MARKSİST TEORİNİN MİRASINA NASIL YAKLAŞMALIYIZ?

25

Sinan Dervişoğlu

Dünyada ve Türkiye’de işçi sınıfının mücadelesinin rehberi olan Marksist teori 1990’lara kadar sürekli olarak burjuva ideolojisinin saldırısına maruz kaldı. Batılı dergilerin kapakları neredeyse her 10 yılda bir “Marx Öldü!” “Marksizm iflas etti!” çığlıklarıyla kaplandı. Buna karşılık her yükselen yeni devrimci dalga (Avrupa’da 68 rüzgarı, 1975 sonrası Asya, Afrika ve Latin Amerika’da sosyalist zaferler) bu çığlıkların sahiplerini susturdu. Ancak 1991’de SSCB’nin yıkılması bu ideolojik çatışmada bir dönüm noktası teşkil etti. Bu çöküş karşısında iyice küstahlaşan burjuva ideologları (Fukuyama gibi) “Tarihin Sonu”nu ilan ederken Marksist ekonomi ve Marksist felsefenin okullarda Latince ve Hititçe gibi “ölü diller” kapsamına alınması teklif edildi.

MARKSİST TEORİYE GEÇMİŞTE DUYULAN İLGİ VE BUGÜNKÜ İLGİSİZLİK

Marksist teori, varlık sebebini ve meşruiyetini kapitalizmin yarattığı sorun ve yıkımlardan alır. 1991’deki zafer çığlıklarından 10 küsur sene sonra dünya çapında başlayan kriz Marx’ı ve onu teorisini yeniden gündeme getirdi. Daha önceki yazımızda belirttiğimiz gibi “Kapital”, okunması hiç de kolay bir kitap olmamasına karşın kapitalist ülkelerde “best seller” (en çok satılan) olmaya başladı. Ancak şu soruyu sormamız gereklidir: Marksist-Leninist teori, muhalif kesimler arasında dahi, hak ettiği öneme ve ilgiye bugün sahip midir?

Cevap net olarak “hayır”dır. Yaşı yeten arkadaşlar 1970’leri hatırlar. Lisedeki solcu öğrenciler dahi Marksist felsefeyi öğrenmek için Politzer’i ve Kuusinen’i yutarcasına okuyor, sendikalarda Marksist değer teorisi ve artı değer eğitimi veriliyor, üniversitelerde sosyal bilimler hocaları SSCB’de yayınlanan kitapları yardımcı kitap olarak tavsiye ediyor, sol gruplar kendi aralarındaki sözlü tartışmalarda dahi Marksist-Leninist teorinin en derin ayrıntılarında fikir yarıştırıyordu. O dönem teoriye yönelik sol harekette muazzam bir okuma, öğrenme ve özümseme seferberliği söz konusuydu. Lenin’in meşhur tespiti hepimize yol gösteriyordu:” Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz!”

Günümüzde ise dünyada ve belli ölçülerde Türkiye’de durum çok farklıdır. Muhalif unsurlar kapitalizme karşı çıkmakta, bir devrimin gerekliliğine inanmakta, emeğin ve barışın egemen olacağı bir sosyalist toplumun özlemini taşımaktadır; ancak bu özlemlerin ve eylemin kafalardaki teorik temelinin sağlamlığı ve çerçevesinin netliği sıfıra yakındır. Geçmişte sosyalist bir sistemin varlığı, insanlara bir güven, ve teorinin haklılığı konusunda bir tür pratik “garanti” oluştururken, şimdi tam tersi olmuş, reel sosyalizmin yıkılması geçmişin teorik çerçevesi konusunda bir bütün olarak güvensizlik yaratmıştır. Günümüzde kapitalizme karşı çıkan tüm devrimciler Marksist-Leninist teorinin bütününe “bir yerlerde hata yaptık” kuşkusuyla yaklaşmakta, hatanın nerede (ya da nerelerde) olduğunu araştırmak ve tartışmak için gerekli cesaret ve enerjiye sahip olmadığı için teorinin bütününe ya da belli bileşenlerine karşı soğuk durmakta, ve mesafeli davranmaktadır. Örneğin diyalektik materyalist felsefeyi, tarihi materyalizmi, geçmişteki üretim biçimlerini, değer teorisini, parti ve devlet teorisini öğrenme konusunda eskiden var olan istek ve heyecanın yarısı dahi bugün yoktur. Sadece burjuva ideologları için değil, samimi sosyalistlerde dahi geleneksel Marksist-Leninist teoriye “batan geminin malları” olarak yaklaşılmakta, bunların içinde ancak günlük pratikte karşılık bulan alt kısımlara (ulusal sorun, periyodik krizler..vs) belli bir ilgi duyulmakta, teorinin ana gücünü oluşturan bütünsellik göz ardı edilmektedir. Bu durumda devrimcilere ışık tutan teorik çerçeve “güncelin teorisi” olmakta, hayatın karşımıza çıkardığı günlük çelişki ve sorunlara (çevre, kadın cinsel baskı..) yönelik tespitlerle beslenerek oluşan cılız teorik birikimin ışığında, “el yordamıyla” devrimci bir bilinç oluşmaktadır.

