BİR ÇEKA’CININ GÖZÜNDEN 20. YÜZYIL TARİHİ

31

Sinan Dervişoğlu

        Bu sene içinde yayınlanan “Özel Görevler: Sovyet İstihbarat Şefinin Anıları” adlı kitap, yazarı olan Pavel Sudoplatov’un kişisel anıları olmanın çok ötesinde, 20.yüzyılın keskin siyasi mücadelelerinin bilinmeyen bir çok yüzüne ışık tutan önemli bir tanıklık niteliğindedir. Bu ay kutladığımız Ekim Devrim’in 99. yıldönümü, sosyalist mücadeleye devrim esnasında katılmış olan Sudoplatov’un bu anılarının tanıtımı için açısından da ayrı bir anlam taşımaktadır.

İÇ SAVAŞ VE ÇEKA’YA GİRİŞ

    Ukrayna’da köylü bir aileden gelen Sudoplatov, 1919 yılında, tam 12 yaşındayken ağabeyiyle birlikte Kızıl Ordu’ya katılır. Kısa bir zaman sonra haberleşme ve teknik hizmetlere, ondan sonra da yeni kurulmuş olan istihbarat örgütü Çeka’ya girer. Çeka, 20 yüzyıl boyunca farklı isimler (GPU, OGPU, NKVD, MVD, MGB, KGB..) almasına rağmen, bu örgütün çalışanları Sovyet literatüründe SSCB’nin yıkımına kadar tek bir isimle, “Çeka’cılar” ya da “Çekistler” olarak anılagelmiştir.

     Bir Çeka’cı olarak Sudoplatov’un ilk önemli görevi, İç Savaş sonrası hala bir tehdit oluşturmaya devam eden Ukrayna burjuva milliyetçi örgütüne sızmak olur. Önceleri faşist Almanya, daha sonra (Soğuk Savaş’ta da) İngiltere tarafından desteklenen, eğitilen ve Ukrayna’yı SSCB’den koparmak için savaşan bu örgütün Avrupa’daki merkezine sızmayı başaran Sudoplatov, kısa zamanda hareketin lideri Konovalets’in güvenini kazanır ve yardımcısı olur. Ülke içindeki hücreler konusunda yeterli bilgi aldıktan sonra, son derece iyi planlanmış bir operasyonla, Konovalets’i infaz eder. Ukrayna milliyetçileri, bu olayla Sudoplatov’un bağlantısını uzun süre kuramazlar!..

ÇEKA’CILARIN PROFİLİ

     Ülkemizde ve diğer kapitalist ülkelerde “casus, istihbaratçı, devlet güvenlik elemanı” gibi görevlerin akla getirdiği ilk insan profili sinsi, biraz kişiliksiz, silik, her renge giren, kısaca hiçbir parlaklığı olmayan bir insan tipolojisidir. Sudoplatov’un anılarında karşımıza çıkan Çeka’cı profilleri ise bu ezberi bozmaktadır. Öncelikle yüksek bir cesaret ve militan ruh söz konusudur. Mükemmel Almanca konuşarak Nazi ordusuna bir yüzbaşı olarak sızan Çeka’cı Kuznetsov, işgal bölgesinde Almanların arasında gezerken, bir yandan da Nazi subaylarını tenha bir köşede kıstırıp önce idam kararını hızla yüzlerine tebliğ etmekte, sonra da alınlarından vurmaktadır. Çok sayıda başarılı infazdan sonra Sovyet bölgesine geçmeye karar veren Kuznetsov, Ukrayna faşistleri tarafından kıstırıldığında el bombasıyla kendini havaya uçurur. Troçki’nin sekreterliğine gelecek kadar gizli çalışan Maria Aleksandr, 2.Dünya Savaşı esnasında düşman hatları gerisinde paraşütle indirilerek telsiz operasyonlarını yönetir; daha sonra da Latin Amerika’daki bir KGB ekibinin başına geçer. Uzun yıllar ABD’de casusluk yapan Çeka’cı Liagin, 2.Dünya Savaşı’nda Almanların Karadeniz donanma üssü komutanının dostluğunu kazanır, öte yandan da çok sayıda gizli sabotaj düzenleyerek ciddi zararlar verir. Sonunda Gestapo tarafından kurşuna dizilir. “Elemanlarını piyon gibi kullanan örgüt” ön yargısını tuzla buz edecek olgu ise, bu tavrın tüm kademelerde geçerli olmasıdır. Savaş esnasında Kafkasya’da düzenlenen ve Almanların petrol bölgelerine inmesini engelleyecek çok kritik bir sabotaj operasyonuna, bizzat SSCB İç İşleri Bakanı (NKVD) Merkulov, elde silah katılır ve bombalar altında operasyonu yönetir. Stalin daha sonra kendisini “fazla riske attığı” için Merkulov’u kınayacaktır!

