SOSYALİST HAREKETİN TARİHİNE NASIL YAKLAŞMAK GEREKİR ?

37

Sinan Dervişoğlu’nun bu yazısı İktidar Yolu’nun 1. sayısında yayınlandı.

     Son dönemlerde. ilerici kesimlerde sosyalist hareketin tarihine ilişkin giderek artan bir ilgi ve bu ilgiyi karşılamaya yönelik, bir dizi çalışma gözlenmektedir. Sol güçlerin, kendi varlık ve mücadelelerinm tarihsel boyutlarını görmek ve öğrenmek isteğinden kaynaklanan bu ilgi, şüphesiz sevindiricidir ve sağlıklı bir devrimci bilincin oluşturulması açısından temel bir unsur teşkil etmektedir. Ancak her ilk adımda olduğu gibi bu alanda da. doğrularla içiçe geçmiş çeşitli yanlışlar hatalı yaklaşımlar sözkonusudur. Yazılan eserlerin çoğuna konu bir akademisyen yaklaşımıyla ele alınmakta, günışığına çıkartılan çeşitli olgular. bilimsel bir tahlil yapılmaksızın. yanyana sıralanmaktadır. Okuyucular açısından temel olumsuzluk ise, yukarıda değindiğimiz bu olumlu “merak”ın, tarihsel olayların öğrenilmesiyle kendi kendini sınırlaması ve sosyalist hareketin bugününe ve geleceğine yönelik tanışmalar ile bu olayların arasındaki bağın zihinlerde kurulmamasıdır. Sosyalist hareketin tarihi, “tarafsız” “bağımsız” akademisyenlerin değil. sosyalistlerin, yani sınıf mucadelesi pratiğinde yeralan ve bu mücadelede işçi sınıfını zafere ulaştırma kaygısını her şeyin üstüne koyan militanlann işi olmalıdır. Teorik çalışmanın her alanında oldüğü gibi bu alanda da temel amaç sosyalist hareketin önünü açmak, iktidara giden yolda ona yeni açılımlar sunmak, yeni silahlar kazandırmaktır. Bu konuda şimdiye kadar iyi niyetle yapılmış tüm çalışmaları saygıyla karşılamakla birlikte, sosyalist hareketin tarihinin bundan böyle daha partizan bir bakış açısıyla ele alınması gerektiğini düşünüyoruz. Partizan bakış açısının nesnelliği ve bilimselliği engellediği görüşüne karşı çıkan Plehanov’un şu sözleri bizlerin yaklaşımına da ışık tutmalıdır: “Siyasî tutkular, araştırmacının zekâsını keskinleştiren birer araçtır. ” (Tarihte Bireyin Rolü, Kaynak Yayınları. s. 27). Yazımızda, bu konuda egemen olması gereken bakış açısını ve önümüzdeki sayılarda sosyalist hareketin tarihine ilişkin sunacağımız yazı dizisinin temel tezlerimizi ortaya koyacağız.

     YENİLGİ ÜZERİNE

     Bizi sağlıklı bır bakış açısına ulaştıracak hareket noktalarından biri sol hareketin 1971 ‘de ve 1980’de uğradığı yenilgiler olmalıdır. Burada “yenilgi” kavramına kısa da olsa değinmek gerekir. Askeri anlamda yenilgi, savaş sanatının büyük teorisyenlerinden Clausewitz tarafından şu şekilde tanımlanmıştır:

l) Ordunun dağıtılması.

  1. Devletin, siyasî kuruluşların ve partilerin merkezi olan başkentin ele geçmesi.

  2. Kendisinden daha güçlü ise, müttefikinin de öldürücü bir darbe yemesi” (Savaş Üzerine. May Yayınları. 1975, s. 2 06).

Askerî planda yapılmış olan. ancak birbirine galebe çalmak isteyen iki tarafın olduğu her türlü mücadeleye uygulanabilecek olan bu tanımın siyasi anlamdaki karşılığı açıktır:

l) Mücadeleyi yürüten militan gücün, yani siyasî örgütlerin dağıtılması.