BURJUVA İDEOLOJİSİNİN SEL BASKINI

Devrimci teori açısından günümüzün temel çelişkisi şudur: Kapitalizme tepki hızla artmakta ve büyümektedir; ancak sosyalizm konusunda somut bir başarı henüz yoktur. Geleneksel Marksist teorinin yukarda açıkladığımız sebeplerle bir kenara konulması, kapitalizme duyulan tepkinin “sol” adına çok farklı mecralara, “yenilik” adına ortaya çıkan çok sayıda (deyim yerindeyse) “fason” ürüne yönelmesine sebep olmaktadır. 1990 sonrasında sol ve sosyalizm adına ortaya çıkan teorik çalışmaların büyük bir kısmı, “önemli” ve “zekice” tespitler içerse de, burjuva ideolojisinin derin izlerini taşımaktadır. Önce şunu belirtelim: Komünistler hiçbir teorik çalışmayı kendilerine “yasaklamazlar”. En gerici eseri bile okuyup ondan sosyalist mücadele için yararlı sonuçlar çıkarmayı becermek, Marksist teorinin (Marx’tan beri) bizlere verdiği eşsiz bir yetkinliktir. Dolayısıyla bu eserleri okumak, tartışmak, onlarla hesaplaşmak önemli ve gerekli bir çalışma olmakla birlikte, bu eserlerde yer alan (ve günümüzde moda olmuş) burjuva ideolojisinin izlerini, teorik ve ideolojik kirliliği tespit ve teşhir etmek teorik çalışmanın en temel görevlerinden biridir. Bizi burjuva ideolojisinin zeminine kaydıran bu tespitleri kısaca hatırlatalım:

  • Emperyalizm: Emperyalizme karşı tavır almak anlamsız ve geçerliliği olmayan bir tavırdır. Emperyalizm (kimileri buna “İmparatorluk” demektedir ) dünyada mevcut verili durumdur ve “globalleşme” olarak adlandırılmalıdır. Globalizm hava ve su gibi çağın gerçeğidir. Bunu reddetmek yerine bunu kabullenmek ve bunun içinde muhalefet geliştirmek gerekmektedir. Ayrıca ulusal planda işçi sınıfı mücadeleleri de bu çerçevede önemini yitirmiş durumdadır.

  • Sınıf mücadelesi: Sınıfı temel almak artık anlamsızdır. Klasik işçi sınıfı (mavi yakalılar) hızla erimektedir. İşçiler bile kendilerini düzenin parçası olarak görmektedir. Bu kavramın yerine toplumdaki her türlü muhalefet (ulusal, cinsel, etnik, çevresel) akımları ele alınmalı, bunlar içinde asla bir “belirleyici unsur” arayışına gitmeden bunların toplu ve birlikte eylemi, toplumsal muhalefetin tek ve yegane tanımı olmalıdır.

  • Leninist Parti: Bir “öncü parti” anlayışı tarihin çöplüğüne atılmalıdır. Bu anlayış bizi bürokrasiye ve diktatörlüğe götürmektedir. Bunun yerine anti-kapitalist kitlesel muhalefetin kendiliğinden eylemleri ve bu eylemler içinde çıkan anlık biçimler veri alınmalı ve geliştirilmelidir. “Wall Street’i İşgal Et!” ya da Gezi eylemleri, bu tür bir kendiliğindenliğin gücünü göstermektedir. Bir “öncü parti” bu eylemleri asla örgütleyemeyeceği gibi, içine girdiği takdirde bunları daraltacaktır.

