“KAPİTAL”İN SAYFALARINDAN İŞÇİ SINIFININ KAN VE GÖZYAŞIYLA YAZILAN TARİHİ

24

Sinan Dervişoğlu

     Bu yazımızda, geçen sayıda temellerini açıkladığımız kapitalist sömürünün ilk biçimlerini ortaya koyacak, bu konuda da yegâne referans olarak insanlık tarihinde yazılmış en dahiyane eserlerinden biri olan “Kapital”i kullanacağız. Önce “Kapital”i kısaca tanıtalım.

KAPİTAL:

İŞÇİ SINIFI MANTIĞIYLA,

İŞÇİ SINIFI İÇİN YAZILMIŞ BİR ŞAHESER

     Bir akademik eser olarak Kapital’in önemini kimse, en sağcı politikacılar dahi inkâr etmez; hatta “Kapital’i ben de okudum” demeyi, çoğu zaman palavra da olsa, bir gurur vesilesi yaparlar. Bunu sebebi, Kapital’in çok ağır, derin, karmaşık bir teorik eser olarak görülmesi, ve bunu okuyabilmenin ciddi bir birikim ve kültür gerektirdiği düşüncesidir.

     Ancak gerçek bu mudur? Aslında Kapital’de, değer teorisinin felsefi kavramlarla açıklandığı ilk 200 sayfa dışında kalan bölümlerin büyük bir kısmı, okuma alışkanlığı olan herhangi bir işçinin rahatlıkla okuyup anlayabileceği bölümlerdir. “Mutlak ve Göreceli Artı Değer”, “İş günü”, “Kapitalist Birikimin Genel Kanunu” gibi bölümlerde anlatılan, önsözde de vurgulandığı gibi, “işçinin kendi hikayesidir”. Bir işçi ya da ilerici bir okur için rahatlıkla, hatta “su gibi” okunabilecek bu bölümler, burjuva ya da sağcı bir okura sıkıcı, hatta rahatsız edici geldiği için kolay okunamayacaktır. Muhtemelen Kapital’i ağır ve okunması zor gösteren unsur da, esas olarak bu “rahatsız edici” gerçeklerdir.

     Marx’ın, Kapital’deki üslubunu incelediğimizde başka bir önemli gerçek ortaya çıkmaktadır. Gerçekten ağır felsefi eserler olan “Alman İdeolojisi”, “Kutsal Aile” ya da “Felsefenin Sefaleti”nin aksine, Kapital’deki üslup son derece basit ve yalındır. Marx, iyi anlaşılması için, yaptığı birçok tespiti (değişik açılardan hareket ederek) 2-3 defa tekrar eder. İşçi sınıfının bu büyük öğretmeni Kapital’i açıkça işçiler için yazmış, bu metni onlar açısından anlaşılır kılmak için gözle görülür bir çaba sarf etmiştir. Gerçekten de “Kapital”, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılda Marksist (sosyalist ve komünist) partiler tarafından işçi sınıfının temel eğitim kitabı olarak kullanılmıştır. Bu devrimci geleneği Türkiye işçi sınıfı hareketinde de canlandırmak, önümüzdeki dönemde komünistlerin önünde bir görev olarak durmaktadır.

      “DÜZGÜN” BİR İŞ GÜNÜ KAÇ SAATTİR?

     Bugün gönül rahatlığıyla “8 saat” diye cevap verdiğimiz bu sorunu cevabı, Marx’ın döneminde oldukça farklıydı. O dönem İngiltere’sinde yer yer 18 saat, genellikle de 16 saat ve 12 saat en yaygın iş günü süreleriydi (Capital (İngilizce baskı), 1.cilt, Penguin Books, s.341). Parlamentoya yapılan baskılar sonucu belli işyerlerinde 12 saatlik iş günü gerçekleşmişti; 8 saat ise Marx için bile uzun vadeli bir umut, bir temenniydi (a.g.e. s.542). Marx’ın artık değer sömürüsünü anlatmak için verdiği örneklerin çoğunda şahsen temel aldığı süre 12 saatlik iş günüydü.

