala ortaçağı yaşamaktadır!

3) Kültüre verilen önem: “Yeni komünist insanı yaratma” çabasının, eski sosyalizm deneyinde yer yer topluma bir gömlek giydirme ve bir tür “toplumsal mühendislik” faaliyetine dönüştüğü
iddia edilmektedir ve doğrudur. Ancak gene de bu çaba, yetersiz perspektifine rağmen oldukça değerli birikimler yaratmıştır, sanata ve bilime duyulan ilgi bunların başında gelmektedir. Batı burjuvazisi bağrından çıkardığı klasik kültürü dahi terk ederken, bir klasik müziğin doğum yeri Avusturya’da dahi bu müziği dinleyenlerin sayısı hızla düşerken, insanlığın yüz akı olan bu değerli eserlere sahip çıkmanın onuru eski sosyalist ülkelere ait olmuştur. Klasik müziğe, resme, edebiyata, bunların ürünlerine yönelik tüketimin en yaygın olduğu ülkeler, eski sosyalist ülkeler olup hiçbir modern burjuva toplumu bu seviyenin bugün dahi pek yanına yanaşamamaktadır. Öte yandan sanatla
aktif ilgilenmede de yüksek bir noktaya gelmiş, Stalin’in başlattığı ekonomik atılım döneminde kar
ve çamur içindeki köylerde yaşayanlar kemanla, piyanoyla, kütüphaneyle tanışmışlardır. Diğer burjuva kökenli modernizasyonlarda kültürel atılımda temel güdü ekonomiyi yönetecek teknik kadroları
yetiştirmek iken, eski sosyalizm deneyinde (bilimin ve teknolojinin yanı sıra) hiçbir ekonomik
üretkenliği olamayan sanata bu kadar önem verilmesi, tamamıyla “yeni ve mükemmel komünist
insanı yaratma” arayışının ürünü olmuştur. Bu da, bizim modernizasyonun saman alevi gibi parlayıp
sönen “Köy Enstitüleri” deneyi, ya da ABD ve Avrupayı bir kangren gibi saran yoz pop kültür göz
önüne alındığında, Sovyet “modernizasyonu”nun ayırdedici bir özelliğidir.

Örnekler artabilir (çocuklara verilen değer, çalışanların eğitim seviyesinin yüksekliği..) ; ancak
bu kadarı dahi “diğerleri gibi bir modernizasyon” balonunu patlatmaya yeter. Ortada varolan herhangi bir kalkınma değil, dünyanın üçte birindesosyalizm ve sınıfsız toplum için yapılan muazzam
bir toplumsal atılımdır ve yukarıda sayılan ayırdedici özellikler çöküşten sonra bile bu ülkeleri
ziyaret eden kapitalist ülke vatandaşlarına “meğer sandığımızdan farklıymış” dedirtmekte ve saygı
uyandırmaktadır. Başarılamamış sosyalizmi kalkınmayla özdeşleştiren, başarılmış olan insanlığın
“ilk”lerinin geleceğe bıraktığı mirasın değerini göremeyen bu tür mahçup ve ezik yaklaşımları
aştığımızda, Lenin’in ve Stalin’in (ve Dimitrov’un,ve Mao’nun, ve Tito’nun !) mahalli kalkınmacılar
olarak değil, tüm hatalarına rağmen insanlığa yeni bir çağın başlangıcını müjdeleyen önderler olarak yeniden keşfedileceğini düşünmemiz için çok sebep vardır.

Öte yandan şu soruyu soralım: Geçmiş sosyalizmin yukarıda birkaçını zikrettiğimiz bu başarıları, insanlığa yeni ve kalıcı bir medeniyeti, sınıfsız toplumu getirmek için yeterli midir ? Cevap, elbette ki “hayır” dır . Bütün bu güzelliklerin yanısıra, birşeyler eksik kalmıştır ve bu eksikler yaşanılan çöküşe neden olmuştur. Bu başarıları, sosyalizmin insanlığa neler kazandıracağını gösteren birer kanıt olarak ilerde gündeme getirmek üzere hafızamıza kazıyalım ve gene aynı soruyu soralım: Neden ?

Teoriden Sapıldı ve İstisnalar Kural
Haline Geldi”
Bu yaklaşım, çöküşün gerçekleştiği sıralarda Türkiye Solu’nun birlik tartışmaları sürdürdüğü
Kuruçeşme Toplantıları’nda sık sık dile getirilmiştir, ve şöyle özetlenebilir: Bolşevikler, zaman
ve mekandan kaynaklanan ağır koşullar altında kendi benimsedikleri teoriden taviz verdiler ve
bunları her zaman “koşulların gerektirmesi” ile açıkladılar. Sık sık teorinin söylediğinden sapmak
koşullarla açıklanan bir alışkanlık ve bir politik refleks haline geldi. Yaşanan savrulmaları hiç-
bir zaman toparlamaya çalışmadılar ve sonunda, başta öngörülen hedeflerin bir kısmında (özellikle
demokratik haklar ve emekçi katılımı ile ilgili olanlarda) sosyalizme yabancı noktalara varıldı.
Bu açıklama, mevcut açıklamalar arasında nispeten en düzgün olanıdır ve doğru ve kapsayıcı
bir açıklamanın içinde kullanılabilir; ancak ciddi bir tadilattan geçirmek kaydıyla. Tadilat yapılması
gerek nokta ise “teori” konusudur. Gerçekten de bu açıklamada, mevcut haliyle marksist teori, bir
referans noktası, ya da çizgisidir; ve pratiğin sağlıklı olup olmadığı bu teorik çizgiden uzaklaşma
ya da ona yakınlaşma ile ölçülmektedir. Problem ise şuradadır: Mevcut teorinin bizzat kendisi,
böyle şaşmaz bir referans olarak telakki edilecek kadar doğru, tutarlı ve yetkin midir? Pratikte,
politika yapanların bu teoriye riayet etmemeleri, onların oportünist bir çizgi izledikleri anlamına
gelebileceği gibi, tam tersine bizzat bu teorinin hayatın gerçeklerine karşılık düşmediği anlamına
da gelemez mi ? Meseleye bu açıdan bakıldığında tek değişkenli bir modelden (şaşmaz teori – şaşan
pratikçiler) çok değişkenli bir modele (doğruluğu sorgulanabilir teori – doğruluğu sorgulanabilir
politika) geçilmekte ve konu gerçek karmaşıklığı ile karşımıza çıkmaktadır.

Bolşeviklerin “teoriden saptığı” birkaç momenti ele alalım. Bir örnek, devletin kuruluşuna ilişkindir.Lenin, devlet konusunda ilk önemli marksist metinlerden biri olan “Devlet ve İhtilal”de, hemen ve derhal Komün tipi bir devlet kurulmasını önerir, ve bu devlette hiç bir memur maaşının, kalifiye bir işçi maaşını geçmemesi gerektiğini belirtir. İlk “sapılan” ilkelerden biri bu olmuş; Sovyet iktidarı burjuva uzmanları kazanabilmek için bu prensibi bir kenara itmiştir. Ücret farklılaşmasının kapısının böylesine aralanmasıyla başlayan süreç, 70 yılın sonunda villalar, daçalar, özel yarış pistlerine kadar varmıştır. Burada hata nerededir? Sorun, Bolşeviklerin yeterince püriten davranmayıp pragmatizme kaymaları mıdır? Bu ilk akla gelen ve verilebilecek en basit cevaptır; ancak “püritanizm – pragmatizm” ikileminin açıklayıcılığı, bu kadar geniş çaplı sorunları kucaklayabilecek kadar derin değildir, ve daha anlamlı başka bir soruyu sormamızı engellemektedir: Lenin’in öngördüğü devlet modeli, en azından bu noktada, ne ölçüde hayatın gerçeklerine uymaktadır? Kalkınma, sanayileşme, büyüme gibi sorunları ve hedefleri olan bir sosyalist devlet, açıktır ki “Devlet ve İhtilal”de bahsedilen devletten çok daha karmaşıktır; ve çok değişik profilde ve kafa yapısında insanın gönüllü katkısını sağlamak durumundadır. Bu tarzda bir ücret üst sınırı, insanlardaki yaratıcı potansiyellerin açığa çıkmasını engelleyeceği için pratikte işlevsizdir, ve dolayısıyla da yanlıştır. Yapılması gereken, Lenin’in yaklaşımının özüne sadık kalarak yeni bir teorik formülasyona gitmek, teoriyi geliştirmek, azami ücret prensibini devletin tümüne değil, belki onun içinde (giderek büyümesi beklenen) bir çekirdeğe (komünistler ?, idari yetkililer ?..) tatbik ederek hem kalkınmanın, hem de sınıfsız topluma geçmenin ihtiyaçlarını adresleyen yeni bir devlet modelinin teorik çerçevesini oluşturmaktı. Yapılmayan budur. Dolayısıyla sorun, teoriden sapmaktan çok, mecburen aksini yaptığınız teorinin yerine daha doğru, geniş kapsamlı ve tutarlı bir model kurmamak, referans alınan teoriyi geliştirmemektir. Sonuçta bir an için (can havliyle) pratikte bir doğru bir iş yapsanız bile, yeni bir teorik pusulanın yokluğu sizi kaygan zeminlere sürükleyecektir.