  • Proletarya Diktatörlüğü: Bu kavram tümüyle kafalardan silinmelidir. Diktatörlük diktatörlüktür. Hitler de diktatördü, Stalin de. Temel değerin “demokrasi” olduğu günümüzde sosyalizmi bir “diktatörlük” üzerinden tanımlamak çağ dışı bir yaklaşımdır. Sosyalizm için günümüzün “çok partili parlamenter sistem”i dışında bir siyasi form kesinlikle aranmamalıdır.

  • Planlama ve piyasa: Ekonomiyi planlama fikri SSCB örneğiyle birlikte iflas etmiştir. Her türlü planlama çabası, hantal bir bürokrasiye yol açmaktadır. Tüketimin bu kadar çeşitlendiği bir çağda bu kadar sayıda tüketim ve üretim kalemini planlamak imkansızdır. Piyasanın düzenleyici gücü kabul edilmeli ve sosyalist politikalar da piyasayı temel alarak geliştirilmelidir

  • Demokrasi: Klasik marksizmin “demokrasi bir devlet biçimidir” formülü reddedilmelidir. Demokrasi bir “biçim” değil sosyalizmin ta kendisidir. Sosyalizm bir sınıf iktidarı ya da bir mülkiyet biçimi olarak değil, demokratik eylemin bir uzantısı, sonuna kadar götürülmüş bir demokrasi, ya da “radikal demokrasi” olarak yeniden tanımlanmalıdır.

Marksist-Leninist teorinin gölgede kaldığı bir ortamda, bütün bu çarpıtmalar, devrimcileri pusulasını kaybetmiş ve gemiyi sağdan soldan gelen belli belirsiz ışık ve ses işaretleriyle yönetmeye çalışan gemicilerin pozisyonuna sokmaktadır. Böyle bir geminin batması kaçınılmazdır. Pusulayı elimize almanın ve onu mükemmelleştirmenin zamanıdır.

“LENİNİZM Mİ? UNUT GİTSİN”

Sosyalist teorideki deformasyonlardan bir de Lenin’in ve Leninizmin unutulması ve unutturulmasıdır. Kapitalizmin süregelen krizi Marx’ı yeniden gündeme getirirken Lenin’in kurucusu olduğu Sovyet devletinin yıkılmış olması, onu ve eseri Leninizmi birçok samimi anti-kapitalistin gözünde “şüpheli” duruma sokmaktadır. 1990’a kadar Lenin’in dünyada kitabı en çok basılan ve satılan yazar olduğunu, bir siyasi lider olarak gene dünyada en çok heykele sahip olduğunu, bizzat UNESCO’nun onun 100. doğum yılı olan 1970’i dünyada “Lenin Yılı” ilan ettiğini bir an için unutalım. Sadece şu soruyu soralım: Lenin’in teorik ve pratik katkısını tarihten çıkardığımızda elimizde sosyalizm adına ne kalıyor?

Elimize kalan tek şey, Marksizm adına yola çıkan ve 1914’de emperyalizmin düzenlediği bir kardeş kavgası olan 1.Dünya Savaşı’nı destekleyen sosyal-demokrasidir. Sosyal-demokrasi burada kalmamış, süreç içinde, özellikle Lenin’in temsil ettiği devrimci Marksizme karşı duruşuyla emperyalizmin koltuk değneği haline gelmiştir. İngiliz sosyal demokrasisi 1950’lere kadar Hindistan’daki emperyalist işgali desteklemiş, Belçika sosyal demokrasisinin lideri Paul Henri Spaak, emperyalizmin jandarması NATO’nun genel sekreteri olmuş, Willy Brandt’ın SPD’si yönettiği Friedrich Ebert Vakfı ile Avrupa’daki tüm anti-komünist hareketlere destek sunmuş, Tony Blair İngiliz halkına attığı yalanlarla Irak’taki emperyalist vahşetin örgütleyicisi ve baş sorumlusu haline gelmiş, hırsız Hollande Fransız emperyalizmini eski gücüne kavuşturmak için Orta Doğu’daki en gerici güçlere destek vermekten çekinmemiştir. “Lenin’siz sosyalizm”in vardığı nokta budur.

