MATERYALİZM: AYDINLANMANIN VE UMUDUN FELSEFESİ

24

Sinan Dervişoğlu

Bu yazımızda, Marksist felsefenin en belirleyici özelliği olduğu kadar felsefe tarihinin de en temel sorununa değinmek istiyoruz: Materyalizm ve idealizm çatışması. Tüm düşünce tarihi boyunca felsefi görüşler, madde ile ruh- düşünce arasındaki ilişkiyi ele alırken takındıkları tavra ve tanımladıkları önceliğe göre ikiye ayrıldılar: Materyalist yaklaşım ve idealist yaklaşım.

İDEALİZMİN KÖKLERİ

Düşünceyi ve ruhu öne çıkaran ve onu belirleyici olarak gören idealist bakış açısının çeşitli toplumsal kökleri vardır. Bunlardan birincisi, insanın doğa ve toplum karşısındaki güçsüzlük ve korku hissidir. Doğa olaylarını açıklayamayan ve bunlar karşısında kendini güvensiz hisseden insanoğlu, uzun yüzyıllar boyunca gördüklerinin ötesinde doğaüstü güçlerin, tanrıların ve ilahi güçlerin varlığına inanmaya meyilli oldu. Bir diğer kaynak, ölüm karşısında insanın hissettiği çaresizlik ve tepkidir. Ölümü, çevresindeki birinin kaybını kabullenemeyen insan, ölümden sonra da bir şeylerin yaşamaya devam ettiğini düşünmek istedi ve bunu “ruh” olarak tanımladı. Öte yandan, yaşadığı sınıflı toplumdaki haksızlık ve acıları ortadan kaldırmak için bir şey yapamayan insan, bu kötülüklerin hiçbirinin olmadığı ideal bir dünya düşledi ve bunu “öteki dünya” ve “cennet” olarak kurguladı. Bir diğer unsur da toplumda kafa emeği ile kol emeği arasında oluşan işbölümü oldu. Bir yandan toplumda bir düşünce geliştirme fırsatı dahi olmadan köle gibi çalışan yoksullar, öte yandan da maddi geçim olanaklarına sahip olup sürekli düşünce geliştiren insanların varlığı, bu ikinci kesimde “fikirlerin üstünlüğü” hissini güçlendirdi ve dünyayı, maddi köklerinden kopmuş ve kendilerinin var oluş sebebi olan bu “fikir”lerin bir yansıması şeklinde algılamalarına yol açtı.

Fikri, ruhu ve Tanrı fikrini başa koyan idealist felsefede 2 eğilim gözlemek mümkündür: Maddeden bağımsız ve onu belirleyen bir ruhun varlığını savunan objektif idealizm (ki en başarılı temsilcileri Descartes, Leibniz ve Hegel’dir), ve maddenin sadece fikirlerimizi bir yansıması olduğunu, fikirlerin ötesinde maddi dünyanın hiçbir gerçeklik taşımadığını iddia eden sübjektif idealizm (ki en tutarlı temsilcisi Berkeley’dir). Leibniz, dünyanın “monad” adını verdiği ruh yapıtaşlarından oluştuğunu savunurken Berkeley, “madde” denilen şeyin sadece sıcak-soğuk, sert-yumuşak, hafif-ağır, sarı-beyaz..vs gibi fikirlerin kafamızdaki bir bileşimi (terkibi) olduğunu ve bilincimizden bağımsız bir madde olmadığını söylüyordu.

Burada can alıcı soruyu soralım: Algıladığımız bir nesnenin “madde” ya da “ruh” olduğunu söylemenin pratik sonuçlar açısından ne farkı vardır? Bu sorunun cevabı, bizi materyalizmin temel karakteristiğine götürecektir.

MATERYALİZMİN ÖZÜ: DÜNYAYI ANLAYABİLİR VE DEĞİŞTİREBİLİRİZ

Ruh” kavramı, tanım itibariyle bilinemez, anlaşılamaz, müdahale edilemez bir olgudur ve insanın algı ve müdahalesinin ötesindedir. Bunu reddetmek ve dünyanın maddiliğini savunmak ise, tam tersine çevremizdeki dünyayı ve onu oluşturan nesneleri anlayabileceğimizi, kavrayabileceğimizi ve maddenin kendi objektif kanunları çerçevesinde ona müdahale edebileceğimizi savunmak demektir. Dolayısıyla materyalizm, tanım itibariyle doğaya ve topluma karşı edilgen ve çaresiz değil, etkin ve mücadeleci bir tavrı gündeme getirir ve özü itibariyle devrimci bir yaklaşıma temel teşkil eder.

