KEMALİZM İLE SİYASİ İSLAM ARASINDA SIKIŞAN ÇANAKKALE

25

Sinan Dervişoğlu

Geçtiğimiz hafta, Çanakkale Zaferi kutlamaları AKP ile birlikte siyasal İslamın bir gövde gösterisine dönüştü. Çanakkale, “İslami ruh”un bir başarısı, onun sayesinde kazanılan bir zafer olarak AKP tarafından hayatından her alanında yansıtılmaya çalışıldı. Buna karşılık TC’nin 90 yıllık resmi ideolojisi olan kemalizmin savunucuları, bu tanıtımlarda “Atatürk’ün rolünün küçümsendiği” gerekçesiyle muhalif bir konum aldılar ve Çanakkale’nin neredeyse M.Kemal sayesinde kazanılan bir zafer olduğunu belirterek tavır aldılar.

Sol hareketimizde ise kimileri tarafından, Çanakkale savaşının emperyalist savaşın bir parçası olduğu, Anadolu’lu emekçilerin asker olarak mezbahaya sürülen koyunlar gibi ölüme gönderildiği, bunun bir zafer değil, sadece emperyalist bir katliam olduğu, ortada sahip çıkılacak hiçbir değerin olmadığı yönünde yazılar yazıldı. Buna karşılık HDP genel başkanı Demirtaş, Çanakkale’in tüm Anadolu halklarının ortak mücadelesinin simgesi olan bir zafer olduğunu vurgulayarak, 1915’teki zafere bir direniş sembolü olarak sahip çıktı.

Yazımızda, Kemalist çarpıtmalar ve siyasi islamın yalanlarının ötesinde Çanakkale gerçeğini ortaya koymak istiyoruz. Ancak önce şunu belirtelim: Enternasyonalizmi yurtseverliğin reddine, yurtseverliği de kemalizme eşitleyen sığ yaklaşımları bütünüyle reddediyoruz. Sebeplerimiz ise şunlardır:

Öncelikle, 1914-18’in emperyalist bir savaş olduğu açıktır; ancak Osmanlı Devleti (Çarlık Rusya’sı, İngiltere, Almanya..vs’nin aksine) emperyalist bir devlet değil, 1850’lerden itibaren emperyalist Batı’nın mali, askeri ve siyasi açıdan pençesine düşmüş bir yarı-sömürge idi. Son 40 yılında, devletin yediği her darbe Balkanlar, Anadolu ve Kafkasya’nın Müslüman halklarına katliam, göç, açlık ve sefalet getirmiş; bu halklar yaşadıkları toprağı ve evi, Batı’nın desteklediği güçler karşısında kaybetmek durumunda kalmıştır. Olayı sadece “devletin ayakta kalması” açısından değerlendiren İttihatçı yöneticiler, Osmanlı gibi kilit bir coğrafi mevkide olan bir devletin asla dışında kalamayacağı bu savaşı, kaybedilen toprakları kazanma umuduyla, emperyalist bloklardan birine dahil olarak göğüslemeyi hedeflemiştir. Bu durum, elbette ki emperyalizmin kuyrukçusu olan bir tavrı ortaya koymaktadır; ancak “başta Atatürk olsaydı bu savaşa girmezdi” gibi resmi tarih palavralarının da geçersizliğini görmemizi sağlamalıdır.

İttihatçı yönetim için öncelik “devleti kurtarma” ve kaybedilen toprakları geri alma” iken, Anadolu halkı için de öncelik evini, toprağını, yaşamını ve onurunu korumak ve 40 yıldır kendileri için kader haline gelen sürgün ve ölümden kurtulabilmekti. Bu açıdan askere zorla alınan, zincirlerle bağlanarak cepheye sürülen Anadolu emekçileri kendi topraklarından çok uzakta, Galiçya’da, Yemen’de, Filistin’de “emir”le ve “zor”la savaştığında, bu savaşların hemen hemen hepsinde (Kutülammare hariç) yenilmiştir. Ancak Çanakkale bunlardan farklıdır; sonuç da o yüzden farklı olmuştur.