   

     Bu 12 veya 16 saatin içinde çoğunlukla “öğle paydosu” yoktu. İşçilerin yemek için öğle paydosu talebine patronların cevabı hep aynıydı:” Biz de isteriz, ama o 1 saat arada (örneğin cam sanayinde) soğuyan fırınları yeniden yakmak ek masraf yaratır; o zaman bunu ücretlerinizden kesmek zorunda kalırız (a.g.e. s.374) Bu kâr hırsının yarattığı dehşet manzaralarından birini Marx şöyle aktarır: “16 saat boyunca çalışan 7 yaşındaki bir işçinin, yemek için tezgâh başından ayrılması yasak olduğu için annesi öğlenleri fabrikaya gelmekte, çocuk tezgahta çalışırken ona annesi yemek yedirmektedir(a.g.e, s.357)

     16 saatlik iş gününde, işçilere çoğu zaman eve gidecek vakit kalmadığı için, patronun kendilerine gösterdiği yerde, atölyede uyumak zorunda kalmaktaydı. Hangi koşullarda?

       İNSAN AÇLIKTAN ÖLEBİLİR. YA HAVASIZLIKTAN?

    Haziran 1863’de Londra’da bir dikim işçisi olan Mary Anne Walkley akşamları yattığı atölyede ertesi sabah ölü bulunur. Doktorun koyduğu teşhis tüyler ürperticidir: Yorgunluğun üzerine gelen oksijen yetersizliği!.. (a.g.e. s.364). Gerek işçilerin yatıp kalkmak zorunda kaldıkları atölye odaları, gerekse patronların yaptırdığı sözde “işçi lojmanları”nda koşullar insanlık dışıdır. Londra Baştabipliğini bildirisine göre, kapalı mekanda bir insan sağlıklı yaşayabilmesi için adam başına düşmesi gereken asgari hava miktarı 11 metreküptür. Bu odalardaki ortalama ise 3 metreküpün altındadır. İşçiler ufak ve havasız odalara hayvan gibi tıkılmakta, neredeyse ayak basacak yer kalmayan odalarda yan yana uyumaktadır. İşte rakamlar: Lincolnshire bölgesinde değişik evlerde 12-15 metrekarelik odalarda yatan işçi sayıları: 8 (3 büyük, 5 çocuk), 7 (4 büyük, 3 çocuk), 9 (5 büyük, 4 çocuk), 8 (5 büyük, 3 çocuk)… (a.g.e. s.846)

     ÇOCUK İŞÇİ İÇİN TABAN YAŞI KAÇTIR? 8?, 6?……3?

     Kapitalizmin çocuk ve kadın emeğine olan açlığını Marx, maddi temelleriyle birlikte açıklar. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte kalifiye (ve çoğunlukla yetişkin erkek) işgücüne ihtiyacı azalan patronlar, kullanılması basit olan makineleri kadın ve çocuklara kullandırtmayı tercih ettiler.

    Sonuçta, Parlamentodan çıkan yasalara rağmen 8, hatta 6 yaşına kadar küçük çocuklar tezgâh başında ömürlerini tükettiler. Birçok fabrikada çocuk işçiler makineyi kullanabilmek için ustabaşları tarafından kucaklanıp tabureye oturtulmak zorundaydı. (a.g.e. s.406) Fiziksel yıpranmanın yanı sıra zihinsel gerilik de bu kuşağı harap etti. Okulda olmaları gereken yılları ekmek kavgası peşinde geçiren bu gençler yapılan ankette “Yaşadığımız ülkenin adı nedir?” “İngiltere neresidir?” “İsa kimdir?”Dört kere dört kaç eder?” sorularına cevap dahi veremediler (a.g.e. s.370)

     Marx, kapitalizmin daha o yıllarda devreye soktuğu “parçalanmış üretim modeli”ni ele aldı, ve evlerde oluşan yan sanayinin örneklerini verdi. Özellikle el hüneri gerektiren ince kumaş ve dantel üretiminde, elleri ufak olduğu için 2,5 yaşında çocukların dahi çalıştırıldığını bizlere aktarmaktadır. Dantel üretiminde ürünün kurumaması için odada şömine yakılamadığını, kışın insanların birbirlerine sokularak nefesleriyle ısındığını ve bu sektörde bu sebeplerden ötürü zatürre ve veremin yaygınlaştığını söyler Marx. (a.g.e. s.598)

    İŞÇİ ANNE ÇOCUĞUNU NİYE ÖLDÜRÜR?

