DEVRİMLER ÇAĞININ ŞAFAĞI: 1789 BÜYÜK FRANSIZI DEVRİMİ

26

Sinan Dervişoğlu.

Bu yazımızda, geçtiğimiz günlerde, 14 Temmuz’da 227. Yıldönümünü kutladığımız Büyük Fransız Devrimi’nden bahsetmek istiyoruz. 1789 Büyük Fransız Devrimi, sadece demokrasi, parlamento, insan hakları gibi temel konularda bir çığır açtığı için değil, aynı zamanda sol düşüncenin, sosyalist fikirlerin de ilk olarak filizlendiği bir olay olduğu için tüm ilericileri ve devrimcileri yakından ilgilendirmektedir.

1789 ÖNCESİ BURJUVA DEVRİMLER

1789 Fransız Devrimi, tarihteki ilk burjuva devrim değildir. 1640’da İngiltere’de Cromwell, orta büyüklükteki toprak sahiplerine ve şehirlerin emekçi ve burjuvalarına dayanarak krallığı yıkmış, kral 10.Charles’ı idam ettirmiş ve Avrupa’da yakın çağların ilk Cumhuriyetini kurmuştur. Öldükten sonra krallık yeniden restore edilmişse de, asla eski gücüne kavuşamamış, temsil gücü giderek büyüyen bir Parlamentonun varlığı, büyük devrimci Cromwell’in dönüşümleri sayesinde İngiliz siyasetinin temel unsuru haline gelmiştir.

Aynı şekilde 1776’da, Kuzey Amerika’daki İngiliz kolonileri, krallığa isyan ederek ülkelerindeki İngiliz ordularını kovmuş, B.Franklin ve T.Jefferson gibi Avrupa Aydınlanması’ndan esinlenmiş Cumhuriyetçi önderler, yakın çağların ilk kalıcı Cumhuriyeti olan ABD’yi kurmuştur.

Ancak İngiliz Cumhuriyeti’nin kısa ömürlü olması, ABD’nin ise deniz aşırı bir ülkede kurulması sonucu, bu iki deneyin etkisi sınırlı olmuştur. 18.yüzyılın sonunda dünyada ekonomik ve kültürel yaşamının merkezi olan Avrupa’yı kökünden sarsacak olan ise, Fransız İhtilali olmuştur.

DEVRİMİN İDEOLOJİK HAZIRLANIŞI

Lenin “Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz” demişti. Bu temel önerme, yalnızca sosyalist pratik için değil, tüm devrimci pratikler için geçerlidir. Nitekim Fransız Devrimi, sadece halkın sefaleti arttığı için değil, yeni bir toplumsal düzenin gerekli ve mümkün olduğunu ortaya koyan uzun ve değerli bir teorik çalışmanın, gerek devrimci kadrolar, gerekse halk yığınları tarafından kabul edilmesiyle mümkün hale gelmiştir.

Politika’nın geçmiş sayılarında, Avrupa’daki “Aydınlanma” hareketinin insanlığa (özellikle felsefi düşünceye) ne denli önemli katkılar yaptığından bahsetmiştik. İngiltere’de John Locke ve David Hume, Amerika’da Thomas Paine ve Benjamin Franklin, Fransa’da ise Diderot, Voltaire ve Jean Jacques Rousseau, özgürlük, eşitlik, insan hakları, demokrasinin gerekliliği gibi konularda çağlarını aydınlatan önemli eserler verdiler. Bunlardan özellikle Diderot, özgürlüğün ve insan haklarının, sadece “Avrupalı beyaz adam”ı değil, o sıralarda sömürgeciliğin boyunduruğu altında inleyen Güney Amerika ve Afrika halklarını da kapsaması gerektiğini savunarak bir anlamda çağının ötesine geçti.

