1 EYLÜL ULUSLARARASI BARIŞ GÜNÜ DOLAYISIYLA HİROŞİMA’YA ATOM BOMBASI NİÇİN ATILDI?

33

     Sinan Dervişoğlu

     1 Eylül Uluslararası Barış Gününü kutladığımız bu günlerde, nükleer yarışı başlatan ve atom savaşını insanlığın üzerinde bir tehdit olarak yaratan kritik bir olayı, 1945 Ağustos’unda Hiroşima’nın ve Nagazaki’ye atom bombası atılmasını analiz etmek büyük önem taşımaktadır.

     RESMİ AÇIKLAMA

     Amerikan resmi tarih söylemine göre, bu iki şehre atom bombasının atılmasının ana sebebi, Japonya’ya ABD tarafından yapılacak bir çıkartma ve kara harekatının büyük direnişle karşılaşacağı, çok daha fazla askeri ve sivil ölüme sebep olacağı, dolayısıyla böyle güçlü bir silahı kullanmanın caydırıcı gücü sayesinde bu kara harekatında ölebilecek binlerce insanın hayatının kurtulduğu şeklindedir. “İnsan hayatı”nın arkasına saklanan bu açıklama, tarihin en kanlı emperyalistleri olan Anglo-Sakson (ABD ve İngiltere) emperyalistlerinin ağzında yalnızca kaba bir şaka gibi durmaktadır ve göreceğimiz gibi gerçeklerle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Meselenin özü her zamanki ile aynıdır: Sınıf mücadelesi, ve dünyada yükselen bir güç olan Sovyetler Birliği’ne Doğu Asya’da “dur” demek ve gözdağı vermektir. Şimdi olguları inceleyelim:

     MÜTTEFİK ASKERİ LİDERLER: GEREKLİ DEĞİLDİ

  Savaştan kısa bir süre sonra Müttefik orduların 3 önemli komutanı bu konuda ciddi açıklamalarda bulundular. ABD ve Müttefik ordular Genelkurmay Başkanı General Eisenhower Japonya zaten fiilen yenilmişti ve bu korkunç silahın kullanılması kesinlikle askeri bir ihtiyaç değildi demiştir. Pasifik cephesi komutanı General Douglas Mac Arthur “Ben bunu gerekli olmadığını Başkan Truman’a bildirdim. Bu konuda alınan karardan kesinlikle haberim yoktu” der. ABD donanma komutanı Amiral Leahy ise “..o barbarca silaha kesinlikle ihtiyacımız yoktu” diye açıklamıştır. Her biri de sağcı ve anti-komünist görüşleriyle tanınan bu 3 üst düzey komutanın yaptıkları açıklamanın ortak yönü, bombanın atılmasının askeri strateji açısından hiçbir anlamı olmadığıdır ve bir anlamda bu silahı kullanmış olmanın utancını askerlerden sivil politikacılara yöneltmek, bunun esas itibariyle askeri değil, siyasi bir karar olduğunu vurgulamaktır. Soğuk savaş esnasında en faşist politikaları savunmasıyla tanınan General Curtis Le May ise, nerdeyse küstahlığa varan bir açık yüreklilikle “bombanın kullanımının savaşı bitirmekle uzaktan yakından ilgisi yoktu” demekte tereddüt etmemiştir.

     ALTERNATİF GÖRÜŞLER

    2012‘de ABD’li muhalif yönetmen Oliver Stone, tarihçi Peter Kuznick ile birlikte sarsıcı bir TV dizisine imza attı: “ABD’nin Bilinmeyen Tarihi”. Bu dizide 20 yüzyılın başında liberal bir demokratik cumhuriyet olan ABD’yi, anti-komünizmin ve sağcılığın bir kanser gibi nasıl adım adım kemirdiği ve bir zamanlar Lenin’in dahi ekonomik ve teknik dinamizmine hayran olduğu bu ülkenin insanlığın başına nasıl bir bela haline geldiği başarıyla anlatılıyordu. Bu dizide Hiroşima’ya da değinen Stone, atom bombasının atılma sebebinin tamamıyla SSCB’ye bir gözdağı vermek ve onu Doğu’ya, Japon topraklarına ilerleyişini durdurmak olduğunu açık açık belirtti. Sonraları Peter Kuznick ve Cornell Üniversitesinden tarihçi Mark Selden şunu açıkça ortaya koydular: “ABD ve İngiltere için SSCB’ye gözdağı vermek, Japonya’yı yenmek ya da savaşı bitirmekten çok daha önemliydi. Zira 3 üst düzey askeri komutan Truman’a bu adımın askeri açıdan gereksiz olduğunu açık açık belirtmişlerdi”. Bu tespit, askeri liderlerin yukarda zikrettiğimiz tutumlarını da doğrulamaktadır.

     2.DÜNYA SAVAŞI’NDA SOVYET-JAPON İLİŞKİLERİ

   1941 yılında SSCB ve Japonya, bir “Tarafsızlık Paktı” imzaladılar. Savaş başladığında Sovyetler Nazilerle, Japonya ABD ile uğraşırken güçlerini bölmek istemediler. Gerçi Doğu’da her zaman bir Japon saldırısı gündemdeydi; ancak efsanevi Sovyet istihbaratçı (ve bir Alman komünisti) olan Richard Sorge’nin Tokyo’dan ilettiği bilgiler, bir Japon saldırısı olmayacağını kesinleştirerek Stalin’in ve Kızıl Ordu’nun elini Almanlara karşı savaşta oldukça rahatlattı.

