MUHSİN KÖYLÜOĞLU ARKADAŞIN MEKTUBU ÜZERİNE (2)

20

Sinan Dervişoğlu

     Bu yazıda, geçtiğimiz sayıda başlattığımız ve yaratıcı sonuçlar üreteceğine inandığımız bir tartışmayı, gene Muhsin arkadaşın mektubu üzerinden sürdürüyoruz.

     DEMOKRATİK KOMÜNALİZM Mİ, SOSYALİZM Mİ?

    Muhsin arkadaş “niçin demokratik-özgürlükçü-devletsiz-sınıfsız-komünizm veya komünalizm olmuyor?” sorusunu soruyor. Öncelikle Kürt Özgürlük Hareketi içinde etkin bir görüş olan ve Rojava-Kobani’de uygulamaya konulan “demokratik komünalizm” modeli üzerine komünistlerin ne düşündüğünü açıklamamız gerekiyor.

     “Demokratik komünalizm” modeli, bir bölgede yerel halkın kendisini temsil eden konseylerle ve direkt olarak yönetimi ele alması, her türlü ırk, din, dil, etnik kimlik ayrımcılığına son vererek her kesime kendini temsil etme ve yönetime katılma olanağı vermesi, kadına yapılan baskıya son vererek onu toplumun erkek kadar etkili bir ferdi haline getirmesi, ve üretilen ürünlerin o birimde adilce paylaşılmasını temel almaktadır. Rojava ve Kobani’de uygulamaya çalışılan bu model, şimdiden Ortadoğu’da pozitif ve örnek bir model yaratmış, halklara umut vermiştir. Benzer yaklaşımlar devrimci bir belediye başkanının yönettiği Tunceli – Ovacık ilçesinde ve Avrupa’da komünist belediye başkanlarının seçilmiş olduğu bazı köy ve kasabalarda da uygulanmakta ve herkeste saygı ve umut uyandırmaktadır.

     Bu haliyle “demokratik komünalizm” projesinin özü ve ruhu, savunduğumuz sosyalizm ve komünizm idealleriyle çelişmemekte, aksine onunla çakışmaktadır. O zaman niçin hala sosyalizm projesinde ısrar ediyoruz?

     Çünkü bu model, tüm olumlu yönlerine rağmen, sadece belirli toplumsal koşullarda (tarım ağırlıklı ve coğrafi olarak sınırlı mekanlarda) geçerlidir ve büyük bir ülkenin gelişkin ve karmaşık ekonomisine uygulandığında yetersiz kalacaktır. Çeşitli kolları olan sanayisi, bankacılık sistemi, teknoloji üretimi ve akademik yaşamıyla birlikte Türkiye’yi ele alalım. Burada demokratik komünalizmin uygulanması, her yerleşim ve üretim biriminin kendi kendini idari olarak yönetmesi bir yana (ki bu doğrudur) , üretilen zenginliği de o birimin yönetmesi anlamına gelecektir. Bir fabrikanın işçileri (fabrikayı idari olarak yönetmenin yanı sıra) üretilen tüm zenginliği kendi tasarruflarına alırlarsa, ya da “tüm İstanbul işçileri tüm İstanbul fabrikalarında üretilen zenginliği kendileri yönetirlerse”, bunun yaratacağı sorunlar ortadadır. Türkiye gibi dengeli kalkınma sorununu hala halledememiş bir ülkede, bunun ciddi bölgesel dengesizliklere yol açacağı açıktır. Doğru olan, bir bölgede üretilen zenginliğin gerekli kısmını, dengeli ve adil bir gelişme için, ülkenin geri kalmış kısımlarına dağıtmaktır. Bu da kaçınılmaz olarak merkezi bir planlamayı, ve bu planlamanın arkasındaki siyasi otorite olarak sosyalist devleti zorunlu kılar.

    Devleti asgariye indiren ve yerinden yönetimi temel alan yaklaşımlar Ekim Devrimi’nin hemen ertesinde Sovyetler Birliği’nde de gündeme gelmiş, ancak gerek iç savaşın yıkımı, gerekse birkaç büyük şehir dışında ülkenin %80’inde süregelen fakirlik ve geri kalmışlık bu modelden vazgeçilerek merkezi denetime geçilmesini zorunlu kılmıştır. Aynı şekilde bu modelin (sanayide) devreye alındığı Yugoslavya’da bölgesel dengesizlikler hızla artarken, Gorbaçov döneminde “öz yeterlilik” adına girişilen benzer bir uygulama, sanayide bugünkü Rusya’nın kapitalistlerini ve oligarklarını üretmekten başka bir işe yaramamıştır.

