KAPİTALİZMİN TEMEL ÇARKLARINI KAVRAMAK: MARKSİST EKONOMİ POLİTİK

45

     Sinan Dervişoğlu

     Geçmiş yazılarımızda, Marksizm-Leninizmin felsefesi olan diyalektik materyalizme ve onu tarih bilimi olan tarihsel materyalizme değinmiştik. Bu yazımızda, tarihsel gelişmenin bir aşaması olan kapitalizmi, ve onu altyapısını yönlendiren temel kanunları ele alacağız. Bu konu, Marksist düşüncenin özel bir alt bölümü olan Marksist ekonomi politik biliminin ana nesnesini oluşturur.

     MARX’TAN ÖNCEKİ EKONOMİ POLİTİK BİLİMİ

    Kapitalist ekonominin olguları olan fiyat, ücret, değer, kâr, istihdam, verimlilik gibi konuları ele alan ve bunları açıklamaya çalışan ekonomi politik bilimi, Marx’tan önceleri de mevcuttu. 18.yüzyıldan itibaren J.B.Say, Quesnay, Sismondi, Adam Smith, Ricardo, Malthus gibi ekonomistler, bu kavramları ve aralarındaki bağlantıları açıklamayı ve ekonominin temel dinamiklerini kavramaya yönelik çok sayıda önemli eseri ortaya koydular. Bütün bu eserlerde tek tek kimi konulara yönelik önemli ve doğru tespitler yer alsa da bunların hiçbiri, 19.yüzyılda ülkelerin zenginliği artarken işçi sınıfın içine düştüğü muazzam sefaleti açıklamaya ya da gidermeye yönelik bir çözüm arayışı içermedi. Bunların hepsi, gerek şahsi sınıfsal kökenleri, gerekse bakış açıları dolayısıyla burjuva ekonomistlerdi, ve temel kaygıları ekonominin temel çarklarının düzgün ve arızasız dönmesini sağlamaktı.

     MARX VE ENGELS: EKONOMİ POLİTİĞİN ELEŞTİRİSİ

     Londra’da yaşadığı dönemde dev eseri Kapital’i yazmaya girişen Marx, ekonomi bilimindeki bu devasa kültürel birikimi ele aldı ve derinlemesine özümsedi. Ancak Marx, burjuva ekonomi literatürünün bir “sentez”ini ya da “ortalaması”nı almadı; işe temel bir kopuşla, diyalektik anlamda bir “inkar”la başladı. O da aldığı sınıfsal tavırdı.

     Gerçekten de Marx, “tarafsız” bir bilim adamı olarak işe girişerek değer teorisini ve artı-değeri keşfetmedi; aksine baştan “taraf tutarak”, işçi sınıfının tarafını tutan bir devrimci aydın olarak işe başladı. Engels’in kendisiyle tanışmadan önce yazdığı “İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu” adlı eserden etkilenen ve “Komünist Manifesto” ile işçi sınıfı ve sosyalizmden yana hem teorik, hem de pratik bir tavır alan Marx, İngiltere’ye göç ettiğinde, bu dünyanın en zengin ülkesinde işçi sınıfın içinde bulunduğu durumu bizzat görme ve yaşama şansı buldu. Ekonomi alanında devasa bir çabaya girdiği zaman kafasındaki temel soru (burjuva ekonomistlerinin aksine) “mevcut ekonomi nasıl sorunsuz işler hale gelir?” değil, “işçi sınıfının yaşadığı maddi ve manevi sefaletin sebebi nedir ve bundan kurtulabilmesi için nelerin ortaya çıkarılması gerekir?” oldu. Meseleye böyle bakınca, elindeki tüm bilimsel malzeme bambaşka bir anlam kazandı.

     Bu sınıfsal kopuşun yanı sıra, Marx’ın ekonomi biliminde yarattığı devrimin ikinci ayağı da diyalektik bakıştır. Burjuva düzenini savunmasına rağmen, hiçbir ekonomistin eserine kulak tıkamayan Marx, bunların hepsini elden geçirmiş, ve içlerindeki önemli, değerli ve işçi sınıfı açısından yararlı olabilecek tüm fikirleri toplayarak kendi devrimci eserinin içine yerleştirmiştir. Marx’ın bu kendine güvenli ve kapsayıcı tavrı, teorik çalışma yapan tüm sosyalistlere bugün de örnek olmalıdır.