Bir diğer örnek “Dünya Devrimi” beklentisidir. 1920’lerin başına kadar, Stalin dahil tüm Bolşevik önderler Marx zamanından beri kabul gören bir hedefin, Dünya (aslında Avrupa) Devriminin
beklentisi içindeydiler. Temel yaklaşım, “Avrupa Devrimi olmazsa, fakir ve geri bir ülke olan Rusya’da sosyalist bir iktidarın tutunamayacağı” yönünde idi. Ancak Stalin 1927’de, önce Buharin’le
birlikte, sonra da tek başına “Avrupa’ya ihtiyacımız yok; bunu tek başına yapabiliriz” diyerek “tek
ülkede sosyalizm”i benimseyince, Troçki, Zinovyev ve Kamenev tarafından “enternasyonalizmden sapmak”la suçlandı. (bu, halen de Troçkistlerin temel suçlamasıdır) Stalin’in girdiği yolda kendi
kararlılığıyla elde ettiği başarılar ne denli büyükse, bu yaklaşımın Rusya’yı biraz içine kapadığı, dünyadaki devrimci zaferlere olan beklentinin düşerek devlet diplomasisini öne çıkardığı da bir gerçektir. Ancak Troçkistler dahil kimsenin ciddi bir şekilde cevaplamadığı soru şudur: Avrupa Devrimi niye olmadı? Buna Troçkistlerin verdiği cevap “Stalincilerin ihmali ve ihaneti yüzünden” şeklindedir ve 1934 Fransa, 1936 İspanya’ya yönelik Komintern politikalarının eleştirisine dayanmaktadır. Bizlerin geleneksel çizgimizin cevabı da “sosyal-demokratların ihaneti yüzünden” olup, Lenin ‘in 1914’de yaptığı işçi aristokrasisinin yol açtığı yozlaşma tespitini temel almaktadır. Bunların ikisi de cevap değil, geçiştirmedir. Ne Troçkistlerin, ne de bizlerin açıklamaları hiçbir şeyi “açıklamamakta”, şu çok önemli soruları cevapsız bırakmaktadır: Niçin devrimci marksizm, kapitalizmin en gelişmiş olduğu iki ülkede, ABD ve İngiltere’de hiçbir zaman kök tutamadı? Niçin 1917 Ekim Devrimi’ni büyük coşkuyla karşılayan ve destek olan Avrupa’lı işçilerin büyük çoğunluğu, Stalin’in başa geçmesinden de çok önce , Komintern’i değil sosyal-demokratları izlemeye devam ettiler? 1914’de sosyal demokrasinin yozlaşmasını ve onun sonucunda gerçekleşen ihaneti, “yüksek ücret alan işçiler”le açıklamak ne derece anlamlıdır? Bu ve benzeri sorular, aslında aşağıda ele alacağımız temel bir zaafa, marksizmin Batı’lı kapitalist toplumların gerçeğini anlamada
ve dönüştürmede yetersiz kaldığı gerçeğine işaret etmektedir ve Bolşevikleri “Dünya Devrimi” hedefinden sapmakla suçlamak da, bu hedefi “demek ki ütopyaymış” deyip bilinçaltına gömmek de aynı noktada, temel bir zaafın üzerine gitmeyerek geçiştirme noktasında buluşmaktadır.


“Teoriden sapmanın kural haline gelmesi” yaklaşımının bir diğer eksiği, teoriden sapılmayan,
tam tersine ona sadık kalınan noktaları sorgulamamasıdır. Dikkatle bakıldığında görülecektir ki,
sosyalizmi yozlaştıran yaklaşımlardan bir kısmı, teoriye sımsıkı sarıldığımız kimi pratikler olmuştur.
Lenin’in parti anlayışını ele alalım: Baskıcı kapitalizm koşullarında, devrimci mücadeleyi sürdürmek
için düşünülmüş olan ve kanımızca günümüzde de bu tür bir mücadele için hala geçerliliğini sürdüren bir araç olarak leninist partiyi, yani yukardan aşağıya güçlü bir hiyerarşisi ve sıkı bir disiplini olan,
yatay birimlerin birbirleriyle temas kurmadıkları, merkeziyetçiliğin bir stil olarak benimsendiği bir
organizasyonu Bolşevikler dünyaya önermiş; iktidara geçtikten sonra da Lenin’in teorikleştirdiği
bu modele sadık kalmışlardır. Ancak bu noktada “teoriden sapmamak” sosyalizme bir şey kazandırmamış, aksine kaybettirmiştir. Merkezi otoritenin giderek zayıflaması beklenilen bir proje olan sosyalizmde, toplumdaki en güçlü siyasi kurum olan partinin merkeziyetçiliği bürokrasiyi hep diri tutmuş,
(7) “basit bir aşçı kadının dahi siyasetle ilgilenmesi” beklenen bir toplumda her zaman bir tür siyasi elitizmi temsil etmiş, bu haliyle de temel bir hedef olan “siyasi gücün kamulaştırılması”nın
önünde hep bir engel teşkil etmiştir. Burada sorun, Lenin’in devrimci mücadeleye son derece değerli
bir katkısı olan parti öğretisini toptan reddetmek değil, onun sınıfsız toplum idealiyle çelişen yönlerini tespit edip, yeni koşullara (devrim sonrası) ve yeni hedeflere (siyasi gücün giderek halka transfer
edildiği bir sınıfsız toplum) göre yeniden şekillendirecek bütünsel bir çerçeveyi tanımlamak ve
hayata geçirebilmektir. Bunun için gerekli öngörüyü gösteremeyen Bolşevikler baskı ve iç savaş
koşullarına göre şekillenmiş bir organizasyonu, hiç sorgulamadan sosyalizmin inşasında da olduğu
gibi kullanmışlardır.

Dolayısıyla, tek değişkenli modelden çok değişkenli bir modele; yalnızca pratiği değil, teoriyi de
sorgulamanın gerekli olduğu bir modele geçmek, ve hem yaşanan çöküşü, hem de bundan çıkış
yollarını bu modele göre açıklamak ve tanımlamak zorunlu hale gelmektedir.

Teorideki Fakirleşme ile Pratikteki
Yozlaşmanın İç İçeliği


Önerdiğimiz ve savunacağımız yaklaşımın özü şudur: Dünya komünist hareketi 1917’de hem teorik, hem de pratik olarak önemli bir doruk noktasını yakalamış, bu tarih sonrasında pratik şartların baskısı sonucunda attığı adımların, ya da kurduğu mekanizmaların bir kısmı, teorideki boşlukların, yetersizliklerin ya da yanılgıların etkisiyle bir savrulmaya dönüşmüş; bir kısmı mevcut teoriyle örtüşen, bir kısmı da mevcut teori hayatın gerçeğine denk düşmediği için kendini fiilen kabul ettiren bu savrulmalar bir yandan pratikte kendi kurumsallaşmalarını yaratırken, öte yandan da
teorinin bu durumunu idame ettirecek bir fakirleşmenin ve tek yönlülüğün başlatıcısı olmuştur. Teorideki eksikleri, boşlukları, ya da yanılgıya açık noktaları tespit etmeden, koşulların baskısıyla alınmış tavırların süreklileşmesini ve bir yozlaşmaya dönüşmesini açıklamanın yolu yoktur. Dolayısıyla bu yaklaşımda, siyasi pratiğin tarihine paralel olarak başka bir tarihi, marksist teorinin de tarihini ve gelişme safhalarını mercek altına almak durumundayız.

Geçmiş dönemde yayınladığımız bir yazıda ortaya koyduğumuz(8) görüşleri kısaca hatırlatarak teorinin gelişme seyrine değinelim. Marx ve Engels tarafından 19. yüzyılın ikinci yarısında emekçi sınıfların kurtuluş mücadelesinin teorisi olarak geliştirilen marksist öğreti, çağının en ileri düşünsel ürünlerinin izlerini taşıyan özgül bir sentezdi. İngiliz ekonomi politiğinden Darwin’e, hücre zarının keşfinden Feuerbach’a, Fransız sosyalizminden organik kimyadaki yeni sentezlere kadar çağdaş düşüncenin o dönem ulaştığı her ileri nokta, marksizmin kurucularının ilgi alanına giriyor; bu düşünsel çıkışlar ya direkt yararlanılmak, ya da hesaplaşılmak suretiyle marksist teori içinde yerini alıyor, işçi sınıfının mücadelesine yararlı hale getiriliyordu. Teorinin sergilediği düşünsel zenginlik, derinlik ve çok yönlülük göz önüne alındığında, marksizm için (bugünün deyimleriyle) çağının bir “teknoloji harikası” deyiminin uygun düşeceğine inanıyoruz.

Doğayı ve toplumu, geçmişi ve geleceği açıklayan, hayatın tüm alanlarında söyleyecek bir şeyi
olan güçlü ve tutarlı yapısıyla marksist teori, ilk krizini 1914’de, 1.Dünya Savaşı’nın başlamasıyla yaşadı. O ana kadar hemen hepsi “Savaşa karşı savaş, kulübelere barış” sloganını haykıran ve emperyalist savaşa karşı tavır alacaklarını söyleyen Avrupa’lı marksist partiler, savaşın ilanıyla
birden kendi burjuva-emperyalist hükümetlerinin destekçisi haline geldiler. “İhanet” suçlamalarının
ve ona eşlik eden iç kavga ve bölünmelerin gerisinde, hayatın pratiği marksist teoriye bir anlamda
ve meydan okuyor ve şu soruyu önüne çıkarıyordu: Hepsi kendi burjuvalarına ve hükümetlerine karşı
mücadele içinde kurulmuş, tabanlarını hala yoksul ve bilinçli işçilerin oluşturduğu bu partiler, niçin
zor bir tercihle karşı karşıya kaldıklarında “kendi” kapitalizmlerini korumayı seçtiler? Bu sorunun
işaret ettiği boşluk, esas itibariyle işçi sınıfını kapitalist düzene bağlayan unsurların marksizm tarafından yeterince teşhis edilmemesi, “yoksulluk – isyan” ikilisinin toplumsal davranışın belirleyici,
hatta yegane unsuru olarak görülmesidir. Burada yoksulluk kadar, ideolojinin ve toplumsal kurumların da işçi sınıfının davranışı üzerindeki etkisi söz konusudur ve görülemeyen de budur
(9)

Bu noktada yaşanan bir zafer, 1917 Ekim Devrimi, bir anlamda bu hayal kırıklığını örtmekle kılmamış, bu devrimin getirdiği yeni bakış açısı, yapıldığı ülkenin gücü ve büyüklüğünün de etkisiyle tüm dünya çapında etkili olmuştur. Batı’daki başarısızlık, marksizmde bir sorgulama ve derinleşme yoluna gitmek yerine dar bir yorumla yüksek ücret alan işçilerin, dar bir azınlığın parti yönetimini ele geçirmesi ile açıklanırken, Rus devriminin bakış açısı ve marksizme getirdiği yorum, kapitalizmle uzlaşmayı reddeden tüm emekçi hareketleri için (gücünü, temsil ettiği başarıdan alan) bir model
teşkil etmiştir. Bu noktada, bu modelin merkezinde yer alan, ve 20. yüzyıl boyunca marksist siyasete
damgasını vuracak bir olgudan, Lenin’in katkısından bahsetmemiz gerekiyor.

Lenin’in marksist teoriye katkısı, sık sık (ve özellikle de SSCB’deki halefleri tarafından) belli başlıklar altında yaptığı formülasyonlara (parti, emperyalizm, kesintisiz devrim..) indirgenmiştir.
Ancak kanımızca bu katkı, tek tek formüllerin ötesinde, çok daha genel bir bakış açısı ve yaklaşım
olarak ele alınmalıdır. Meseleye böyle bakıldığında Lenin’in özgüllüğü şu iki noktada toplanmaktadır:

1)Siyaseti teorikleştirmek: Dünyada hiç kimse bir parti kongresinde olan bitenlerden 200
küsur sayfalık bir temel eser (“Bir Adım İleri, İki Adım Geri”) çıkarmayı düşünmemiş ve başaramamıştır. Siyasette atılacak her adımı, teorinin ana gövdesiyle ilintilendiren; ona bir iç tutarlılık
kazandırmak üzere ilkeselleştiren Lenin’in, politika üzerine yazdığı en güncel yazılar bile marksist
teori için bir gelişme ve zenginleşmeyi içermiştir.