Çanakkale savaşı Anadolu toprağında verilmiştir., İttihatçı yönetimin kendi despotik vizyon ve hedefi ne olursa olsun, savaşan askerler için burada savunulan 900 yıldır yaşadıkları topraklardır. Uğruna savaşılan Galiçya değil, kendi kasabaları ve köyleridir. Yenilgi durumunda ellerinden gidecek olan kendi evleridir. Bu sadece Çanakkale savaşında askerlerin yüksek motivasyonunu açıklamakla kalmamakta, bu savaşın en önemli farkı olan “yüksek sayıda gönüllü katılımı”nı da anlamamızı sağlamaktadır. Savaşanlar da “zincirlenerek savaşmaya zorlanan”lardan çok daha fazla, çoğu üniversiteli ve liseli gönüllülerdir. O dönem dünyanın en güçlü 2 emperyalist devletini, çok büyük fedakarlıklar pahasına yenmeyi mümkün kılan bu onur ve direniş ruhudur. Bu da sosyalistlerin saygı duyması gereken bir olgudur.

Kürtler ve Ermeniler dahil, Türkiye dışındaki herkesin tarihinde (sosyalist bir nitelik taşımasa da) var olan ulusal direnişlerine saygı duyan Türkiye’li sosyalistlerin kendi geçmişlerindeki direnişlere bu kadar yabancı ve soğuk kalması, 12 Eylül sonrası yaşadığımız ideolojik gerilemenin bir sonucudur. Türkiye devrimci hareketinin Deniz’lerden ve Mahir’lerden beri en önemli gündem maddelerinden ve bayraklarından biri olan anti-emperyalizmi bu kadar ucuzca harcamak, onu her fırsatta kemalizme ve milliyetçiliğe eşitlemek, sol harekete son 20 yıldır dışardan enjekte edilen globalist liberalizmin ve troçkist darkafalılığın yarattığı bir tahribattır. 1960-80 arasının militan anti-emperyalist ruhunu, bu sefer kemalizmden de arındırarak marksist temelde yeniden üretmek, önümüzdeki dönemin en önemli görevlerinden biridir.

TRAJEDİNİN SEBEBİ: İNGİLİZ EMPERYALİZMİNİN KİBİRİ

1830’larda Osmanlı ordusunda askeri danışman olarak görev yapan Prusya’lı ünlü komutan Helmut von Moltke, bizzat Çanakkale bölgesini ve istihkamlarını incelemiş, anılarında “Çanakkale’yi deniz savaşıyla geçmenin imkansız olduğunu, saldıran gemilerde hareketli bir zeminde atış yapan topların, Türklerin sabitlenmiş toplarına göre isabet gücünün çok daha düşük olduğunu, ancak bir kara harekatıyla desteklenirse bir şans olabileceğini, bunun da çok riskli olduğunu, sonuçta Çanakkale’yi geçmeyi hedefleyen bir harekâtın intiharla eşdeğer olduğunu” vurgulamıştır.

Durum askeri açıdan bu kadar net olmasına rağmen, İngiltere savaş bakanı (20.yüzyılın en eli kanlı emperyalistlerinden bir olan ) Winston Churchill, 1915’de Çanakkale’de bir deniz harekâtı için ısrar etmiş ve kararını kabul ettirmiştir. Burada sorun “askeri bir hata”nın ötesindedir. Bilindiği gibi İngiliz emperyalizminin gücü, direkt kuvvet kullanımına değil, bütün faktörlerin birlikte kullanıldığı yüksek bir diplomatik yetenekte yatmaktadır, ve İngiltere, tarihinde kazanacağı kesin olmayan hiçbir savaşa girmemiş, savaşa ancak zaferin neredeyse garanti olduğu koşullarda girmiş, onların da aşağı yukarı hepsini kazanmıştır. Çanakkale harekâtı kararı da benzer bir kafa yapısı içinde alınmış, son 100 yıl içinde girdiği bütün savaşları kaybeden Osmanlı’nın “bir sıkımlık canı” kaldığını düşünen İngiliz emperyalizmi, büyük bir gücü yığarak çabuk ve kolay bir zafer kazanacağını ve İstanbul’a muzaffer bir giriş yaparak meseleyi noktalayacağını varsaymıştır. Savaşa ilişkin kayıtlar, İngilizlerin beraberlerinde kriket ve golf takımlarını da getirdiklerini belirtmektedir. Bu bile, kafalarında nasıl “kolay” bir savaş olduğunu yeterince ortaya koymaktadır. Hesaba katmadıkları şey ise, bunun klasik bir “devlet savaşı”ndan farklı olarak, Anadolu’nu halklarının kendi canı ve onuru için hayata geçireceği yüksek katılım ve fedakarlıktır.