  1. Kitleler içindeki tüm belli başlı siyasî mevzilerin, desteklerin, “kale”lerin kaybedilmesi.

  2. Güçlü bir müttefik sözkonusu ise. onun da aynı şekilde tasfiye edilmiş olması.

     Bu kıstaslar ışığında bakılacak olursa. sol hareketin 1971 ‘de ve 1980’de yenildiği açıktır. Özellikle 1980’de yalnız örgütsel yapılar darbe yemekle kalmamış. aynı zamanda sosyalist hareket kitleler içindeki her anlamdaki mevziyi (kitle örgütleri, halk arasındaki saygınlık ve öğrenci gençlik içindeki geleneksel destek. kültürel yaşam üzenndeki etki… vs.) ya yitirmiş. ya da büyük ölçüde geriletilmiştir. Kitlelerde bugün gözlenen atalet, yılgınlık, seçimlerde sağ partilerin kronikleşen üstünlüğü bir açıdan da bu olgunun ürünüdür. Başka bir deyişle. bir dönem yalnız taraftarlar arasında değil, çok daha geniş kitlelerde büyük heyecanlar yaratan devrimci bir alternatifin ortadan kaybolmasından doğan hayal kırıklığı ve umutsuzluk bugün de etkisini sürdürmektedir. 12 Eylül’ün. 12 Mart’tan temel farkı budur. Şu sıralarda: kitle hareketlerinin kendiliğinden bir yükselişi. bir “12 Mart sonrası’ ‘nı dört gözle bekleyenlerin daha epey bır süre gözlerinin yollarda kalmasına sebep olacak olgu da budur.

(Deniz Gezmiş ve yoldaşları İstanbul Üniversitesi bahçesinde bir eylemde)

      Yenilmişlik üzerinde niçin bu kadar durduk?

   Sağlıklı bir başlangıç yapmanın temel şartı, içinde bulunulan durumu doğru teşhis edebilmektir. Son iki yılda devrimci hareketm durumunu ve görevlerini cesurca tesbit etmek yerıne, günlük ferahlamalardan medet uman ve neredeyse 12 Eylül’ün venilgisini vok savan. sağ ve sol yaklaşımıar mevcuttur. TİSK’i basarak devrimci eylem yapma” saçmalığı ve AET’nin demokratlığına güvenerek legale çıkma hayalleri bunun örneklerinden yalnızca ikisidir. Bu unsurlar için 12 Eylül’ün bir yenilgi olmadığı ortadadır. Yenilgiden önce takındıkları (ve muhtemelen yenilginin sebepleri arasında ver alan) siyasî tavır ve yaklaşımları özeleştirinin süzgecinden geçirme zahmetine katlanmaksızın. aynı dar kafalılık ve yüzsüzlükle sürdürmektedirler. Emperyalizmin güdümündeki bu sahte yumuşama ortamı devam ettikçe de sürdüreceklerdir. Kendi sorumluluklarını ve yanılgılarını örtbas etme. zaman ve “hareket” içinde bunlan unutturma çabasından kaynaklanan bu tavırların birer çırpınma olduğu açıktır. Bunlara karşı. 12 Evlül venilgisini tüm yönleriyle kavramak. teşhis etmek ve günlük oyalanmalar değil, sağlıklı bır toparlanma için bunları hareket noktası haline getirmek devrimci bir görevdir.

     Diğer bir aşın uç da “bozgun” edebiyatıdır. Dönek ve yılgınların ürettiği kimi “ilerici” köşe yazarlarının da alkış tuttuğu bu yaklaşım yenilgiyi mutlaklaştırmakta, devrimcileri neredeyse kendi geçmişlerinden ve kendi ideolojilerinden utanç duymalarını istemektedir. Devrimci hareket. 1980 öncesinde tüm hata ve zaaflarına rağmen. binlerce ölüye mal olan bır antifaşist direnişi havata geçirdi. Bu ise utanılacak değil. olsa olsa gurur duyulacak bir olgudur. Bizlere düşen görev. devrim ve sosyalizm için dökülen kanın, harcanan enerjinin her zerresıne kıskançlıkla sahip çıkmak ve gelecekte dökülecek kanların yenilgilerin değil zaferle sonuçlanması için gerekli netlikleri şimdiden üretmektir.

