TÜRKİYE SOLUNDA KÜRT DÜŞMANLIĞININ KÖKLERİ: KİBİR VE KISKANÇLIK

23

Sinan Dervişoğlu

Yaklaşan Haziran seçimleri ve alınacak tavır, Türkiye Solu’nda yeni tartışmalar başlattı. HDP’de vücut bulan “Kürt Özgürlük hareketi ve Türkiye’li ilericilerin ittifakı” fikri gitgide popülerleşmesine rağmen; Birleşik Haziran Hareketi (BHH)nin son bildirilerinde de gördüğümüz gibi, bu ittifaka karşı mesafeli duran ve onu reddeden güçlü bir damar, Türkiye solunda hala mevcuttur.

Aslında, Kürt Özgürlük Hareketi’ne bu soğuk, hatta düşmanca tavır kesinlikle yeni değildir. PKK’nin ilk çıkışı olan Eruh-Şemdinli baskınının gerçekleştiği 1980’lerin başından bu yana, PKK’ye ve onun etrafında gelişen Kürt Halk hareketine soldan çok çeşitli gerekçelerle düşmanca tavırlar gündeme geldi ve geçen 30 yıl içinde bunlar hafiflese ya da gerekçe değiştirse de, bu negatif tavrı benimseyen bir kesim her zaman var oldu.

Niçin? Sık sık başvurduğumuz açıklama “kemalizmin, resmi ideolojinin Türkiye solunda süren etkisi” oldu. Bu, doğru olmakla birlikte yetersiz bir açıklamadır. PKK’ye soğuk, hatta düşmanca bakanların sırf “Gazi Paşa’yı, onun devrimlerini, onun kurduğu Cumhuriyeti çok sevdikleri için” PKK’ye karşı tavır aldıklarını düşünmek anlamlı değildir. Elbette Türkiye solunda kemalizmin etkisinden yeterince kurtulamama, dinden CHP’ye, işçi hareketinden kültüre kadar bir dizi konuyu bu gözlüklerle ele alarak devletin değirmenine su taşıma gibi bir sorun hep vardı, hala da sürmektedir. Ancak Kürt meselesindeki bu negatif tavrın başka boyutları olduğunu da artık açık yüreklilikle görmek zorundayız. Yazının konusu budur.

ŞU KÜRTLER DE KİM OLUYOR?”

Sorunun kaynağı, halkların mücadelesindeki eşitsiz gelişme ve bu eşitsizliğin kafalarda kabullenilmemesidir. Bilindiği gibi, 12 Eylül ile Türkiye burjuvazisi ve onun faşist devleti, Türkiye halklarına karşı açık ve şiddetli bir savaş açtı. Bu savaşta, Türk halkının devrimci güçleri (TKP, TİP DevYol, DevSol, Halkın Kurtuluşu, Kurtuluş..) kısa bir direnişten sonra yenildi ve fiziksel olarak tasfiye oldu. Kürt halkının devrimci güçlerinden biri olan (ve en güçlüsü dahi olmayan) , PKK, ise bu savaşa karşılık verdi, direndi, ve yenilmedi. Mücadelesini güçlenerek sürdürdü ve bugün bölge, hatta dünya çapında bir güç haline geldi.

1980 öncesine dönelim: Solda Kürt halkının kaderini tayin hakkını savunmayan, onların ulusal ezilmişliğini gündemine almayan bir tek örgüt dahi yoktu. Belirli nüanslarla da olsa ortak bir devrim öngörülüyor, Kürt devrimciler DHKD, DDKD gibi örgütlerin yanı sıra, yukarda zikrettiğimiz Türkiye’li devrimci örgütlerin saflarını dolduruyordu. 12 Eylül saldırısından sonra Türkiye Devrimci hareketi (bugün hala hesabı verilmemiş olan) utanç verici bir yenilgi yaşadı. Yüzbinlere varan bir militan tabana dayanan sol, birkaç mevzi çıkış dışında tek kurşun atamadan yenildi. “Düzenli geri çekilme” adı altında mevziler terkedildi, Avrupa başkentleri önce “siyasi mülteciler”le doldu; sonra bu kadroların çoğu, siyasi kimliklerini yitirerek Batı’nın nimetlerinden yararlanan sıradan mülteciler haline geldi ve eridi. Türkiye’de kalan birçoğu, “yasal zeminden yararlanma” adına CHP’ye girdi ve CHP’lileşti. Hızını alamayıp ANAP’a girenler, holding patronu olanlar, geçmişteki ajitasyon yeteneğini sermayenin hizmetine vererek reklam ajansları kuranlar solun sıradan gerçeği haline geldi. Toplumun vicdanı olan sol eridikçe, toplum da vicdanını yitirdi. Cesaret, adalet, direniş, yurtseverlik gibi değerlerin somut referansı olan insanlar yok olunca, toplum da bu değerlerini yitirerek çürüdü. Bireysel egoizm, köşe dönme, kof bir kabadayılık, güce yaltaklanma belirleyici değerler haline geldi. “Ben fakiri değil zengini severim” diyen bir Özal’ın ANAP’ı, yoksul işçi semtlerinde birinci parti olabildi. Ve sol inancını koruyan bizler, bu ayıbı ve utancı iliklerimize kadar hissederek bugünlere geldik.