                                         

     Profilin bir diğer özelliği ise yetenek, eğitim ve kültürdür. Atom bombası istihbaratında önemli katkısı olan Çeka’cı Heifetz, Komintern’in ve ABD KP’nin kuruluşuna katılmış, öte yandan 4 dil bilen bir fizikçidir. Heifetz’e yardım eden Çeka’cı Semyonov ise, dünyanın en ünlü bilim kuruluşu olan Massachusets Teknoloji Enstitüsü mezunudur!. Cambridge’de İngiliz aristokrasisinin en parlak gençlerini (ünlü Kim Philby dahil) Çeka’ya kazanan Deutsch, kazandığı gençlerden daha parlak bir entelektüeldir. ABD’deki ekibin etkin üyelerinden Elizabeth Zarubina, hem Romanya KP’nin faşistlerle silahlı çatışmada ölen yöneticilerinden birinin kız kardeşi, öte yandan da 5 dil bilen etkileyici bir kişiliktir. Büyük klasik Rus yazarı Anton Çehov’un yeğeni ve saygın bir aydın olan Olga Çehova da Çeka saflarına katılanlardan biridir. Açıktır ki, Ekim Devrimi’nin başlattığı fırtına, dünyanın en güçlü yüreklerini ve en parlak beyinlerini o dönem kendine çekmeyi başarmıştır.

        NAZİ SALDIRISI , PARTİZAN SAVAŞI VE İSTİHBARAT

     Kızıl Ordu’nun düzenli operasyonlarının yanı sıra, 2. Dünya Savaşı’nda tartışılmaz bir katkısı olan partizan savaşı, Parti ve Çeka tarafından örgütlenmiştir. Sudoplatov, savaşın başlangıcında Çeka’nın başlattığı seferberliği anlatmaktadır. Öncelikle Komintern, partizan savaşı için Çeka’ya tüm uluslardan 20.000 kişi devreder. Öte yandan Çeka, ülkedeki tüm boks, güreş ve atletizm klüplerinden binlerce genci partizan savaşı için göreve çağırır ve eğitir. Tüm işgal bölgelerinde partizan savaşı, istihbarat ve sabotaj eylemleri, Parti MK’sının önderliğinde Çeka tarafından koordine edilir.

     Sudoplatov, belli bir saygıyla bahsettiği Stalin’in bu sürece yaptığı kişisel katkıları da aktarmaktadır. 1944’de, aralarında Sudoplatov’un da olduğu bir Çeka ekibini çağıran Stalin, onlara istihbarat ve ordu faaliyetini birlikte içeren ve kombine eden zekice bir plan önerir. Buna göre Nazi genelkurmayına, Kızıl Ordu tarafından kuşatılmış bir Alman birliği olduğu yönünde yanlış bir istihbarat iletilir. Gerçekte bu Nazi birliği çoktan kızıl Ordu tarafından esir alınmıştır. Ancak gelen istihbarata dayanan Berlin, sürekli olarak bu “birliğe” para, silah ve mühimmat yardımı yapar. Dahası, onları “kurtarmak” için Polonya’lı faşistlerden oluşan bir birlik, paraşütle Sovyet topraklarına indirilir. Bütün bu “yardımlar”, doğal olarak anında Kızıl Ordu’nun eline geçer. Bu oyun, Berlin’in düştüğü 9 Mayıs 1945’e kadar başarıyla sürdürülür.

     Bir diğer başarılı istihbarat operasyonu ise, “Çarlık yanlısı subaylar” hilesidir. Çeka’cı Aleksandr, iyi hazırlanmış bir düzenle, Almanlara kendiliğinden teslim olur ve SSCB içinde rejim aleyhtarı bir subay ekibinin varlığından bahseder. Onu derhal kendi istihbarat örgütleri olan Abwehr’e alan Naziler, Max kod adlı Aleksandr’dan bir ağ oluşturmasını isterler. Bu ağı oluşturan Aleksandr, yer yer Kızıl Ordu’ya hafif zararlar verme pahasına Nazilere bilgi iletir ve onların gözünde önemi artar. Daha sonra verdiği yanlış bilgilerle Almanlar, Stalingrad’da ve Kursk’ta ciddi kayıplar verirler. Öte yandan Max, bu kayıplar için “gerekçe” bulacak kadar yetenekli bir istihbarat elemanıdır ve Almanlar için uzun süre çalışmaya devam eder; hatta Sovyet istihbaratından Kızıl Yıldız nişanı alırken, Almanlardan da “Demir Haç” nişanı almayı başarır!.

