MÜSLÜMAN EMEKÇİLER: SINIF DÜŞMANINA KARŞI ORTAK MÜCADELEDE OMUZ OMUZA

25

Resim yazısı: “Fehle [işçi] ve kendliler [köylüler] mukhem [sağlam] ittifâklarıyla zâlimleri mahv itdiler. Fehle ve kendliler ittifâkını daha da muhkemlendirmek bizim borcumuzdur! Bütün dünya işçileri birleşiniz!”

Sinan Dervişoğlu

Dünyada ve Türkiye’de son 20 yılda din olgusunun önemi giderek arttı. Sadece emperyalizmin bu konudaki planları ve yatırımlarının ötesinde, sosyalist sistemin çöküşünün yarattığı umutsuzluk ve çaresizlik de insanların yığınlar halinde dine yönelmelerinde ciddi bir rol oynadı. O açıdan, toplumu gerçekçi bir gözle değerlendirmek isteyen hiçbir devrimci, din olgusunu göz ardı etme lüksüne sahip değildir.

DİNİN İKİ YÖNÜ:

Kökü tarihin derinliklerine uzanan din olgusu, kısa ya da orta vadede ortadan kalkacak geçici bir olgu değildir. Geçmiş sosyalist toplum deneyleri (ve günümüzde Küba, Latin Amerika, Çin ve Vietnam deneyleri) göstermiştir ki, sosyalizm iktidara geldikten sonra dahi, uzun yıllar boyunca din olgusu varlığını koruyacaktır ve komünistler din olgusunu ele almak ve dindar emekçilerle diyalog kurmanın yollarını bulmak ve geliştirmek zorundadır.

Öncelikle dini inancın yapısını inceleyelim: İslam dahil her dini inanç, bir dizi ahlaki ve insani değeri, ve bu değerlere temel teşkil eden bir dizi tarihsel iddiayı ve argümanı içerir (peygamberler, Tanrı ile konuşma, mucizeler, Tanrı’nın vasıfları..vs)

Dinin ana konusu olan insani ve ahlaki değerler nelerdir? Bunlar şefkat, yardımlaşma, adalet, dürüstlük, mütevazilik, hemcinslerine saygı, hatta iyi bir insan olabilmek için dünya nimetlerinden vazgeçmek gibi insani tercihlerin oluşturduğu ahlaki bir çerçevedir. Bu ilkelerin yaşadığımız toplumun gerçekleriyle karşılaştırırsak şu şaşırtıcı sonuca varırız: Bu prensipler, sınıflı toplumların, özellikle de içinde yaşadığımız kapitalist toplumun gerçekleriyle taban tabana zıttır! Kapitalist toplumun gerçeği bencillik, bireycilik, gemisini kurtaran kaptan mantığı, böbürlenme, ihtişam düşkünlüğü, maddi zenginliğe duyulan açlık, fakirliğe kayıtsızlık, ve insanı insanın kurdu yapan acımasız bir yaşam savaşıdır. Bu durum şu gerçeği olanca netliği ile karşımıza koymaktadır: Dinsel değerler, kapitalist toplumun şiddeti ve acımasızlığı, ve toplumda sürmekte olan vahşi kasırga karşısında sıradan emekçilerin ruhlarında inşa ettikleri bir sığınak, yaşamlarına bir anlam verebilmek ve yaşam kavgasında ayakta kalabilmek için dayanmak zorunda oldukları saf, temiz bozulmamış değerleri yaşatmaya devam ettikleri bir korunaktır.

Ancak bu ahlaki çerçeve, hangi temeller üzerine oturmaktadır? Burada bilimsel düşüncenin dışına çıkılarak hurafenin ve boş inancın alanına girilmektedir: Tevrat’ta kainatı 6 günde yaratıp dinlenen bir Tanrı, İncil’de suyu şaraba çeviren ve bir ekmekle 1000 kişiyi doyuran bir peygamber, Kuran’da Havva’yı Adem’in kaburga kemiğinden yaratan bir Tanrı gibi olgular, bilimsel gelişmenin her aşamasında zorlanan ve ona ters düşen bir ön kabuller silsilesidir. Bu bilim dışı zemin, her türlü spekülasyona ve özellikle hakim sınıflardan gelecek manipülasyona açık bir ortam oluşturmaktadır. Şehit olduğunda Cennet’te 70 bakirenin kendisini bekleyeceğine inandırılan IŞID katilleri, bunun en somut örneğidir.

