DİYALEKTİK: DEVRİMİN MATEMATİĞİ

36

Sinan Dervişoğlu

Bu yazımızda, Marksist düşüncenin en büyük silahlarından biri olan diyalektiğe, diyalektik metoda değinmek istiyoruz. 19.yüzyılda yaşamış ünlü Rus devrimci-demokratı Herzen, diyalektik için “devrimin matematiğidemişti. Geçtiğimiz sayıda bahsettiğimiz materyalizm, Marksistlerin olayları açıklama ve çözümlemesine temel teşkil ederken, diyalektik de olayları ortaya koyma ve olguları ele alma tarzını oluşturmaktadır.

DİYALEKTİK DÜŞÜNCENİN KAPSAMI

Diyalektik metodu kısaca tüm zenginliğiyle tanımlamak zor olmakla birlikte, bu temel yaklaşımın ana içeriğini özetlemeye çalışalım. Diyalektik, gelişimi ve değişimi başa koyar ve olguları (fikirleri, canlıları, insanları, toplumları) değişim süreçleri içinde anlamaya çalışır. Yaygın deyişle diyalektik, olgunun “fotoğrafına değil filmine” bakar; yani şu anda ne olduğundan çok nereden bu noktaya geldiği ve nereye gideceğine önem verir. Bu değişimin motor gücü ise, olguların içinde yer alan çelişkilerdir. Her olgunun içinde eski ve yeni, olumlu ve olumsuz, doğru ve yanlış, canlı ve ölmekte olan, gelişimi destekleyen ve gelişime engel olan unsurlar bir arada bulunur. Bu zıtların arasındaki çatışma, içinde yer aldıkları olguyu yeni bir aşamaya sürükler. Başka bir deyişle tez ve antitezin çatışmasından, yeni bir durum olan sentez doğar. Bu değişimler genellikle tedrici (ağır ağır) değil, uzun nicel birikimlerin ardından nitelik değişimine yol açan nitel sıçramalar biçiminde ortaya çıkar.

Çok özet de olsa yukarda tanımlamaya çalıştığımız diyalektik yaklaşım, asla “diyalektiğin 1. ve 2 maddesi” gibi dinsel eğitim mantığıyla ele alınmamalı, devrimciler diyalektiği kafalarında, önce uygulamalarını okuyupanladıkça, daha sonra da kullandıkça keskinleştirdikleri topyekün bir silah gibi algılamalıdır.

TARİHTE DİYALEKTİK

Zıtların çatışmasından doğan hareket” fikri eski Çin, Hint ve İran uygarlıklarında (Çin’de Yin ve Yang, İran’da Zerdüşt düşüncesindeki “İyi” ve”Kötü” iki tanrı fikri) yer almış, keza Eski Yunan’da da en belirgin ifadesini filozof Heraklit’in düşüncesinde bulmuştur. Heraklit meşhur “İnsan aynı suda iki kere yıkanamaz” deyişiyle değişimin sürekliliğini ve evrenselliğini vurgulamıştır.

Eski Yunan’da “diyalektik” bir tür tartışma sanatı, yer yer fikir cambazlığı seviyesinde algılanmış, sonraki felsefi sistemlerde ise “çelişki” kavramı hep negatif anlamda, fikirlerde tutarsızlık, yanlışlık, eksiklik anlamında algılanarak reddedilen ve dışlanan bir kavram haline gelmiştir.

Fransız Devrimi’ne doğru, önceki yazımızda değindiğimiz Aydınlanma süreci bir yandan materyalizmi öne çıkarırken, diyalektik düşüncenin tohumları da yeşermeye başlamıştır. Büyük materyalist düşünür Diderot, “Rameau’nun Yeğeni” adlı kısa eserinde diyalektiğin çarpıcı bir örneğini sunar. Burada aktarılan iki kişi arasında devrim öncesi Fransız toplumu üzerine bir diyalogtur. Birinci şahıs olan yazarın kendisi (yani Diderot) genel sağduyuya dayanan “makul” görüşleri dile getirmekte, karşısındaki sıra dışı şahıs ise (ünlü besteci Rameau’nun yeğeni) alabildiğine aykırı, kışkırtıcı ve ahlaka ters görüşleri savunmaktadır. Fikirlerin bu çarpışmasından o dönemin Fransa’sına ilişkin son derece sarsıcı gerçekler, yeni ve devrimci tespitler ortaya çıkacaktır. Engels, bu yüzden Diderot’nun bu eserine “diyalektiğin bir şaheseri” demiştir.