Burada Fransız Devrimini derinden etkileyen 2 isimden özellikle bahsetmek gerekir: Voltaire ve Rousseau. Voltaire insan haklarını ve özellikle düşünce özgürlüğünü kararlılıkla savunmasına rağmen, bilinçli olarak burjuva bir çerçevede kalmış, aşağı tabakaların isyanını da engellenmesi gereken bir olgu olarak görmüştür. “Tanrı olmasaydı bile onu (halkı kontrol edebilmek için – SD) yaratmak gerekirdi” sözü, bu mantığın en özlü ifadesidir. Buna karşılık Rousseau, çağını aşan çok daha radikal bir konumda yer almıştır. “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı” adlı ünlü eserinde, eşitsizliğin, savaşların, ve insan ruhundaki bozulmanın yegane sebebi olarak bir tek olguya işaret emiştir: Özel mülkiyet!. Şunu demiştir Rousseau: “Şayet, tarihte ilk defa bir toprak parçasını çitle çevirip “burası benimdir” diyen birini başka bir şahıs engellemeyi başarsaydı, insanlığı bugüne kadar çektiği bütün acılardan kurtarmış olurdu

Rousseau elbette ki bir sosyalist değildi. Ancak Marx onu “hayatı boyunca burjuvaziyle uzlaşmamış bir düşünür” olarak selamlamış, onun bu eşitlikçi görüşleri geniş yığınları devrimci mücadeleye çekmekte herkesten daha fazla etkili olmuştur.

DEVRİM, İÇ SAVAŞ, DIŞ MÜDAHALE

VE FRANSIZ HALKININ DESTANI

14 Temmuz 1789’da sefalet ve zulme “yeter” diyen Paris halkı, zulmün simgesi olan Bastille hapishanesine yürüyerek ele geçirmiş ve zindanları boşaltmıştır. O dönemin Parlamentosu olan Etats-Generaux iktidarı üstlenmiş; kral ve ailesi gözaltına alınmıştır.

Ancak, sıranın kendilerine geleceğini bilen Avrupa gericiliği, başta Avusturya, Prusya ve İngiltere krallıkları olmak üzere Fransa’nın yeni yönetimine bir ültimatom vermiş, “kral yeniden tahta geçirilmediği takdirde Fransa’nın istila edileceği”ni bildirmiş ve kuzey sınırından geçerek fiilen Fransa’yı işgale başlamışlardır. Kuzeybatıdaki Brötanya bölgesinde aşırı dindar ve gerici köylülük, kralı desteklemek için bir isyan başlatmış, İngilizler, güney Fransa’daki en önemli liman olan Toulon’u işgal etmiştir. Ülke iç gericilik ve dış müdahale ile parça parça olmuştur.

Tam bu noktada, devrim yapan Paris halkı, insanlığa örnek olacak bir kararlılıkla “ya tüm bu düşmanları ezeceğiz, ya da hepimiz bu savaşta öleceğiz” diyerek muazzam bir devrimci atılım yapmış, ve bu atılım dünyayı kökünden sarsmıştır. Gevşek bir meclis olan Etats-Generaux feshedilerek gerçek bir Devrim Meclisi olan Konvansiyon kurulmuş, onun başına tüm devrimci seferberliği yürütecek olan tam yetkili Kamu Selamet Komitesi konulmuş, geçmişle gemileri yakmak için Kral ve Kraliçe idam edilmiştir. Eski düzenin sembolü olan derebeyi şatoları yıkılmış, yağmalanmış, kiliseler yakılmış, soylular ve üst düzey kilise görevlileri infaz edilmiştir. Cephedeki savaşa katılmak için 9 yaşındaki çocuklar dahil yüzbinlerce gönüllü seferber olmuş, evlerde kullanılmayan tüm metal kapkaçak kılıç ve mermi yapabilmek için eritilmiş, ev kadınları ve yaşlılar dahi kılıç kuşanarak gericiliğe karşı savaşa atılmıştır. O dönemin şiirleri, ve (başta bugünkü Fransa’nın milli marşı olan Marseillaise olmak üzere) şarkıları, mücadeleye atılmış halkın gözü karalığını ve ölümüne kararlılığını yansıtmaktadır. Öyle ki, Cumhuriyetin sembolü olan “Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik” sloganı ilk başlarda “Özgürlük-Eşitlik ya da Ölüm! ” olarak kullanılmıştır.