İdealizm nasıl kaynağını insanın bilgisizliğinden ve doğa ve toplum karşısındaki boyun eğmişliğinden alıyorsa, materyalizm de bilimsel atılımların ortaya çıktığı ya da toplumda başkaldırı rüzgarlarının estiği dönemlerde güçlenmiştir. Tarihte materyalizmin bilinen ilk temsilcileri, maddenin atomlardan oluştuğunu savunan Demokritos gibi ilkçağın Yunan materyalistleri oldu. Bunun arka planını, Eski Yunan’daki özellikle matematik ve astronomideki büyük bilimsel gelişmeler oluşturuyordu. Daha sonra, 9 ve 11. yüzyıllar arasındaki büyük İslam Aydınlanmasında da bilimlerde yapılan büyük atılımlar, Ömer Hayyam, Ebu Bekir Razi gibi materyalist eğilimli düşünürleri ortaya çıkarda. Aynı dönemde İbni Haldun, büyük eseri “Mukaddime”de toplumların tarihini maddi faktörlerle açıklamaya girişti.

Ancak materyalist düşünce en büyük atılımını Fransız Devrimi öncesinde Avrupa Aydınlanması döneminde gerçekleştirdi. Bir yandan fizikte ve kimyada yapılan büyük keşifler bilimsel ve sorgulayıcı bir düşünce akımını gündeme getirirken, çatırdayan feodaliteye karşı toplumda gelişen başkaldırı ruhu materyalizmi güçlendirdi. İngiltere’de John Locke, Fransa’da Diderot ve Helvetius gibi düşünürler feodal otoriteye ve onun ideolojik bekçisi kiliseye karşı özgürlüğü, bağnazlığa karşı toleransı savundular. Çağının büyük bir devrimci düşünürü olan Diderot eserlerinde kiliseyi yerden yere vurmakla kalmadı; yazılmasına öncülük ettiği “Ansiklopedi” ile çağının bilimi ışığında doğanın materyalist yorumunun temellerini attı. Bu fikirlerin ışığında gerçekleşen büyük Fransız Devrimi, kiliseyi kurum olarak yıktığında idealist düşünce ve dine öldürücü bir darbe vururken materyalist düşünceyi de geri dönmeyecek şekilde insanlığın gündemine oturttu.

FEURBACH’DAN MARX’A: MARKSİST MATERYALİZMİN DOĞUŞU

19. yüzyıl ortalarına kadar Almanya’da düşünsel yaşam, aristokratik gericiliğin gücü ve burjuva devrimciliğin zayıflığı nedeniyle sürekli olarak idealizmin damgasını taşıdı. Ancak bu dönemde Hegel’in bir öğrencisi olan Feuerbach, “Hristiyanlığın Özü” adlı eseriyle toplumu sarstı. Bir materyalist olan Feuerbach bu eserinde ateizmi savunmakla kalmıyor, en güçlü toplumsal kurumlardan biri olan dini de toplumsal temelleriyle birlikte açıklanabilir hale getiriyordu. Feuerbach’tan etkilenen Marx ve Engels’i, kendi dönemlerinde gerçekleşen gerek bilimsel, gerekse politik gelişmeler materyalizme yöneltti. Boyle ve Mariott tarafından bulunan “enerjinin sakınım kanunu”, maddenin yanı sıra enerjinin de yok olmadığını ve yoktan var edilemeyeceğini ortaya koydu. Sadece canlılarda bulunan organik bir maddenin, ürenin, bilim adamları tarafından laboratuvarda suni olarak üretilmesi de canlı varlıkları ve hayatı gizemli olmaktan çıkardı ve aslında biyolojik süreçlerin üst seviyede karmaşık birer kimyasal süreç olduğunu gösterdi. İnsanın oluşumunu açıklayan Darwin’in evrim teorisi ise, idealist ve dinsel düşünceye öldürücü darbeyi vurdu.

Bunların yanı sıra politik gelişmeler de materyalizmin önünü açtı. Almanya’da zayıf olan burjuvaziye rağmen demokrasi ve cumhuriyet için işçi sınıfının verdiği mücadele, Almanya’nın 200 yıllık politik statükosuna ve onun ideolojik anlatımı olan idealizme büyük darbe indirdi. Marx ve Engels, yalnızca doğayı değil, toplumu da materyalist temellerde yorumlamaya girişerek maddeci düşünceye en mükemmel şeklini verdiler ve tamamladılar.