     META VE DEĞERİN KAYNAĞI

     Marx’ın ekonomi politikte izlediği metot, eserinin içeriği kadar ilginç ve önemlidir. Gerçekten de soyutlama yöntemiyle Marx, kapitalizmin analizine girişirken başta tüm toplumsal ve tarihsel olguları bir tarafa bırakır ve tek bir olguya odaklanır: Meta, yani değişim için üretilen mal. Marx’a göre “..meta, kapitalizm ait tüm olguların yoğunlaşmış ifadesidir”. Önce metanın değerini ele alır ve onun “kullanım değeri”ni, yani kullanılırken karşıladığı somut ihtiyacı, ve “değişim değeri”ni, yani değişim esnasında ne kadar başka bir metaya veya paraya denk geldiğini belirleyen yönünü tanımlar ve değişim değerini anlamaya çalışır. Şu zekice tespiti yapar: Kullanım amaçları bambaşka olan iki metanın, örneğin bir çift ayakkabı ile 4 cilt kitabın, birbirine eşdeğer olabilmesi ve değiş tokuş edilebilmesi için her ikisinin (ve dolayısıyla değişime giren tüm metaların) da ölçülebilir ortak bir özelliğe sahip olması gerekir. Bütüm metlarda var olan tek ortak özellik ise hepsinin emek ürünü olmasıdır. Metanın değerini belirleyen, onu üretmek için harcanan emek miktarıdır.

(Ressam Yüksel Arslan’ın Marx’ın Kapital’inden esinlenerek ürettiği resimlerinden biri)

     Ricardo’dan emek-değer teorisinden esinlenen Marx, bu yaklaşımı geliştirir ve farklı bireylerin aynı metayı üretmek için (ellerindeki aletlere veya yeteneklerine göre) farklı zamanlar harcayabileceğini öngörerek, toplumun ortalama üretkenliğini baz alır ve bu tanımı “toplumsal açıdan gerekli emek miktarı” olarak daha net biçimde tanımlar.

     Değişimi en basit ve ilkel haliyle önce “meta-meta” ya da (M – M) olarak, yani basit mal değiş tokuşu seviyesinde ele alan Marx, daha sonra “meta-para-meta” zincirini (bir malı satıp ele geçen parayla başka bir ihtiyacı karşılamaya yönelik yeni bir meta alınmasını) inceler ve parayı, tüm metaların piyasada dolaşıma girmesini sağlayan “ortak meta” olarak tanımlar.

     CAN ALICI KEŞİF: İŞGÜCÜ BİR META HALİNE GELMİŞTİR

     Sonra Marx, kârın kaynağını araştırmaya yöneldi ve bütün kazanç ve kârların çıkış noktası olan kapitalist üretim sürecine odaklandı. İlk yıktığı çarpık anlayış (bugün de Türkiye’de ve dünyada tüm burjuva ve popülist politikacıların dillerine doladığı) “işçi emeğini satar” tespiti oldu. Bunun yanlışlığını basit bir örnekle anlatalım: Gerekli tüm ham madde ve aletlere sahip olan bir ayakkabıcı, kendi emeğiyle sıfırdan bir ayakkabı üretip bunu satarsa gerçekten “emeğini satmış” olur. O ayakkabı gerek hammaddesi, gerekse içerdiği emekle ona aittir ve satabilir. Ancak ayakkabı fabrikasındaki işçi bunu yapamaz, zira ne ham madde, ne de fabrikadaki makinalar ona ait değildir; dolayısıyla fabrikadan çıkan ürün üzerinde hak iddia edemez. Gerçi, fabrikadan çıkan her ayakkabıda (ham madde ve makinaların yıpranma payı hariç) mevcut olan emeğin ona ait olduğu doğrudur; ancak patronla yaptığı anlaşma, “üretilen mallar üzerinden kendi yüzdesini almak” şeklinde değildir, olamaz. Hatta fabrikada üretilen malların miktarı, kalitesi, ebatı vs onu hiçbir şekilde ilgilendirmemektedir. O zaman soru şudur: İşçinin patronla yaptığı anlaşma ne tür bir anlaşmadır?

     Marx’ın verdiği cevap, daha sonraki tespitlerinin de temelidir: Ona göre bu sözleşmenin esası şudur: Fabrikada veya atölyede, başkasına ait üretim araçlarında belirli bir iş günü süresi boyunca kendisine gösterilen işi yapmak, aldığı ücretle de ertesi gün aynı zindelikle, aynı emek üretme kabiliyetiyle iş yerine geri gelmek. Dolayısıyla hiçbir üretim aracına sahip olmayan işçi, patrona emeğini değil, iş gücünü, yani emek üretme yeteneğini satar. Bunu karşılığında kendisine gösterilen işi, istenilen süre boyunca yapmak durumundadır. Ücret de bu çerçevede işgücünün fiyatıdır. Kapitalizmle birlikte meta olgusu evrenselleşmiş, işgücü de alıp satılan bir meta haline gelmiştir. İşgücünün değeri de, onu üretmek için, yani işe ertesi gün aynı zindelik ve iş üretme kabiliyetiyle gelmek için gerekli olan yaşam araçlarının (gıda, giyecek, barınma..vs) toplam değeridir. 1800’lerden 21. Yüzyıla kadar geçen süreçte ücret hesaplamalarının hala “temel gıda maddesi fiyatları” üzerinden yapılıyor olması bunun en somut göstergesidir. Bu alım-satım, patronun en aza mal edip sonuna kadar kullanmak istediği bir değiş-tokuştur ve işçiler ve patronlar arasındaki sınıf mücadelesinin en keskin alanıdır.

