BİR OKUYUCU MEKTUBU ÜZERİNE MARKSİST FELSEFE ÜZERİNE BİRKAÇ NOT

40

Sinan Dervişoğlu

     Gazetemiz okuyucularından bir siyasi tutsak olan Adnan Öztel yoldaşımız, diyalektik materyalizm ile ilgili Politika’da yayınlanan metinlere yönelik gözlem ve önerilerini bize yollamış. Oldukça önemli noktalar içeren ve çalışmamız zenginleştiren bu görüşleri ele almak, gazetemize zaman ve emek ayıran bir siyasi tutsak yoldaşımızın gözlem ve uyarılarına hak ettiği önemi vermek bizler için bir görevdir.

        YADSIMANIN YADSIMASI

    Adnan arkadaş, Marx’ın Hegel’den devraldığı, Engels’in çalışmalarında da yer alan “yadsımanın yadsıması” (inkârın inkârı) kategorisini Stalin ve Mao’nun gündeme hiç getirmediğini, bir anlamda “atladığını” belirtmiş. Bu oldukça doğru ve yerinde bir gözlemdir. Gerçekten de Stalin, daha sonra tüm diyalektik materyalizm el kitaplarına (Politzer, Kuusinen, Afanasyev..) temel çerçeve teşkil eden ünlü “Diyalektik ve Tarihi Materyalizm” broşüründe, diyalektiğin şu 4 temel yasasına değinir:

  1. Her şey birbiriyle ilintilidir. Başka bir deyişle, bir olgu, hiçbir şekilde onu çevreleyen diğer olgulardan kopuk ele alınmamalı, her olgu onunla etkileşim içinde olan diğer unsurlarla ilişkisi içinde ele alınmalı ve yorumlanmalıdır.

  2. Gelişim sürekli ve evrenseldir.

  3. Değişim sürekli ve düz bir çizgi halinde değil, nicel birikimlerin nitel sıçramalara yol açması şeklinde gerçekleşir. Başka bir deyişle nitelik, niceliğe dönüşür.

  4. Gelişim, karşıtların çatışması biçiminde ilerler.

     Geçmiş yazılarımızda yeterince değindiğimiz bu prensipler arasında, gerçekten de inkârın inkârı yer almamaktadır. Bunu Stalin’in niçin ele almadığı hala bir tartışma konusudur. Yıllar sonra Fransız Komünist Partisi MK üyesi radikal Marksist filozof Louis Althusser, “inkârın inkârı” yasasının materyalist diyalektiğe değil, idealist diyalektiğe ait bir yasa olduğunu iddia etmiştir. Stalin’in gerekçesinin bu olup olmadığını bilmiyoruz. Kuvvetle muhtemeldir ki, Stalin, birazdan değineceğimiz bu yasanın, “karşıtların çatışması ve çelişkinin çözülerek bir üst evreye çıkılması” prensibi kapsamında içerildiğini düşünmüş olabilir.

     Yoldaşımızın belirttiği gibi, “ustalara saygı başka bir şey, bilimsel sosyalizmin zorunlulukları başka bir şeydir”. Dolayısıyla, sonradan yapılan yorumlar ne olursa olsun, Marx ve Engels’de yer alan bu prensibe değinmemiz gereklidir.

     Bu prensibin özü şudur: Bir olgunun (“tez”in) karşısına çıkan zıttı (“antitez”i) onu inkâr eder. Bu “antitez” de inkâr edildiğinde, asla (metafizikçilerin düşündüğü gibi) başlangıç noktasına, yani “tez”e geri dönülmez; daha ileri ve farklı bir noktaya sıçranılmış olur. Bu yaklaşımın en somut örneği, tarihsel gelişimin mantığıdır. Eski, devletsiz ve mülkiyetsiz ilkel komünal toplum (yani “tez”) , mülkiyetin ve sınıf mücadelesinin ortaya çıkması ve buna dayalı devlet mekanizmasının toplumun üstünde yer almasıyla (antitez) tarihsel olarak inkâr edilmiştir. Ancak kurmak istediğimiz devletsiz ve sınıfsız komünist toplum da mülkiyete ve sınıf egemenliğine dayalı toplumun reddedilmesi, yani inkârın inkârıdır. Ancak komünist toplum, yani inkârın inkârı, geriye dönüş, ilkel komünal çağlara bir geri yolculuk olmayacaktır. O (komünizm) eski toplumun mülkiyetsiz ve devletsiz, komünal yaşam tarzını içerecek, ancak bunu çok daha üst bir seviyede; bilimin, aklın, tekniğin ve üretimin çok daha üst bir gelişme seviyesinde gerçekleştirecektir. İnkarın inkârı, ilk çıkış noktasının tekrarı değil, onun belli özelliklerini taşıyarak onun yeni ve üst bir seviyede yeniden üretilmesi olacaktır. Engels, inkârın inkârının tarihi materyalizmdeki uygulamasını “mülksüzleştirenlerin mülksizleştirilmesi” olarak formüle etmiştir.