      ATOM BOMBASI VE SOĞUK SAVAŞ

   Sudoplatov, savaşın bitimine doğru, sonrası için hayati önem taşıyan nükleer silah konusundaki operasyonları da ayrıntısıyla aktarır. Burada, ABD’deki atom bombası çalışmalarından direkt bilgi sızdırmak söz konusudur. Şimdiye kadar hiç ortaya çıkmamış bir gerçeği aktarır Sudoplatov: Bu operasyonda, son derece başarılı ve inanmış Çeka’cıların yanı sıra, her biri birer deha olan ABD’li atom fizikçilerinin de katkısı ve desteği belirleyici olmuştur. ABD’de “atom bombasının babası” olarak bilinen R.J.Oppenheimer, savaş öncesinde bir komünizm sempatizanıdır; ve bir Yahudi olarak SSCB’nin anti-semitizme karşı aldığı kararlı ve net tavırdan etkilenmiştir. Böylece,direkt olarak Sovyetlere atom sırlarını iletmeyi kabul eder. Öte yandan komünizmle ilgisi olmayan, ancak böylesine güçlü bir silahın sadece ABD ve İngiltere’nin elinde olmasının hem adaletsiz, hem de insanlık için ciddi bir risk yaratacağını düşünen İtalyan Enrico Fermi ve Danimarka’li Niels Bohr, Çeka’cılarla gizlice görüşürler; ve SSCB’de sürmekte olan atom araştırmalarında Sovyet fizikçilerinin takıldığı sorunları bizzat çözerek çalışmalara gizlice destek olurlar. Sovyetler’e atom sırlarını sattıkları için yakalanan Rosenberg’ler ise gerçekten Çeka’cıdır; ancak bu operasyonda rolleri son derece talidir ve yalnızca kabaran Amerikan gericiliğinin boy hedefi haline geldikleri için idam edilirler. Fizik bilimine katkıları Einstein’e yakın olan Fermi ve Bohr’un katkısı ise bugüne kadar sır olarak kalmıştır.

     Sudoplatov, Soğuk Savaş’ın bilinmeyen yönleri hakkında da önemli bilgiler sunar. Bir tanesi, Berlin duvarı krizidir. Savaş sonrasında, Demokratik Almanya’nın da başkenti olan Berlin’deki Batılı (ABD, İngiliz ve Fransız) sektörlerin, sosyalist başkent olan Doğu Berlin’e karşı çok sayıda yıkıcı faaliyetin ve sabotajın merkezi olduğu, bu yüzden Berlin duvarının bir siyasi zorunluluk olduğu hep bilinegelmiştir. Ancak bu duvarın kuruluşunun zamanlaması ilginçtir. 1948-49’da Çin komünistleri iktidara yürüdüğü sırada, ABD ve İngiltere bu büyük ülkenin komünistlerin egemenliğine geçmesini önlemek için atom silahı kullanmayı planlamıştır. Bunu üzerine Stalin, bu riski hafifletmek için dünyada başka bir gerilim noktası “yaratmaya” karar verir ve Berlin’in Batı sektörlerini, ördürdüğü duvar ile abluka altına alır. Sudoplatov’a göre Stalin’in planı aşırı cesur olan şu ön kabule dayanmaktadır: Batılıların hem Çin’e, hem de Berlin’e atacak kadar fazla atom bombası yoktur! Stalin, krizi körükleyerek kendi ülkesini öne atmış ve Çin komünistlerinin nükleer belayı savuşturmasını sağlayarak devrimin önünü açmıştır. Çin Halk Cumhuriyeti’nde bugün bile sürmekte olan Stalin sevgisinin sebepsiz olmadığı ortadadır.