(1968 Öğrenci eylemleri – İstanbul Üniversitesi)

     Meseleyi bu şekilde ortaya koyan her dürüst devrimci kendi kendine şu soruvu sormalı ve cevap aramalıdır: Sosyalist hareket niçin yenildi ? Bu konuda iki farklı tavır söz konusudur. Birincisi yenilgiyi teknik eksikliklerle ya da münferit olgularla açıklama eğilimdir. ‘Sol örgüt liderlerinin kariyerizmi” “sol içi kısır çekişmeler”, ya da “örgütlenme anlayışındaki eksiklikler” “taktik hatalar”… vs. türünden yaklaşımlar, bu tavrın sık sık rastlanan motifleridir. Sorunları hasıraltı etme arzusundan, ya da bakış açısının yüzeyselliğinden kaynaklanan bu yaklaşımların ölü birer tespit olduğu ve hiçbir şey açıklamadığı ortadadır. Benzer açıklamalar 12 Mart sonrasında da yapılmış. (THKP C’nin yediği darbelerin “teknik” hatalara bağlanması hatırlardadır.) Aynı hataların farklı biçimler altında yeniden yaşanmasından başka bir sonuç doğurmamışır. Bu yaklaşımların temel hatası, insanları politika dışı çözümlere yöneltmesidir. Sorun, liderlerin kariyerizmi ise çözüm “kariyerizmin geçmesi”; sorun “sol içi sert tartışmalar” ise, çözüm ‘ ‘sol içi karşılıklı iyi niyet’ ‘in gelişmesidir. Bütün bu “çözüm” ‘ler politikanın yani insanın toplumsal gelişme üzerindeki iradi müdahalesinin kapsamı dışındadır. Yapılacak şey ya teknik düzenlemelerle yetinmek, ya da “bekleyerek” objektif sürece teslim olmaktır.

     İkinci yaklaşım ise süreci kavramaya ve onu dönüştürmeye yönelen bilimsel ve politik yaklaşımdır. Bilimsellik her şeyden önce bütünselliği gerektirir. 1980 öncesinde devrimci hareketi burjuvazi karşısında güçsüz kılan tüm faktörler bütünsel bir bakış açısı içinde ele alınmalıdır. Bu faktörler şu şekilde sıralanabilir: İşçi sınıfının sendikal hareketinde reformizmin ve ekonomizmin etkisi, anti-faşist harekette militan gücü küçük burjuvazinin oluşturması. devrimci şiddetin gerek sağ, gerekse “sol” görüşler ışığında yanlış anlaşılması ve uygulanması bölünmüşlük ve bununla atbaşı giden politikasızlık. mücadelenin 1980’e doğru “MHP’ye karşı özsavunma” boyutunda kitlenip kalması, örgütlerin gerek yönetim. gerekse taban düzeyinde mevcut olan teorik yeter. sizlik militanların ülke gerçeğine yani ülke tarihine ve kültürüne olan ilgisizlikleri ve yabancılıkları… vs. Bu faktörler daha da ayrıntılandırılabilir ve ayrıntılandırılmalıdır. Sosyalist hareketin geleceği açısından önem taşıyan bu sorunların teker teker açılması ve tanışılması dergimizin önümüzdeki sayılarında temel gündem maddelerinden biri olacaktır. Biz bu yazımızda daha çok bu sorunların bir araya geldikleri zaman oluşturdukları genel çerçeveye dikkat çekmek istiyoruz.

     Bu zaaflar bir bütün olarak neyi göstermektedir?