HEGEL’İN DEVRİMİ

Diyalektik metodun bugünkü mükemmelliğine ulaşmasında en büyük katkı, şüphesiz büyük Alman filozofu G.W.F.Hegel’e aittir. Hegel bütün Avrupa’yı, hatta dünyayı sarsan Fransız Devrimi’nden büyük ölçüde etkilenmiş, eşi benzeri görülmemiş bir altüst oluşu gerçekleştiren Fransız devriminin yarattığı “değişim” fikri, en mükemmel ifadesini Hegel’in felsefesinde bulmuştur. Fransız Devrimi’nin hayranı, ve doğa bilimlerine ilişkin büyük bir bilgi birikimine sahip olan Hegel, öncüllerinin aksine “çelişki” kavramına yaratıcı bir nitelik atfetmiş, çağdaş diyalektiğin temel kavramları olan tez-antitez-sentez, niceliğin niteliğe dönüşümü, değişimin ebediliği gibi kavramları oluşturmuş ve geliştirmiştir. Döneminde özellikle Almanya’da tüm burjuva demokratlarının ve devrimcilerinin amentüsü haline gelen Hegel’in felsefesi, aristokratik gericiliğin baskılarıyla karşılaşmakta gecikmemiştir. Sonunda Hegel, devlet memuru bir akademisyen olarak, “toplumsal gelişmenin en üst aşaması” olarak “Prusya monarşisi”ni tanımlamak zorunda kalmıştır.

Hegel diyalektiğinin en temel sorunu, filozofun sahip olduğu idealist dünya görüşüdür. Bir idealist olan Hegel, çelişkiler üzerinden gerçekleşen gelişmeyi, öncelikle fikirlerin diyalektiği olarak kavrar; ve maddi dünyadaki değişimi, fikirlerdeki değişimin bir yansıması olarak tanımlar. Öte yandan Hegel’in felsefesinde derine indikçe, “fikir” dediği şeyin de (insan kafasında oluşan kurmacalar değil) aslında “gerçeklik” olduğu ortaya çıkar. Hegel, felsefesini tutarlı ve değerli kılmaya çalıştıkça aslında idealizmden fiilen uzaklaşmış; idealist yaklaşım, onun mükemmel üretimi olan diyalektiğin parlaklığını engelleyen bir tür dış kabuk haline gelmiştir. Bu kabuğu kırmak ise Marx ve Engels’e düşecektir.

MARKSİST DİYALEKTİK

Marx ve Engels, Hegel’de idealist kalıpların içine hapsolan o canlı özü, diyalektiği, bilimsel gelişmelere ve maddeci dünya görüşüne uygun hale getirerek materyalist diyalektiği; yani salt fikrin değil, maddenin, doğanın ve toplumun diyalektiğini yarattılar. Böylece kendi deyimleriyle “Hegel’de elleri üzerinde yürüyen diyalektiği ayakları üzerine oturttular. Kendi aralarında yaptıkları işbölümü çerçevesinde Marx, toplumun ekonomik altyapısı üzerine diyalektiği uyguladı ve başyapıtı “Kapital” ı ortaya çıkardı. Engels ise doğa bilimlerinde, fizik, kimya ve biyolojideki gelişmeleri diyalektik açıdan ele alarak “AntiDühring” ve “Doğanın Diyalektiği”ni yazdı. Her ikisi de tüm doğal ve toplumsal süreçlerin bağrında yer alan çelişkileri, bu süreçlerin içindeki zıtların çatışmasını, bu çatışmadan doğan değişimleri ve sıçramaları açığa çıkararak Hegel’in yarattığı diyalektik metoda çok daha geniş bir uygulama alanı kazandırdılar.

Gelişmenin felsefesi olan diyalektik düşüncenin bizzat kendisi de gelişmeye tabidir ve onun dışında kalamaz. Marx ve Engels’ten sonra Lenin, diyalektik düşünceye ciddi katkılar yaptı. Özellikle “eşitsiz gelişme” kavramını geliştiren Lenin, birbirini etkileyen maddi ve düşünsel süreçlerin aynı hızda değişmediğini tespit ederek “eşitsiz gelişme”nin dünyayı yorumlarken göz önüne alınması gereke bir olgu olduğunu kavradı. Örneğin işçilerin yaşadığı maddi sömürüyle onların düşünsel alandaki bilinçlenmelerinin aynı hızla gitmediğini görerek “sınıfın tümünü değil, bilinçli azınlığını içeren bir devrimci parti” ile yola çıkmanın gerekliliğine işaret etti. Keza, ekonomik bunalım ile siyasi çöküş arasındaki eşitsiz gelişmeyi fark ederek, “devrimin ancak kapitalizmin zayıf halkası olan bir veya birkaç ülkede başlayacağınıtespit etti.

