ÇİN DEVRİMİ ÜZERİNE – 2 DEVRİM SONRASI ÇİN’DEKİ GELİŞMELER SOSYALİZMİN İLK YILLARI

25

Sinan Dervişoğlu

     İktidara geçen ÇKP, en büyük yardımı Sovyetler Birliği’nden aldı. Toprak reformu ilan edildi ve sanayileşme yönünde önemli adımlar atıldı. Koşulların çok farklı olduğu Çin’de, sosyalizmin kuruluşu için SSCB’den farklı bir yol izlemesi gerekli olan komünistler, bir dizi farklı politika geliştirdiler. Demokrat aydınları kazanmak ve entelektüel gelişimi teşvik etmek için “Yüz Çiçek Açsın, Yüz Fikir Tartışsın” kampanyası başlattılar. Sonra Mao, tarımsal yapıya zarar vermeden sanayiyi geliştirmek için “İleriye Doğru Büyük Atılım” kampanyasını başlattı ve köylerde kurulan küçük sanayi tesisleri ile sanayileşmeyi savundu. Bu süreç başarısızlıkla sonuçlandı ve Mao’nu parti içindeki prestijine darbe vurdu. 1961’de parti önderliğini Liu Şao Şi’ye bırakan Mao, bir süre sonra geri plana çekildi.

          KÜLTÜR DEVRİMİ

     1966’da bir tiyatro eserinin tartışılması ile başlayan gençlik eylemi, kısa zamanda tüm Çin’i saran bir halk hareketi haline geldi. Gençlerin başını çektiği ve “Kültür Devrimi” adını alan hareket, iktidardaki yozlaşmayı ve bürokratikleşmeyi hedef alıyor ve devrimci değerlere daha sıkı sarılmayı başa koyuyordu. Önceleri “taban insiyatifi ile siyasal yapıya yeni bir soluk getirme” anlayışını savunan bu hareket, 1968 Avrupa’sında ve dünyada büyük sempati ve ilgiyle karşılandı. Ancak hareket kısa zamanda yıkıcı bir nihilizme dönüştü. Olağanüstü bir zenginliğe sahip Çin geleneksel kültürünün eserlerine saldırıldı. Bununla da kalınmayarak dünyanın ilerici kültür mirası hedef alındı ve Beethoven, Balzac, hatta Şolohov’un eserleri yasaklandı ve yakıldı. Sanayi proletaryasının tamamıyla yabancı kaldığı bu hareket, sendikaları da hedef aldı ve kapattı. Mao’un arka planda önderlik ettiği bu hareket, sonunda ÇKP’yi baştan aşağı “formatladı” ve hareket bizzat Mao tarafından sona erdirildiğinde Mao yeniden (yarı tanrısal yetkilerle) ÇKP’nin liderliğini ekibiyle birlikte ele geçirdi.

         SOVYET-ÇİN ÇATIŞMASI

     1956’daki SBKP 20. Kongresi’nde Kruşçev’in Stalin’e yaptığı saldırılar, ona büyük bir sevgi ve saygı duyan Çin komünistlerinde rahatsızlık yarattı. Daha sonra, SBKP tarafından geliştirilen “barışçı-parlamenter geçiş”, “emperyalizm ile barış içinde bir arada yaşama” gibi tezler de ÇKP tarafından önceleri Marksist bir titizlikle ele alındı ve eleştirildi. “SSCB’de proletarya diktatörlüğünün bittiği ve tüm halkın devletinin kurulduğu” şeklindeki bilim dışı tezler de ÇKP tarafından haklı olarak eleştiri konusu oldu. İdeolojik planda iyice gerilen ilişkiler, Kruşçev’in Çin-Hindistan sınır sorunlarında Hindistan’ı kayırması ve söz verdiği halde atom bombası formülünü Çin’e vermekten vaz geçmesi ile daha da tırmandı.