Bu resim karşımıza şu gerçeği çıkarmaktadır: Dini inancın bilimdışı temelleri egemen sınıfların işine gelen ve onlar tarafından kullanılan esas yönü olabiliyorsa, birinci yönü, yani kapitalizmle çelişen ahlaki inançları devrimciler tarafından niçin bir potansiyel bir olanak olarak ele alınmasın? Latin Amerika’da, Fransa ve İtalya’da, milyonlarca Katolik emekçinin, Yunanistan’da yüzbinlerce Ortodoks işçinin, Uzak Asya’da milyonlarca yoksul Budistin bu yönlerine hitap ederek onları devrimci mücadeleye kazanan komünistlerin başardığı işi biz burada niçin başarmayalım? Üstelik tam da “Siyasi İslam” adına ortaya çıkan ve bir hırsızlar çetesine dönüştüğü aşikar olan, paragözlüğü, süs ve ihtişam düşkünlüğü, yalancılığı ile İslam’ın en temel değerleriyle çelişen bir AKP iktidarı döneminde bunu niye başaramıyoruz?

ÖNYARGILARI YIKALIM, KURTULUŞUMUZ İÇİN BİRLİKTE SAVAŞALIM!

Bu sorunu cevabını devrimciler önce kendilerinde aramalıdır. Sorun, devletin resmi ideolojisi olan kemalizmin solda süren etkisi, ve Müslüman emekçilere bakarken onları hala kemalizmin gözlükleriyle görmeye devam etme hastalığıdır. Gazetemiz Politika, geçen sayılarında solun tarihinde bir ilki başardı: Grevde mücadele eden ve kitap okuyan, sakallı ve takkeli dindar bir emekçinin resmini bastı. Geleneksel Kemalist bakışlı bir solcu için bu emekçi en hafif deyimiyle “irkiltici”dir, yobaz ya da şeriatçı izlenimi veren tipik bir “öteki”dir. Bizim içinse o, patrona karşı mücadele eden, bu arada okuyarak kendini samimiyetle geliştirmeye çalışan bir işçi, bir sınıf kardeşimizdir. Mesele, kemalizm dahil her türlü burjuva ideolojisinin dar ön yargı kalıplarını reddederek bu sınıfsal bakışı temel almaktır.

Olay elbette bununla bitmemektedir. Resmi ideoloji 80 yıldır dini ve dindarları (toplumun neredeyse yarısını) yaygın deyimle “öteki”leştirirken, sol da kendini hep “laik ve modern” olarak tabir edilen diğer %50 içinde tanımladı, orada yaşadı, kendini orada geliştirdi ve kendisine “Kuzey Kutbu kadar “uzak kıldığı dindar emekçileri, burjuva uşağı sağ partilere terk etti. Bugün içinde yer aldığımız%50, artık %20’lere inmiş durumdadır; ve çok daha önceleri başarmamız gereken iş, bugün bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmıştır: Müslüman emekçilerle diyalog kurmak, ortak sınıf düşmanına karşı mücadelede onlarla birlikte örgütlenmek.

Bu kolay olmayacaktır. Bir yandan dindarlarda var olan (ve bizim de yıllar boyu onlardan uzak kalarak pekiştirdiğimiz) “Allahsız inançsız komünistler” ön yargısı, öte yandan solculardaki “dindar biriyle ne işimiz olur?” kolaycılığı, sosyalistlerin %90’ında var olan “bir Müslümanla nasıl ve neleri konuşacağını” bilememe, ortak bir sohbet dahi yapacak bilgiden yoksun olma zaafı, önümüzdeki sorunlardır. Ancak 2 noktayı hatırlamak bize yeterince umut verecektir: Birincisi sınıf mücadelesi fabrikalarda, madenlerde, tarlalarda, ülkenin dört bir yanında hızla yükselmektedir; ve dostça, yoldaşça el uzatabileceğimiz milyonlarca dindar emekçi bu mücadelede şimdiden saf tutmuş vaziyettedir. İkincisi ise şudur: Müslüman emekçilerin iç dünyalarında yürekten bağlı oldukları mukaddes değerleri, iyiliği, dayanışmayı, yardımlaşmayı ve kardeşliği topluma egemen kılacak, ruhlarındaki o “sığınağı” toplumun kendisi ve ana gerçeği haline getirecek tek güç sosyalizm mücadelesidir. Namazında niyazında olan, ömrü boyunca namusuyla çalışıp didinmiş işçileri, yıllarca toprakta çalışmaktan elleri çatlamış ama yoksulluktan kurtulamamış aksakallı dedeleri, tütünde, tekstilde, ev hizmetinde 12 saat çalışıp hayatını tüketmiş başı bağlı kız kardeşlerimizi mücadeleye kazandığımız gün, ülke toprağı gerçekten titremeye başlayacaktır. Zira halkı sömüren akbabaların yıllardır iktidarlarını üzerine kurdukları zeminin önemli bir kısmı ayaklarının altından kaymış olacaktır. Devrim mücadelesine büyük ivme kazandıracak olan bu hedefi yakınlaştırmak, bizlerin önümüzdeki dönemde en önemli görevlerinden biridir.