     Bu sorunların ve dolayısıyla yenilginin kaynağı devrimci hareketin burjuva ideolojisinden ve politikalarından bağımsız bir örgütsel ve politik bir platform oluşturamamasıdır. Başka bir deyişle burjuva ideolojisinden kaynaklanan yaklaşımlar, 1980’e doğru onaya çıkan ancak sol hareketi etkilemekte yetersiz kalan kimi olumlu çıkışlar haricinde, sol hareketin değişik kesimlerinde etkileyici yer yer de belirleyici olmuştur. Örnek vermek gerekirse. sendikaların ataleti ve zaafları ele alınabilir. İlerici sendikaların 1980 öncesindeki hantallıkları ve pasiflikleri. 1980 sonrasındaki düştükleri felç durumu, sık sık söylendiği gibi işçi sınıfımızın geriliğinin değil, uygulanan sağ revizyonist politikaların doğal sonucudur. Aynı şekilde mücadelenin anti-MHP bir boyutta kilitlenmesi yalnızca hatalı bir tespitin değil, daha derin ve yapısal bir zaafın sonucudur. Sorun 1980 öncesinde anti-faşist mücadelede etkin olan örgütlerin, ne siyasal perspektif, ne de örgütlenme anlayışı açısından her sosyalistin temel güdüsü olan iktidara yönelme ve iktidarı proletarya adına ele geçirme kaygusuna sahip olmamalarıdır. “Her türlü oportünizmin mantıki temeli olan kendiliğindencilik” (J. Stalin) bu bakış açısının yokluğunda devrimci hareketin pratiğine büyük ölçüde damgasını vurmuştur. Örnekler çoğaltılabilir. Ancak solu burjuvazi karşısında güçsüz kılan tüm hata ve zaafların ardında. Marksizmin eksik ve çarpık kavranışının ve burjuva ideolojisinin uzantılarının izlerini bulmak mümkün olacaktır. Sık sık sözü edilen “solun bölünmüşlüğü” olgusunu da bu çerçevede ele almak gerekir. Birçokları için devrimci güçlerin değişik örgütlerin çatısı altında toplanmış olması “en büyük yanılgı”, yenilginin ana sebebidir. Bu görüş, sosyalistlerin bugün kafalardan silmesi gereken sığlıklardan yalnızca birisidir. Geçmişte çok sayıda devrimci örgütün ayrı ayrı var olmasından çok daha olumsuz ve zararlı bir olgu varsa. o da bu çok sayıda örgütün hiçbirinin bütünüyle sağlıklı bir bilimsel sosyalist programı ve örgütlenmeyi hayata geçirememiş olmasıdır. Örgütlerde anti-marksist yaklaşım genellikle çarpıtılmış bir biçimde ön plana çıkararak diğer alanları gözardl etme şeklinde kendini göstermiştir. Dünya sosyalist sistemine ve işçi sınıfının örgütlü mücadelesine sahip çıkma adına reform ihmal edilir. hatta karşı çıkılırken. işçi sınıfının mücadelesi de ekonomist sendikalist bır çerçevede ele alınmıştır. (Me taranan anti-faşist mücadeleyi aktif yöntemlerle sürdürme ağına. kendiliğindenciliğin programsız ve örgütsüz devrimciliğin zararları bugün halâ yaşanan bir “gelenek” haline getirildiği gözlenmiştir. Dolavısıyla bölünmüşlük, “kötü niyet ve kariyerizmin” değil, direkt olarak burjuva ideolojisinin ve oportunizmin ürünüdür. Bölünmüşlüğü aşmanın yolu da soyut bir birlik değil. burjuva ideolojisinden ve oportunizminden arınmış. sağlıklı bir bilimsel sosyalist platformu tanımlamak ve hayata geçirmektir. Sorun elbette ki geçmişteki sağ ve sol sapmaların “ortalamasını almak” ya da olumsuz uçlarını kırparak programlan “harmanlamak” değildir. Yapılması gereken anti-Marksist yaklaşımların dennlcmesine bir tahlilini yapmak ve bu olumsuzlukların kaynağını teşhis edebilmektir.

                                                                       (1 Mayıs 1979 İzmir)

     Değişik şekillerine yukarıda değindiğimiz bu burjuva ideolojik etkinin kaynağı nedir?

