MUHSİN KÖYLÜOĞLU ARKADAŞIN MEKTUBU ÜZERİNE-1

35

Sinan Dervişoğlu

     Bu yazımızda, geçtiğimiz sayıda elimize geçen bir mektubu, Kandıra cezaevinde bulunan devrimci tutsak Muhsin Köylüoğlu’nun dergimize yolladığı mektubu cevaplamaya çalışacağız. Muhsin arkadaş, vakit ayırarak dergimizin teorik çizgisine ilişkin kafasında beliren soruları bizlere iletmiş. Kendisine teşekkür ediyoruz. Bize düşen görev, bu soruları en iyi şekilde cevaplayarak devrimciler arasındaki fikir alışverişini geliştirmek ve karşılıklı olarak birbirimizi daha iyi tanıma ve anlama sürecine destek vermektir.

     TARİHİN GELİŞİMİ VE SINIF OLGUSU

    Muhsin arkadaş iki soru soruyor: “Tarihi feodalite-kapitalizm-sosyalizm-komünizm olarak kavramak düz çizgisel gelişim değil midir?” ve “Her şey, örneğin ilericilik ille de sınıfa indirgenebilir mi?

  Öncelikle şunu belirtelim: Komünistler, insanlığın gelişmesinde değişik safhalardan bahsederken asla, düz ve çizgisel ilerleyen bir gidişatı düşünmezler. Bunlar esas olarak “kader” değil, insanlığın farklı ülkelerde gösterdiği toplumsal değişimlerin ortak özellikler taşıyan çeşitli dönemleridir; ve bunları iyi kavramak, bize geleceğe de ilişkin ip uçları sunmaktadır. Bu gelişme asla düz ve çizgisel değildir, çünkü sık sık duraklamalar, ileri atılımlar, geri dönüşler söz konusudur. Feodaliteye son veren 1789 Fransız devrimini, 1814’de krallığın yeniden restorasyonu izlemiş, sonra 1830’da meşruti krallık kurulmuş, 1848’de cumhuriyete geçilmiş, 1851’de yeniden bir darbe ile imparatorluk kurulmuştur. Merceği biraz yukarı alıp tüm Avrupa’ya baktığımızda, feodal krallıktan burjuva parlamenter rejimine geçiş 1688’de İngiliz Devrimi ile başlayıp neredeyse tam olarak 1918’de, 1.Dünya Savaşı’nın bitimiyle tamamlanan 200 yıllık bir süreçtir. Tüm bu süreç, onlarca ileri atılımı (devrimi) ve bir o kadar geri adımı (karşı devrimi) , çok sayıda ara dönemi ve geçici uzlaşmaları içermiş, sonunda feodal yapılar tarihe karışmıştır. Aynı zikzaklı ve helezoni gelişimin 1917’de başlayıp 1991’de sona eren, ancak bugün hala mücadelesi süren sosyalizm için de geçerli olduğu söylenebilir.

     Sınıf olgusuna gelince, “ilerici” olmak için ille de işçi ya da maraba olmak gerekmediği açıktır. Sosyalist düşüncenin kurucularından (Marx, Engels ve Lenin) hiçbiri “işçi” değildi. Onlar, başta işçiler olmak üzere tüm ezilenlerin yanında saf tutmuş parlak ve dürüst aydınlardı ve tüm potansiyellerini ezilen insanlığın kurtuluşuna adadıkları için ilerici ve değerli oldular. Öte yandan toplumda sınıf çelişkisinin yanında bir dizi başka çelişkinin de mevcut olduğu doğrudur. Kadınların cinsel sömürüsü, ezilen ulusların maruz kaldığı ulusal baskı, ırkçılık, dinsel fanatizm ve dini hoşgörüsüzlük ..vs gibi. Bu resim karşısında komünistler niçin hala “sınıf çizgisi”nde ısrar ediyorlar?