Çanakkale savaşı, İngiliz tarihinin sayılı askeri yenilgilerinden biridir ve en devasa olanıdır(100.000 üstünde ölü). Anadolu’nun fakir köylüleri, İstanbul’un fedakar aydınları, İngiliz emperyalizmine utanç verici bir yenilgi yaşatmış, muazzam bir tokat atmıştır. Bugün bile, sadece İngiliz resmi tarihi değil, sıradan (muhafazakar) bir İngiliz dahi Çanakkale’den bahsetmekten kaçınmakta, susmayı tercih etmektedir.

TALEBE SAVAŞI”:YİTİRİLEN ENTELEKTÜEL POTANSİYEL

Türk askeri metinlerinde, Çanakkale bir “yedek subay savaşı” olarak da anılmaktadır. Sebep bellidir: Darülfünun’dan (İstanbul Üniversitesi), Galatasaray Lisesi, Vefa Lisesi, İstanbul Erkek Lisesi’nden çok sayıda gönüllü katılım vardır. Bu okullar, 1915 sonrası birkaç sene mezun dahi veremeyecektir. Osmanlı kayıtlarına göre 10.000 kişi yüksek okullardan, 70.000 kişi de Rüşdiye (liselerden) kayıp verilmiştir (ölü, yaralı ve bilinmeyen). O güne kadar halkın dışında ve üstünde yaşayan aydınların bu kadar cesurca ve fedakârca savaşa katılması, savaşan Anadolu’lu erleri de kamçılamış, talebelerin önlerindeki parlak yaşam şansını ellerinin tersiyle iterek savaşmayı ve ölmeyi seçmeleri, erlerin direniş ruhunu daha da yükseltmiştir.

Maalesef bu yüksek fedakârlık, Türkiye Cumhuriyeti’nin de bir anlamda laneti olmuştur. Osmanlı’nın Tanzimat’tan bu yana sınırlı olanaklarıyla yetiştirdiği aydın kuşak, Çanakkale’de yığınlar halinde yok olmuştur.. Cephede ölen talebelerin ailelerine yazdıkları mektupları okumak dahi, aslında neyi kaybettiğimizi ortaya koymaktadır. Bu mektuplarda sadece yüksek bir idealizm değil, aynı zamanda son derece seçkin ve kaliteli bir Türkçe ve derin bir kültür göze çarpmaktadır. Bugün TC’nin, Cumhurbaşkanı dahil, yöneticilerinin büyük bir kısmı böyle bir Türkçe’yi konuşmaktan ve yazmaktan dahi acizdir.

İyi eğitilmiş ve ülke toprağı için kendini feda etmeye hazır on binlerce değerli aydın, Çanakkale’de İngiliz emperyalizminin aç gözlülüğüne ve kibirine kurban edilmiştir. Sonra gelen Kemalist Cumhuriyet ise, ancak elde kalan kılıç artıklarıyla ve B sınıfı kadrolarla kurulabilmiştir. Bu da 90 yıldır yaşadığımız dramın bir diğer parçasıdır.

ADI OLMAYAN ÖLÜLERİMİZ:

ARAPLAR, ERMENİLER, RUMLAR, YAHUDİLER…

Çanakkale savaşı resmi tarihin gösterdiği gibi bir “Türk ve Müslüman savaşı”nı değil, Anadolu ve bölge halklarının ortak mücadelesini de simgelemektedir. Öncelikle, savaşlara katılmış 3 adet Arap tümeni vardır. Son dönemde İttihatçıların merkezci ve Türkleştirici politikalarına direniş gösteren Arap halkları, bu tepkilerine rağmen Çanakkale’ye aktif destek sağlamış, Suriye ve Lübnan’dan binlerce genç Çanakkale’de etkin biçimde savaşmış ve canını vermiştir.