  Kaynak, konumuzun başlığı olan tarihte, sosyalist hareketin tarihsel oluşum sürecinde aranmalıdır. 1973-80 arasında anti-faşist direnişi gerçekleştiren sol hareket. bir önceki dönemin, 1961-71 döneminin mirasını hemen hemen olduğu gibi devralan, onu ciddi bir eleştirinin süzgecinden geçirmeksizin kabullenen bir harekettir. Birçok örgüt gerek yönetıci kadro, gerekse siyasi çizgi düzeyinde 1961-71 ‘deki kimliklerini esas olarak sürdürmüşler. yeni yapılanmalar ise 1961-71 sürecini bir bütün olarak eleştirmekte ve sağlıklı bir alternatif sunmakta yetersiz kalmışlardır. Genel olarak 1961-71 döneminin zaaf ve yanılgıları. 1973 sonrasında. sınıf mücadelesinin veni koşullarında varlığını sürdürmüş ve mücadeleyi etkilemeye devam etmiştir. Öte yandan 1961-71 dönemi de ancak bir önceki dönemin gelişmeleriyle, 1951 öncesi hareketin mahiyeti ve 1951 tevkifatının yarattığı boşluk ile ele alındığında sağlıklı bir şekilde kavranabilir. Daha genel bir deyişle. hareketimizin tarihinde her dönemi belirleyen o dönemin sınıf mücadelesi koşulları ve bir önceki dönemden devralınan siyasî mirastır. Dolayısıyla, 1980 öncesinden harekete hâkim olan zaafları daha iyi kavrayabilmenin yolu, Mustafa Suphi’den bu yana sosyalist hareketin gelişim çizgisini, toplumdaki sınıf mücadelesinin gelişimiyle birlikte takip etmek ve bu çizgiyi, bugünkü mücadelenin hedefleri açısından soruşturmaktır. Tarihi öğrenmek, “Amerika’nın iki defa keşfedilmesini” engellemek ve hataların bir kader gibi tekrarına mâni olmak için, aynı zamanda mevcut sağ ve sol oportünizmi, teorik sığlığı, kuyrukçuluğu, ülke koşullarına yabancılığı, tarihsel gelişim içersinde teşhis etmek için şarttır. Zaaflardan arınmış bir platform yaratabilmenin teorik önkoşullarından biri budur. Geçmişi araştırmak sosyalist hareketimizin geleceğini kazanmak içindir. Zaafları güce. tıkanıklığı atılıma, yenilgiyi zafere dönüştürmenin yolu budur.