YÜZYILLAR BOYU EZİLMİŞ HALKIN GAZABI:

DEVRİMCİ TERÖR

1789, çağımızın sosyalist devrimlerinden 100 yılı aşkın bir süre önce gerçekleşmiştir; dolayısıyla egemen olan insan malzemesi daha kaba ve sert, acıma hissi ise daha zayıftır. Devrim, kendi düşmanlarına karşı merhamet göstermeden savaşmıştır. Devrim ordusu, Katolik yobazlığın ve kralcılığın egemen olduğu Brötanya’da, Cumhuriyet’e karşı gerilla savaşı veren gerici köylülüğü ve onları destekleyen herkesi, yaş ve cins ayırt etmeden kitleler halinde yok etmiş, Brötanya’nın üzerinden silindir gibi geçmiştir. Güneyde Lyon kentinde toplu halde katledilen gericilerin cesetleri ibret ve düşmanlara bir mesaj olsun diye Rhone nehrine atılmış, bu nehir kralcıların işgalindeki Toulon’a vardığında su yüzündeki sayısız başsız ceset, kralcıları ve İngilizleri korkudan titretmiş, morallerini bozmuştur. Doğal olarak Toulon, kısa süre sonra devrim tarafından kurtarılacaktır.

Engels daha sonraları devrimci terörün kimi aşırılıklarının devrime zarar verdiğini ifade etse de, “Tarihte Zorun Rolü” adlı eserinde , “şiddet yeni topluma gebe her eski toplumun ebesidir” formülüne uygun olarak terörün devrimci mücadeledeki yerini doğru bir biçime belirlemiştir. 1789’un terörü, yüzyıllar boyu soylular ve kilise tarafından insanlık dışı uygulamalarla ezilmiş olan bir halkın patlayan gazabı, zincirlerinden boşalmış ve kontrol edilemeyen öfkesidir.

JAKOBENLER: İNSANLIĞIN YÜZ AKI

Devrimci savaşın zirvesi olan 1793’de Fransa halkına önderlik edenler idealist, sonsuz kararlı, devrimci heyecan ve enerjiyle dolu genç kadrolar olan Jakobenlerdi. Bunlar kültürlü, insanlar arasında eşitlik idealine sonuna kadar bağlı, çoğu son derece sade ve mütevazı bir hayat süren ve yoksul halkın taleplerini hep başa koydukları için onlar tarafından tapılırcasına sevilen devrimcilerdi. Liderleri Robespierre, sade yaşantısı ve ilkelere sarsılmaz bağlılığı dolayısıyla (bozulmaz, yoldan çıkarılamaz anlamında) “Incorruptible” olarak adlandırıldı. Yoldaşı Saint-Just, 23 yaşında Fransa Devrim orduları başkomutanı olacak kadar yetenekli ve gözüpek bir gençti. Konvansiyon’daki tartışmalarda “şartların zor olduğunu” söyleyen bir vekile şu tarihi cevabı vermişti: ”Şartlar, sadece mezar karşısında geri basanlar için zordur”. Bir diğer Jakoben önder Marat, Paris yoksul semtleri tarafından “Halkın Dostu” olarak adlandırılmıştı. Devrimci bir profil olarak Jakobenlerin tarihte bıraktığı iz öylesine canlıdır ki, yıllar sonra Lenin, kendi tanımladığı partinin üyesini “işçi sınıfının, fabrikaların Jakobeni” olarak ifade edecektir.