2)Hayatı, somut gerçeği temel almak: Goethe’nin ünlü şiirindeki “hayatın yeşil ağacı”nı başa koyan Lenin, kendisininkiler dahil, hiçbir teorik formülasyonla kendini zincirlememiş; hayat yepyeni olguları karşısına çıkardığında, kendi yazdıkları dahil her türlü klişeyi bir kenara koymasını becermiş; ancak yeni bir formülasyona giderken dahi eski formülasyonlarla olan rasyonel bağı korumayı,
yani yeni durumun niçin yeni bir yaklaşım gerektirdiğini açıklayarak teoriyi ana gövdeye bağlı olarak geliştirmeyi ihmal etmemiştir. “Sovyet” olgusu karşısındaki tavrı, “Nisan Tezleri”ndeki olağanüstü
yaratıcılığı bunun örneğidir.

Bunların yanı sıra Lenin, Marx ve Engels’de varolan “çağın en ileri düşünsel ürünleriyle temas
ve zenginleşme”yi ihmal etmemiş, örneğin bir “Materyalizm ve Ampiriyokritisizm”de 20. yüzyıl başındaki modern fizikle ve felsefi akımlarla hesaplaşmıştır.

Meseleye böyle bakıldığında Lenin’in katkısı, ya da Leninizm canlı, dinamik, ve bitmemiş bir
eserdir; ve her ne kadar yararlı bir öz içerseler de, onu tek tek yaptığı formülasyonlara indirgemek,
onda temelde var olan eleştirel ve diyalektik ruhu yakalamamızı engellemektedir. Bir an için Lenin’in
1914’de öldüğünü varsaysak, nasıl ki bu durumda (değerli bir eser olan) “İki Taktik”teki formül ve
klişeler bizi direkt olarak “Nisan Tezleri”ne götüremezse, Lenin’in 1924’e kadar yazdıklarının tek tek
formüllere indirgenmesi bize onun eserine katkıda bulunmanın, ya da 1924 sonrasında yapılması gerekenleri bulmanın ip uçlarını vermemektedir. Öte yandan Lenin’in kimi eserleri, taşıdıkları tüm yenileştirici yöne rağmen, daha yazıldıkları dönemde dahi tamamlanmaya ve geliştirilmeye muhtaçtı.
Yukarda da zikrettiğimiz gibi, devlet konusunda yazılmış en temel eserlerden bir olan “Devlet ve
İhtilal”, esas olarak bir iç savaş devletini, temel görevi savaşmak ve kazanımlarını korumak olan
bir mekanizmayı tarif etmekteydi. Bundan kısa bir süre sonra,1921’de Sverdlov Enstitüsünde yaptığı “Devlet üzerine” başlıklı konuşma, daha kısa olmasına karşın daha kapsayıcı bir yaklaşımı ifade
ediyordu. (“Devlet bir aygıttır, ama çok özel, benzeri görülmemiş bir aygıt”) Tamamlanmaya ve
geliştirilmeye muhtaç olan diğer konular arasında “partinin sosyalizm inşasındaki yapısı”, “parti-devlet ilişkileri”, “sosyalizm inşasında hukuk”.. gibi başlıkların mevcut olduğunu (özellikle yaşanan 70 yıllık süreç göz önüne alındığında) rahatlıkla söylemek mümkündür.

Yukarıda değindiğimiz bakış açısı ve yaklaşımının ışığında Lenin, ölmeden önce teorik planda
2 noktaya, 2 önemli eksiğe işaret etmiştir:

1)Ekim Devriminin tahlili: “Devrimimizi tahlil etmek zorundayız “ diyordu Lenin. Bu işin nasıl başarıldığı, bu başarıda yapısal ve determinist öğelerle, konjonktürel ve rastlantısal (dolayısıyla asla tekrar etmeyecek olan) öğelerin neler olduğu, Bolşeviklerin hangi yönlerinin örnek alınmasının
başarıya katkıda bulunacağının gerçekçi ve cesur bir analizi yapılmalıydı. Burjuva yazarların yazdığı ve aslında komünistler için çok daha faydalı olan Ekim Devrimi tarihlerinin (E.H.Carr, Bertram Wolfe, Suhanov..) yanısıra, partili komünistler tarafından yazılan “Parti Tarihleri” Ekim Devrimi
konusunda bir “güzelleme” olmaktan öteye gidememiş; partinin sürekli doğru yerde doğru tavrı
koyduğu bu tarihlerden yararlı bir şey öğrenmek mümkün olamamıştır.

2) Komintern programı: Lenin, Avrupa’lı işçilere önerilen Komintern programını “fazla Rus”
bulmuş ve bu ülkelerin özgüllüğün göz önüne alan bir program geliştirilmesini önermiştir. Bu, oldukça
önemlidir, zira Avrupa işçi hareketindeki bölünmeyi “işçi aristokrasisi” ile yüzeysel olarak açıklayan
Lenin, Avrupa’daki farklılığı ve özgüllüğü kavramanın işaretini vermiştir. Nitekim ünlü Alman komünisti Clara Zetkin dahi, Ekim Devrimi’ni ve Lenin’i savunmasına rağmen, Komintern’in ünlü
21 ilkesini kendi ülkesinin gerçeklerine uymadığı gerekçesiyle reddetmiştir.

Bu noktaları ortaya koyduktan sonra, kendi yaklaşımımız somutlaştırmak üzere konuya geri
dönelim ve 1920’lerdeki resme odaklanalım.

1920’lerin Başındaki Resim


1920’lerin başında, daha sonraki gidişatın belirleneceği ana durumu şu olgular karakterize
ediyordu:


1) Tüm dünyayı sarsacak kadar büyük, ancak teorize edilmemiş bir politik başarı (Ekim devrimi)


2) Batı dünyasında “arıza yapmış” bir ana teori (Marksizm)


3) Mevcut teorinin üzerine önemli zenginlikler içeren, ancak tamamlanmaya ve geliştirilmeye
muhtaç bir teorik katkı (Leninizm)


4) Gene Batı dünyasında ortaya çıkan yeni sosyal olgular (kitlesel gazeteler, radyonun kullanımı ve bunların yönlendirdiği bir “kamuoyu” ile karakterize olan “kitle toplumu

Bu noktadan itibaren gelişimin mantığını ortaya koyalım:

1)Bu resim farklı şekillerde gelişebilirdi.

Ancak:

  1. Avrupa devriminin olmamasının yarattığı hayal kırıklığı ve

  2. Rus devriminin yarattığı olağanüstü etki ve prestij

sonucunda (1) numaralı faktör belirleyici olmuş, marksist teoride Batı’da uç veren boşluk giderilmediği gibi, Lenin’in eseri de geliştirilmemiştir. Neticede Avrupa işçi hareketinde çıkan sağ eğilim bir “ihanet”e indirgenip, gelişmiş kapitalizmin sahip olduğu işçi sınıfını düzene bağlayan mekanizmalar yeterince kavranmamış, bunlara karşı yeni ve etkin bir mücadele teorisi geliştirilememiş, Lenin’in eseri ve Bolşevik pratik, belli politik formüllere indirgenerek uluslararası işçi hareketine bir model olarak sunulmuştur. Bu yaklaşım, Çarlık Rusya’sında benzer koşullara (yani orta gelişmişlikte bir kapitalizm, baskıcı bir devlet aygıtı, olmayan parlamenter gelenekler..) sahip ülkelerde, örneğin Balkanlarda ve Orta Avrupa’da nispeten başarının yolunu açarken, gelişmiş kapitalist ülkelerde başarılı olmamıştır. Bu açıdan; bu ülkelerde 1970’lerde gelişen Eurokomünizm, içerdiği sağ eğilimler ne olursa olsun, 60 yıl gecikmiş bir “özgüllüğü yakalama” girişimi olarak
telakki edilmelidir.

2) Bu durum komünist harekette bir coğrafi eksen kaymasına yol açmıştır. 1. ve 2. Enternasyonal dönemlerinde Avrupa-içi eksen değişimleri olurken (örneğin siyasi hareketliliğin merkezinin
Komün sonrasında Fransa’dan Almanya’ya kayması gibi), 3. Enternasyonal’le birlikte eksen iki ülke hariç (Fransa ve Çekoslovakya) Avrupa’nın nispeten geri bölgelerine (İspanya, Balkanlar..) ,ve Asya’ya ( Çin, Hindistan, Güneydoğu Asya..) kaymıştır. Bu temayül, 2.Dünya Savaşı sonrasında Afrika ve Latin Amerika ile tamamlanarak devam etmiş, esas tanımı itibariyle gelişkin bir kapitalizmde işçi sınıfı ile burjuvazinin mücadelesinin teorisi olarak doğan marksizm, bu yeni “yaşam alanı”nda ağırlıklı olarak daha farklı çelişkilerin, ulusal bağımsızlık, demokrasi, kalkınma gibi özlemlerin teorisi olarak işlev görmüştür. Doğal olarak işçi sınıfından başka bir şeyle ilgilenmeyen “saf” bir marksizm anlayışını apolitiklik olarak görüyoruz, ve toplumun bütününü analiz eden marksizmin, toplumsal ve siyasal yaşamın tüm yönlerine ilişkin birer yaklaşım ve çözüm getirmesinin kaçınılmaz olduğunu düşünüyoruz. Ancak gene de marksizmin çıkış noktası olan “gelişmiş bir kapitalizmi emekçilere dayanarak yıkmak ve yerine daha ileri bir toplum kurmak” iddiasının, diğer yeni hedef ve iddiaların yanında fiilen eski ağırlığını yitirdiği, yukarda bahsettiğimiz “eksen kayması”nın teoride de bir “gündem kayması”na yol açtığını tespit etmek gerekir.