MATERYALİST DÜŞÜNCE BİZE NE KATAR?

Materyalist bakış açısı, bize öncelikle bir olayı, bir insanı, ya da bir dönemi değerlendirirken fikirlere, iddialara ya da görüntülere değil, maddi olgulara ve maddi ortama bakmayı, yapacağımız analizde bunları başa koymayı öğütler. Marx özellikle bir insanı değerlendirirken kendisi hakkında söyledikleriyle değil, onu maddi ortamı ve gerçekliği ışığında ele almamız gerektiğini belirtmiş ve aynı yaklaşımı toplumları ya da tarihsel dönemleri değerlendirirken de kullanmamız gerektiğine işaret etmişti. Aynı şekilde, kafamızda belli bir “fikir”i baz alırken, onun karşılık geldiği maddi gerçekliği her zaman göz önünde tutmak, o kavramın hala o maddi gerçekliğe işaret edip etmediğini sorgulamak zorundayız.

Çevremizdeki bir nesneyi, giydiğimiz bir ayakkabıyı ele alalım. Kafamızda “bir ayakkabımız var” düşüncesi yer almasına karşın bu ayakkabı zamanla eskir, aşınır, delinir, su alır. Ancak kafamızda hala onu bir “ayakkabı” olarak düşünmemize rağmen pratikte o nesne artık bir “ayakkabı” olmaktan çıkmıştır. Fikirlerin maddi köklerinden kopması, onların kafamızda bir yanılsama olarak devam etmelerine yol açar. Madde ve kavramlar arasındaki eşitsiz gelişmenin yarattığı bu yanılsama, günlük politik hayatta sosyalizmle ilgisi kalmamış “sosyalistler”, ya da örgüt olmakla ilgisi kalmamış “örgütler” örnekleriyle sık sık karşımıza çıkmaktadır.

İnsanlarla devam edelim. Sağ partilere oy veren dindar bir emekçiyi, görüşlerine göre değerlendirirsek bir “gerici” olarak niteleriz. Sol düşmanı politikalara destek vermekte ve toplumsal gelişmeye set çekmektedir. Onu sadece görüşlerine göre değerlendirirsek, onu bir “düşman” olarak nitelendirmemiz kaçınılmazdır. Ancak maddi yaşantısını ele alırsak başka bir resim karşımıza çıkmaktadır. Bu emekçi fabrikada, tarlada, ya da ofiste çalışmakta, kıt kanaat geçinebilmekte, ailesine insanca bir yaşam sunmak için olağanüstü çaba sarf etmekte ve sömürülmektedir. Çıkarları objektif olarak burjuvazinin çıkarlarıyla çelişmekte, kapitalist ekonominin bir kurbanı olarak sömürülmektedir. Değerlendirmelerinde maddi koşulları başa koyan her devrimci, bu tür bir insanı, faşist bir eylemlilik içinde olmadığı sürece bir “düşman” olarak değil, mücadeleye kazanılması gereken bir unsur olarak görmelidir. Materyalist bakış, ülkemizde sağın oy deposu haline gelen ve çoğu emekçilerden oluşan %50’lik kitleyi, “göbeğini kaşıyan adam” ya da “yobaz halk” gibi aşağılamaların ötesinde sosyalistlerin kitlelere ulaşmaktaki yetersizliğinin göstergesi ve bizim sorumluluk alanımız olarak algılanmasını sağlamaktadır.

Tarihsel dönemlere gelelim. 1923 ile başlayan “Cumhuriyet” döneminin kendisi hakkında söyledikleri malumdur. Genel söyleme göre bu dönem “istiklalin kazanıldığı”, “kadın haklarının verildiği” “modernleşmenin başladığı” bir şan ve şeref dönemidir. Gene bu söylem, “halkın bir kısmının gerici olduğu için inkılapçı hükümete tepki duyduğunu” iddia etmektedir. Ancak dönemin maddi koşullarının incelenmesi, bize bambaşka bir resim sunmaktadır. Köylülüğün yoksulluğu ve sefaleti, Osmanlı dönemine göre aynen sürmüştür. Yeni kurulan sanayi işletmelerinde işçilerin yaşam koşulları aynı korkunçlukta devam etmiştir. Sendikalar yasaklanmıştır. Büyük şehirlerde verem vakalarının hızla arttığı rapor edilmiştir. Bey ve paşalar kaybolmuş, onların yerini CHP’nin kanatları altında gelişen çok sayıda yeni türedi zengin almıştır. Rejimin yeni sahibi olan bürokratlar ve zenginler, kendi egemenliklerini sık sık düzenledikleri “Cumhuriyet Baloları” ile kutlarken, köylüler jandarma ve vergi tahsildarı baskısı altında inlemiştir. Bu maddi koşullar göz önüne alındığında Kemalist rejim, kendisine sürdüğü tüm yaldızların ötesinde, yeni ve asalak bir burjuvazinin ülkede ipleri ele geçirdiği dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Halkın Kemalist iktidara olan tepkisinin de “gericilik”ten mi yoksa lüks içinde yaşayan bu bürokrasiye ve burjuvaziye duyulan nefretten mi kaynaklandığı sorusu daha da anlam kazanmaktadır.