Jakobenler birer sosyalist değildi. Ancak halka bağlı, onla birlikte hareket eden, onun politik eylemliliğini başa koyan ve bu yönleriyle sosyalistlere örnek olan devrimcilerdi. 1980 sonrası Türkiye’de düşünsel hayattaki çürüme sonucunda, jakobenizmi bir olumsuzluk, hatta bir hakaret olarak kullanan sahtekarlara tanık olduk. Birtakım “liberaller” ve onların yardakçısı olan siyasi İslamcılar, “Kemalizm de bir tür jakobenizmdir” kurnazlığıyla bu soylu kavrama karşı savaş açtılar. Halka tepeden bakan ve her eylemiyle onu ezmiş olan Kemalizmle, her zaman halkla omuz omuza savaşmış Jakobenleri aynı kefeye koymak, neredeyse halka baskı yapan herkesi “jakoben” diye damgalamak sadece akıl almaz bir cahillik ve aptallık değil, aynı zamanda devrimciliği gözden düşürmeyi amaçlayan entelektüel bir soysuzluktur. Sol saflara da sızmış olan bu liberal çürümeyi bertaraf etmek, hala önümüzde bir görev olarak durmaktadır.

DEVRİMİN GERİLEMESİ VE TASFİYE

Devrimi yapan, ve soyluluk ve kilisenin ardından Üçüncü Sınıf (Tiers-Etat) olarak adlandırılan halk bloku, burjuvalardan ve kentlerle kırların yoksullarından oluşuyordu. Doğal olarak bu blok içinde çatlamalar başladı. Feodalitenin tasfiyesi gerçekleştiği ve kendi özgürlüğü garanti altına alındığı için burjuvazi, devrimin hedefine ulaştığını düşünüyor, hala sürmekte olan “eşitlik” talebi kendisine zarar vereceği için devrimin “durmasını” istiyordu. Halkın eşitlik talebine sonuna kadar bağlı olan Jakobenler ise, sahip oldukları kitle tabanına rağmen, yeni bir ekonomik düzenin, bir üretim biçiminin objektif koşulları oluşmadığı için bir alternatif sunamadılar. Aslında çaresizdiler ve yükselen burjuvaziye ayak bağı oldular. 1794 yılında bir darbeyle Robespierre ve arkadaşları tutuklandılar ve idam edildiler. Devrim, burjuvazinin kazanımlarını sağlamlaştırmayı başa koyan bir rotaya girdi. Ancak feodal Avrupa’nın baskısı ve tehdidi hala sürüyordu. 1799 yılında bir askeri darbe yapan general Napolyon Bonapart, tüm Avrupa’ya savaş açtı. Cumhuriyeti feshedip kendini İmparator ilan etmesine rağmen Napolyon dönemi, devrimin halkçı ve eşitlikçi kazanımlarının gerilediği, ancak burjuva kazanımlarının, yani sanayi ve bilimin gelişmesi, kilisenin etkisinin azaltılması, feodal ayrıcalıkların yıkılması, Anayasaya dayalı bir kanun devleti kurulması gibi hedeflerin tüm Avrupa’ya yayıldığı bir dönem oldu. Fransız Devriminin rüzgarını ve Avrupa’daki yerel burjuva devrimci güçlerin desteğini arkasına alan Napolyon, yaşlı kıtanın yarısından fazlasını işgal etmeyi başardı ve bugünkü modern, burjuva Avrupa’nın temellerini attı.

YENİ HEDEF: SOSYAL CUMHURİYET

Fransız devriminin ana kolu Napolyon’la burjuva bir doğrultuda ilerlerken, bir diğer kolu farklı bir tarafa yöneldi. Jakobenizmin yenilgisi sonucunda, eşitlik idealine bağlı olan devrimciler şu gerçekle karşı karşıya kaldılar: “Bizi ezen soyluları yok ettik, onların yerini zenginler aldı. Bunlar da kendi çıkarlarını korumak için eski zorbalar gibi hareket ediyorlar. Eşitlik istedik, eşitsizlik ve gelir uçurumu neredeyse eski düzene yaklaşır hale geldi. Dolayısıyla sorun sadece “özgürlük” değil, toplumsal adaleti sağlayacak, zenginlikleri eşit paylaştıracak bir düzen kurmaktır. Sadece “Cumhuriyet” sloganı bu hedefi ifade etmemektedir. Yeni bir cumhuriyet, bir “Sosyal Cumhuriyet” kurulmalıdır