3) Bu durum, bizi teorinin durumuna ilişkin yeni bir tespite götürmektedir: Marksist teori, bizim
komünist pratiğimizde tek yönlü, raşitik olarak gelişmiş ve pratikte fakirleşmiştir. Burada “marksist teori” teriminden, genel olarak tüm dünyada Marx adına yapılan teorik çalışmaları değil (orada belli bir zenginlik vardır), özel olarak Komünist Parti ve örgütlere yol gösteren, bir mücadele aracı olarak fiilen kullanılan marksizmi kastettiğimizi belirtelim. 1917 ile 1990 arasında bu (pratik) marksizmde hiçbir gelişme olmadığını söylemek doğru olmayabilir. Politik pratiğe ilişkin konularda, cephe
taktikleri, silahlı mücadele, halk savaşı, burjuvaziyle ititfaklar, örgütlenme teknikleri, anti-emperyalist
stratejiler.. gibi konularda muazzam bir tecrübe birikimi, ve buna denk düşen (pratiğin teorisi anlamında) bir teorik zenginlik mevcuttur. Ancak bu, teorinin sadece bir uzvudur ve çok (ya da yegâne) kullandığı uzvu diğerlerinden gözle görülür şekilde fazla güçlenen sporcular misali, bu gelişme de çarpık ve raşitiktir. Sebep de açıktır: Marksist teorinin “çekirdeği”, ekonomi-politik, felsefi yaklaşımlar, tarihi materyalizm hala 1880 modeldir ve komünist hareketimizin 72 yılı boyunca buraya tek bir çivi bile çakılmamıştır!.. Komünistler hala tarihi “yel değirmeni – buhar makinası” alegorileriyle kavramakta, felsefe anlayışları “tohum – çiçek ve 100 derecede kaynayan su” seviyesinde gezinmekte, ekonomide de “kapitalizmin giderek şiddetlenen periyodik buhranları”na iman tazeleyerek asla gelmeyen “o büyük çöküş”ün hayaliyle teselli bulmaktadır. Öte yandan sorun, marksizmin geleneksel yapısındaki bir “eskime” ve “tozlanma”nın çok ötesindedir. Sorunun en az bunun kadar önemli bir diğer yönü, bilim ve felsefede oluşan yeni geliş- melere olan kayıtsızlıktır. 1920’den bu yana gerek sosyal bilimlerde ve felsefede ortaya çıkan yepyeni olgular (psikiyatri, antropoloji, sosyometri, varoluşçuluk, yapısalcılık..), gerekse gelişen teknolojinin toplumsal yaşamda yol açtığı yenilik ve sarsıntılar (radyodan TV’ye,

PC’lerden internet’e),marksist teoride herhangi bir yankı bulmamış, çağının tüm yeniliklerini özümseyen ve bunlarla teoriyi zenginleştiren Marx ve Engels’in aksine, 1917 sonrasında komünistler tüm bu yeniliklere tepkici-müdafaacı bir bakışla yaklaşmış; bu gelişmelerden sosyalizmi zenginleştirecek yeni boyutlar çıkarmak yerine “gene de sömürü sürmektedir; dolayısıyla biz haklıyız” türünde muhafazakâr bir kafa yapısı, teorinin kaderini belirlemiştir. Bu çerçeveye istisna teşkil edebilecek girişimlerin akıbeti, bizzat bu çerçeveyi hazin bir şekilde doğrulamaktadır. Örneğin 1930’ların başında Almanya’da marksizmi çağdaş kapitalist toplumun gerçekleri ışığında yeniden değerlendirmeye yönelik bir girişim olan “Frankfurt Okulu”, kısa zamanda Komintern ve KP’ler tarafından tepkiyle karşılanarak dışlanmış, faşizm, iktidar, kitle kültürü konularında yapılan değerli teorik çalışmalardan, komünistler bihaber kalmış (yani siyasi hareketin teorik fakirliği devam etmiş) öte yandan da devrimci pratiğin dışında gelişen bir teorik insiyatif olarak Frankfurt okulu zamanla, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında akademik dünya üzerinden burjuva ideolojisiyle büyük ölçüde bütünleşmiştir. Batı’da çok önemli bir sorun olan birey ve bireysellik konularında marksizm ile bir köprü kurmak isteyen Sartre’ın çabaları, keza yapısalcılığı marksizme bir zenginlik olarak taşımak isteyen Althusser’in çabaları ya aynı muhafazakârlığa takılmış, ya da mahalli olgular olarak kalmışlardır.

Bu teorik fakirleşme ile yukarda sözü edilen “eksen kayması” arasındaki bağ açıktır. Teori,
sonuçta bir araçtır ve ne kadar gelişkin olması gerektiğini, sizin amacınız, yani ihtiyacınız belirler. İnşaat yapmak için Newton fiziği yeterlidir; ancak atom bombası yapmak için Einstein fiziğine ihtiyaç vardır. Bir Asya ülkesinde devrim yapmak için marksizmin 1880 versiyonu yeterlidir (sonuç- ta marksizmin teklediği nokta olan “gelişkin bir kapitalist toplumda devrim yapabilme” konusu, bu
ülkelerin gündeminden henüz oldukça uzaktadır); ancak ABD, İngiltere, Almanya gibi ülkelerde
devrim yapmak için, çok daha gelişkin, kapsayıcı, hayatın tüm çelişkilerini kavrayıp çözebilen bir teorik çerçeveye ihtiyaç olduğu açıktır. Bu nokta bizi, bir sonraki tespite, teori ve pratiğin ters sarmalı
olgusuna götürmektedir.

1917’de netleşen komünist çizgi, gelişkin kapitalist ülkeler için belli boşluklar içeriyordu; ve bu durum, pratikteki etki alanının orta ve az gelişmiş ülkelere kaymasına yol açtı. SSCB dahil, bu nispeten geri zeminin belirlediği ortalama, teorinin giderek tek yönlü olarak , yani siyasi taktikler
boyutunda gelişmesine, ancak çağdaş kapitalizmin gerçeklerine sağır kalmasına yol açtı. Bu fakirleşme, gelişkin kapitalizme ait kategorilerin etki alanının (özellikle globalleşme döneminde) genişlemesiyle, komünist hareketin metropollerden çevreye doğru ya marjinalleşmesine, ya da tanınamayacak derecede sulandırılmasına yol açtı.

Teorinin gelişme seyrine ilişkin bu uzun parantezi kapatıp ana konumuz olan reel sosyalizmin
çöküşüne dönmeden önce son noktaya değinelim: Devrimci marksizmin Batı’da marjinalleşmesiyle
SSCB’de sosyalizmin çökmesinin bağlantısı nedir? Bağlantı, aslında sanıldığından daha açık ve direkttir: Bu gelişmiş ülkelerde bir alternatif olarak önermeyi başaramadığımız sosyalizm ile, Sovyetler Birliği’nde kurmayı başaramadığımız sosyalizm; bunlar tek ve aynı şeydir.

Savrulmaların Ardındaki Zaaf

Teorideki bu fakirleşme ile SSCB ve diğer sosyalist ülkelerde yaşanan çöküşün bağı nedir?
Bu noktada teorideki fakirleşmenin özel bir alanına, marksizmin üstyapı teorisine, ve buradaki
boşluklara değinmek, konunun daha iyi kavranmasına yol açacaktır. Devlet, hukuk, ideoloji gibi
konularda (akademik eserleri bir tarafa bırakırsak) pratik marksizmin, SSCB ve KP’lerin benimsediği
marksizmin vardığı nokta nedir ?

Devleti ele alalım. Bu konuda tavrımızı belirleyen yaklaşım şu olmuştur: “Devlet, egemen
sınıfların baskı ve tahakküm aracıdır”. Bu formül, öz olarak gerçeği ifade etmekle birlikte son derece
yetersizdir. Birincisi, devlet kararlarını egemen sınıfın dikte ettiği pasif bir alet değil, son derece
karmaşık bir mekanizmadır ve egemen sınıfın çıkarlarına sağladığı hizmet bu oldukça karmaşık süreçlerin içinden geçerek gerçekleşir. İkincisi, baskı yöntemleri devletin egemen sınıf çıkarlarını
ve düzeni korumak için kullandığı yöntemlerin yalnızca biridir; bunu yegâne, hatta ana yöntem
saymak, bizde ciddi illüzyonlara yol açacaktır. Bir devletin bu aracı kullanmadan düzeni ayakta tutabilmesi bir yetkinlik ve başarı ölçüdüdür; bu anlamda çağdaş kapitalist devletler oldukça
“başarılı”dır. Düzeni korumak için kullanılan diğer araçların çeşitliliği ve gücü (ideoloji, hukuk, eğitim parlamenter pratikler, hatta STK’lar) derinlemesine kavranmadan, kapitalist devlete karşı anlamlı bir mücadele stratejisi geliştirilemeyeceği gibi, sosyalist devlete ilişkin tahayyülümüz de kısır ve tek boyutlu kalmaya mahkumdur. Bu dar kavrayışın etkisiyle, kapitalist devlet, sahip olduğu demokratik mekanizmalarla (ya da bu mekanizmalar yüzünden) baskıcı özünün gizleyen “ikiyüzlü” bir
mekanizma olarak teşhis edilmiş, bizim sosyalist devletimiz ise böyle ikiyüzlülüklere takılmadan
baskıyı gerektiğinde açık açık uygulayan bir yapı olarak tasarlanmıştır ! Gerçekte ise yaratılan, kapitalist devletin gerçeği yansıtmayan bir modelinin, başka bir deyişle bir karikatürünün, sosyalist bir
versiyonu olmuştur. Bu versiyon, gerçek kapitalist devletten daha ilkel ve tüm azametine rağmen ger-
çekte daha kırılgan olmuştur.