SOVYET İKTİDARI VE MÜSLÜMANLAR

1917 Ekim Devrimi sonrasında Bolşevikler, Çarın işbirlikçisi olan Ortodoks kilisesine karşı sert bir tavır takınmakla birlikte, Çarın ezdiği bir kesim olan Müslümanlara karşı büyük bir dostluk ve hoşgörüyle yaklaştılar. Camilere, dinsel yaşama hiçbir müdahalede bulunmadılar. Lenin “Doğu’nun Müslüman Emekçilerine” başlıklı tarihsel bildirisinde onları Müslüman halkları ezen emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadeleye çağırdı. Büyük devrimci Lenin, bununla da yetinmeyerek, Çarlığın Orta Asya Müslümanlarından gasp ettiği ve “Hristiyanlığın İslam üzerindeki zaferinin bir ganimeti” gibi Petrograd’da muhafaza ettiği dünyanın ilk tam nüsha halindeki Kuran-ı Kerim’ini devrimden sonra gerçek sahiplerine, yani Orta Asya Müslümanlarına iade etti. Bugün bu Kuran Özbekistan’da bulunmaktadır.

Devrime kadar sefalet ve gerilik içinde yaşayan SSCB’nin Müslüman halkları, kendilerine binlerce okul, üniversite, fabrika ve sanat evi kazandıran sosyalizme dört elle sarıldılar ve ona kanlarıyla sahip çıktılar. 1941’de Moskova önlerinde Nazileri püskürten Kızıl Ordu birliklerinin önemli bir kısmı Kazakistan tümenleri oldu. Milyonlarca Kazak, Azeri, Özbek, Türkmen ve Kırgız, SSCB’nin ve Doğu Avrupa’nın faşizmden kurtuluş seferinde ve Berlin’in alınmasında yiğitçe savaştı.

Bolşevikler yalnızca iki noktada ısrarcı oldular: Kadının eğitimi ve gene kadının başta üretim olmak üzere toplumsal yaşama aktif katılması. Kemalistlerin aksine Bolşevikler, Müslüman kadınların çarşafı, türbanı, başörtüsüyle asla uğraşmadılar. İnsanların yaşam tarzına, hele giyimlerine, onların gururunu kıracak hiçbir müdahalede bulunmadılar. Bu konuları, onların özgür iradeleriyle, süreç içinde ve kendiliğinden hallolacak konular olarak gördüler.

Sonuç ortadadır: Rusya Federasyonu dahil eski Sovyet cumhuriyetlerinin hepsinde İslamiyet toplumsal kültürün ve tarihsel mirasın bir parçası olarak yaşamakta, inananlar (Sovyet döneminde olduğu gibi) ibadetlerini serbestçe yapabilmekte, ancak din bir siyaset malzemesi olarak asla kullanılmamaktadır. ABD, bütün dünyaya saldığı bir bela olan “Siyasal İslam” mikrobunu bu ülkelere bulaştırmak için ciddi çaba sarf etmesine rağmen, kurduğu tezgah, (bir Suudi-ABD provokasyonu olan kısa ömürlü Çeçen terörü dışında), bu ülkelerin hiçbirinde tutmamıştır, tutmayacaktır. Bu ülkelerin İslami gericiliğe karşı sahip oldukları yapısal “bağışıklığın” oluşmasında, Sovyet yönetimlerinin 70 yıl boyunca uyguladığı doğru ve isabetli politikaların belirleyici rolü asla unutulmamalıdır.

TEILEN