     SOL HAREKET VE PROGRAMLAR

     Sosyalist hareketin tarihine yönelik sağlıklı bir yaklaşım için diğer bir çıkış noktası da ideolojik mücadelenin güncel görevleridir. 1988 Türkiye’sinde sol hareketin yenilmişliği sürmekle beraber “hareketlilik” izlenimi uyandıran çeşitli siyasî çıkışlar mevcuttur. “izlenimi uyandıran” diyoruz, çünkü genel olarak sağ ve sol oportünizme ait olan ve kof sloganlarla gelişen bu çıkışların sağlıklı bir hareketliliğe kaynak olabileceğine inanmıyoruz. Bu sahte hareketlilik, ideolojik planda mücadele edilmesi gereken bir tehlike olarak önümüzde durmaktadır. Bu mücadele, eski bir deyimi kullanmak gerekirse. ‘iki cephede birden” yanı hem sağ, hem de sol revizyonizme karşı verilmek zorundadır. Bu mücadelenm kapsam ve ana başlıkları başka bir çalışmanın konusudur. Biz burada. bu mücadelenin Türkiye’de sahip olduğu farklı bir yöne işaret etmek istiyoruz. Uluslararası hareketin tarihinde örgütlü bır sapmanın eleştirisi, genellikle bu sapmaya ait olan ve onu temsil eden bir yeni bir program, broşür, bildiri vs.nin eleştirisi şeklinde gerçekleşmiştir. ‘Anti-Dühring’. ‘Proleterya devrimi ve Donek Kautsky’, Marksizmin Karikatürü Emperyalist Ekonomizm’ vs. bu tarzda belgelerin eleştirisi olarak kaleme alınmış eserlerdir. Sapmanın teorik bir bütünlük içinde onaya sunduğu görüşlerin, gene teorik planda çürütülmesi, o sapmaya karşı verilen ideolojik mücadelede sosyalistlere belirleyici bır avantaj sağlamıştır. Türkiye’de ise durum oldukça farklıdır. İki sapmaya karşı verilen mücadelede “program eleştirisi” gerekli olmakla birlikte. kesinlikle yetersızdir. Bu olguya iki sebep gösterilebilir. Birincisi sol oportünist kesimde (DS. D.Y) ele alınıp eleştirilebilecek tek bir program yoktur. Yalnızca tarihi bir önem taşıvan Mahir Çayan’ın yazılan ve 1977’de yayınlanan Devrimci Yol Bildirgesi dışında bu kesim yirmi yıldır hiçbir programatik belge üretememiştir. “Kesintisiz Devrim I-II-III’ün eleştirisinin ise. gerekli olmakla birlikte, yalnızca eylem ve kendiliğindenciliğin belirlediği bir kesime karşı ideolojik mücadelede vetersiz kalacağı açıktır. İkinci sebep ise sağ oportünist çizgilerdir. Bu örgütlerin değişik dönemlere ilişkin program ve tüzükleri mevcuttur. Ancak program bu örgütlerin eylemlerinde asla tümüyle belirleyici olmamış, çoğunlukla program ne örgüt yönetimi, ne de taban tarafından ciddiye alınmamıştır. En somut örnek TKP’nin 1975 programdır. Baştan sona Türkiye’ye ilişkin şaşırtıcı bir cehaletin ürünü olan ve bozuk bir Türkçe’yle kaleme alınan bu program müsveddesini, TKP hareketi bugün olduğu gibi o gün de ciddiye almamıştır. Dolayısıyla bu programı eleştirmek için yazılan yazıların TKP hareketini mahkum etme tabandaki militanların kafasını sarsma açısından fazla etki yapmadığı açıktır. Bugün de TİP-TKP hareketi için benzer belgeler mevcuttur. Bu belgeler yarın daha sol üsluplu belgelere yerini bırakabilir: ancak bu hareketlerin temel niteliği değişmez.

     Görüldüğü gibi uluslararası planda sapmalarda bile var olan “Program tarafından belirlenen eylem çizgisi” mantığı Türkiye’de pek geçerli değildir. Türkiye’de ya programsız eylem (sol oportünizm) ya da programla bağlantısı olmayan eylem (sağ oportünizm) söz konusudur. Dolayısıyla teorik çalışma sosyalistlere. program ve belge eleştirilenin yanı sıra (ve onun ötesinde) bu hareketlerin belgelere yansımayan gerçek niteliği, yani taraftarlarının gerçek kafa yapısı, olaylara bakış açısı ve hareketin sol içindeki gerçek yeri ve işleviyle kavratmayı amaçlamalıdır.

     Bu kavrayış nasıl sağlanabilir?

  Bunu sağlamanın yolu hareketimizin tarihini. özellikle yakın tarihini iyi öğrenmek ve özümsemektir. Programlar ikinci plana düşünce, bu hareketlerin oluşumları ve somut eylemleri ile yani tarihleriyle tanımak ve kavramak gerekir. Ömetın sol oportunizmi kavramak, 1961 sonrası TİP oportunizmine duyulan tepkiyi. FKF’dekı bölünmeyi. sol hareketin dahil edilmek ıstendiği cunta hesaplarını. 12 Mart pratiğini. 1973 sonrası bölünmeyi kavramak demektir. Aynı şekilde bugün TİP-TKP birliği olarak karşımıza çıkan oluşumu anlayabilmek için sonrası TİP 1961 anayasasının ilerici aydınlarda yarattığı hayalleri, parlamentarizmi. klasik Marksist teoriye duyulan yabancılığı. aynı zamanda Dış Büro’yu. 12 Mart’ta TİP’in düştüğü durumu. 1973 sonrasında bir CHP iktidarını öngoren UDC programını. DİSK’te sosyalist işçi ve sendikacılara karşı CHP ve yer yer patronlarla vürutülen işbirliklerini vb. bilmek gerekir.