Lenin’den sonra J.V.Stalin, diyalektik materyalizmi yığınlar tarafından net ve kolay kavranılabilir kılmak için ünlü “Diyalektik ve Tarihi Materyalizmbroşürünü hazırladı. Bugün Putin Rusya’sında dahi okullarda ders kitabı olarak okutulan Bolşevik Partisi Kısa Tarihiadlı kitabın bir parçası olarak yazılan bu broşür, onlarca yıl boyunca dünyada milyonlarca emekçinin diyalektik materyalizmi anlamak ve kavramak için okudukları bir başlangıç kitabı oldu. Yapılan tüm saldırılara rağmen hiçbir teorik hatayı içermeyen, diyalektik materyalizmi son derece sistematik ve anlaşılması kolay biçimde sunan bu eser, bir başlangıç kitabı olarak bugün de değerini korumaktadır.

1950’lerde Çin devriminin lideri Mao Zedong, Sovyet felsefecilerle birlikte diyalektik üzerine çalışmalar yaptı. 1970’lerde SSCB’ye karşı izlediği düşmanca çizginin yanlışlığı ve verdiği zarar bugün tüm komünistler, hatta Çin KP tarafından da kabul edilmekle birlikte Mao’nun uluslararası komünist hareketin saygın bir ferdi olduğu 1950 ve 60’lardaki felsefe çalışmaları, özellikle temel çelişki, baş çelişki ve tali çelişki gibi konularda önemli saptamaları ve katkıları içermektedir.

DİYALEKTİĞE DUYDUĞUMUZ İHTİYAÇ

Diyalektik metot, bugün komünistler ve devrimciler için niçin günceldir ve bize ne katar? Sosyalist sistemin yıkıldığı yıllardan bu yana, devrimcilerin marksizmin teorik mirasının en değerli unsurlarından biri olan diyalektikten de uzaklaştıklarını üzülerek tespit etmek gerekir. Bunun en belirgin olduğu alanlardan biri ideolojik-teorik çalışmadır

Diyalektik düşünceye göre hiçbir olgu “yüzde yüz doğru-mükemmel”, veya “yüzde yüz yanlış-olumsuz” değildir ve olamaz. Her olgunun içinde gelişen, canlı ve geleceğe yönelen unsurların yanı sıra gelişmeyi engelleyen, ölü ve olumsuz unsurlar vardır. Bu yaklaşım bize geçmişte, marksizmin doğuş yıllarında muazzam bir anlama ve kavrama gücü, ve büyük bir düşünsel zenginlik katmıştır. Her düşünce ürünü içinde işçi sınıfı adına yararlı olabilecek unsurlar, ve ona zarar veren gerici unsurlar olabilir; ve bu zıtlığı kavrayabilen, bu iki tür unsuru ayırt edebilen diyalektik bir bakışla tüm düşünce sistemlerinden işçi sınıfı yararına sonuçlar çıkararak sosyalist teoriyi alabildiğine zenginleştirmek mümkündür. Bu yaklaşımın en parlak örneği “Kapital”dir.

Lenin şöyle der: “Marx bize büyük harfli bir “Mantık” (diyalektik mantığı anlatan felsefi eser – SD) bırakmadı; Kapital’in mantığını bıraktı. Marx Kapital’de maddeciliğin bilgi teorisini ve diyalektiği bilime mükemmel biçimde uygulamıştır. Gerçekten de Marx, kapitalizmin temel mekanizmalarını, kârı, artı-değer sömürüsünü, ücretli emeği ortaya koyduğu bu eserinde yüzlerce alıntı yapmıştır. Bu alıntıların hepsi Adam Smith, D.Ricardo, T.Malthus, W.Petty gibi burjuva ekonomistlerindendir. Bunların hepsi, siyasi açıdan bakarsak kapitalizmi öven, işçi sınıfın sefaletini “medeniyet” adına “zorunlu bir olumsuzluk” olarak gören, hatta nüfus artışını dengelemek için savaşları dahi mazur görebilecek azılı gericilerdir. Marx bunların hepsini okumuş, eserlerindeki bilimsel değer taşıyan tespitlerle ilgilenmiş, örneğin Marksist değer teorisini oluştururken Ricardo’dan yararlanmış, ücretin emeğin değil, iş gücünün fiyatı olduğu konusunda William Petty’den esinlenmiş, vardıkları burjuva sonuçları ise kesip atmıştır. Bu anlamda Kapital, burjuva düşünürlerden dahi devrime yararlı sonuçlar çıkarmanın, doğru deyişle diyalektik metodun dönüştürücü gücünün muhteşem bir örneğidir.