    Cevap çok nettir: Sınıf çelişkisine kaynak teşkil eden kapitalist düzen, bütün bu diğer çelişkilerle bütünleşmiş, onlarla eklemlenmiş, hayatını onlarla beslenerek idame ettiren bir konumdadır. Kapitalizm var oldukça değişik halklardan emekçileri birbirlerine düşman etmek, sahte düşmanlar yaratarak hedef saptırmak, ya da başka bir halkın doğal kaynaklarını yağmalayabilmek için ulusal baskıyı ve uluslararası düşmanlığı diri tutmuştur ve tutmaktadır. Ülkemizde kapitalizmi ayakta tutan faşizan düzen 30 yıldır varlığını “terörist Kürtler” efsanesiyle idame ettirmektedir. Fabrikalarda düzgün ve dürüst bir sendikacılık yapmak isteyen her işçi girişimi, düzeni eleştiren her namuslu aydın “bunlar PKK’lı!” demagojisiyle susturulmak istenmektedir. Aynı olgu dinsel bağnazlık için de geçerlidir. “İlerici” olduğu dönemlerde dinsel fanatizme karşı tavır alan burjuvazi, varlığı emekçi sınıflar tarafından tehdit edildiğinde din silahını kullanmaktan çekinmemektedir. Batı ülkelerinde Hristiyan kültürü tahrik edilerek bir İslam düşmanlığı hortlatılırken ülkemizde İslam düşüncesi vahşi bir kapitalist yağmayı örtbas etmek için utanmazca kullanılmaktadır. Aynı yaklaşım kadın sorununda da geçerlidir. Kadının ezilmişliğinin toplumsal işbölümü ve sınıfların ortaya çıkmasıyla başladığı bilinmektedir. Yüzyıllardır süren kadının ezilmişliğinden bugün kapitalizm de nemalanmakta, onları “fazla ses çıkaramayan” ucuz işçiler olarak hizmet sektöründe amansızca sömürmektedir. Öte yandan da kapitalizmin tüketim kültürü, kadını bir “süs ve cinsellik objesi” haline getirerek ona sahte hedefler göstermekte ve gerçek kurtuluşunun önüne set çekmektedir.

     Bütün bu olgular, “kapitalizm yok olunca bu sorunlar otomatikman çözülecektir” anlamına mı geliyor? Hayır. Sınıf çelişkisinin çözülerek kapitalizmin ortadan kalkması yalnızca bu diğer çelişkilerin çözülmesi için gerekli ilk adımdır, ancak yeterli değildir. Sosyalist bir toplumda dahi, diğer uluslara saygı göstermek, dinsel bağnazlığı ortadan kaldırmak, kadını eşit ve onurlu bir yurttaş haline getirmek için bilinçli bir çaba sarf edilmek zorundadır. 6000 yıllık baskı ve sömürüye dayanan toplumsal yapıların bu kirli mirasının sosyalizmde birden ortadan kalkmadığını geçmiş sosyalist deneylerden de yeterince biliyoruz. Bu mücadelelerin hepsinin kendilerine ait geçerli ve anlamlı bir gündemi vardır ve bu gündemin hakkı verilmelidir. Biz sadece sınıf çelişkisini çözmenin bu mücadelelerin önünü açmak için sahip olduğu kilit öneme işaret ediyoruz.

    Sınıf çelişkisinin “kilit” olması, bütün bu sorunların çözümü için mücadeleyi “sosyalizm sonrasına” ertelediğimiz anlamına mı geliyor? Gene hayır. Dediğimiz gibi kapitalizm varlığını bütün bu yan çelişkilerden beslenerek sürdürüyorsa, onları çözmek için atılacak adımlar kapitalizme de darbe vuracak demektir, ve bu darbeler daha bugünden vurulmalıdır. Kürtlerin Türklerle düşman değil kardeşçe yaşamalarının gerçekleşmesi bir yana, düşüncesi dahi insanların zihinlerini şimdiden açmaktadır. Öte yandan Kürt halkının özgürlüğüne kavuşması, sadece 5-10 militarist generale değil, tüm kapitalist düzene vurulmuş ciddi bir darbe demektir ve bu yüzden komünistler bugün devrimci Kürt Özgürlük hareketini yürekten desteklemektedir. Aynı şekilde Alevi düşmanlığının ortadan kalkması ve dinsel bağnazlığın geriletilmesi, kadın hakları için verilen mücadeleler sömürü düzeninin üzerine geçirdiği zırhları birer birer kıracaktır ve kırmaktadır. Dolayısıyla komünistler, sınıf çelişkisi dışında yer alan tüm bu mücadelelere de aktif katılmakta, bunları devrim ve sosyalizm mücadelesinin ayrılmaz parçası saymaktadır. Ama

     PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ ÜZERİNE

     Muhsin arkadaş, Ortadoğu’da çok olumsuz örneği görülen “diktatör” kavramını ele almakta, “işçinin diktatörlüğünün niye daha iyi olduğunu” sormaktadır. Bunu biraz açalım.

