EMPERYALİZM, KAPİTALİZMİN EN ÜST AŞAMASI

35

      Sinan Dervişoğlu

     Eğitim dizimizin bu bölümünde, kapitalizmin ekonomi politiğinin tamamlayıcı parçası olan Lenin’in emperyalizm teorisini ele alacağız. Konu günümüzde de, hem dünya komünist hareketinin, hem de tüm ilerici ve demokratik hareketlerin ana gündem maddelerinden biri olarak büyük önem taşımaktadır

     LENİN’E KADAR EMPERYALİZM:

     SAVAŞÇI, İŞGALCİ DIŞ POLİTİKA

     19.yüzyılda tarihsel bir olgu olarak ortaya çıkan emperyalizm, arkasında 400 yıllık bir işgalci ve sömürgeci mirası taşımaktadır ve onun birikimi üzerinde yükselmektedir. 15. Yüzyılda Amerika’nın ve Hindistan yolunun keşfi, Avrupalı krallıkların bu ülkelere karşı izleyeceği işgal ve yağma politikalarının önünü açtı. Amaç, başta altın olmak üzere bu ülkelerin yeraltı kaynaklarına zorla el koymak ve ülkeye geri getirmekti. İspanyollar ve Portekizliler Güney Amerika’yı, İngilizler ve Fransızlar Kuzey Amerika’yı, Hollandalılar Endonezya’yı, gene İngilizler Hindistan’ı sömürgeleştirdiler. Altın, gümüş, bakır, kauçuk, mısır, tütün, kahve, şeker kamışı gibi ürünler insafsızca yağmalanmakla kalmadı, Avrupa’lı sömürgeciler 300 yıl sürecek utanç verici bir ticaretten, köle ticaretinden de akıl almaz paralar kazandılar. Marx “Kapital”de, bugün bir sanayi kenti olarak ün yapmış Liverpool’un ilk zenginlik kaynağının 17. yüzyıldaki köle ticareti olduğunu belirtmiş, öte yandan bu kanlı yağmanın aynı zamanda kapitalizmin ilkel birikiminin, yani işçilere ve makinalara yatırım yapmak için gerekli ilk sermayenin de ana kaynaklarından biri olduğunu göstermiştir. Önceleri hammadde ithali ile başlayan sömürgecilik, daha sonra mal ihracına yönelmiş, bu fakir ülkeler Avrupalı sömürgecilerin ürettikleri malları satarak kâr sağladıkları birer pazar haline gelmiştir. Hindistan ulusal kurtuluş hareketinin ilerici önderi Nehru, ünlü Hint kumaşlarından çok daha kalitesiz olan İngiliz tekstil ürünlerinin zorla Hindistan’a empoze edildiğini, yerel endüstrilerin yenilenmesinin sömürgeci yönetim yoluyla (idari ve askeri yöntemlerle) engellenerek İngiliz kumaşlarının neredeyse zorla Hint halkına dayatıldığını, bunun sonunda 10 milyona yakın Hintlinin açlıktan öldüğünü, sonuçta İngilizlerin o meşhur “sanayi devrim”lerini Hint halkının kanı ve gözyaşlarıyla finanse ettiklerini anlatmaktadır.

                                                 

     LENİN’İN ÇIĞIR AÇAN EMPERYALİZM TAHLİLİ

  19.yüzyılın ikinci yarısına varıldığında Avrupa’daki Marksist partiler, kendi ülkelerindeki kapitalizme karşı savaşırken emperyalizmi sadece “hegemonyacı dış politika” seviyesinde kavradılar. Genel olarak barışı ve özgürlüğü savundukları için işgalci politikaları eleştirmekle birlikte bu meseleyi ana gündem maddesi haline getirmediler; hatta bu partilerin üyelerinin bir kısmı Avrupa ülkelerinin bu geri kalmış ülkelere “medeniyet götürdüğünü” dahi düşündüler. Rusya’lı bir devrimci Marksist olarak Lenin, kapitalizmin sadece metropol ülkelerdeki işçi-patron çatışmasından ibaret olmayıp bir dünya sistemi haline geldiğini, eski sömürgecilikten devralınan askeri-siyasi aygıtın bugün kapitalizmle bütünleştiğini, dünyada sürmekte olan işgal ve “nüfuz bölgesi” savaşlarının özünde kapitalizmin kâr hırsından kaynaklandığını ve bunlara karşı (ve sömürge halklarının özgürlüğü için) mücadele etmenin kapitalizme karşı mücadelenin ayrılmaz parçası olduğunu ortaya koydu.