Kürdistan’da ne oldu? Diyarbakır Cezaevi cehennemiyle somutlaşan ilk azgın saldırının ardından bir örgüt, PKK, faşizme karşı savaş bayrağını açtı. Son derece yüksek bir örgütsel ve politik yetenekle sürdürülen mücadele gerilemedi, yükseldi, 12 Eylül zulmü altında inleyen Kürdistan’ın dört bir köşesinde karşılık buldu. Ortadoğu’daki Kürt örgütlenmelerinin aksine PKK hiçbir aşiret yapısına dayanmadı, aksine bu geleneksel yapılara da savaş açtı ve marksizmi benimsedi. 12 Eylül’den bu yana geçen 35 sene boyunca Türkiye’de çok sayıda iktidar değişti; ancak hiçbiri PKK’yi ezemedi; aksine PKK her zaman egemen güçlerin istikrar planlarına darbe vuran, onların tekerine çomak sokan bir hareket oldu. Binlerce faili meçhul, yakılan 3000 köy, kitlesel terör, yerel katliamlar, hatta kimyasal silah kullanımı dahi PKK’yi dize getiremedi.

Bu gelişmenin Türk ve Kürt toplumları arasında yarattığı farklılaşma, günümüzde yaşadığımız trajedinin, “Kürt düşmanlığı”nın temeldir. Türk toplumu kaybettiği devrimci evlatlarını unutan, yoz siyasetçilerin ve medyanın manipülasyonu ile her türlü gericiliğin, MHP’nin, İslamcılığın, vurguncu liberalizmin, Baykal’ın faşizan “sosyal demokrasisin” peşinde sürüklenen, ve giderek kendine saygısını yitiren bir kitle haline gelirken, Kürt toplumu kendine güvenen, onurunu koruyan, daha geri bir sosyo-ekonomik tabana dayanmasına rağmen kadına değer veren, belediyelerinde bir tek rüşvet vakasını yaşamayan daha ahlaklı, inançlı ve başı dik bir toplum haline geldi.

Sorun buradadır. Tarih boyunca direnemeyip teslim olanlar ve direniş ruhunu yitirenler, direnmeye devam edenlere sonsuz bir nefret duydular. Duymaları doğaldır; zira kendi teslimiyetlerini anlamlı kılmanın, mazur göstermenin tek psikolojik aracı, direnenleri ve direnişi küçümsemek, aşağılamaktır. Fransız Komünist Partisi’nin ve 2.Dünya savaşındaki anti-faşist direnişin liderlerinden Jacques Duclos, anılarında “işgal ertesinde kurulan işbirlikçi Pétain hükümeti genel seçime gitseydi oyların çoğunluğunu alırdı” diye yazmıştı. O dönem direnen komünistler başlarda kamuoyunda “Stalin’in ajanları”, “Fransa’yı Hitler yerine Stalin’e teslim etmek isteyen casuslar ”, “durup dururken Almanlara saldırıp misillemeye sebep olan sorumsuz maceracılar” olarak damgalandı. Ama direniş yükselip o “Stalin’in ajanları” art arda başarı kazandıkça tavır değişmeye başladı.

Türk halkı, son Gezi olaylarına kadar, gerek nicelik, gerekse nitelik olarak Kürt halkının mücadelesinin yakınına dahi varabilecek bir direniş koymadı. Gezi olayları ile beraber, devlete karşı kitlesel mücadelede kayıplar vermeye başladıkça Kürt halkını daha iyi anlamaya, ona yaklaşmaya başladı. Mücadele yükseldikçe Kürt halkıyla daha da yakınlaşacağımız kesindir. Şu anda şahit olduğumuz “mesafeli tavırlar” ise, geçmişteki teslimiyetin, Kürt halkının başarısı karşısındaki hazımsızlığın içimizde direnen kalıntılarıdır.