Stalingrad’dan sonra savaşın seyri değiştiğinde, Stalin emperyalist bir güç olan Japon faşizmine karşı da saldırmayı gerekli görüyor, ancak (haklı olarak) Almanya kesin olarak teslim olmadan bunun doğru olmayacağını düşünüyordu. Öte yandan Japonlar, büyün güçlerini ABD ordusuna karşı harekete geçiriyor, Doğu (Sovyet) cephesindeki seçkin tümenlerini Güney’e, ABD ordusuna karşı kaydırıyordu. Diplomatik planda ise, Müttefiklerin “kayıtsız şartsız teslim” şartını kabul etmekte zorlanan Japon liderliği, Stalin’le anlaşarak daha “ılımlı” koşullarda bir barışın yollarını arıyordu.

9 Mayıs 1945’te Almanya teslim olunca, Kızıl Ordu Doğu harekatının, Mançurya üzerinden Japonya’ya ilerleme operasyonunun hazırlıklarına başladı. Başlarında Kursk savaşının ünlü komutanı Mareşal Vasilevski’nin bulunduğu 1.000.000 kişilik bir Kızıl Ordu gücü 3 koldan doğuya doğru yürümeye başladı.

     KIZIL ORDUNUN DURDURULMAZ İLERLEYİŞİ

   9 Ağustos sabahı başlayan Kızıl Ordu saldırısı, yıldırım hızıyla ilerleyerek şu hedeflere ulaştı:

  • Japonların hala ciddi bir güç olan doğudaki yüksek vurucu güçlü Kuantung ordusu imha edildi.

  • Japon işgaliyle kuzeyde kurulmuş kukla “Mançukuo” devleti yıkıldı.

  • Kızıl Ordu’nun ele geçirdiği bölgelerde ÇKP önderliğindeki Çin Halk Kurtuluş Ordusu’na ciddi üsler verildi ve lojistik destek sağlandı; böylece 1949’daki Çin Devriminin zaferine önemli bir katkı sağlanmış oldu

  • Japon Denizi’ne varılarak Kuril adaları ve Güney Sahalin adaları ele geçirildi.

Japon askeri-siyasi önderliğinin savaş boyunca stratejisi, bütün askeri gücü güneye, ABD ordusunu gelmesi beklenen bölgeye yığmak; kuzeyi ve doğuyu, yani Sovyet cephesini ise nispeten zayıf bırakmak şeklinde idi. 9 Ağustos sabahı, SSCB Japonya’ya saldırınca, bu Japon Yüksek Konseyi için tam bir yıkım oldu. ABD’li tarihçi Ward Wilson’a göre, bu durumda “ABD’nin güneyden ilerleyerek merkez ada olan Hokkaido’yu ele geçirmesi aylar sürerdi; ancak Kızıl Ordu bulunduğu konumdan buraya 10 gün içinde varabilirdi.” !..

     “JAPONYA’YI BOMBA DEĞİL STALİN YENDİ”

     Bu başlık, ABD’nin saygın araştırma dergilerinden Foreign Policy (FP)de 2013’de tarihçi Ward Wilson tarafından yayınlanan uzun bir araştırma yazısının başlığıdır. Yazısının sonu da şunu der Wilson: “Ağustos 1945’de, ABD’nin 4 yılda başaramadığını Kızıl Ordu 4 gün içinde başarmak üzereydi

Şimdi atom bombasının bu resimde nereye oturduğuna bakalım:

  • Temmuz 1945: Nevada çölünde başarılı bir atom denemesi yapılır. Bomba kullanıma hazırdır

  • 6 Ağustos 1945: Hiroşima’ya bomba atılır.

  • 8-9 Ağustos: Kızıl Ordu’nun Doğu seferi başlar

  • 9 Ağustos: Nagazaki’ye ikinci bomba atılır.

  • 9 Ağustos: Japon Yüksek Konseyi teslim kararı için toplanır

  • 15 Ağustos: Japonya Müttefiklere kayıtsız şartsız teslim olur.

  • 2 Eylül: Kızıl Ordu’nun Doğu operasyonu sona erer.

Ward Wilson’a göre, Japon liderliğinin teslim kararında belirleyici olan faktör, Kızıl Ordu’nun kuzeyden durdurulamaz ilerleyişidir.

Bütün bu olgular, kaçınılmaz gerçeği ortaya koymaktadır: Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombaların hiçbir askeri değeri yoktur. Japonya’nın yenilgisi kaçınılmazdır; bütün mesele, sürpriz bir saldırı ile kısa zamanda büyük insiyatif ele geçiren Sovyetler Birliği’ne “büyük lokma” olan Japonya’yı kaptırmamak, ona bir güç gösterisi yaparak “dur” demek, ona gözdağı vermektir. Sırf Truman ve Churchill’in SSCB’nin gücüne set çekme hırsı yüzünden bu iki şehirde 130.00 sivil, parçalanarak, yanarak, büyük Nazım’ın deyimiyle “külü havaya savrularak” yok edildi. İnsanlar sonraki senelerde ağır ağır, can çekişerek öldüler. Bu vahşetten en ufak bir pişmanlık duymayan emperyalist liderlerden Churchill, birkaç sene sonra “atom bombasının SSCB’ye karşı da kullanılması gerektiğini” söyleyecek kadar ahlaksızlaştı.

Sovyetler Birliği 1949’da atom bombasını, 1953’te de hidrojen bombasını yaptı Artık SSCB’yi “atom savaşı ile yok etmek” rüyası suya düşmüş, soğuk savaş tüm şiddetiyle başlamıştı. Hiroşima’da bu cinayeti işleyenler, cinayetlerine Kore, Vietnam ve Latin Amerika’da devam edecekti.

TEILEN