    Merkezi planlama, bir “emir-kumanda” ekonomisi, ya da bir avuç teknik uzmanın mutlak hakimiyeti değil, ülkedeki tüm emekçi temsilcilerinin demokratik katılımıyla gerçekleşen, ve üretim birimlerindeki taban demokrasisi (işyeri konseyleri, mahalle komiteleri..vs) ile bütünleşen bir mekanizma olarak algılanmalıdır. Bu anlamda savunduğumuz sosyalist proje, kendi kendine yetebilen yaşam birimlerindeki demokratik komünalist uygulamaları dışlamayacak; onları tamamlayacak ve onlara destek olacaktır. Kürt halkı, Türkiye halklarıyla sosyalist bir düzen altında birleşmeye karar verirse, Türkiye ve Kürdistan emekçilerinin ortak sosyalist iktidarı, Batı Anadolu’daki zenginliği düzenli olarak Kürdistan’a aktaracak, Kürt halkı gelecekte sanayisi, üniversiteleri, modernleşmiş tarımıyla sömürgeciliğin kendisine 100 yıldır dayattığı fakirlik ve geri kalmışlık zincirini daha kolay kırma ve aşma şansını yakalayacaktır.

     KOMÜNİST TEORİ VE PRATİKTE YENİLENME

   Muhsin arkadaşın diğer soruları, komünistlerin mevcut Marksist-Leninist teoriyi ve pratiği nasıl algıladıklarına ilişkindir. Sırayla cevaplayalım:

1.Bugün kendine sosyalist-komünist diyen yoldaşlar, hangi metotla olgu ve olayları analiz ediyor?

     Bu metodu 3 temel ilke belirlemektedir: Birincisi, başta işçi sınıfı olmak üzere tüm ezilen halkların ve kesimlerin tarafını tutmaya yönelik partizan bir hassasiyet, ikincisi dogmaların ve ön yargıların ötesinde hayatın canlı pratiğini ve bilimi temel almak, üçüncüsü ise değişimi ve gelişimi başa koyan diyalektik yaklaşımı hayatın her alanında uygulamak

3. Acaba bu Engels, Marks, Lenin, Stalin, Mao ve diğer “devrim” liderlerinin, teorisyenlerin; bir Müslümanın Kur’an, sünnet ve mezhep alimlerinin inandıkları gibi mi inanıyorlar onlara?

    Cevap, yoldaşımızın da tahmin edeceği gibi “hayır”dır. Bu isimler birer “tanrı” değil, emekçilerin ve ezilen halkların kurtuluşu için değerli fikirler üretmiş ve mücadele etmiş düşünürlerdir. Bunların eserlerinde bir yanda geçerliliğin hala koruyan değerli çalışmalar mevcuttur. Marx’ın artı-değer ve kapitalizm analizi, Lenin’in emperyalizm teorisi ve devrimci siyasete ilişkin geliştirdiği açılımlar (ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne ilham veren Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı konusundaki yaklaşımı), Engels’in doğa bilimleri ile Marksist düşünce arasında kurduğu köprü, Stalin’in Nazi saldırısına karşı gerçekleştirdiği olağanüstü askeri-politik önderlik, Mao’nun felsefe ve gerilla savaşı alanında geliştirdiği fikirler, bugün de değerlerini korumaktadır. Öte yandan elbette ki bu önderlerin kendi zamanlarıyla sınırlı olan görüşleri, hatta geçersiz tespitleri de mevcuttur. Marx, İngiliz egemenliğinin Hindistan’da ilerici ve üretici güçleri geliştirici bir rol oynadığını belirtmiş, bu görüş 80 sene sonra (Hintli komünistler dahil) Hindistan ulusal kurtuluş hareketi tarafından reddedilmiştir. Lenin, 1920’lerde “Çin’de (mevcut ekonomik seviyeyle – SD) sosyalist bir iktidarı düşünmenin imkansız olduğunu” belirtmiş, ekonomide çok ciddi bir değişiklik olmamasına rağmen komünistler 20 sene sonra bu ülkede iktidara gelmiştir. Stalin, 1930’larda “proletarya diktatörlüğünün tek biçiminin Sovyet iktidarı” olduğunu söylemiş, ancak hayat 1945’den sonra çeşitli ülkelerde (kendisin de kabul edeceği gibi) çok değişik işçi sınıfı iktidarı modelleri çıkarmıştır. Mao’nun “Sovyet sosyal-emperyalizmi” teorisinin yanlışlığı ise herkesçe malumdur.

    Bu düşünürlerde bizler için değerli olan, geçerliliğini koruyan görüşlerinin yanı sıra, her şeyden önce kullandıkları yöntem (partizan, bilimsel, ve diyalektik yaklaşım) ve olaylar karşısında gösterdikleri olağanüstü yaratıcılıktır. Günümüzün sorunlarını çözmekte bize yardımcı olacak olan da bu devrimci yaklaşımlarıdır. Aksi takdirde, örneğin günümüzdeki bilişim devriminin yarattığı tüm karmaşık sorunların “cevabının Lenin’de bulunduğunu” söylemenin, “AİDS’in Kuran’da yeri var” diyen bir softanın tavrından farkı olmaz. Böyle bir tavır, her şeyden önce sosyalizmin ruhuna ve bu büyük insanların eserine saygısızlık olacağı için biz komünistlere yakışmaz.