     Öte yandan Lenin, tarihin sürekli olarak her anında ileriye doğru giden, asla geri dönüşler içermeyen bir hareket olarak tasavvur etmenin gerçek dışı olduğuna dikkat çekmişti. Tarihte sık sık geri dönüşler, atılan ileri adımların inkârı niteliğinde gelişmeler olabilir ve olacaktır. Burada mühim olan nokta, bu “geri dönüş”lerde asla başlangıç noktasına (“1 numaralı kareye”) geri düşmediğimizi, o “ilk kare”ye ait kimi yönler ortaya çıksa dahi yeni ve farklı bir durumda olduğumuzu görebilmektir. Bu prensibin temel mantığı, tarihteki gelişmenin çizgisel (lineer) değil, helezoni (spiral) niteliğine dikkat çekmektir.

     MAO’NUN KATKISI

     Adnan arkadaş, Mao’nun diyalektik materyalizmi tek bir prensibe indirdiğini belirmektedir. Gerçekten de Mao, felsefeyle ilgili çalışmalarında diyalektiğin sadece “çelişki ve karşıtların çatışması” yönüne yer ve ağırlık vermiştir.

     Daha önce de belirttik: “Politika” gazetesi olarak, özellikle 1970’lerin ortasından itibaren Mao ve ÇKP’nin “sosyal emperyalizm” ya da “baş saldırgan güç SSCB” gibi tespitlerini zararlı bulmuş ve ona karşı çıkmış bir geleneğin temsilcileriyiz. Ancak, 1960’ların sonuna kadar Mao, Çin Devrimi gibi muazzam, efsanevi bir başarıya liderlik etmiş, uluslararası komünist hareketin saygın bir komünist önderiydi, ve o dönem, özellikle SBKP’li felsefecilerle (Yudin) beraber yürüttüğü çalışmalarda felsefeye önemli katkıları olmuştur.

     Mao’nun sadece “çelişki”ye odaklandığı doğrudur. Daha önceki yazımızda “baş, temel, tali çelişki” gibi kategorileri ortaya koyduğuna değindiğimiz Mao, aynı zamanda emekçi sınıflar içindeki çelişkilere ilişkin “Halk İçindeki Çelişkilerin Doğru Ele Alınmasına Dair” başlıklı çalışmasıyla da dikkat çekmiştir. Türkiye Solu’nda bu çalışmaların maalesef oldukça hazin etkileri olmuştur. Aslında doğru olan, bütün çelişkilerin aynı anda değil, bir sıra ve mantık dahilinde çözüleceğini belirten ilk çalışma, 1960’larda MDD’ci yanılgıları desteklemek için kullanılmış; “halk içi çelişkiler” meselesi de sol gruplar arası kavga, çatışma, hatta şiddetin amentüsü haline getirilmiştir. Bu çalışma, bugün hareketimize ait bu ilkelliklerden sıyrılarak daha olgun bir gözle ele alınmayı beklemektedir.

     Mao’nun çelişkiye ilişkin çalışması, geleneksel Çin felsefesinden yararlanırken, daha sonra SBKP tarafından eleştirilecek olan kimi ham ifadeleri (“her farklılık bir çelişkiyi barındırır” gibi), ya da “her şey karşıtına dönüşür” gibi kimi mekanik formülasyonları da içermiştir. Bunlar da elbette gözden uzak tutulmamalıdır.