     Marx, İngiltere’nin belli bölgelerinde kadınların geniş tarım alanlarında tarım emekçisi olarak çalıştığını aktarırken, bu bölgelerde iklimin ılıman ve ücretlerin de makul olmasına rağmen çocuk ölümlerinin oranının yüksekliğini fark eder ve bu olayın sebeplerini analiz eder. Ortaya çıkan gerçek oldukça sarsıcıdır: Uzun süre evden uzak kalmak zorunda olan anneler, evde başıboş kalan küçük çocuklarını ucuz afyon türevleriyle (opiate) uyutmayı tercih etmektedir. Bu ilaçlarla çocuk açlığı hissetmemekte, ve annesi dışardayken evde sürekli uyumaktadır. Böyle büyüyen çocuklar, doğal olarak uzun yaşamamaktadır; ancak yaşayanlar ise 10 yaşına vardıklarında yüzleri kırış kırış, zekâ geriliği olan, “kısa boylu ihtiyarlara” dönüşmektedir. Daha da ötesi, Marx, gazete haberlerine dayanarak, işçi anneler arasında (bakamadığı ve bir vicdan azabı haline geldiği için) evladını bilerek aç bırakma ve zehirleme vakalarının da yüksekliğine dikkat çeker (a.g.e. s.521).

     NAMUS, VE İFFET Mİ? ..İŞÇİYE GEREKMEZ…

    19. Yüzyıl İngiliz toplumu “püriten” dediğimiz protestan ahlakına sıkı sıkıya bağlı, kadının namus ve iffeti gibi kavramlara önem veren bir toplumdur. Kendi karısının giyim ve kuşamı için son derece titiz ve “namuslu” olan İngiliz burjuvası, kadın işçileri madene (sıcaklık dolayısıyla) yarı çıplak ve erkek işçilerle birlikte yollamakta tereddüt etmez. İşçi kadının da bir cinsel onur ve ahlak duygusu olabileceğini düşünmeye dahi gerek duymaz. Toplam 10 kişilik 3 ailenin 20 metrekarelik bir odada yatıp kalkması da onların sorunu değildir. Bu yaşam tarzı, işçi aileler içinde ensesti artırmakta, ensest sonucunda hamile kalan işçi kızların büyük kısmı intihar etmektedir (a.g.e. s.842). Fuhuş ise, işçi sınıfını vuran bir diğer toplumsal afettir. Patronlar “esnek çalışma saati” diye 16 saatlik iş günün içine 1’er 2’şer saatlik molalar koyduğunda, kadın işçiler bu boş zamanı kendilerine üç kuruş daha kazandıracak yegâne faaliyet, yani fuhuş için değerlendirmektedir.

2015 SOMA’DAN 1866 LİVERPOOL’A KÖMÜR MADENLERİ:

AYNI ALÇAKLIK, AYNI YÜZSÜZLÜK !..

Marx, “Kapital”de İngiliz sanayisinin motor sektörlerinden biri olan kömür madenlerini özel olarak inceler. Anlattıkları, 2015 Soma faciasına sebep olan duyarsızlığın ve kâr hırsının bire bir aynısıdır ve kapitalizmin ruhunda 150 yıldır hiçbir şeyin değişmediğini ortaya koymaktadır. Sorun bildik sorundur: Maden kazalarında toplu olarak yok olan işçiler, patrondan ek önleyici-kurtarıcı tedbirler için yatırım yapmasını istemektedir. Patronlar uzun süre bu önerilere sağır kalır, bu önerileri yapan işçileri işten attırırlar. Sonunda 1866’da Parlamentodan bir komisyon işçilerle görüşmeye gelir. Burjuva parlamenterlerin işçilere sorduğu sorular, insana tiksinti veren bir ikiyüzlülüğü barındırmaktadır: “Ek yatırım sonucunda ücretlerinizin düşmesine razı gelir misiniz?”; ya da “Madenler için müfettiş tayin edilmesi devletin iş yükünü ve masrafını artırmaz mı?(a.g.e. s.632) İşçilerin cevapları ise son derece nettir ve sadece burjuvaları “insan olmaya” davet etmekten ibarettir. Uzun direniş ve mücadeleler sonucu maden sahipleri zorla da olsa tedbirleri almaya mecbur kalırlar.

ÇALIŞACAĞINA HAPSE GİR, DAHA İYİ!..