Aynı olgu, belli oranlarda Müslüman olmayan halklar için de geçerlidir. Üniversite mezunu ya da okumakta olan önemli sayıda Ermeni, Rum, ve Yahudi, bir kısmı gönüllü olarak, Çanakkale savaşlarına katılmış ve canını vermiştir. Mekteb-i Sultani’den gönüllü katılan Agop Elmasyan, Gelibolu’da ölen Yüzbaşı Avram Kohen, Keşan’da ölen Yüzbaşı Mihran Yazıcıyan, Gelibolu hastanesinde ölen Anagastos efendi, bu “adı olmayan” ölülerimizin yalnızca bir kaçıdır. 1923’de tamamıyla “Türk ve Sünni” olarak dizayn edilen Türkiye Cumhuriyeti, bu değerli kardeşlerimizi de hafızalardan silmiş, “o insanlar da bizle birlikte omuz omuza savaştılar ve can verdiler” gerçeğini anlamamız için 100 sene geçmesi gerekmiştir!.. Yeni bir Türkiye’yi sadece Türklerin değil, tüm kardeş halkların ortak eseri olarak tasarlayan sosyalistler, unutturulmaya çalışılan ortak yaşanmışlığımızı da öncelikle bilince çıkarmalıdır. Çanakkale savaşı, bu ortak yaşanmışlığın en değerli unsurlarından biridir.

MUSTAFA KEMAL’İN ÇANAKKALEDEKİ ROLÜ: BAŞARILI , HIRSLI VE GEÇİMSİZ BİR ORTA KADEME KOMUTAN..

90 yıldır Kemalist resmi tarih, Çanakkale savaşlarını esas olarak yalnızca devletin kurucusu M.Kemal’e referans olarak, “Anafartalar kahramanı” olarak oradaki katkısı temelinde tanımış ve yansıtmıştır. Öyle ki, birçok vatandaşımız, “Çanakkale’yi kazanan komutan Atatürk’tü” seviyesinde bir algının peşine takılmış vaziyettedir. Basit bir okuma dahi, bunun gerçekle uzaktan yakından ilgisi olmadığını, ve M.Kemal’in Çanakkale’deki rolünün oldukça karmaşık olan niteliğini ortaya koymaya yeterlidir.

Önce hatırlatalım: Çanakkale’de başkomutan, Müttefikler adına, Liman von Sanders’ti. Osmanlı komutanları arasında en üst seviyede olanlar ise Esat Paşa ve Cevat Paşa’dır. Bir yarbay olan M.Kemal, Esat Paşa’nın astıdır. Daha sonra Esat Paşa tarafından yazılan “Çanakkale Hatıratı” önce Atatürk’n sağlığında yasaklanmış, sonraki hükümetler bu yasağı sürdürmüş, bu anılar ancak 2000’lerin başında (o da muhtemelen biraz “temizlenmiş” olarak) basılabilmiştir. Kitabı okuduğumuzda, niye yasaklandığı açığa çıkmaktadır: Savaşın muazzam boyutları ve çok sayıdaki muharebe ortaya konulduğunda, M.Kemal’in katkısının resmi söylemdeki kadar büyük olmadığı gerçeği dolaylı olarak da olsa ortadadır. Öte yandan M.Kemal’e yönelik kimi askeri eleştiriler de mevcuttur. Öncelikle savaşın kırılma noktası 16 Mart Deniz Muharebeleridir. Deniz gücüyle boğazı geçmenin imkânsızlığı kesinleşince, emperyalist ordular için zafer ümidi büyük darbe yemiştir. Gerçi bundan sonra da çok sayıda kara muharebesi vardır, ancak Anafartalar, bunlardan yalnızca biridir.

Anafartalar başarısının ardından M.Kemal, iki kolordunun tümüyle kendi emrine verilmesini istediğinde, komutan Cevat Paşa’nın “sizin için fazla olmaz mı?” sorusuna “Az bile gelir” cevabını vermiş, bu cevaptan neredeyse fışkıran kişisel hırs, üst komuta kademesini fazlasıyla irite etmiştir.

SİZE ÖLMEYİ EMREDİYORUM” M.KEMAL ERLERİNE NE GÖZLE BAKIYORDU?