Hukukla devam edelim. Lenin “hukukun gerçek, maddi bir gücü olmadığını, sadece varolan
güçler dengesini yansıttığını” belirtmiş, “Devlet ve İhtilal”de ise proletarya diktatörlüğünü “silahlı
işçilerin hiçbir kanun ya da kuralla kendilerini sınırlamadan tatbik ettikleri iktidar” olarak tanımlamıştır. Bunların ışığında oluşan temel yaklaşım, hukuku pasif bir unsur, bir illüzyon, ve bir ayak bağı olarak görme eğilimidir; SSCB’de de pratiğe egemen olan yaklaşım bu olmuştur.
(10) 1920’lerin başlarında bir Lituanya’lı Bolşevik olan E.Paçukanis’in “Genel Hukuk Teorisi ve Marksizm” adlı eseri bu konuda farklı ve oldukça yaratıcı bir bakış açısını ortaya koymasına rağmen 1934 sonrasındaki tasfiyelerin kargaşasında unutulmuş gitmiş, onun yerine Moskova duruşmalarının ünlü savcısı Vişinski’nin “Parti MK her zaman haklıdır” mealindeki sözde hukuk “teorisi” hakim olmuştur. Hukuku pasif bir yansıma olarak gören yaklaşım her anlamda, gerek kapitalist hukukun gerçek mahiyetini ve gücünü kavramada, gerek sosyalist bir hukuku kurmada, yanlış ve temelsizdir. Yüzyıllar önce, kapitalizmin en ilkel formlarıyla birlikte gelişen hukuk (dar anlamda burjuva hukuku) kapitalizme paravan olan değil, kapitalizmin işleyişini bizzat mümkün kılan ve önünü açan bir unsur olmuştur; zira borç, alacak, miras, devir, gibi konularda insanlardan bağımsız kurallar koyup bunları zorlayan bir mekanizma olmasaydı, burjuvalar arası ilişki bir kaosa dönüşür, en basit bir kapitalist işleyiş, bir alım satım bile gerçekleşemezdi. Sosyalist bir hukuk da, sosyalizmin değerlerini ve kazanımlarını kişilerden ve kurumlardan bağımsız olarak koruyan ve tanzim eden bir kurallar bütünü olarak düşünülmesi gerekirken, partideki egemen ekibin iradesinin bir gölgesi olarak tecelli etmiş; işin garip tarafı hukuku bir “yansıma” olarak gören yaklaşımın ışığında bu normal sayılmıştır ! Sonuç ise oldukça paradoksaldır: Burjuva hukukunu aldatmaca olarak nitelendiren biz komünistlerin kurduğu hukuk sisteminin kendisi, “insan en yüce değerdir” diye başlayıp hiçbir gerçek hukuksallığa sahip olmadığı için, sonuçta bir aldatmaca olmaktan öteye gidememiştir. (11)

Son örneği ideolojiden verelim. Sınıfsız, komünist topluma geçiş konusunda (altyapı her nedense
hep tamam sayıldığı için !) hep “yeni insanı yaratma” çabası ön plana çıkmış, bu yeni, komünist insanın ideolojik ve ahlaki vasıfları saptandıktan sonra devlet kolları sıvayarak, propagandayla bu insanı “yaratmaya” girişmiştir (SSCB ve Bulgaristan’da yeni insanın özelliklerini madde madde tanımlayan bir “Ahlak Kodeksi” dahi hazırlanmıştır). Bugün kimilerinin haklı olarak “insan mühendisliği” olarak nitelendirdiği bu çaba, ahlaki teamüller bir yana, son derece beyhude bir çaba olmuştur; zira boş, sığ bir teorik zemin üzerinde şekillenmiştir. Temel yaklaşım, ideolojinin bir üstyapı kurumu olarak toplumdaki altyapının yansıması olduğu, altyapının sosyalist olduğu bir toplumda, sosyalist bir ideolojinin de temellerinin insanların kafasında mevcut olduğu, propagandanın ise bunu hızlandırıp pekiştireceği yönündedir. Görülmeyen nokta şudur: İdeolojinin, insan hayatındaki maddi pratiklerin yansıması üzerine yükseldiği doğrudur; ancak bu maddi pratikler, sadece mülkiyet ilişkilerinden ibaret değildir. Başka bir deyişle, çalıştığımız fabrikanın mülkiyeti devlete ait olabilir; ancak üretimin organizasyonu tipik bir hiyerarşik yapı ise, mesleki geleceğiniz amirlerinizin dudaklarının ucunda ise, temel tüketim mallarının elde edilmesinde sıkıntı yaşanıyor, bazı kolaylıkların elde edilmesi ancak “özel” ilişkilerle gerçekleşiyorsa, toplumda bariz “kollama” ve “himaye” ilişkileri varsa, dünyanın en etkileyici propagandasıyla bile bu temel üzerinde yeni komünist insanı inşa etmek mümkün değildir. Dünya tarihinde belki afiş sanatının en başarılı örneklerini veren, siyasi müzikte en estetik ve etkileyici parçaları üreten reel sosyalizmin tüm bu ürünleri buza yazılan yazı misali etkisini yitirmiş, “sosyalizmden vazgeçildiği” resmen açıklandığı anda komünist değerlere gerçekten bağlı olan insan sayısının tahmin edilenin fevkalade altında olduğu ortaya çıkmıştır. Bir anda patlayan milliyetçilik, şiddet, porno, uyuşturucu ve mafya dalgası tepeden inmemiş, yukarda bahsedilen ve üzerine beyhude yere “ilaç sıkılan” ideolojik bataklıkta yılların içinden büyüyüp semirerek bu noktaya ulaşmıştır. Görülen odur ki, ideolojik şekillenmenin gerçek mantığı konusunda varolan cehalet, parti yönetiminin önceleri hayalperest iyimserliğinin,daha sonraları da vurdumduymazlığının teorik payandası olmuştur.

Teorideki yetersizlik ve boşlukların sosyalist toplumların pratiğine olan yansımalarının bazılarına kısaca değinmiş olduk. Şimdi baştaki soruya dönelim: Çöküşün nedeni, yukarda temel mantı-
ğı ve mekanizmaları aktarılan teorik fakirleşme midir? Meseleyi tek başına ve sadece teorik hatalarla açıklamak, elbette ki idealist bir yaklaşım olacaktır; tıpkı meseleyi belli vakalara ve insanlara
(Stalin’in “şeytani kişiliği” ya da Troçki’nin “hayalperestliği” gibi) indirgemenin dar pratikçi ve sığ
bir yaklaşım olması gibi. Sorun, bu iki olgunun karşılıklı etkileşimi ile gelişmiş ve bir krize dönüş-
müştür.

Çürümenin ve Çöküşün Mantığı

Politika, bir tarife göre piyanonun doğru tuşuna doğru zamanda basmaktır. Devrimci şiddet
ve infazdan, seçimlere katılma, kültürel faaliyet yapma, burjuva partileriyle işbirliğine girmeye
kadar her çeşit “tuş”, devrimci mücadelenin klavyesinde mevcuttur; ve mesele hiçbir nota bağımlılığına düşmeden doğru tuşa basabilmektir. Bu mantığı temel alarak, bize açıklamalarımızda yardımcı olacak başka bir analojiye geçmek istiyoruz. Sosyalist bir iktidarı yönetmek, belirli bir rotaya (sınıfsız toplum) sahip bir gemiyi yönetmek gibi düşünülebilir. Karşımıza engeller çıktığında (bu küçük bir kaya veya büyük bir ada olabilir) o an gemi için en doğru (duruma göre en kısa veya en risksiz ya da az maliyetli..) karar alınarak sağa veya sola çark edilir. Her sağa veya sola çark, aslında kısa bir an için de olsa, rota çizgisinden bir sapmadır ve engel bir kere aşıldıktan sonra, kaptan ve mürettebatın görevi ana rotaya geri dönmek, bunun için de çarkı gerektiğinde ters yöne çevirmektir. Gemiyi bu manevralarda doğru rotada gitmekten alıkoyabilecek iki faktörden biri kaptanın niyeti ve rotayı izleme kararlılığı, ikincisi ise yön gösteren aletin, pusulanın doğruluğu ve sağlamlığıdır.

Kaptan”ın parti önderliği, “pusula”nın ise devrimci teori olduğu bu analojide, gemi, yani SSCB ve reel sosyalist dünya, gerek ülke içi, gerekse ülke dışında emperyalizmin ve burjuvazinin karşısına çıkardığı sayısız engelle karşılamıştır.

Stalin de dahil ilk 2 kaptanın nihai hedefe varma niyet ve kararlılıkları oldukça nettir; ancak ardarda çıkan engeller karşısında dümen sürekli aynı yöne kırılmış, rotaya geri dönmek yerine ondan sürekli uzaklaşılmış; ellerindeki pusulanın ayarsızlığı da bu sapmayı hissetmelerine engel olmuş ve rotanın doğru olduğu hissini diri tutmuştur. 1953 sonrasındaki kaptanların ise rotayı (ya da pusulayı!)
düzeltme niyetlerinin dahi olup olmadığı tartışmalıdır. Muhtemelen geminin rotadan saparak girdiği yeni sularda iklime uyum sağlamış, mürettebata da (giderek daha az inanılan) “hedefe doğru seyirin sürdüğü” beyanında bulunarak durumu idare etmişlerdir. Karaya vurmanın kaçınılmaz olduğu netleşince de, gemi zabitlerinin bir kısmı, gemideki malların büyük kısmına el koymayı garantiledikten sonra buna göz yummuş, hatta batışı planlamış, gemi karaya vurup devrildikten sonra da onlardan arta kalan malı mürettebatın bir kısmı (kıdemli tayfalar) yağmalamıştır.

Sadece kavrayışı kolaylaştırmak için yaptığımız bu analojiyi, tarihsel bilgimiz ışığında ete kemiğe
büründürmeğe çalışalım. Bolşeviklerin karşılarına çıkan bütün ikilemler ve bunu izleyen dönemeçlerde, (bir tanesi – NEP – hariç) dümen sürekli daha fazla iradi müdahale, daha fazla tek seslilik, baskı, kontrol ve tasfiye üzerine kırılmış; bunların hiçbirinden sonra rota düzeltilmemiş, yegâne ve akıllıca düşünülmüş bir sağa çark, bir “nefes alma dönemi” olan NEP ise çok daha şiddetli bir sola çarkla, 1927 kollektivizasyonu ile son bulmuştur. Bunları tek tek hatırlayalım ve bu momentlerde eldeki pusulanın, yani devrimci teorinin bizlere gerçekten doğru yolu gösterip göstermediğini sorgulayalım:

Diğer sosyalist partilerin kapatılması: Sol SR’ler ve Enternasyonalist Menşevikler’den birincisi Lenin’e yapılan suikasta karıştıkları için (o an için haklı olarak) kapatılmış; ancak bununla
sosyalizmin “tek partili” yaşayacağı fiilen netleştirilmiştir. Halbuki tıpkı burjuvazi gibi, işçi sınıfının
içinde de değişik kesimler ve gelenekler olabilir ve bunlar iktidarı bir işçi demokrasisi zemininde paylaşabilirler. Komün örneği o dönem de mevcuttur. Ancak Lenin’in, Komün’ü analiz eden çalışmasında, yenilgi nedenlerinden biri olarak “tutarlı bir öncü partinin olmayışı”nı saydığı hatırlardadır; üstelik Komün yenilmiş bir örnektir. Öte yandan proletaryanın “değişik kesimleri olabileceği” gerçeği o dönem aktif siyasi kadrolar arasında hiç kimsenin hayalinden dahi geçmemekte; bu sınıf, tüm radikal marksistlerde (TC misali !) “bölünmez bir bütün” olarak algılanmaya devam etmektedir. Dolayısıyla, bu tek ve bölünmez sınıfı temsil eden tek ve tutarlı bir öncü parti varken, diğerlerine gerek duyulmaması ve tek-partililiğin onaylanması doğaldır.(12) Ancak bu durum, Sovyetlerin içindeki tek siyasi örgütlülük olarak partinin varolması ve hiçbir anlamlı siyasi rekabetin olmaması, fiilen Sovyetleri partinin gölgesi haline getirmiştir.