     Komünistler “proletarya diktatörlüğü”nün, işçi sınıfının ve emekçi halkın iktidarı olduğunu, bu açıdan (halkın ezici çoğunluğuna dayandığı için) gerçek demokrasi olduğunu savunmaktadır. Peki o zaman “diktatörlük” gibi itici bir kavramda ısrar etmenin anlamı nedir?

    Proletarya diktatörlüğü, esas olarak devrimden sonra sınıfsız topluma doğru ilerleyen işçi sınıfı ve emekçilerin, devrimde elde ettikleri kazanımları korumaları ve toplumda siyasi, ekonomik ve ideolojik egemenliklerini elde tutmaları demektir. Devrimde elde edilen kazanımları yitirmenin ne kadar trajik sonuçlar yarattığını, eğitim ve sağlık dahil birçok ihtiyacı karşılanan insanların nasıl birden bire sefaletin pençesine düştüğünü, çöken sosyalizm deneylerinden yeterince biliyoruz. Bu deney, bize bu kazanımları ve onların teminatı olan sosyalist düşünceyi toplumda egemen kılmanın ve bu egemenliği korumanın önemini yeterince anlatmaktadır.

   Bu egemenlik nasıl korunmalıdır? Geçmiş sosyalist deneylerde bu egemenlik yer yer devrimci terör, ama esas olarak devlet baskısı yöntemiyle korundu. Tarihsel olarak haklı olan bu baskı, süreç içinde bir yandan Kamboçya’da Pol Pot gibi çirkin örneklere savrulmayı getirirken, birçok durumda dürüst sosyalistlerin de mağdur olduğu, emekçilerin aktif ve bilinçli katılımı yerine pasif bir itaatin egemen olduğu, yaratıcı düşüncenin zayıfladığı, teoride dogmatizmin, pratikte ise güce tapmanın öne çıktığı olumsuz örnekler yaşandı. Bu olgular, birçoklarını “proletarya diktatörlüğünün yanlış ve gereksiz bir kavram olduğunu” düşünmeye itti.

     1991 sonrası trajediyi gözleyen bizler, bir kez daha, devrimin kazanımlarını korumanın ve proletarya ile emekçilerin (ve onların düşüncesi olan sosyalizmin) toplumda egemenliğini sürdürmesinin zorunluluğuna inanıyoruz ve bu anlamda “proletarya diktatörlüğü” kavramında ısrar ediyoruz. Ancak geçmiş deneyleri de göz önüne alarak bu egemenliğin salt idari ya da polisiye yöntemlerle değil, aynı zamanda ideolojik hegemonya ile, sosyalistlerin hayatın her alanında öncü ve örnek yaklaşımlar ve politikalar geliştirerek, tüm farklı görüşleri yasaklamak yerine onlarla cesurca yüzleşerek, her kademede emekçi kitlelere hesap vererek, devrim esnasında ispat ettikleri haklılıklarını devrimden sonra da her gün kitleler nezdinde yeniden üreterek, yoğun bir siyasi ve ideolojik emekle toplumun gönüllü desteğini hak ederek sağlamaları gerektiğini düşünüyoruz. Bu yaklaşım kitle insiyatifi, tabanın doğrudan kararlara katılımı, yerel konseyler, açık ve yaratıcı tartışma gibi bir dizi mekanizmayı içeren bir siyasal ve toplumsal yaşamı gündeme getirecektir. Proletarya diktatörlüğü kavramını işte bu zenginleştirilmiş çerçevesiyle, despotik bir klik yönetimi değil, emekçilerin toplumdaki egemenliklerini koruyan düzen anlamında savunmaya devam ediyoruz.

    Muhsin arkadaşımızın ayrıntılı cevap gerektiren diğer sorularını önümüzdeki sayıda ele alacağız. Kısa, ancak ayrıntılı mektubunda bize bu kadar farklı konuda derinleşme ve netleştirme fırsatı verdiği için de kendisine teşekkür ediyoruz.

TEILEN