     Başlangıçta ÇKP’nin SBKP’ye yönelttiği eleştiriler, Marksist-Leninist düşünce açısından daha haklı gözükmekle birlikte, daha sonra ÇKP önderliği tarafından geliştirilen “SSCB’nin ABD gibi emperyalist-kapitalist bir ülke ve dünya halklarının düşmanı” olduğu teziyle birlikte resim tamamen değişti. Yaptığı hatalara rağmen dünyadaki devrimci güçlerin en büyük destekçisi olan Sovyetler Birliği’ne bu keskin düşmanlık, ÇKP’yi gericiliği güçlendiren bir konuma itti. Nixon’un 1972’deki Çin ziyaretinden sonra bu ülke açıkça ABD’nin destekçisi oldu. Angola’da Marksist MPLA’ya karşı savaşan faşist FNLA’ya Çin destek sundu. Avrupa’da “Sovyet yayılmacılığı”na karşı NATO açıkça desteklendi. Latin Amerika’da gene “Sovyet sosyal-emperyalizmine” set çeken askeri diktatörlükler alkışlandı. Çin, Kamboçya’da sosyalizmin yüz karası olan insanlık dışı Pol Pot rejimini desteklerken Vietnam ve Küba’ya karşı düşmanca davrandı. Sonunda bu politika bir cinnete dönüştü ve Çin, ABD karşısında milyonlarca evladını yitirmiş kahraman Vietnam halkına karşı 1979’da bir işgal hareketine girişti. Vietnam ordusunun kısa zamanda bertaraf ettiği bu haydutluk, dünya komünistlerinde büyük bir nefret uyandırdı. Çin, 1979’dan itibaren Sovyetler Birliği’nin Afganistan Halk Cumhuriyeti’ne proletarya enternasyonalizmi temelinde gösterdiği aktif-fiili dayanışmayı da “sosyal-emperyalist işgal” olarak niteleyerek ABD emperyalistlerinin yanında sözde Mücahitler’in destekçisi oldu.

     Bu süreç boyunca Türkiye’de ve dünyada komünistler, Vietnam’dan Filistin’e, Afrika’dan Latin Amerika’ya kadar dünya devrimci hareketlerine en büyük desteği sunan Sovyetler Birliği’nin yanında yer aldılar ve Çin’i kınadılar. Ancak bu çatışma, başta Türkiye olmak üzere birçok ülkede ciddi tahribat yarattı. Çin’in ilk başta haklı gözüken eleştirilerinden etkilenen birçok dürüst devrimci, ÇKP yanında saf tutarak SSCB’yi savunan komünistlerle çatışma içine girdiler ve bu çatışma anti-faşist mücadeleye ciddi bir zarar verdi. Öte yandan ÇKP’nin gerici politikaları, “Aydınlık “gibi karşı-devrimci ihanet çetelerinin yeşermesi için elverişli bir ideolojik zemin hazırladı.

   Bugün bulunduğumuz noktada, geçmişte Sovyetler Birliği’ni savunan komünistler, Kruşçev ile başlayan revizyonist eğilimin dürüstçe eleştirisini yaparak bir anlamda kendi özeleştirilerini de yapmaktadır. Aynı dürüstlüğü, geçmişte ÇKP ya da AEP yanında yer almış devrimcilerden “sosyal-emperyalizm”, ya da “Sovyet yayılmacılığına set çekme” gibi burjuva ideolojisinin etkisinde geliştirdikleri tezler konusunda özeleştiri beklemek de bu komünistlerin hakkıdır.