     Tıpkı burjuva ekonomi-politikçilerinin eserlerinden yararlanarak devrimci sonuçlar çıkaran ustası Marx gibi, Lenin de emperyalizm tahlilinde Avusturyalı bir sol sosyal-demokrat olan Rudolf Hilferding’in analizlerinden yararlandı; ancak bunları daha da ileri götürerek önemli siyasi sonuçlar çıkardı. Lenin’in emperyalizm tahlilinin ana hatları şunlardır:

  1. Metropollerde (zengin kapitalist ülkelerde) sermaye olağanüstü derecede yoğunlaşmakta ve tekelleşme belirleyici olmaktadır. Emperyalizm, tekelci kapitalizmdir.

  2. Bu tekelleşme sürecinde banka (finans) sermayesi ve sanayi sermayesi bütünleşmekte, bu bütünleşmede banka sermayesi etkin ve belirleyici rol oynamaktadır.

  3. Mal (meta) ihracına dayanan eski sömürgecilikten farklı olarak emperyalizm sermaye ihracına, az gelişmiş ülkelere kapitalist yatırımlar yaparak kârlarını artırma yoluna gitmektedir.

  4. Tekeller devletle de bütünleşmekte, baskıcı-militarist aygıt daha da pekişmektedir. Amaç sömürgeleri silah zoruyla baskı altında tutmak ve ülke içinde işçi hareketine karşı burjuva devleti korumaktır. Bu anlamda tekeller demokrasinin inkârıdır.

  5. Bu askerileşme, burjuvazilerin dünyadaki pazarlardan pay koparma arzusuyla birleştiğinde savaşlar kaçınılmaz olmaktadır. Emperyalizm savaş demektir.

  6. Baskıyı ve savaşı körükleyen emperyalizm, kapitalizmin 18.yüzyılda sahip olduğu tüm demokratik ve ilerici potansiyellerini yitirdiği bir aşamadır ve bu anlamda can çekişen kapitalizmdir. Bu yönüyle de proleter devrimlerinin arifesidir.

     EMPERYALİZM VE MARKSİST HAREKET

   Lenin’in emperyalizm tahlili, kendi dönemindeki Marksistler tarafından net bir biçimde algılanmadı. Kendi ülkelerindeki kapitalizmin sömürgeler sayesinde ayakta durduğunu kavramayan bir kısım Avrupa’lı Marksist, Cezayir’in, Hindistan’ın, Hindiçini’nin, Balkanların emperyalistlerce yağmalanması karşısında sessiz ve pasif kaldılar. Bu tehlikeli kayıtsızlık, 1.Dünya Savaşı başladığında, otomatik olarak “diğer kapitalist ülkelere karşı kendi kapitalist hükümetini destekleme” şeklinde bir ihanete dönüştü ve bu politik facia, 2.Enternasyonal’in çöküşünü getirdi. Emperyalizm konusunda net olan Lenin ve Bolşevikler ise, Çarlık emperyalizminin Kafkasya, Polonya, Orta Asya, ve Ortadoğu halklarına karşı izlediği saldırgan ve baskıcı politikayı başından beri reddetmiş devrimciler olarak bu sınavdan alınlarının akıyla çıktılar ve emperyalist savaşı lanetleyen tek Marksist parti oldular. 1917 Ekim Devrimi ile sağladıkları başarı, onların bu konudaki devrimci yaklaşımlarının tüm dünyada yaygınlık kazanmasını sağladı.

Bu dönemde, ihanet etmiş 2.Enternasyonal’in önde gelen teorisyeni Karl Kautsky, emperyalizmin “ilerici bir rol oynayabileceğini” iddia etmiştir. Kautsky’ye göre tekelci kapitalizm olan emperyalizm, kapitalizmin üretimdeki anarşisini ortadan kaldırabilir, ona “planlı” bir karakter kazandırabilir ve emperyalizm dünya çapında bir “süper emperyalizm” olarak egemen olursa, kapitalizmin anarşik karakterini ortadan kaldırarak sosyalizme yumuşak ve sancısız bir geçiş sağlayabilir. Özünde 2.Enternasyonal’in emperyalizme verdiği tavizin ideolojik kılıfı olan bu “süper emperyalizm” teorisini, Lenin “süper saçmalık” olarak nitelendirmiştir.