– Partinin devletle iç içe geçmesi: Tek partililiğin kaçınılmaz sonucu, partinin devlet karşısında
bağımsızlığını yitirmesi ve bir devlet partisi olmasıdır. Bu gelişme karşısında kuşkularını dile getiren
kimi Bolşeviklere karşı Lenin “..bu fiili bir durumdur; üstelik o kadar kötü bir şey de değildir.
Proletaryayı temsil eden iki örgütten (parti ve devlet) bahsediyoruz. Böylece çalışmamızın etkinliği ve verimliliği de artmaktadır” demiştir.(13) CHP misali devlet kuran bir parti olarak Bolşevik Partisi için, Sovyet iktidarının inşa aşamalarında bu iç içelik makul olabilir. Ancak bu iç içeliğin (gene tıpkı CHP gibi) uzun vadede partiyi bir ikbal (yükselme) aracı ve bir arpalık haline getirme tehlikesi de geçerlidir. Lenin’in, şayet yaşasaydı, her zamanki eleştirel yaklaşımıyla bu olguya karşı da uyarıda bulunacağını düşünmek mümkündür. Ancak o dönemdeki teorik kavrayış bellidir: Yekpareleştirilerek fiilen bir mitos haline getirilmiş bir “proletarya” ve onun temsilcisi olarak “tarihin yanılmaz öznesi” olarak algılanan bir parti konsepti egemendir ve hiçbir teorik metinde partinin gücünü
frenleyecek, devletin içinde ve dışında onu dengeleyecek, devlet mantığının (“raison d’état”), tarihsel
misyonu devleti kaldırmak olan bir partiye egemen olmasını engelleyecek yaklaşım ve yöntemlerden
bahseden yoktur. İktidarın monolitikleşmesi sürmektedir.

– Parti içi fraksiyonların lağvedilmesi: Bu bir diğer kırılma noktasıdır. Rus sosyal-demokrasisinin tarihinde sadece RSDİP genelinde değil, bizzat Bolşevik grup içerisinde de fraksiyonlar olmuş (1905 Bogdanov ve Lunaçarski, 1917 arifesinde Zinovyev ve Kamenev, 1919 “Askeri Muhalefet”, NEP’de “İşçi Muhalefeti”) , bunlar en ağır illegalite koşullarında dahi birbirleriyle tartışmakla birlikte ortak bir duruşu sürdürmeyi becermiştir. 1920 sonrasında, parti içi tartışmanın şiddetlenmesiyle birlikte Lenin’in önerisi üzerine tüm parti için grup faaliyetleri bir süre için askıya alınmıştır. Gene geçici olarak düşünülen bir tedbir süreklilik kazanmış, mekanik olarak kalkan ellerin %100 oybirliğiyle aldığı kararlar, parti yaşamına çöküş anına kadar egemen olmuştur. Bunu pratik anlamı, iktidarın monolitikleşmesinin dikey boyutta, yukarıya doğru ilerlemesidir. Artık parti içinde gerçek bir tartışma taban ya da delegeler arasında değil, sadece en üst liderler arasında gerçekleşecektir. Aslında burada, yıllar önce Lenin’i eleştiren Rosa Luxemburg’un dahiyane öngörüsü gerçekleşmektedir: “…(bu modelde) sınıfın yerini parti, partinin yerini Merkez Komitesi, MK’nin yerini de lider alacaktır.” Ancak bu uyarının kulak ardı edilerek geçici bir tedbirin süreklilik kazanması, esas olarak
Bolşeviklerin, yalnız Rusya’da değil, tüm uluslararası komünist harekete egemen kıldıkları politik kültürün damgasını taşımaktadır. Lenin yıllar önce, Rosa’nın ve Menşeviklerin eleştirilerine verdiği
cevapta “Parti içinde bizim için demokrasiden çok daha değerli olan şey yoldaşlık ruhudur” demişti.
Bu, yüksek bir militan ruhu ifade eden etkileyici bir görüştür; ancak bir yandan demokrasiyi “vazgeçilebilir bir detay” olarak yansıtmakta, öte yandan da iktidara geçmiş bir partide yoldaşlık ruhunun yerini ne kadar kolayca “iktidar çemberleri”ne ve “mafyatik kliklere” bıraktığını görmemektedir.

– Parti içi mücadele ve siyasi polisin bir araç olarak kullanılması: Gerek Troçki-Zinovyev yanlıları, gerekse Buharin taraftarları, Stalin’in entrika ve makyavelizmle, azınlığı sürekli susturarak egemenliğini pekiştirdiğini söylemekte; ayrıca parti içi tartışmalarda devre dışı olması gereken bir gücün, siyasi polisin, Stalin tarafından giderek artan bir sıklıkta kullanıldığını iddia etmektedirler. Söylenebilecek tek şey “kendi düşen ağlamaz” olmalıdır. Azınlığın haklarına saygı gösterme ve demokratça davranma anlamında bu isimlerin hiçbiri Stalin’den daha iyi değildir. Bizzat Troçki’nin stil olarak ne kadar “demokrat” olduğu, sendikaların askeri yöntemlerle idare edilmesine yönelik meşhur önerisinden hatırlanabilir. Önce Zinovyev ve Kamenev, sonra Buharin ve Rikov, yönetimi paylaştıkları dönemde azınlık haklarına karşı adeta sağır olmuş, bu hakların önemini bizzat kendileri azınlığa düşünce anlamış ve savunmuş, ancak kolayca tahmin edilebileceği gibi iş işten geçmiştir. Merkeziyetçilik, yani başa geçince azınlığın canına okuma hepsinin ortak politik kültürüdür. Entrika ve makyavelizme gelince, kitleler önünde açık tartışmaya değil, dar çemberlerde ve komitelerde alınan kararlara dayanan, Türkçesi “kapalı kapılar ardında politika”yı bir yönetim stili olarak hepsi birlikte seçmiştir. Kitleler önünde tartışamaya dayalı bir politik ortamda asla başarılı olamayacak profilde bir yönetici, yani Stalin, bu tür bir “kapalı kapılar ardı politika”da hepsinden daha becerikli çıkmış ve sonuçta başarılı olmuştur. Bu politika stilinin tüm dünyada ne kadar çok Stalin karikatürü ürettiği, başta Türk komünistleri olmak üzere herkesin malumudur. Siyasi polisten yararlanmaya gelince, Lenin’in“Devlet ve İhtilal”de proletarya diktatörlüğü için getirdiği tanımı hatırlatalım: “Silahlı işçilerin hiç- bir kanun ya da kuralla kendilerini sınırlamadan tatbik ettikleri iktidar”. Siyasi polis ÇeKa’nın, başta ne fedakar ve inanmış partili işçiler tarafından oluştuğu, kurucusu F.Cerzinski’nin dostların ve düşmanların gözünde bir idealizm sembolü olduğu, en çok lanetlenen NKVD şefi Yezov’un dahi bir tekstil işçisi olduğu göz önüne alınırsa, Stalin’in yaptığıyla yukardaki formül arasında hangi politik ya da ahlaki çelişki bulunabilir? Sonuçta Lenin’in belirttiği gibi, bunlar (parti ve siyasi polis) “işçi sınıfının iki örgütüdür” ve birindeki “sağlıklı” unsurlara dayanarak, diğerindeki sağlıklı unsurlara destek olmanın, siyasi olarak önünü açmanın, Bolşevizmin (dolayısıyla bizlerin) politik kültürü açısından, neresi yanlıştır? Böyle bakıldığında iki şeyi söylemek gerekir. Birincisi, Stalin, başta Troçkistler olmak üzere, muarızlarının belirttiği gibi, “dünyaya kötülük saçmak üzere doğmuş bir ruh” değil, bir politika tarzının ürünü ve daha sonra sistemleştiricisidir; başta Troçkistler olmak üzere ona yapılan suçlamalardaki bu sübjektif saldırganlık, bizzat bu politika tarzının yaratılmasında kendi sahip oldukları sorumluluğu örtbas etme çabasından kaynaklanmaktadır. İkincisi, Stalin’in en büyük hatası Lenin’i tahrif etmek değil (yer yer bunu da yaptığı doğrudur) , ama esas olarak Lenin’i geliştirmemek, onun formülasyonlarına bir kalıp gibi sığınmak olmuştur.

– Moskova duruşmaları ve toplu tasfiyeler: En büyük kırılma noktası ve (kaçınılmaz kılmamakla birlikte) çöküşü hazırlayan ana faktör budur. Daha önce hep aynı yöne yapılan dümen kırmaların yarattığı politik zemin, yani tüm gücün az sayıda insan elinde yoğunlaşması, taban denetiminin, eleştiri ve çok sesliliğin fiilen kalkması ve kapalı kapılar ardında politika, her anlamda bu trajediyi hazırlamıştır. Bu trajedinin ana figürü olarak Stalin, olayın belirleyici öznesi, bir entrikacı
ve bir “cellat” olarak tasvir edilmekle birlikte, olayın bu görüntüyle değerlendirilerek bütünselliğinin gözden kaçırılması, bizleri burjuva propagandasının ahmak birer izleyicisi seviyesine düşürecektir. Öncelikle, eski Sovyet arşivlerinin çoğunun dışa açıldığı şu dönemde, mahkum edilmiş isimlerin
% 100 masumiyetini ve Stalin’in “komplo”larını ifşa eden bir veriden henüz bahsedilmiş olmadığını
belirtelim. Ancak daha mühimi ve burada esas görmemiz gereken şudur: Tüm politik mücadelenin bir
avuç insan arasında, halkın bilgisi ve müdahalesi dışında cereyan ettiği bir ortamda, iktidar oyununu
kaybedenlerin aşırı iradi çıkışlara (suikast, ya da darbe) yönelmelerinden daha doğal bir şey olamaz.
Birincisi, kendilerine (ya da herhangi bir muhalefete) hiçbir meşru yol bırakılmamıştır. İkincisi ise politikayı 10 kişinin belirlediği bir ortamda 2 (önemli) kişiyi temizlemenin yeni bir politik kompozisyon yaratacağı ve siyasi iklimi değiştirebileceği açıktır. Kirov suikastinin, ya da Stalin’e düzenlendiği söylenen suikastların mantığı budur. Buharin’in orduyu (Tuhaçevski’yi) yanına alarak Stalin’e karşı bir darbe planladığı ise, Amerikan istihbaratına dayanarak o dönemdeki ABD Moskova büyükelçisi Joseph Davies tarafından teyit edilmekte, öte yandan Dimitrov, günlüğünde Stalin’in kendisine muhalefetin Kremlin’e yapacağı işitilen silahlı bir baskın hakkında bilgi verdiğini aktarmaktadır
(14). İşlerin geldiği nokta budur; bu ortamda silahını ilk çeken ve iktidarı elinde tuttuğu için de onu en başarılı kullanan Stalin olmuştur. Toplu tasfiyelerdeki mantığı, Stalin’in en yakın arkadaşı ve destekçisi Molotov, 1973 ve 1982’de kendisiyle yapılan röportajlarda şöyle aktarmaktadır:

….Elbette ki suçlamaların % 10’u saçmaydı. Örneğin Buharin, Troçki, ya da Rikov’un SSCB toprağını
(Ukrayna, Kafkaslar..) emperyalistlere peşkeş çektikleri doğru değildi. Bu bir iktidar mücadelesiydi
(s.264)………Stalin, iki kere emin olmakta ısrarlıydı. Kendi çizgisi konusunda çok net ve kararlı kadrolardan oluşan bir siyasi aygıt kurmayı planladı, ve yalnız karşıtları değil, aynı zamanda kafası net
olmayan tarafsızları dahi esirgemememizi istedi. Terör bize pahalıya mal oldu; ancak böyle bir aygıt
iledir ki, biz o zamanki krizi ve 2. Dünya Savaşı’nı yıkılmadan atlatabildik. (s.278) ”
(15) Bu yaklaşımla 2. Dünya Savaşı başarıyla geçilmiş, ancak devlet “3.Dünya Savaşı”nda perişan olmuştur. “Baştan
aşağı doğru çizgiyi savunanlardan oluşan (bu çizgi gerçekten doğru olsa bile) bir devlet aygıtı” bir
illüzyondur; dahası komünizmle de ilgisi olmayan bir kara ütopyadır; ancak bunu ancak bugün söyleyebiliyoruz ve marksizmin üstyapı teorisinde ve siyaset kültüründe varolan boşlukların da bu kara ütopyayı beslediği aşikardır. Yapılan, tam anlamıyla yüz küsur yıl önce Robespierre için söylenenin aynısıdır: “Devrimi saflaştırma adına, onun öz suyunu kuruttu “ Bu toplu tasfiyelerle artık siyasal yaşamda eleştiri, tartışma, açıklık, yaratıcılık, taban inisiyatifi ilelebet yok olmuştur.

Bu, en kritik savrulmadır, zira kalıcı bir şekilde kendi insan profilini yaratmış ve siyasete egemen
kılmıştır. Bu profil, otoriteye bağlılığı ve itaati her türlü siyasi ve ahlaki ilkenin üstüne koyan, en
büyük ideali yukardan kendisi için çizilmiş yolda başarı sağlamak ve yükselmek olan, bunun dışında yeni ve yaratıcı fikirler üretmekten mümkün olduğunca imtina eden, geneli sorgulayan tavırlar
karşısında ise kulak tıkamaktan mahkum etmeye kadar bir dizi tepki gösteren, tüm yaratıcılığını
çevresindeki güç ilişkilerini kavramaya ve onları kendi lehine kullanmaya harcayan bir insan tipiyle
karakterize olmaktadır. Bu siyasi tipoloji yalnız Sovyet ya da Doğu Avrupa ülke yönetimlerine
değil, tarihsel olarak Sovyetlerle iç içe olmuş tüm KP’lere; İspanya’dan Türkiye’ye, Yunanistan’dan
Fransa’ya, kadar yayılmış ve bu partilerin kaderini şu ya da bu ölçüde etkilemiştir. Yalnızca Sovyet
yönetiminden pratik olarak uzak olan, ya da onları fiilen kendi iç işlerine bulaştırmamayı başaran parti
yönetimleri; yani Çin, Vietnam, ve Küba, bu makûs talihten kaçabilmiştir.

Bu profilin, bir insanı devrim veya sınıfsız toplum için mücadele etmeye iten değerlerle bağı
son derece göreceli ve iğretidir. Stalin, kendi yarattığı bu insan tipinin bir tabaka olarak egemenlik kurmasının yaratacağı riski sezmiş olmalıdır ki, neredeyse periyodik hale gelen tasfiye hareketleriyle devleti sürekli “çalkalamış”, tortu oluşmasını, yani oturmuş ve kemikleşmiş bir kast oluşmasını
bu tür tasfiyelerle herkesi diken üstünde tutarak engellemiştir. Kamuoyunda “hainler, sabotajcılar,
ajanlar” edebiyatı sürekli diri tutularak, bürokrasi içinden (Politbüro’dakiler dahil) herhangi bir
“kelle”nin halkın önüne atılabildiği bir gerilim, toplum içinde kalıcı kılınmıştır.
(16) Elbette ki sürekli tasfiyelerle yaşamını idame ettiren bir sistem irrasyoneldir ve Stalin’in (kendisi açısından) vaktinde gelen ölümü, bu sürece bir nokta koymuştur. Diken üstünde yaşanan günlerin son bulması; halk
için “iyi haber”, bu bürokrasi için ise “çok daha iyi haber” olmuştur. Artık kendi içinde uyumlu ve
(erdemleri yeni keşfedilen) bir hukuk çerçevesinde çalışan bürokrasinin gücünü sınırlayacak hiçbir
şey kalmamıştır. Ülkenin resmi ideolojisi olan ve milyonlarca insanın hala samimi olarak inanmaya
devam ettiği sosyalist idealler dolayısıyla, bu yapı altında da dönüşümler ve gelişme sürmüş; bilimde
ve sanatta başarılar, emekçilerin yaşam koşullarında da iyileşmeler devam etmiştir. Etmiştir, ancak
siyasi gücünü pekiştiren, kendi içine kadro seçerek büyüyen, siyasi gücü ekonomik ayrıcalıklara tahvil etmekte sakınca görmeyen (“sorumluluğumuz büyük ve bunu hak ediyoruz” edebiyatıyla) bir
bürokrasinin sosyalizme bağlılığı, sınıfsal, siyasal, ve ideolojik özünü yitirerek, “mevcut sistemi sürdürme” şeklinde pratik bir alışkanlığa indirgenmiş ve erimeye başlamıştır.

1960’lardan itibaren sistem yıkılmaya mahkum muydu? Bu sorunun cevabı “hayır”dır; ancak
belli bir çekince konularak. Devrimci marksizme inanan herkes, en olumsuz durumda dahi doğru
ve pozitif bir adım atılabileceğini, en umutsuz durumun dahi dönüştürülebilir olduğuna prensip
olarak inanır, inanmalıdır. Dolayısıyla, çöküşün gerçekleştiği 1990’dan az zaman önceye kadar
dahi, doğru ve sağlıklı bir mücadele ve hareket programı tanımlanabilirdi. Ancak sorun şudur: Bu
programı kim uygulayacaktı? Bu programın dostları kimlerdi, düşmanları kimdi? 1960’dan itibaren
sorun, yapıyı şu ya da bu ölçüde düzeltmeyi amaç- layan her türlü samimi çabanın, karşısında devlet
içinden gelen ve giderek büyüyen bir direnç bulmasıydı. Kruşçev’in ekonomik karar mekanizmalarını
çoğaltarak devletin monolitikliğini sınırlama çabası, kendi tasfiyesiyle son buldu. İçinden çıktığı aygıtla karşılaştırıldığında şaşılacak derecede idealist bir yönetici olan Yuri Andropov’un ise, gitgide yozlaşan bürokrasiyi hizaya getirme konusunda açıkça hissedilen kararlılığı, önce foyasının meydana çıkacağını görenler arasında bir intihar dalgasına yol açtıysa da, bir süre sonra kendisine karşı düzenlenen (ve o dönem dünya basınına fazla yansımayan) suikast ile son buldu. Suikasttan yaralanarak kurtulan Andropov, bir süre sonra felçten öldü; ancak bugün Rusya TV’lerinin haber programlarında ölüm sebebinin kurşundaki zehrin uzun vadeli etkisi olduğu konuşulmaktadır. Bürokrasi, kendi başkanını vurma (“Kennedy çözümü”) dahil, her türlü yöntemle kendini korumaya kararlıydı.

Arkadan gelen Gorbaçov dönemi, yukarda bahsettiğimiz bürokrasinin göz dönmüşlüğü
oranında çöküşün de hızlandığı bir dönem oldu. Ayrıntılarına girmeyeceğimiz bu dönemin kısa özeti şudur:

1) Bir yanda sosyalist değerleri koruma (ya da yeniden tesis etme) konusundaki kararlılığı
son derece belirsiz bir siyasi öznenin (Gorbaçov ve ekibi) , uyguladığı acemi ve tutarsız reform
politikaları; öte yandan da gücünü ve olağanüstü boyutlara varmış ayrıcalıklarını korumaya son
derece kararlı olan bürokratik güç odaklarının bunlara gösterdiği direnç; Brejnev döneminde dahi
telaffuz edilemeye başlanan ekonomik çözümsüzlüğü hızlandırmış;

2) Bu açmaz ve kaos ortamında tetiklenen “açıklık” (glasnost) ve özgür tartışma, beklendiği gibi devrimci bir yenilenmenin değil, geleneksel sosyalist değerlerin aşındırılmasıyla sonuçlanmış;

3) Böylece siyasi bir boyut kazanan krizde bürokratik odaklar mevcut yapı içerisinde istikrar sağlayacak bir çözümün giderek imkansızlaştığını farkedince, kendilerine kendi etki alanlarında maksimum ekonomik ve siyasi güç kazandıracak bir çözüme yönelerek (bölgesel milliyetçilik, hatta “şehirsel özerklik” de dahil her türlü yöntemle) merkezi otoriteyi sabote etmiş;

4) Yanayev’in “komik darbesi” fiyaskoyla sonuçlanınca da, kontrolleri altındaki ekonomik kaynakları paylaşmalarını ve bizzat mülk edinmelerini sağlayacak bir çözümü Yeltsin’in şahsında hayata geçirmişlerdir.