     Öte yandan Mao’nun “Pratik Üstüne” ve “Doğru Fikirler Nereden Gelir?” makaleleri, Marksist bilgi teorisine önemli bir katkıdır. Klasik ampirizmin ve pozitivizmin aksine, doğru fikirlerin sadece gözlem ve bilimsel deneylerden değil, aynı zamanda sınıf mücadelesinden geldiğini vurgulayan Mao, gerçeği görmemizi engelleyen ideolojik kalıpların yanılgılarından, olguları çarpıtan filtrelerinden ancak sınıf mücadelesiyle, toplumsal pratiğe müdahale ederek sıyrılabileceğimizi ortaya koymuş, böylece Marksist bilgi teorisinin politik-pratik ayağını tanımlayarak onu klasik materyalizmin bilgi teorisinden ayırmıştır. Bu çalışma, daha sonra İngiliz komünist filozof Maurice Conforth’un son derece başarılı bir eser olan “Bilgi Teorisi” çalışmasına kaynak teşkil etmiştir.

LENİN VE FELSEFE DEFTERLERİ”NİN ÖNEMİ

     Adnan arkadaş, Lenin’in “Felsefe Defterleri” çalışmasının önemini vurgulamakta, ve buna değinmemiz istemektedir. Gerçekten de “Felsefe Defterleri”nin önemi nedir?

     Bu kitap, Lenin’in 1895, 1905 ve özellikle 1914-196 arası kimi klasik felsefe metinleri üzerine yaptığı çalışmaları içermektedir. Tam ve olgun metinlerden çok, Lenin’in kısa özetlerinden, gözlemlerini içeren kimi paragraflardan, hatta sayfa kenarına aldığı notlardan oluşmaktadır. Eserin ağırlığını 1914-16 arası, 1.Dünya Savaşı’nın başlayıp 2.Enternasyonal’in çöktüğü dönemde aldığı notlar oluşturmaktadır. Eserin temel önemi de buradadır.

     Gerçekten de Lenin, Marksizmde bir kopuşun arifesinde, geleneksel Marksizmi temsil eden 2.Enternasyonal’in iflas ettiği ve yeni bir devrimci çıkışın teorik ve siyasi hazırlığının zorunlu olduğu bir dönemde işe felsefeyle başlamıştır!. Marksizmin devrimci, yaratıcı, dinamik ve canlı özünü kavramayı amaçlayan Lenin, işe meselenin ruhundan, yani felsefeden başlamayı tercih etmiş, bu çalışmalarda elde edeceği güçlendirilmiş ve zenginleştirilmiş bir diyalektik bakışla siyasi meselelerin çözümüne yönelmiştir. Bu çalışmayı yaptığı dönem, aynı zamanda Leninist siyaset teorisinin temel kitapları olan “Emperyalizm: Kapitalizmin en Üst aşaması”, “Sosyalizm ve Savaş” “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı” gibi belirleyici eserlerin de kaleme alındığı dönemdir; ve Lenin’in diyalektik materyalizme ilişkin edindiği üstün kavrayış, bu eserlerin teorik ve siyasi başarısının da arka planını teşkil etmektedir.

     Lenin’in Hegel’i derinlemesine incelediği bu eserde, özellikle onun ”Mantık Bilimi” adlı kitabına ilişkin aldığı notların her biri, çok ciddi ve derin diyalektik tespitleri içermektedir. Hegel’in Kant’ın bilinemezciliğini eleştirdiği noktaları olumlu bulan Lenin, onun kendi felsefesini hayata ve bilime uygun hale getirmeye çalıştıkça materyalizme yaklaştığını tespit etmiş, buna karşılık idealist kısır döngüler içinde çırpındığı noktaları ise teşhir etmiştir. Burada yer yer aldığı alaycı notlar (materyalizme yaklaşan Hegel’in bundan kimi tespitlerle çark etmeye çalıştığı noktalarda “işte korkuyor!” ifadeleri) dahi, okuyucuya paha biçilmez bir felsefi bir kıvraklık ve derinlik kazandırmaktadır.

     Bu eseri ayrıntılarıyla bu sayfalarda ele almamız mümkün değildir. Ancak yakında kurulacak olan “Mustafa Suphi Araştırma Vakfı”nda bu eseri de bir çalışma alanı olarak ele almamız gündemdedir. Adnan arkadaşa bize bu değerli gözlemleri için teşekkür ediyor, tüm siyasi tutsakların özgürlüğüne kavuşacağı günlerde bu konularda yüz yüze ve daha büyük bir verimlilikle birlikte çalışacağımız günlere olan inanç ve umudumuzla kendisini ve hapislerdeki tüm tutsak yoldaşlarımızı selamlıyoruz.

TEILEN