M.Kemal açısından bir diğer sorun, askerlerine karşı aşırı kırıcı olması, onları çok rahat bir şekilde ölüme yollamasıdır. Resmi tarih, M.Kemal’in askerlerine söylediği “Size ölmeyi emrediyorum!” sözünü büyük bir vecize gibi 90 yıldır tekrarlamaktadır. Birazcık akıl ve vicdan sahibi her kişi, bir komutanın askerlerine “ölmeyi emretme”sinin bir marifet ya da kahramanlık olmadığını kavrayabilir. Bir karşılaştırma yaparsak, M:Kemal’den çok daha fazla sayıda ve çok daha büyük muharebeleri kazanmış bir diğer komutan, Napolyon, 1795’de 26 yaşında bir general olarak kralcılara karşı Fransız Devrim ordusunu yönettiği Arcole savaşında, insiyatifi ele geçirmek için bayrağı kapıp bir avuç askerle ve en önde düşman mevzilerine saldırmış, bir kurşun yağmuru altında durmadan ve koşarak ilerlemiş, genç komutanlarının gösterdiği bu delice cesaretten sarsılan ve ateşlenen Cumhuriyetçi askerler, muazzam bir saldırıya geçerek düşmanı ezmiştir. Napolyon efsanesi de bu olayla doğmuş ve devam etmiştir. Bugün Fransız burjuva devleti, kendi milli kahramanının hayatını hiçe sayıp ölüme atılmasıyla övünürken, Türkiye burjuva devleti ise, kendi milli kahramanının askerlerine “ölmeyi emretmesi” ile övünmektedir!.. Fransa’nın burjuva demokrasisi ile TC’nin 90 yıllık faşizan oligarşisi arasındaki fark, bu mukayesede dahi yeterince açıktır.

M.Kemal, “ölmeyi emreder”ken, askerlerini nasıl görüyordu? Uzun yıllardır varlığı bilinen, ama saklanan ve yasaklanan bir belge geçenlerde tam metin yayınlanmıştır. Bu, M.Kemal’in Çanakkale’de cepheden İstanbul’daki bir kız arkadaşı olan Matmazel Corinne’e Fransızca yazdığı mektuptur. Şunu demektedir M:Kemal: “Emrimdeki askerler, öbür dünyada Peygamberlerinin kendilerine vaat ettiği gibi, çok sayıda huri ve bakireyle birlikte olacaklarına inanmakta ve bu inançla ölüme seve seve gitmektedir. Ben de onları hiçbir zorluk olmadan en ölümcül çatışmalara yolluyorum.”

Atatürk’ü en samimi şekilde seven bir vatandaşımızın dahi içini burkacak bu satırlarda, 2 olgu öne çıkmaktadır. Birincisi, kendi askerlerine, yani halka duyulan küçümsemedir. Çanakkale’deki on binlerce asker, öldükten sonra yaşayacakları cinsel fanteziler için değil, kendi toprağını, evini, ailesini ve onurunu, bir işgalin yıkımından ve utancından korumak için canlarını verdiler. Bugün dost düşman herkesin gösterdiği bu saygıyı, yukardaki satırlarda bulmak ne yazık ki zordur. İkincisi ise din, bütün siyasi seçkinler tarafından, ona tamamıyla inanmasalar bile insanları yönetmek, susturmak, kandırmak, manipüle etmek, hatta ölüme göndermek için bir enstruman olarak algılanmıştır. Ne kadar zıt görünürlerse görünsünler, M.Kemal’den Tayyip’e kadar tüm Türk egemenlerini birleştiren çizgilerden biri de budur.