ÖNCÜ SAVAŞI:

MAHİR SÖYLEDİ, APO HAYATA GEÇİRDİ.

O ZAMAN DERDİNİZ NE?

Bu tespiti daha iyi anlamak için, bugün BHH’de Kürtlere mesafeli duran tavrın kaynağı olan, Dev-Yol’un merkezci kesimine bakalım (DY kökenli olup HDP’ye destek veren arkadaşları bu tespitin dışında tutuyoruz). Şu soruyu soralım: Dev Yol’un geçmişine ve değerlerine bağlı bir solcu, niye PKK’ye düşman olur? Olguları inceleyelim:

  • DY marksizmi benimsiyordu, PKK de öyle.

  • DY Kürt halkının kaderini tayin hakkını hep savundu. PKK de bunun için mücadele ediyor.

  • DY “silahlı mücadele” konseptini neredeyse ayırt edici nokta, bir “alamet-i farika” haline getirmişti. Silahlı mücadeleyi güncel görev olarak görmeyen herkesi “revizyonizm” ile damgalıyordu. PKK de bugün, dostun ve düşmanın kabul ettiği bir başarıyla, devlete karşı silahlı mücadele vermektedir.

  • DY Mahir Çayan’ın “öncü savaş” konseptini savundu. Buna göre kitleleri kazanıp silahlı mücadeleye başlamak yerine silahlı mücadele kararlı bir çekirdek kadro ile başlatılmalı, kitleler bu mücadele süreci içinde kazanılmalıdır. 80 öncesinde komünistler bu stratejiyi, Mahir’lerin 1971’deki yenilgileri temelinde eleştirdiler ve silahlı mücadele öncesi kitleleri kazanmanın şart olduğunu vurguladılar. Ancak, çok farklı tarihsel ve coğrafi koşullarda, TSK’nın bir işgal ordusu gibi davrandığı 1980 sonrası Kürdistan’ında PKK tam da bunu yaptı. O dönem Dev-Yol’un sahip olduğu gücün onda birine bile sahip olmayan bir PKK, az sayıda kararlı bir kadroyla silahlı mücadeleyi başlattı ve kitleleri bu mücadele içinde kazandı. Öcalan geçen HDP kongresine yolladığı mesajda “Mahir’den devraldığım bayrağı Türkiye Solu’na teslim ediyorum” demişti. Mahir’den esinlenerek, onun politik yaklaşımını kullanarak bölgesel, hatta dünya çapında bir güç haline gelebilen PKK, bir Dev-Yol’cu için de gurur kaynağı olmalıydı. Ama aksine, bugün gördüğümüz şey, inatçı bir red, bir dışlama tavrıdır.

O zaman sorun nedir? Sorun (sadece DY şefleri için değil, 1980’deki tüm Türkiye sol hareketi şefleri için de geçerli olan) geçmişteki iddialarını hayata geçirememek, muazzam bir devrimci potansiyelin erimesine sebep olmak, buna karşılık aynı iddiaları çok daha geri ve eğitimsiz bir halkın, geçmişte çok da önemsenmeyen bir liderinin (Apo’nun) hayata geçirmiş olmasını kabullenememektir. Kendi yenilgisinin hesabını veremeyip PKK’nin takdire şayan başarısı karşısında ezilenler, bin bir gerekçe ile bu başarıyı aşağılamanın yollarını aramaktadır. Bu açıdan, Kürtlere “soğuk” bir Türk solcusunun gerekçe ve argümanları ile Kürt düşmanı sıradan bir vatandaşın gerekçeleri hemen hemen aynıdır. Şimdi de onlara bakalım:

  • PKK milliyetçi” Niye? “Kürt halkı vardır ve kimliği tanınmalıdır” dediği için mi? 90 yıldır “Ne mutlu Türk’üm diyene” “varlığım Türk varlığına armağan olsun” “Türk öğün çalış güven” gibi ırkçı-faşist klişeleri hayatın her alanında neredeyse hava solur gibi soluyan bizler, bunları bir kez bile lanetlemeyip (“andımız kaldırıldı” diye feryat edenleri hatırlayın) sırf Kürt kimliğinin tanınmasını ve serbestçe yaşamasını isteyen ve Kürtlük adına hiçbir üstünlük taslamayanlara “milliyetçi” diyebiliyorsak, kendi ahlakımızı ve insanlığımızı sorgulamalıyız.