Benzer bir yaklaşımı Lenin de başarıyla göstermiş, “devrimci parti” kuramını geliştirirken, aslında karşı olduğu ve küçük burjuva bir hareket olarak eleştirdiği Narodnik’lerin ihtilalci örgütlenme geleneğine, “savaş örgütü” mantığına saygı duyarak bunu işçi sınıfının mücadelesine başarıyla yansıtmıştır.

1950’lerden sonra komünist hareket, Marx’ın ve Lenin’in bu yaratıcılığını yeterince sürdürmemiştir. O günden bu yana Marksizm etrafında varoluşçuluk, yapısalcılık, davranışçılık, yapbozculuk (deconstructionism) gibi bir dizi yeni düşünsel akım ortaya çıkmıştır. Bunların hemen hemen hepsi burjuva veya küçük burjuva bir yön taşımakla birlikte diyalektik bir yaklaşımla ele alınarak, içlerinden sosyalist mücadeleye faydalı olabilecek unsurlar ayırt edilerek Marksist teori zenginleştirilmemiş, bunlarla diyalektik anlamda yüzleşilmemiştir.

Günümüzde, özellikle ülkemizdeki devrimcilerde bu eksiklik çok daha çarpıcı boyutlardadır. İnsanlar, farklı görüşlerdeki eserleri okumamakta, bırakalım burjuva düşünürleri, “farklı” gördükleri sosyalist eserleri dahi “kafalarındaki şemalar sarsılır” korkusuyla ellerine bile almamaktadır. İnsanlar, örgütler, tarihi dönemler ya toptan göklere çıkartılmakta, ya da topyekün lanetlenmektedir. Bir tarihsel olgu (lider, örgüt, devlet) ele alınırken, onun pratikte yaptığı örneğin 4 işten sadece biri veya ikisi öne çıkarılmakta, diğer 3’ü bilinmemekte ya da kulak tıkanılmaktadır. SSCB’de 1930’lardaki yargılamalar ve kurşuna dizilen eski liderler öne çıkarılarak Stalin yerin dibine batırılmakta, Sovyetler Birliği’nde 1970’lerden sonra ortaya çıkan bürokratik yozlaşmalar ışığında 70 yıllık Sovyet deneyi yok sayılmakta, 30 yıllık abluka sonucu Küba’da oluşan nispi fakirlik karşısında Küba Devrimi’ne de artık dudak bükülmekte, PKK’nin bir dönem sol örgütlere yaptığı saldırılar, ya da PKK içindeki kimi “despotik” uygulamalardan hareketle PKK’ye ve Kürt hareketine nefret kusulmaktadır. Üstelik bunlar maalesef buzdağının sadece gözüken kısımlarıdır. Olaylara çok yönlü bakmamaktan, bir olayın içindeki çelişik yönler konusunda bilgilenmemekten kaynaklanan ilkellikler ne yazık ki bunlarla sınırlı değildir ve çok daha geniş bir yaygınlığa sahiptir. Bu açıdan bakıldığında, “diyalektiği benimseme ve uygulama” açısından ülkemiz devrimci hareketinin durumu ne yazık ki içler acısıdır.

Türkiye’li komünistler ve devrimciler olarak, diyalektiğe yeniden ve dört elle sarılmanın zamanıdır. Tüm düşünce akımlarıyla yüzleşmek, onları okuyarak hesaplaşmak, ülke tarihini ve kültürünü tüm yönleriyle ve tüm zenginliğiyle kavramak, diyalektiğin silahıyla donanarak işçi sınıfı için hayatın her alanında yararlı sonuçlar çıkarmak ertelenemez bir görev olarak önümüzde durmaktadır.

TEILEN