MUSTAFA KEMAL ÇANAKKALE’DE GÖREVDEN ALINMIŞTIR

Yukarda bahsettiğimiz hırs ve kırıcılık, savaşın sonlarına doğru M.Kemal ile komuta kademesi arasındaki gerilimi artırmıştır.1915 sonlarına doğru bir zaferin imkansızlığı netleşince İngiliz ve Fransızlar mevzilerine çakılmış, ve bir geri çekilme harekatını planlamaya başlamıştır. Osmanlı tarafı ise bu durumu nefes almak ve kendi yaralarını sarmak için kullanırken, sonuç aşağı yukarı kesinleştiği için asıl darbeyi geri çekilme esnasında İtilaf güçlerine vurmaya karar vermiştir. Bu noktada, M.Kemal “saldırıya devam edilmesi ve darbenin asıl şimdi vurulması” konusunda ısrarcı olmuş ve üst komuta kademesini sıkıştırmıştır. Zaferin aşağı yukarı kesinleştiği koşullarda daha fazla zayiat vermenin anlamsız olduğunu, bunun “şan ve şöhret”ten başka bir amaç taşımayacağını gören komutanlar bu öneriyi reddetmişler; ancak M.Kemal’in ısrarı sürünce onu görevden alarak İstanbul’a yollamışlardır. Tarih 1915 Aralık’tır.

Bu olgu, yukardaki resmi tamamlamaktadır. M.Kemal Çanakkale savaşlarında yararlı ve başarılı, ancak resmin bütünü açısından belirleyici olmayan bir role sahiptir. Askerlerinin hayatını önemsemeyen, ancak temel motivasyonu esas olarak şahsi başarı hırsıyla belirlenen bir komutan görünümü vermektedir.

TC HÜKÜMETLERİ VE ÇANAKKALE:AKIL ALMAZ BİR SAYGISIZLIK

Son yıllarda yapılagelen törenler, şu net ve bir o kadar da şaşırtıcı gerçeği saklamaya yetemez: Atatürk’ün kahve içtiği yeri dahi müze yapan TC hükümetleri, 2000’lerin başına kadar Çanakkale’nin anısı için neredeyse hiçbir şey yapmamış, akıl almaz derecede saygısız bir tavır izlemiştir. İngilizler ve Fransızlar kendi ölüleri için yenilginin akabinde anıt mezar yaparken, 1960’a kadar bir Türk Mezarlığı ya da Şehitliği yoktur. 100.000’e yakın ölümüz için yegane şehitlik, yanda resmi görülen kemik yığını olmuştur!. Buna karşılık savaşta kısmen görev almış Fevzi Çakmak, kısa zamanda kendisi için bir anıt yaptırmayı başarmıştır! Bir Çanakkale Müzesi hiç olmamış, sadece ve sadece idealist (ve sosyal demokrat bir yapıya sahip olan) Seddülbahir köy muhtarı Salim Mutlu’nun kişisel çabalarıyla bir dizi eşya toplanmış ve bir köy müzesi yapılmıştır. 1990’larda devlet Salim Mutlu’dan “rica ederek” topladığı eşyaların bir kısmını bugün “müze” diye gösterilen yere taşımıştır. Sonuçta devlet, “müze” için geçmişte parmağını dahi oynatmamıştır.

Aynı şey “anıt” içinde geçerlidir. Şu anda mevcut olan devasa ve etkileyici Çanakkale Savaşı anıtı için devlet tek kuruş harcamamış; o anıt 27 Mayıs 1960 sonrasında Milliyet gazetesinin açtığı kampanya sonucu halktan toplanan paralarla yapılmıştır.

Savaş alanları başka bir trajedidir. Bu satırların yazarının 1983 ve 1992’de bölgeye yaptığı 2 ziyarette şahit olduğu manzara utanç vericidir. Savaş esnasında erlerin içinde savaşıp can verdiği makineli tüfek yuvaları ve koruganlar, içinde pet şişeden kurumuş insan pisliğine kadar her türlü çöpün biriktiği birer keş ve serseri yatağı vaziyetindeydi. Devasa İngiliz ve Fransız zırhlılarını denize gömerek tarih yazan topların namluları, naylon poşet ve kola kutularıyla dolu birer umumi çöp kutusu durumundaydı. O dönem her solcu gencin arkasına birer polis takacak kadar eli bol olan TC devleti, Çanakkale alanlarını korumak için kadro bulamamıştır!..