     LENİN’İN HAKLI ÇIKAN ÖNGÖRÜLERİ: ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞLARI

     Lenin’in emperyalizm teorisinin en önemli politik sonucu, kapitalizme karşı mücadele eden işçi sınıfının en büyük müttefikinin, emperyalizme karşı savaşan ezilen halklar olduğu gerçeğidir. Bu temel ilke etrafında kurulan Komünist Enternasyonal (Komintern) o güne kadar sadece Avrupa’da yaygınlık taşıyan Marksist düşünceyi tüm dünyaya yaymış, Marksist düşünce komünist partiler aracılığıyla Çin, Hindistan, Vietnam, Latin Amerika ve Balkanlarda muazzam bir atılım gerçekleştirmiştir. 20. Yüzyılda Çin’de Vietnam’da ve Latin Amerika’da gerçekleşen ulusal kurtuluş hareketleri kapitalizme büyük bir darbe vurmuş, dünyadaki tüm devrimci işçi hareketi bu hareketleri kayıtsız şartsız desteklemiştir. Günümüzde de Filistin’de, Kürdistan’da, ve Latin Amerika’da emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı yükselen devrimci halk hareketleri, işçi sınıfının en önemli müttefiki olmaya devam etmektedir.

     BANKA SERMAYESİ: HAYALİ “PARA”

   Lenin’in ikinci dahiyane tespiti, çağdaş kapitalizmde banka sermayesinin sahip olduğu belirleyici roldür. Günümüzde sanayi ve bilişim üretimi yapan en büyük şirketler dahi (General Motors, Microsoft, Exxon, ..vs) aslında sahibi dahi bilinmeyen dev finans yatırımcılarının mülkiyeti ve kontrolü altındadır. Finans sermayesinin “paradan para kazanma” alışkanlığı en son dünyayı sarsan emlak (mortgage) krizinde bir çılgınlık noktasına varmıştır. Örneğin değeri 100.000 dolar olan bir evin satışı etrafında borç, faiz, sigorta fonu, hedge fund (emeklilik fonları ile borç hissesi alınması) gibi karmaşık finansal tekniklerle 1 milyon dolara yakın suni ve hayali bir para hareketi yaratılmıştır. Dünyada şu anda borsa ve bu tür işlemlerle dolaşımda olan para miktarı, dünyadaki tüm metaların değerinin 10 katından fazladır; doğaldır ki bu paranın maddi bir gerçekliği yoktur. Ancak bu hayali paraların ödemesi “hayali” değil “gerçek” olmakta, milyonlarca emekçi bunlarla borçlanmakta, şirketler batmakta, insanlar işsiz kalmakta ve evlerinden atılmaktadır. İngiliz Kilisesinin lideri olan Canterbury başpiskoposu, “hayali para dolaşımı ve finans oligarşisinin egemenliğinin dünyayı tehdit ettiğini, tarihin Marx’ı haklı çıkardığını” söylemiştir. Aslında başpiskoposunun teşekkür etmesi gereken kişi, bu belayı yıllar önce haber veren Lenin’dir!..

     MİLİTARİST POLİS DEVLETİ

   Günümüzde emperyalist devletler, silahlanmaya ve askeri-istihbarat aygıtına trilyonlarca dolar harcamaktadır. Silaha harcanan paranın çok cüzi bir kısmı ile tüm Afrika’nın açlık sorununu çözmek mümkündür. 1968’de Vietnam savaşına karşı çıkan ABD’li ilericilerin sloganı hala hatırlardadır:” Vietnam’a attığımız bombaların parasıyla milyonlarca Vietnam’lının her birini yeni ve pırıl pırıl bir ev sahibi yapabilirdik!”. Tekellerin kazandıkları muazzam kârlar, öte yandan devletin denetim ve baskı aygıtlarını daha da pekiştirmek için kullanılmaktadır. Uydular, uzaydan bir insanın yakasındaki rozetin dahi resmini çekebilmekte, cep telefonları ile herkesin konuşmaları ve yeri tespit edilmekte, bir saç kılından insanın kimliği anlaşılmakta, dünyadaki tüm mail trafiği ABD ve İngiltere’deki belli “merkezlerde” (Echelon projesi) filtreden geçirilerek olası saldırılar analiz edilmektedir. Gerici yazar George Orwell’ın sözüm ona komünizmi eleştirmek için yazdığı “1984” eserindeki baskı devletini, bugün kapitalizm Orwell’ın öngörülerinin de ötesinde kurmuş durumdadır.