     Sudoplatov’dan öğrendiğimiz bir diğer olgu ise, Soğuk Savaş’ın sandığımız kadar “soğuk” geçmediğidir. Aktardığına göre 1950’lerin başlarında SSCB hava sahasında Batı uçaklarıyla SSCB hava kuvvetleri arasında (istihbarat/ sabotaj ve karşı-istihbarat çerçevesinde) her ay çatışma cereyan etmiş, ve bu çatışmalarda “her iki taraf da ağır kayıplara” uğramıştır. Emperyalizmin SSCB’ye olan gözü dönmüş düşmanlığı soğuk Savaşta bile “soğumamıştır”.

      HATALAR, TASFİYELER VE ÇÖKÜŞ

    Sudoplatov, kitap boyunca, büyük başarılar ve parlak zaferlerin yanı sıra, bunlara belli ölçüde gölge düşüren hata ve kayıplara da değinir. Öncelikle Stalin’e ve Beria’ya karşı oldukça saygılıdır; hatta Kruşçev ve Brejnev dönemlerinde “sadist bir muhteris” olarak sunulan Beria için son derece farklı bir portre çizer ve onu çok zeki, çalışkan, astlarına saygılı ve parlak bir örgütçü olarak tasvir eder.

     Ancak 1930’lardan itibaren Parti için çatışmalar kaçınılmaz olarak belli tasfiyeleri getirirken, belli sayıda kadro da orta kademe yöneticilerin kişisel hırsları ve husumetleri dolayısıyla haksızlığa uğrarlar. Sovyet iktidarına büyük hizmetler verecek olan Sudoplatov’un bizzat kendisi, 1930’larda benzer bir iftiranın kurbanı olarak tasfiyeden kıl payıyla kurtulur. Parlak kişiliklerin ve kahramanların yanı sıra, ilkesiz ve mevki hırsından başka motivasyonu olmayan kimi yöneticilerin verdiği zararlardan da bahseder.

    Sudoplatov, Stalin’in ölümünden bir süre sonra, iktidarını sağlamlaştıran Kruşçev yönetimi tarafından “Beria’nın adamı” olduğu gerekçesiyle 1953’de tutuklanır. 1968’e kadar hapiste kalır. Brejnev yönetimi de ona özgürlüğünü hemen vermez. Bu süre zarfında sağlığı sık sık bozulur. Öte yandan, hapisteyken KGB’ye bizzat “yeni taktik mücadele” önerileri içeren proje raporları gönderir ve KGB yönetimi hapisteki bu eski savaşçıya resmen teşekkürlerini iletir! İktidar içi mücadelelerin dinamiği giderek karmaşıklaşmaya başlamıştır. Efsanevi İspanyol komünist lideri Dolores İbarruri, bizzat SBKP Politbüro’suna başvurarak şahsen tanıdığı ve komünizme olan bağlılığından şüphe etmediği Sudoplatov için özgürlük talep eder; ancak talebi reddedilir. Onunla yakın çalışmış Bulgar KP önderlerinin de bu doğrultudaki başvurusu aynı şekilde sonuçlanır. Sudoplatov, 1968’de serbest kaldıktan sonra tüm maddi olanaklarına (maaş, ev..) yeniden kavuşur ve KGB akademisinde ders vermeye başlar. Ancak o, çok daha değer verdiği bir şeyin peşindedir: Bir komünist ve Çeka’cı olarak itibarının iadesi! KGB yönetiminin de destek olduğu bu savaşı Perestroika döneminde de sürer, ancak sonuç alamaz. Hatta SBKP MK arşivlerinde, 1970’lerde “Pavel Sudoplatov’a itibarının iade edilmesi” yönünde bir Politbüro kararı dahi bulunur; ancak devlet çökmeye başlamıştır ve oluşan toz bulutu içinde kim için hangi kanunun belirleyici olduğu artık iyice belirsiz hale gelmiştir. İtibarı, SSCB’nin resmen dağılmasından birkaç gün sonra iade edilir.

    Sudoplatov’un kitabı, uğradığı haksızlıktan ötürü yer yer Sovyet sistemine yönelik acı ve kızgın ifadeler içerse de, ömrünü komünizmin zaferine adamış bir savaşçının mücadelesini yansıtmaktadır. Yukarda bahsettiğimiz konuların yanı sıra Troçki’ye suikast operasyonu, 30’lardaki tasfiyeler, SSCB’nin Kürtlerle ilişkileri, İsrail’in kuruluşu esnasındaki Sovyet politikası gibi konularda da kitap son derece ilginç bilgiler içermektedir. Diyalektik değerlendirmenin dönüştürücü gücü ile okunduğunda, bu eserin tüm devrimciler için son derece faydalı olacağına inanıyoruz.

TEILEN