AKP iktidarına kadar Kemalist hükümetlerin Çanakkale konusundaki bu saygısızlığının 2 sebebi vardır: Birincisi, her şeyi Atatürk’e mal ederek bir efsane yaratan ve varlığını bu efsaneye dayayan devlet için, Çanakkale çok büyük lokmadır ve salt M.Kemal’e mal edilemeyecek kadar muazzam bir eylemdir. Kurtuluş Savaşı’nın neredeyse 15 misli kadar büyük kayıpların verildiği bir direniş olarak Çanakkale, her Türkiye vatandaşı tarafından tüm boyutlarıyla kavrandığı takdirde akıllarda yeşerecek en asgari düşünce “Kurtuluş Savaşı ve Atatürk dışında da büyük savaşlar ve büyük adamlar varmış” şeklinde olurdu. Bu düşünce tarzı, devlet tarafından 90 yıl boyunca engellenmiş, bastırılmıştır.

İkinci ve daha önemli sebep ise, Çanakkale’deki “düşman”ın kimliğidir. Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizmin karşımıza çıkardığı Yunan ordularının aksine burada düşman, bizzat İngiliz ve Fransızlardır, yani emperyalistlerin kendileridir. Bilindiği gibi bu devletler, Cumhuriyet kurulur kurulmaz yeni rejimin kendine yörünge olarak seçtiği “Batı medeniyeti”nin temsilcileridir ve onlara karşı kitlelerde yaratılacak keskin bir düşmanlık, devletin politikalarını ve tercihlerini de sorgulamaya yol açabilirdi. Atatürk Türkiye’sinin yakın dostu ve müttefiki olarak lanse edilen bu güçlerin, “100.000 evladımızı ve en değerli aydınlarımızı katleden emperyalistler” olarak algılanması, yeni rejimin topluma dayattığı “ideolojik dizayn”a ters düşeceği için Çanakkale, en hafif deyimiyle fazla kurcalanmamış, fiilen unutulmaya terkedilmiş, anılması sadece M.Kemal’in Anafartalar başarısına yapılan referanslarla sınırlı tutulmuştur.

AKP İKTİDARI: SİYASAL İSLAMIN UCUZ RÖVANŞİZMİ

AKP iktidarı, Kemalizmin bıraktığı bu boşluğu kendi adına doldurmak amacıyla Çanakkale’yi “islami dirilişin” sembolü haline getirmeye çalışmıştır. Yaratılan efsaneler bilinmektedir: Düşman askerlerini sararak yok eden “esrarengiz” bir bulut, boğazı uçarak geçen ak sakallı evliyalar..vs. Siyasal İslam, kemalizmin bıraktığı ideolojik boş alana kendi “gecekondu”larını kurarak, en az kemalistlerinki kadar büyük bir saygısızlığı bu aptalca efsaneleri yayarak devam ettirmiştir, hala da ettirmektedir. Yayılan bu ahmakça hurafeler, hayatını ülkeden cehaleti silmeye adamışken savaşa katılan ve ölen binlerce okumuş aydının, liselinin, üniversitelinin anısına hakarettir.

DÜN ÇANAKKALE, BUGÜN KOBANE, YARIN….

Çanakkale’de kaybettiğimiz on binlerce insan, ne resmi ideolojinin “Batıyla dostluk” politikaları adına unutulmuşluğa terk edilmeyi, ne de kelle kesici ve hırsız siyasal islamın akıl dışı fantezilerinin nesnesi yapılmayı hak etmiyor. O, tüm bölgede, üzerinde yaşanılan toprağı emperyalizme teslim etmeme kararlılığının ve bu uğurda yapılan fedakarlığın simgesi olarak kavranmalıdır. Bugün birçok ilericinin “Kobane Kürt halkının Çanakkale’si olmuştur” derken kastettiği ruh tam da budur. Öte yandan Çanakkale’de somutlaşan “aydın gençlerin kendini ülke ve halk için feda etmesi” ruhu 1915 sonrasında da bir ırmak gibi akmaya devam etmiş, Türkiye ilerici ve devrimci gençliği Dev-Genç’ten İGD’ye, GSB’den Genç Öncü’ye, DÖB’den Dev-Lis’e emperyalizme ve faşizme karşı yıllar boyu verdiği kurbanlarla Çanakkale’deki ağabeylerinden geri kalmadıklarını ispatlamıştır. Emekçi halkın gücüyle birleşecek bu ruh, yeni Çanakkale’lerle ülkede ve bölgede emperyalizmi ilelebet tarihe gömmeyi de başaracaktır.

TEILEN