      YENİ KAUTSKY’CİLİK: GLOBALİZM ÖVGÜSÜ

 

Emperyalizmin bu gerici ve yıkıcı karakterine rağmen, günümüzde kimi “düşünürler” emperyalizmi sorgulamak yerine onu “verili durum” ve “insanlığın doğal ortamı” olarak ele alıp, ilerici mücadeleyi bu sözde “gerçeği” baz alarak yürütmeyi önermektedir. Negri’nin “İmparatorluk” adlı eseri ve yeni “globalizm” söylemleri bu mantığın ürünleridir. Buna göre (emperyalizm kelimesi yerine kullanılan) globalizm halkları kaynaştırmakta, ortak tüketim ve demokrasi standartlarını yaygınlaştırmaktadır; bu yüzden de globalizme, yani dünyanın tek ve büyük bir emperyalist pazar haline gelmesine karşı çıkmak yerine ondan demokrasi ve daha iyi tüketim koşulları için yararlanmak gerekir.

Bu mantık yıllar önce emperyalizmin kuyrukçuluğunu yapan, ona “ilerici” nitelikler atfeden Kautsky’ci mantığın günümüzdeki uzantılarıdır. Globalizm adı verilen şey, emperyalizmin yoz ve sığ tüketim kültürünün yaygınlaştırılması, dünyadaki onlarca halkın ulusal renklerindeki zenginliğin yok edilerek geri bir kozmopolitizmin (aslında Amerikanlaşmanın) egemen kılınması, ve dünyanın büyük bir AVM haline getirilmesinden başka bir şey değildir. Globalizmin “demokrasiyi güçlendireceği” ise sadece liberal bir palavradır. Irak, Suriye, Mısır ve Libya’da globalizmin getirdiği “demokrasi” herkesçe bilinmektedir.

Bu sözde “ilerici” düşünürler, globalizmi “Marx zamanında söz konusu olmayan yepyeni bir olgu” olarak ortaya koyup, bu gerekçeyle de geleneksel sınıf mücadelesi söylemlerinin geçerli olamayacağını iddia etmektedir. Bu tespit, cahillik değilse büyük bir yalandır. Marx, gerek “Manifesto”da, gerekse “Kapital”de, sermayenin uluslararasılaşarak sınırları aştığını, ülke duvarlarını yıktığını, ve dünyayı büyük bir pazara çevirdiğini defalarca belirtmiştir. Başka bir deyişle bugün globalizm denen olgunun özü kapitalizmdir ve kapitalizmin bu yönde sahip olduğu güçlü dinamik ta 1800’lerden beri Marksizm tarafından bilinen ve ortaya konmuş bir olgudur.

Çarpıtmanın ikinci adımı, “globalizm”i kapitalizmden kopardıktan sonra, “klasik anti-kapitalist mücadele yaklaşımlarını” yanı sınıf mücadelesini inkar ederek ya da ikinci plana iterek, “global sorunlar” adı altında ekoloji, kadın, etnik kimlikler meselesini sınıf mücadelesinden koparıp öne çıkarmaktır ki, bu çarpık yaklaşımların geçersizliğini önceki yazılarımızda geniş ölçüde ele almıştık. Bütün bu mücadeleler, önemli ve değerli olmakla birlikte sınıf mücadelesi ekseninde ele alınmak zorundadır. Öte yandan her anti-kapitalist mücadele, taşıdığı uluslararası boyutun yanı sıra, yerel / ulusal planlarda da ciddiyetle ele alınmak durumundadır.

Lenin’in emperyalizm konusundaki teorik çalışması, günümüze koşullarına göre geliştirilmeye açık olmakla birlikte, temel yaklaşımları açısından geçerliliğini korumakta, tüm dünyada komünistlerin sağlam bir politik duruş sergilemesi için zorunlu olan teorik temellerden biri olmaya devam etmektedir.

TEILEN