     KÂR ÜZERİNDEKİ ESRAR PERDESİ KALKIYOR: ARTI DEĞER

   Kendi iş gücünün karşılığını ücret olarak patrondan alan işçi, 8 saatlik çalışma süresinin (örneğin) ilk 5 saatinde kendi ücretine eş değer miktarda mal üretirse, bu malların değeriyle aldığı ücretin karşılığını patrona vermiş olur. Ancak iş günü bu 5 saatte bitmez. Onu sözleşmesi tüm iş gününü kapsar. Kalan 3 saatlik dilimde ürettiği mallardaki emeğinin karşılığı direkt olarak patrona gider. Bu 3 saatlik emek, üretilen artı-değerdir ve kapitalist toplumda tüm kârların kaynağıdır.

     Marx bu şekilde, o güne kadar “maliyetlerin üzerine eklenen ekstra bir miktar” olarak sırrını koruyan “kâr” olgusunun kaynağını ortaya koymuş olur. Banka kârı, tüccarın kârı, faiz..vs gibi tüm kâr biçimlerinin kaynağı, işgücünün kendi değerinin üstünde değer üretme yeteneği sonucunda işçiye ödenmeyen emektir. Bütün bu farklı kâr biçimleri, başta üretilen artı-değerin değişik burjuva kesimler arasında fonksiyonel paylaşımıdır.

Artı-değer sömürüsü bir “aldatmaca”, bir “sahtekarlık” değildir. İşgücünden başka satacak bir şeyi olmayan ve üretim araçlarına sahip olmayan işçi ile, onun iş gücünü satın alan patron, yani iki özgür insan arasında eşit ve meşru bir alışveriştir. Kendi değerinden çok daha fazlasını üretebilen özel bir meta olarak iş gücü, işçinin elinden çıkıp başkalarını kasasına giden tüm zenginliğin kaynağıdır. Bu sömürüye son vermenin yolu ise, işgücünü alınır-satılır bir meta olmaktan çıkarmak, bunun için işçi sınıfı tüm üretim araçlarının sahibi yaparak üretimin sonuçlarına, yani üretilen tüm zenginliklere el koyabilmesini sağlamaktır.

     EMEK VERİMLİLİĞİNİN ARTMASI VE SONUÇLARI:

     YEDEK SANAYİ ORDUSU

    Kapitalist rekabet koşullarında, iş verimliliğini artırmak ve teknolojiyi geliştirmek, patronların ana içgüdülerinde biridir. Niçin? 4 saatte üretilen bir meta yeni teknoloji ile 1 saatte üretildiğinde, bu yeniliği ilk gerçekleştiren olmak işverene olağanüstü bir avantaj sağlar. Malın değeri hala eski ortalama ile, yani “toplumsal olarak gerekli emek”le ölçülmekte, yani piyasada ayni fiyatla satılabilen mal 4 misli fazla üretilmekte, bu da o teknolojiyi ilk getiren patronun kârını 4 misli artırmaktadır. Başka bir deyişle yeni teknolojiyi ilk getiren, diğerlerini “sollamaktadır”. Zamanla yeni teknoloji yaygınlaştığında üretilen malın da değeri (içindeki ortalama emek miktarı düştüğü için) düşmektedir (üretimi yaygınlaşan malların ucuzladığına hepimiz kişisel hayatımızda şahit oluruz). Elbette, bir sonraki teknolojik yeniliğe kadar.

     Emeğin üretkenliğindeki bu gelişme, üretim için gerekli işçi sayısını da (o fabrika veya sektör genelinde) düşürmekte, belirli bir iş gücünün üretim dışına çıkarılmasına yol açmaktadır. Bu atıllaşan işçi kitlesine Marx “yedek sanayi ordusu” adını verir. Bu kitlenin kapitalist üretimde 3 yönlü bir işlevi vardır. Birincisi, üretimin “kolaylaşması”, patronun kalifiye iş gücüne bağımlılığını azaltır ve düşük ücretlerle çalıştırabileceği niteliksiz işçileri (çoğunlukla kadın ve genç iş gücü) kullanmasına olanak sağlar. İkincisi, bu yedek ordunun varlığı, aktif iş gücü üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallandırılarak, fabrikalardaki işçilerin üzerinde baskı ve tehdit unsuru olarak kullanılır. Üçüncüsü ise, yeni ortaya çıkan iş kolları ve üretim alanlarında kullanılabilecek hazır bir kitleyi oluşturur.

   Önümüzdeki yazımızda bu genel çerçeve içinde kapitalizmin ilk gelişme yıllarında sınıf mücadelesinin aldığı somut biçimlere değineceğiz.

TEILEN