Bütün bu resimde en dramatik olan nokta, bu süreci noktalayanların Sovyet halklarına gene
hiçbir şey sormamalarıdır. 1990 yazında bütün SSCB çapında yapılan, belki de ilk ve son özgür
referandumda insanlara “Sovyetler Birliği sürmeli mi ?” sorusu sorulmuş, Sovyet halkları bu soruya
% 73 oranında “Evet” cevabı vermiştir. Bu referandumdan birkaç ay sonra başa geçen 3 şarlatan (Yeltsin, Kravçuk, Nazarbayev) 250 milyon insanla alay edercesine “SSCB’nin lağvedildiğini” dünyaya ilan etmiştir. “Halka birşey sormama” geleneği kesintisiz sürmektedir !…

Sonuç Yerine…


Sonuç olarak bu yeni getirdiğimiz yaklaşım, geçmişte alınan pratik kararların ardında olan mücadele teorisi ve politik kültürün, kimi yanlışların nasıl önünü açtığını, onları nasıl kronikleştirdiğini, keza oluşan pratik sapmanın, keyfi yönetim ve despotizmin teoriyi nasıl dondurup fakirleştirdiğini, onu gelişmiş toplumlar için bir model olmaktan hızla çıkarıp giderek daha daralan zeminlerde bir tür “gerikalmışlığın devrimciliği” haline getirdiğini, sosyalizme ait yönetsel formların ve sembollerin nasıl hızla sınıfsal ve siyasal içerik lerini yitirerek birer stüdyo dekoruna dönebildiğini
(17) anlamamıza yardımcı olmaktadır.

Bu yaklaşımın benimsenmesi, “şanlı geçmiş ve hainler”, ya da “iyi dönem-kötü dönem” edebiyatından bizi kurtarmakta, tüm bu geçmişi insanlığın kurtuluşu yolunda yaşanmış büyük bir tarihsel deney ve geleceğe uzanan bir değerli bir birikim olarak görmemizi sağlayarak travmatik politikalardan kurtulmanın yolunu açmaktadır. “Açmaktadır” diyoruz, zira gerçekten şartlanmaları aşıp sağlıklı bir yolda yürümeye başlamak Türkiye ve dünya komünistlerine bir dizi oldukça ağır teorik ve pratik görev yüklemektedir. Bunlar çok genel hatlarıyla 3 başlık altında toplanabilir:

1) Marksizmin ekonomi ve felsefe anlayışını, ama özellikle siyaset ve ve üstyapı teorisini yeni
baştan inşa etmek. Üretim tarzı kavramını, devleti, sınıf ve sınıf örgütlenmesi konseptini, ideolojiyi ve
iktidarı, hukuğu, sosyal psikolojiyi, Avrupa-merkezci okumaların ötesinde yeniden yorumlamak

2) Bütün bunları, 20 yy boyunca marksizm içinde ve dışında oluşmuş tüm bilimsel-felsefi
gelişmelerle, özellikle toplum bilimlerinde oluşan gelişmelerle zenginleşerek, onlarla hesaplaşarak
yapmak

3) 1917’den başlayarak devrimci pratiği tümüyle, yalnızca yenilgileri değil, zaferleri de (hatta
belki öncelikle onları; zira yenilgi en iyi öğretmen, zafer ise en etkileyici demagogdur) eleştirel bir
gözle analiz ederek zaferin ve yenilginin ardındaki belirleyici unsurları cesur bir şekilde teşhis etmek
ve bunu (1)deki teorik üretim ile bütünleştirmek. Bu yaklaşım tüm komünist önderlerin, özellikle de
Lenin’in o muazzam teorik eserinin, klişelerin ve mistifikasyonun ötesinde, gerçek devrimci özüyle
kavranmasını ve sosyalist mücadeleye canlı bir silah olarak yeniden kazandırılmasını mümkün
kılacaktır.

Bu belirtilen çaba oldukça ağır gözükmektedir ve haliyle şu soruyu bize sordurmaktadır: Bu işi kim
yapacak? Bu noktada bilgisayar teknolojisinden bir kavramı, “Grid computing”i burada ödünç almakta
yarar var. “Grid computing” (şebeke işlemleme) yüksek işlem gücü isteyen işler için, devasa bir ana
bilgisayar almak yerine, sağa sola dağılmış yüzlerce küçük, kişisel bilgisayarın işlem güçlerini bir şebeke üzerinden birleştirmeğe, böylece en büyük ana bilgisayarın bile işlem gücünün üstüne çıkarak son
derece ağr görevlerin üstesinden gelmeyi mümkün kılan yeni bir yaklaşımdır. Bizim ihtiyaç duyduğumuz şey de tamı tamına budur. Yukarda, bir kişinin ya da bir akademik kollektifin değil, tüm bir dünya sosyalist ve emekçi hareketinin teorik yürüyüş rotasını ifade etmiş bulunuyoruz. Daha önce de belirttiğimiz gibi, yenilgi en iyi öğretmendir, ve dünyanın dört bir tarafında sosyalizm için heyecan
duymaya devam eden milyonlarca siyasi kadronun beyin hücreleri şu ya da bu şekilde, belki birbirinden kopuk , ama büyük ölçüde paralel yönlerde ve ortak tespitlerle ve her halükarda bu resimde bir yere oturacak biçimde çalışmaktadır. Emperyalizmin saldırılarına karşı dünyada çeşitli platformlarda bir araya gelen emekçiler ve komünistler, yaptıları yeni teorik açılımları birbirleriyle paylaşıp bir ortak akıl arayışına girdikçe, teorik/politik çalışmanın aşılamaz görünen mesafeleri hızla katedilecek ve 21. yüzyılda devrimci mücadelenin ihtiyaç duyduğu açılım ve formülasyonlara süratle ulaşmak mümkün olacaktır. Sosyalizmi yendiğini sanan emperyalizmin, bir şizofreni haline gelmiş “teknolojik üstünlük” böbürlenmelerine karşı emekçi hakların vereceği en iyi cevap, siyasette bir “teknoloji harikası”nı yaratmak ve 20.yüzyıla kadar ilerici mücadelenin tüm zenginliklerini kapsayan yeni bir devrimci teori ve yeni bir medeniyet projesi ile 21. yüzyıldaki yürüyüşümüze, kaldığımız yerden devam etmektir.

Kaynakça ve Notlar
(1) 2000’e Doğru, 3 Mayıs 1987, sayı 18
(2) Bkz. Sungur Savran ekibinin çıkardığı “Sosyalizm: Broşür dizisi 1: “Azerbaycan: Türklük Davası
mı, Bir Ulusun Kaderini Tayin Hakkı mı?” Şubat
1990
(3) Bizim 12 Eylül paşası Kenan Evren bile “netekim” darbeyi teknik açıdan eleştirmiştir!
(4) “Kızıl Babalar”, Andrey İlyeç, 1991, s.115
(5) A.g.e , s.45
(6) A.g.e , s.139
(7) Kruşçev anılarında, Politbüro üyesi olmasına rağmen “dış politikadan pek haberi olmadığını,
zaten Stalin ve Molotov’un dış politika işlerine kimseyi bulaştırmadığını” yazmaktadır. Başka bir
yerde “..Ukrayna KP Genel Sekreteri olan ben bile Harkov’da burnumun dibinde bir fabrikada yapı-
lan askeri üretimden haberim yoktu.” Demektedir (“Kruşçev’in Anıları”, cilt 1, s.204, Milliyet Yayınları, 1971). Görünen odur ki, illegalitenin gereği olan “yanındakinin işini öğrenmeme” prensibi,
iktidara geçmiş bir partinin Politbüro’sunda bile geçerli olabilmiştir !..

(8) “Sosyalist Hareketin Uluslararası Birikimine Nasıl Yaklaşmalıyız?” S.Dervişoğlu, “İktidar
Yolu”, Şubat 1995, sayı 8, s.7,

(9) Yıllar sonra Stalin bu konuda kendisiyle sohbet eden Dimitrov’un “Avrupalı işçiler niçin bizim
devrimci politikalarımızın peşinden gelmiyorlar?” sorusuna oldukça gerçekçi bir cevap verir: “Ana sebep, Avrupa’da yığınların burjuva demokrasisiyle olan tarihsel bağlarıdır. Onlar parlamenter
mekanizmalara çok büyük değer veriyorlar” ve şunu ekler: “Eğer bizim burjuvazimizin (Rus burjuvazisi – SD) 30 yıl daha vakti olsaydı kesinlikle parlamentarizm yoluyla yığınlarla bağ kuracaktı ve onu devirmemiz bizim için çok daha zor olacaktı”! (“Georgi Dimitrov: Günlük”, TÜSTAV Yayınları, cilt 1, s.133)

(10) Sovyetler Birliği’nde 1980’lere kadar “avukatlık” kurumunun son derece cılız, pratikte namevcut
olduğunu hatırlatalım.

(11) 1934 – 1939 arasında partilileri yargılayan en üst organ olan Merkez Kontrol Komisyonu’nda
aklanmasına rağmen, akabinde kurşuna dizilen parti yöneticilerinin listesini Kruşçev anılarında
vermektedir (bkz. “Kruşçev’in Anıları”, cilt 2, s.332 – 336, Milliyet Yayınları, 1971)

(12) 1945 sonrası Doğu Avrupa’daki halk demokrasilerinde birden fazla partinin varlığı, bir “çok
partili sosyalizm” modeli olarak algılanamaz. Burada gerçek iktidar, tıpkı SSCB’de olduğu gibi,
tüm devlet organlarını kontrol eden Komünist Partisi’ndedir; ve KP’nin inisiyatifi dışında hiçbir
varlık gösteremeyen diğer partileri (Köylü Partisi, Demokratik Parti. Vs.) birer siyasi özne olarak görmek mümkün değildir.

(13) “The Bolshevik Revolution”, E.H.Carr, cilt 1, s.229

(14) “Georgi Dimitrov: Günlük”, TÜSTAV Yayınları, cilt 1, s.177

(15) (“Molotov Remembers”, Conversations with Feliks Chuev, aktaran “Marxists Internet Archive
(
www.marxists.org)

(16) Ölümüne yakın bir zaman kadar tasfiyeler devam etmiş, Leningrad davası ve doktorlar komplosu bunun en bariz örnekleri olmuştur. Ancak Stalin’in bunların dışında yeni ve daha geniş bir tasfiyeye girişmek üzere olduğuna dair iddialar da vardır.

(17) Yukarda zikredilen 1984 Rostov yolsuzluğunda, partideki hırsız yönetici yakalanınca intihar
etmiş; kendisi için yapılan cenaze töreninde (muhtemelen gene hırsız olan) partili arkadaşları kızıl
bayraklar ve Lenin posterleriyle bir protesto gösterisi yapmıştır ! (bkz. “Kızıl Babalar”, Andrey
İlyeç, 1991, s.53 ) Aslında yapı çoktan çökmüştür, sadece ağlayanı yoktur!

TEILEN