  • HDP seçim listesinde ağalar var” Evet var. PKK bir ittifak politikası çerçevesinde bu unsurların muhalefetinden de yararlanmayı amaçlıyor. Tıpkı dünyadaki tüm ulusal mücadelelerde olduğu gibi. Ama 35 yıldır bu mücadeleyi sürdüren örgütün karar alıcı çekirdeğinde ve militan gücünü oluşturan tabanında kimler var? Öcalan’dan Karayılan’a, Bayık’tan Karasu’ya kadar liderlerin ve savaşan binlerce gerillanın sınıfsal konumu nedir? Bunların hepsinin yoksul Kürt köylüleri ve emekçileri olduğunu görmemek için kör olmak gerekir. Ancak bu, biyolojik bir körlük değil, siyasi kıskançlık ve kompleksin yarattığı politik körlüktür.

  • Bunların arkasında Amerika var”. Bu da, yıllardır faşistlerin ve CHP’li ulusalcıların kamuoyuna yutturdukları başka bir yalandır. Zira onlar için Türk ordusuna 35 yıldır darbe üstüne darbe vurup ayakta kalabilen bir yapıyı başka türlü açıklamak mümkün değildir. “Kürt halkına dayanıyorlar” dediğimizde dudaklar bükülmekte, alaycı bakışlar atılmaktadır. Zira halk olarak kendi acınacak konumlarına bakmakta, böyle bir mücadeleyi ayakta tutabilecek bir halkın var olabileceğini dahi hayal edememektedirler. Bu çakma argüman bizim “sol”da da kullanılmakta, “PKK ABD ile flört ediyor” gerekçesi, Kürt halkının mücadelesine soğuk davranmanın gerekçelerinden biri haline gelmektedir. Hatırlatalım: PKK’nın atılım yaptığı 80’lerde SSCB ayaktaydı ve sosyalist ülkeler PKK’ya hem ideolojik-politik, hem de askeri anlamda ciddi maddi ve eğitsel destek verdiler. Sosyalist bloğun yıkıldığı 90’lar sonrasında PKK daralan ve kaygan bir zeminde politika yapmak zorunda kalmış, bu süreçte, tek global güç haline gelen ABD ve Batı ile de diyaloga girmiştir. Politikanın bir gereği olan diyalog kurmak başka bir şeydir, işbirlikçi olmak başka. Öcalan’ı TC’ye teslim edenin de bizzat ABD istihbaratı olduğu hatırlanırsa, bunun ne menem bir “işbirlikçilik” olduğu da açıklanmalıdır.

  • PKK geçmişte Türk sol örgütlerine saldırdı ve darbe vurdu” Evet. Ama kim vurmadı ki? TKP ve TİP, Dev-Yol ve Kurtuluş, Dev Yol ve Dev-Sol, Halkın Kurtuluşu ve Halkın Sesi, keza HK ve “Devrimci Proletarya” grupları birbirlerine karşı (adam öldürme dahil) sayısız saldırı düzenlediler. O dönemin çarpık siyasal mantığı içerisinde yapılan bu işler, bugün bu gruplardan insanların hayatın içinde yana yana gelmelerini, hatta yoldaşça birlikte mücadele etmelerini engellemiyorken, sırf PKK’nin yaptıklarını bir kan davası haline getirmenin mantığı nedir? Kimilerinin siyasi hafızasındaki bu seçiciliği, kronik nefretten başka açıklamanın imkânı yoktur.

PKK hareketi, geçmişteki kimi hatalarına,( hatta bir ihtimal, gelecekte de yapabileceği hatalara) rağmen, Türkiye’de ve Ortadoğu’da ciddi bir devrimci olanaktır ve bir başarı öyküsüdür. Türkiye Sol Hareketi olarak bizler ise, 1980’deki gücümüzü ve bugünkü durumu karşılaştırdığımızda, bir başarısızlığı temsil ediyoruz. Bunu açık yüreklilikle, komplekse kapılmadan görmek, Türkiye’deki mücadeleyi kitlesellik ve militanlık açısından Kürdistan’daki seviyeye getirmek bizlere düşen görevdir. Bunun yolu, bir yandan Kürt devrimci hareketiyle dostça, yoldaşça, eleştiri hakkını koruyarak dayanışmayı yükseltmek, öte yandan da saflarımızda bu dayanışmaya engel teşkil eden ve geçmişten gelen samimiyetsiz, kompleksli ve saplantılı tavırları mahkûm etmekten geçer. Bunu da mutlaka başaracağız.

TEILEN