Lenin, Marksizmdeki devrimci ruhu diri tutmuş, onu “Avrupai” bir hareket olmaktan çıkararak evrenselleştirmiş, ve en önemlisi, onun somut koşullarda Marksizmi uygulama konusunda gösterdiği olağanüstü yaratıcılık ve esneklik tüm devrimcilere bugün dahi parlaklığını yitirmeyen bir örnek teşkil etmiştir. Lenin’in eserini öğrenmek ve Sovyet deneyiyle birlikte yorumlamak, bizim için önemini koruyan temel bir görevdir.

Burada bir soru gündeme gelmektedir: Lenin’siz Marksizm dejenere olduğuna göre, başlangıçta Marx’ın teorisinde hata mı vardı? Başka bir deyişle Lenin, Marx’ın teorisini düzeltip “tamir” mi etti? Bu çelişkinin çözümü, bizi önemli bir tespite daha götürmektedir.

MARKSİST TEORİ:

GELİŞTİRME YAPMADAN SAFLIĞI KORUMAK İMKANSIZDIR

Marx’ın teorisi, hayatın canlı pratiğinden beslenen, ve onun ihtiyaçlarına cevap vererek gelişen ve varlığını sürdüren canlı bir varlıktır. Karşımıza hayatın çıkardığı her yeni olgu, mevcut teori temel alınarak yapılacak yeni geliştirmeleri, yeni katkıları zorunlu kılmaktadır. Lenin, Marx zamanında mevcut olmayan tekelci kapitalizm, ya da orta derecede gelişmiş ülkelerde sosyalist mücadele gibi konulardaki yaratıcı katkısı ile mevcut Marksist teoriyi hayatın gerçeklerine cevap verebilen bir noktaya getirmiş ve onun devrimci özünü koruyabilmiştir. Yeni gerçeklere gözünü kapayarak, mevcut teoriye hiçbir geliştirme yapmadan yürümek, bir süre sonra “hayatın gerçekleri” karşısında pratik “tavizler” vermeye ve bu tavizler yerleşik hale gelince de teoride ona göre “revizyon”lar yapmaya götürecektir. Bu anlamda dogmatizm, revizyonizmin ikiz kardeşidir. “Sosyalist devrim sadece çok gelişmiş kapitalist ülkelerde olabilir” dogmatizmine kapılan 2.Enternasyonal şefleri, Ekim devrimi gerçeğine gözlerini kapadıkları için revizyonizmin batağına saplandılar. 1953 sonrasında, SSCB’de aslında savaş koşulları için tasarlanmış bir ekonomik ve siyasal sistemi, Marksist bir bakışla geliştirmek ve yeni dünya koşullarına uyarlamak görevini sürekli erteleyen SBKP yönetimi (Kruşçev ve Brejnev dönemi) ekonomik durgunluğa ve siyasal tıkanıklığa zemin hazırlamış, toplumda yenileşme için hiçbir Marksist-Leninist perspektif geliştirmemiş, Lenin’in teorik eserinin ve Stalin’in pratik başarılarının üzerine yatılmış, 1980’lerde toplumsal yaşamdaki tıkanıklık dayanılmaz hale gelince de çıkış olarak “piyasa ekonomisi” ve “çok partili hayat”ı baz alan Gorbaçov revizyonizmine önce ideoloji ve teoride, sonra da pratikte teslim olunmuştur.

Komünistler ve devrimciler, Marksizm-Leninizmin muazzam teorik hazinesini ve pratik tecrübesini cesaretle ve kararlılıkla ele almak, bu muhteşem yol göstericiyi öğrenmek ve özümsemek, bunu ışığında komünist düşüncenin sınıfsal ve devrimci özüne sadık kalarak çağın karşımıza çıkardığı yeni olgularla yüzleşmek ve teoriyi pratiğimizin ihtiyaçlarına cevap verecek yönde uygulamak ve geliştirmek göreviyle karşı karşıyadır. Bu hepimizin ertelenemez görevidir.

TEILEN