2.Değişime inanıyorlarsa neden günümüz için rasyonel bir komünist-sosyalist teori oluşturmuyorlar?

4.Bütün yoldaşların, bilimsel düşündüklerine inandıklarından zerre kadar kuşkum yok. Peki ama 1400, 1500, 1700, 1800’lerin bilimsel yöntemi ile, bugünkü bilimsel yöntem arasında hiç gelişme olmadı mı diye hiç düşünme ve sorgulama fikirleri gelişmedi mi?

6.Köklerine ve değerlerine bağlı yönler ağırlıkta olmak üzere yeniden Evren, Dünya, Doğa, İnsan, Toplum, Devlet, İktidar, Devrim, Evrim, Sosyalizm, Komünizm yorumları yapılması gerekmez mi? Buna acaba ihtiyaç yok mu? Yeni bir bakış, yeni anlamsallıkla, yeni yöntemle bakmak gerekmez mi?

    Bu 3 soruyu birlikte ele alalım. Daha önce Marksist teoriye ilişkin yazılarımızda belirttik: Lenin’den sonra insanlığın düşünsel hayatında ciddi gelişmeler ve sıçramalar gerçekleşti. Psikanaliz, antropolojideki yeni keşifler, yeni felsefi yaklaşımlar, bilgisayar ve iletişim devrimi, kuantum fiziği gibi konulardaki gelişmeler, burjuvazi tarafından alabildiğine kullanılırken, bunlar sosyalist teoriye, yani emekçi halkların kurtuluş teorisine henüz yeterince yansıtılmış olmaktan uzaktır. Bu durum, çağının tüm ilerici keşif ve buluşlarıyla yüzleşen ve onlardan beslenen Marx, Engels ve Lenin’in yaklaşımları göz önüne alındığında ciddi bir gerileme teşkil etmektedir. 1990’larda sosyalist dünyada oluşan yıkımın ve ondan önceki 30 senelik dönemin teorik-pratik durgunluğunun bir gerilemede etkisi büyüktür. Bugün bu sorunu “çözecek” olan tek bir şahıs olmadığı gibi, tek bir ülkenin (örneğin Türkiye’nin) komünistleri de olamaz. Bize düşen bu konularda kafa yormak, görüş geliştirmek, ve bunu dünyada benzer doğrultuda mücadele eden yoldaşlarımızla ve ilerici unsurlarla paylaşarak yolumuzu açmaktır. Bu konudaki eksikliği tespit etmenin dahi önemli olduğunu düşünüyoruz ve yeni, devrimci fikirlere zihinlerimizi her zaman açık tutuyoruz.

5.1800’ler ile 2015 yılları ve yüzyılları arasında hiç mi yeni çelişkiler ortaya çıkmadı? SSCB, Çin, Vietnam, Kore, Küba’da sosyalist ve komünist “devrimler” oldu. Şu an itibari ile bunların hepsinin gelişim ve son durumları hakkında fikren ne kadar sonuçlar çıkarttılar?

   Sosyalist sistemde yaşanan çöküş, bugün gerek Türkiye’de, gerekse tüm dünyada komünistlerin ve devrimcilerin gündeminde önemli bir yer tutmaktadır. Yaşanan trajedide emperyalizmin oyunlarının rolü olmakla birlikte, bunu ötesinde bu ülkelerde ciddi yapısal sorunlar olduğunu tespit ediyoruz. Bu alanda bir kısmı sebep, bir kısmı da sonuç olmak üzere şu olgulara dikkatimizi yöneltiyoruz: Parti ve devletin iç içe geçmesi, tabanda emekçilerin yönetime katılma ve olumsuzluklar karşısında tepkilerini yukarıya yansıtma mekanizmalarının zayıflaması, sosyalist düşüncenin birçokları için bürokraside “yükselme” aracı haline gelmesi, yönetimde bürokratikleşme ve sınıf ve devlet arasında oluşan yabancılaşma, 1960’lardan itibaren yönetimde sınıfsal hassasiyetin “barış, detant” gibi olgularla sulandırılması, emperyalizmle girilen pragmatik ilişkiler, halkın tüketin ihtiyaçlarının sürekli ihmal edilmesi. Bu olguların hangilerinin sebep, hangilerinin sonuç olduğu, ya da bu olguların ötesinde daha temel faktörler olup olmadığı bugün hala tartıştığımız konulardır. Ancak ülkemiz için oluşturduğumuz sosyalizm programında bu olumsuzlukları dışlayan bir yaklaşım sergilemeye özen gösteriyoruz. Bu çerçevede, bir yandan işçi ve emekçi sınıflara bağlılığı başa koyan devrimci bir titizliği teoride ve pratikte korumanın, öte yandan da sosyalist düşüncenin toplumdaki gücüne paralel olarak, anarşistçe ya da liberalce değil, sorumlu ve kontrollü bir biçimde emekçilerin demokratik katılımını güçlendirmenin önemine işaret ediyoruz.

TEILEN