Bu hedefle harekete geçen ve örgütlenen Babeuf ve arkadaşları, 1797 yılında tutuklandılar ve idam edildiler. Ancak “Sosyal cumhuriyet” ideali, ufak ufak büyüyen bir alev gibi yoksulların ve emekçilerin arasında yayılmaya başladı. Napolyon savaşlarının kargaşası bitip düzen istikrar kazandığında, ve emekçiler “Fransız devrimini biz başlattık, sonunda biz ne kazandık?” sorusunu sorduğunda, “Sosyal Cumhuriyet” milyonların özlemlerini ifade eden bir şiar haline geldi. Bu şiarı savunanlar için Fransızların o dönem icat ettiği siyasi deyim ise, bugün yüz milyonların kalbinde insanlığın en yüce idealini ifade etmeye devam etmektedir: Sosyal’ci, yani Sosyalist ! Daha sonra Marksizmin 3 bileşeninden biri olacak ve ona siyasi kimliğini kazandıracak olan Fransız sosyalizminin kaynağı işte bu olmuştur.

1789 PARİS’TEN 2015 SURUÇ’A

1789’da Fransız halkı, yüzyıllar süren zulme ve karanlığa karşı bir volkan gibi patladı ve insanlığı kökünden sarstı. 2015 Türkiye’sinde ise bizler, 200 yıldır süren bir karanlığı hala yaşamaya devam ediyoruz. 19. Yüzyılda Avrupa emperyalizminin ve feodal gericiliğin yol açtığı sürgünleri, katliamları ve işgalleri, 20 yüzyılda ise buna ek olarak kapitalizmin, onu bekçi köpeği faşizmin ve şovenizmin zulmünü yaşadık, yaşıyoruz. Geçtiğimiz günlerde Suruç’ta kaybettiğimiz 30 pırıl pırıl kardeşimiz, Mustafa Suphi’lerle başlayan, 12 Mart, Kahramanmaraş, Çorum, Bahçelievler’le devam eden, 1980 Diyarbakır cehennemi ve Madımak, ve yakılan 3000 köy ile süregelen bir zulüm halkasının son zinciri oldu; zincirin bununla bitmeyeceği de ortadadır. Düşmanlar da bellidir: Askeri faşistler ve derin devlet, sivil faşistler, İslamcı yobazlar, ISID’çı katiller, kan emici tekelci burjuvazi, ABD emperyalistleri, ulusalcı ve liberal soytarılar, hırsız ve doymak bilmez politikacılar, gözü dönmüşçesine doğayı katleden zenginler, yalan makinesi medyacılar, işbirlikçiler, her boydan ve soydan ruhunu satmış hainler… İnsanı derinden üzen, sarsan ve umutsuzluğa sevk eden bu olgular karşısında bir devrimciyi sadece 2 şey ayakta tutar: Birincisi, ilerde kurulacak güzel günlerin içimizde şimdiden yarattığı sevinçtir. İkincisi ise bütün bu alçaklıkların hesabının sorulacağı, öfkemizin 1793’deki gibi bir ölüm kasırgası olarak, bir demir ve ateş tufanı biçiminde düşmanların üzerinde gürleyeceği günlere olan sarsılmaz inancımızdır. Fransız halkı 1789’da bunu başardı ve feodalitenin kökünü kazıdı. Türkiye halkları da bunu başarmak, bu topraklardan her türlü gericiliğin kökünü kazımak, ülkeyi zehirleyen tüm kirli kanı vücuttan akıtmak, gericilik mikrobunun beslediği tüm iltihaplı yaraları ateşle dağlamak zorundadır. Hiçbir devrimci bu umudundan, bu inancından dolayı utanmamalı, aksine onu diri tutmalı, beslemeli, güçlendirmeli ve yaymalıdır. İşte bu inançladır ki, 1789’da insanlığa bu umudu kazandıran, ona örnek olan kahraman Fransız halkını ve onun yiğit önderleri olan Jakobenleri sevgiyle anıyor, onların değerli anısı önünde bir kez daha saygıyla eğiliyoruz.

TEILEN