ŞU MEŞHUR “İNSAN DOĞASI”

Marx ve Engels, materyalist bir bakışla insanın doğasının onun maddi yaşam koşulları tarafından belirlendiğini belirttiler. Maddi yaşam koşulları, ekonomik faktörlerin yanı sıra toplumdaki maddi her türlü dinamizmi, bu arada politik eylemliliği de içermektedir. Bu tanım, ezeli ve ebedi bir “insan doğası” olmadığını, değişen koşullarla beraber insanın da değişip dönüşeceğini ortaya koyar. Burjuva düşünürler, sosyalizmin “insan doğası”na aykırı olduğunu, insanın doğası gereği kendini düşünen, çıkarcı, fırsatçı bir varlık olduğunu ileri sürdüler. Özellikle ülkemiz insanının son 20 yıldaki ortalama davranış profili, büyük bir vurdumduymazlığı, egoizmi, kabalığı şiddet düşkünlüğünü, güce tapmayı ortaya koymakta, bu ahlaki gerileme ilericilerde dahi yer yer umutsuzluk yaratmaktadır. Ancak materyalist bakış açısı, ülkemizdeki bu bozulmanın maddi kaynaklarını görmemizi mümkün kılacaktır. Sorunun kaynağı, yoğunlaşan ekonomik sömürünün yanı sıra, insanların günlük yaşantısında mücadele ve direnişe yönelik maddi bir pratiğin olmayışıdır. 1980 öncesinde her yerde grev, boykot, gösteri ve direnişlerin alıp yürüdüğü dönemde, bizim insanlarımız, bugünküyle kıyaslanmayacak derecede vicdanlı ve duyarlı bir profildeydiler. 12 Eylül faşizminin silindiri, toplumdaki tüm direniş odaklarını ezip geçtikten sonra insanlar boyun eğmeyi, her türlü yozlukla uyum sağlamayı bir refleks olarak geliştirip içselleştirdiler. Eskiden bir fabrikada olan iş kazası tüm çevre fabrikalarda direnişi tetiklerken, şimdi tersanelerdeki işçi ölümleri insanların en fazla “ah vah” etmekle yetindiği, yada gözünü yumduğu birer “vaka-i adiye” haline geldiler.

Ancak tersini düşünmek de mümkündür ve bunun ipuçları şimdiden gözükmektedir. Direniş ve mücadelenin maddi pratiği, farklı bir “insan doğası”nı gündeme getirebilir ve getirmektedir. Günde en az 3-4 saldırı ya da tacizin gerçekleştiği Taksim’de, Gezi Direnişi esnasında bir tek taciz vakası dahi yaşanmadı. Şahit olduğumuz manzara tam tersine, binlerce insanın yardımlaşma, paylaşma, karşılıklı destek ve arkadaşına sahip çıkma ruhuyla birbiriyle kenetlenmesinin bir örneğiydi. Gazın, copun, merminin ve basınçlı suyun önüne çıkmanın maddi pratiği, insanımızdaki onurlu, vicdanlı, duyarlı yönü geliştirdi ve öne çıkardı; ve hep birlikte Gezi’de bambaşka bir Türkiye’ye ve Türkiye insanına şahit olduk. HDP’nin meclise girmesiyle daha da güçlenen demokratik mücadele sürecinin, önümüzdeki dönemde geçmişin 30 yıllık gerileme ve çürümesini durdurup süreci tersine çevireceğini düşünmek için artık çok sebep vardır.

Maddi mücadele süreci ile dönüştürülen insan, toplumun maddi altyapısını da dönüştürerek insanın nihai kurtuluşunun da önünü açacaktır. Materyalizmin bizlere kazandırdığı bu ana ilke, geleceğe ilişkin umutlarımızın da temelini oluşturmaktadır.

TEILEN