        BUGÜNKÜ ÇİN

     Mao’nun ölümünden sonra başa geçen Deng Hsiao Ping ekibi, keskin anti-sovyetik politikaya son verdi (ÇKP’nin son yayınladığı teorik çalışmalar “sosyal-emperyalizm tezinin yanlış ve bilim-dışı bir tez olduğunu” belirtmektedir) ve ülke içinde ekonomik büyümeyi başa koydu. Bu doğrultuda, NEP gibi devlet kontrollü bir kapitalist sektörün önünü açan ÇKP, ilk başlarda büyük bir ekonomik başarı kazandı. 300 milyon insan fakirlik sınırının altından düzgün bir hayat seviyesine çekildi. Çin, sanayi, eğitim ve bilimde olağanüstü bir atılım yaptı ve bugün neredeyse “dünyanın fabrikası” haline geldi.

       Bu süreç, bazı olumlu sonuçlara rağmen ciddi çelişkiler barındırmaktadır. Çin’e oldukça büyük bir yabancı sermaye akışı söz konusudur, ve bu olgu, ciddi bir tehdit kaynağıdır. Gelir dağılımında büyük dengesizlikler mevcuttur ve belli bölgelerde işçi sınıfı 19. Yüzyıl İngiltere’sini andıran son derece sefil koşullarda yaşamaktadır. Güçlenen kapitalistler, kapitalist ABD ve Avrupa’nın aksine, siyaset üzerinde henüz belirleyici bir etkiye sahip değildir; ancak yarattıkları etki ile ÇKP içerisinde yoz ve bürokratik eğilimlerin yeşermesine yol açmakta, parti önderliği şimdilik bu eğilimleri yukardan idari tedbirlerle frenlemeye çalışmaktadır. Ülkede, Gorbaçov’vari bir restorasyon için gerekli birçok objektif unsur mevcuttur; bu yüzden de ÇKP tüm teşkilatlarını, örneğin Soros’vari bir “renkli devrim” senaryosuna karşı uyanık tutmaktadır.

    Bu olumsuz görümüne karşın, ÇKP yönetimi canlı ve yaratıcı bir teorik çalışmanın önünü açmıştır. Ülkemizde de “Canut Yayınları” tarafından yayınlanan bu çalışmalar, 1917-1992 Sovyet deneyi, uluslararası komünist hareketin geçmiş tecrübeleri konusunda marksist-leninist hassasiyeti koruyan önemli ve yeni tespitler içermektedir. Öte yandan ÇKP, geçmişte SBKP’nin ihmal ettiği bir alanı doldurmaya soyunarak Avrupa’da ortaya çıkan post-marksist düşünce akımları (Deleuze, Negri, Laclau, Derrida, yeşil sosyalizm) ile marksizmi zenginleştiren bir tartışmaya girişmektedir.

     Dış politikada ise Çin, eski SSCB’nin aksine, ABD’ye karşı direkt bir askeri rekabete girmekten kaçınmakta, kendi ulusal ve bölgesel savunmasını güçlendirmekle yetinmekte, asıl rekabeti ekonomik alanda geliştirmeye çalışmaktadır. Rusya ile birlikte kurdukları Şangay örgütü, IMF, Dünya Bankası gibi emperyalist kuruluşların ve evrensel değişim aracı olarak doların gücünü sınırlayan bir politika geliştirmektedir. Bu yaklaşımı, ve Suriye konusunda aldığı tavır gibi örnekler, Çin’e, objektif olarak ABD ve Avrupa emperyalizminin gücünü sınırlayan bir konum kazandırmaktadır.

     Bulunduğumuz noktada Çin ciddi gelişmelere gebedir ve Çin konusu dünya komünistleri arasında tartışılmaya devam edecektir. Ancak her şeyden önce, 1 milyar insanı açlık, sefalet, bağnazlık, cehalet ve aşağılanmışlıktan kurtarıp karnı tok, başı dik, eğitimli ve onurlu bir halk haline getirebilmek olağanüstü bir başarıdır; ve bu başarının yegane sahibi olan Çin komünistleri, tüm ilerici insanlığın saygısını hak etmektedir. Popüler bir Çin şarkısının dediği gibi:” Komünist Partisi olmasaydı, Yeni Çin asla olmazdı!

TEILEN