     Sol hareketin tanhıne bakış açımızın nasıl olması gerektiğini ortaya koymuş bulunuvoruz. Önümuzdeki sayılarda yer alacak olan çalışmamızın temel mantığı bu olacaktır. Yazılanmızda aynı zamanda mukayeseli bir araştırma yapmayı, Türkiye’deki hareketi 1900’lerden itibaren diğer benzer koşullardaki ülkelerle (farklılıkları gözönüne alarak) karşılaşumuy amaçlıyoruz. Çalışmamız dört bölümden oluşacak

1. Kurtuluş Savaşı öncesi ve Kurtuluş Savaşı’ndaki sol hareket (1918-1922)

  1. Şefik Hüsnü Dönemi (1922-1951)

  2. 1961-71 dönemi

  3. 1973 ve sonrası

Her bölümde aşağıdaki unsurların yer almasına dikkat edilecektir.

1. Osmanlı İmparatorluğu’nda sosyalist hareket, diğer halklardaki gelişme düzeyinin çok gerisinde kalmıştır. Bu olgunun ana sebepleri arasında, uluslaşma sürecinin çok gecikmiş olarak yaşanması ve aydınların sahip oldukları politik-kültürel mirasın sosyalist bir açılıma elverişsizliği belirtilebilir.

2. Kurtuluş Savaşı sırasında sosyalist hareket iktidarı ele geçirme açısından büyük bir tarihsel fırsata sahipti. Mustafa Suphi hareketi, sosyalizme giden yolun Kurtuluş Savaşının dışında değil, bizzat ulusal kurtuluş savaşına önderlik ederek gelişeceğini doğru bir şekilde tespit etmiştir.

3. Kurtuluş Savaşı’na karşı kayıtsızlık gösteren Şefik Hüsnü. Ulusal kurtuluş hareketini burjuvazinin işi olarak görmüş, bu hassas alanı burjuvaziye terkederek sosyalist mücadeleyi burjuvazinın radikal kanadını zorlamaya indirgemiştir.

4. 1923-1951 arasında bütün zaaflarına rağmen, devrimcilerin kendilerini doğal parçası saydıkları bir KP yapısı ve işleyişi mevcuttur. 1951 ‘den sonra yok olan ve eksikliği yer yer belirleyici olan olgu budur.

5. 1961-71 döneminde hiçbir komünist örgütlenme söz konusu değildir. Bu dönemde işçi sınıfı hareketi iç ve dış dinamiklerin etkisiyle. küçük burjuva ideolojisinin sel baskınına uğramış; hiçbir komünist yönlendirmenin olmadığı bu ortamda, solu parlamentarizmden fokoculuğa kadar bir dizi küçük burjuva eğilim temsil etmiştir.

  1. 1971 ‘deki silahlı hareketler. küçük burjuva ideolojisinin etkisini taşımakla birlikte, merkezi siyasi otoriteye karşı yeni bir mücadele anlayışının yolunu açmak anlamında önemli bir işlev görmüşlerdir.

  2. 1971 sonrasına damgasını vuran olgu, 1971 öncesinin. Her dönemin bir sonrakine devrettiği ve devredemediği küçük burjuva nitelikli politikaların ve kadroların. temel niteliklerinde belirleyici bir değişiklik olmaksızın, daha ortodoks bir üsluba yönelmeleridir. Oportünizm varlığını sürdürmüş, ancak sol tabanın Marksizmi özümseme düzeyi yükselmiş, bu da 1980’e doğru mevcut politikaları ve yapıları zorlamıştır.

  3. 1973’te “reorganize” edildiği söylenen TKP, gerek üst düzey kadroları, gerekse politikalarıyla, 1961-71 TİP’inin bir uzantısıdır. 1973 sonrası TKP’nin Mustafa Suphi TKP’si ya da Şefik Hüsnü TKP’sinin devamcısı olma şeklindeki iddiaları kesinlikle geçersizdir.

TEILEN