Marx, “Kapital”de işçi sınıfının beslenme sorununu da ele alır. İşçilerin ortalama günlük tayınlarındaki protein ve karbonhidrat miktarlarını ve oranlarını titizlikle inceler. Bir şaşırtıcı sonuca daha varır: İşçilerin beslenme seviyesi, sadece ordudaki erlerin değil, hapishanelerdeki mahkumların bile altındadır!.. Çoğu hırsız ve katil olan ve “Majestelerinin” hapishanelerinde yatan mahkumlar, alnının teriyle yaşamaya çalışan işçilerden daha iyi beslenmektedir!.. (a.g.e. s.834) Bunun yanı sıra Marx, işçi sınıfının alım gücüne denk düşen gıdalardaki sahtekarlığı da inceler, ve yoksul mahallelerde satılan ekmek numunelerinin içinden çıkan yabancı maddelerin (toz, kum, şap, tebeşir..) listesini verir. (a.g.e. s.278)

HER ŞEY MÜCADELE İLE KAZANILDI

MÜCADELE OLMAZSA HER ŞEY KAYBEDİLİR!..

Bu resim karşısında “Bunlar eski vahşi kapitalizm dönemine mahsus. Şimdi çok şükür böyle şeyler yok” şeklinde ifade edilecek burjuva “iyimserliği” koca bir tarihi inkâr etmektedir. İşçi sınıfı gerek İngiltere’de, gerekse tüm dünyada bugün bu resimden (nispeten) daha iyi koşullarda yaşıyorsa, bu 100 yıl boyunca on binlerce ölüye, kan ve gözyaşına mal olan çetin mücadeleler sayesindedir. Bu kazanımları tarihte ilk elde eden İngiliz işçi sınıfının dahi, örgütlülüğün zayıfladığı 1980’lerde çok ciddi kazanımlarını Thatcher gericiliğine nasıl kaptırdığı hala hatırlardadır.

Bu açıdan, ekonomi politik, sadece bir formüller, denklemler ve şemalar bilimi değil, sınıf mücadelesinin bilimidir. “Kapital” de sadece saygın bir akademik eser değil, işçi sınıfının Marx’ın kaleminden insanlığa yaptığı bir haykırış ve bir savaş çağrısıdır. “Kapital”deki resim, işçi sınıfının şu şiarının haklılığını ve güncelliğini bir kez daha vurgulamaktadır: “Ya sosyalizm, ya barbarlık!”

ÖNEMLİ BİR NOT:

Geçen yazımızda, işçinin patron ile yaptığı ve işgücünü sattığı sözleşmeyi “iki özgür insan arasında eşit ve meşru bir alışveriş” olarak tanımlamıştık. Bazı arkadaşlar, işçinin “özgür bir insan” olarak tanımlanmasını yanıltıcı olabilecek bir ifade olarak nitelendirdiler. Gerçekten de buradaki “özgürlük” Marksist anlamda özgürlük değil (kapitalizm altında kimsenin Marksist anlamda özgür olmadığı aşikârdır), burjuva hukuku anlamında özgürlüktür. İfade Marx’a aittir: “ (İşçinin işgücünü satabilmesi için –SD), kendi işgücünün, dolayısıyla kendi şahsının özgür sahibi olması gerekir. O ve paranın sahibi pazarda karşılaşırlar ve birbirleriyle meta sahipleri olarak eşitlik temelinde ilişkiye girerler. Aradaki yegane fark birinin satıcı, diğerinin alıcı olmasıdır ve kanun gözünde eşittirler ….. Paranın sermayeye dönüşmesi için, para sahibinin meta pazarında özgür işçiyi müsait bulması gerekir; ve bu işçi çift anlamda özgür olmalıdır: Özgür bir birey olarak iş gücüne kendi öz malı olarak sahip olmalı, ve satacak başka hiçbir malı olmayıp onlardan azade olması gerekmektedir” (Kapital, İngilizce baskı, s. 271 – 272).

Burada Marx’ın kastettiği, işçinin silah zoruyla çalıştırılan köle, ya da derebeyinin kendi malı gibi alıp sattığı bir serf değil, burjuva hukukuna göre özgür bir vatandaş olduğudur. Sömürü ise hukuk dışı yöntemlerle ya da zor kullanımı ile gerçekleşen bir olay değil, vücudu üzerinde kimsenin tasarruf hakkına sahip olmadığı (bu anlamda “özgür”) işçinin, gerçekleştirdiği meşru bir alışverişin sonucudur. Dolayısıyla sömürü, burjuva hukukundan hareketle eleştirilecek bir olgu değil, bir sistem ve üretim biçimi sorunudur.

TEILEN