1917’Yİ ÖLÜMSÜZLEŞTİREN ESER: “DURGUN DON”

22

İnsanlığa damgasını vuran tüm büyük dönüşümler ve sıçramalar, sanat alanında da başyapıtlara ilham kaynağı olur. Yaratılan eserler sadece içerik olarak doğru ve zengin olmakla kalmazlar; biçim olarak da büyük bir estetik başarının simgesi olurlar. Mihail Şolohov’un Ekim Devrimi ve İç Savaşı anlatan eseri “Durgun Don” bu tür eserlerin başında gelir.

Mihail Şolohov 1905’de Don bölgesinde doğdu. 13 yaşında İç Savaş’a Bolşeviklerin safında katıldı. 17 yaşında yazmaya başladı ve duvarcılık, muhasebecilik gibi bir dizi meslekten sonra yazarlıkta karar kıldı. Birkaç kısa eserden sonra 1926’da edebiyata damgasını vuracak dev eserini, “Durgun Don”u yazmaya başladı. Bu eserin yazılması tam 14 yıl sürdü. Bu eseriyle önce Stalin Ödülü’nü, 1965’de de Nobel Edebiyat ödülünü aldı.

Durgun Don”, Don bölgesinde yaşayan Kazakların yaşamını devrim öncesinde, sonra da devrim ve İç Savaş sürecinde anlatmaktadır. Kazaklar (Kazahistan’da yaşayan ve Müslüman-Türki bir halk olan Kazah’larla karıştırılmamalı) 17. Yüzyılda Rus derebeylerinin yönetiminden kaçarak kendilerine özgür ve savaşçı bir yaşam seçen Rus köylüleridir. Rusya’nın geniş ovalarında özgür ve başlarına buyruk yaşamakta, özgürlüklerini tehdit eden herkesle, Çar’ın askerleriyle, Polonyalılarla, Osmanlılarla sürekli savaşarak özgürlüklerini korumaktadır. Coğrafi komşuları olan Müslüman Tatarlarla ve Kafkasya’nın Müslüman halklarıyla sürekli bir dostluk-komşuluk ve düşmanlık-savaş halini aynı anda yaşamaktadır. 19. Yüzyılda Rus Çarlığı, kurnazca bir kararla Kazaklara baskıya son verir ve bizdeki Hamidiye Alayları’na benzer bir “çözüm”e yönelerek onları Çarın ve devletin koruyucu gücü ilan eder. Yıllar boyu özgürlükleri için Çarla savaşmış olan Kazaklar, artık Çar’ın emrinde Rusya’daki özgürlük hareketini boğmak için kullanılan bir vurucu güç haline gelmiştir. Silah kuşanan her Kazak genci Çar’a bağlılık yemini eder ve Kazaklar, özellikle 1905 devrimi esnasında devrimci işçi hareketinin ezilmesinde önemli bir görev üstlenirler.

Durgun Don”un ana kahramanı, bir Kazak genci olan Gregor Melehov’dur. Babaannesi, Osmanlı-Rus savaşlarının birinde köyünden kaçırılmış bir Türk kızı olduğu, kendisi de asık suratlı ve karayağız bir genç olduğu için arkadaşları onunla ”Türk” diye alay ederler. Gregor, dürüst, yiğit, onurlu bir gençtir; ancak her Kazak gibi bireyci, başına buyruk, doğru bildiğini yapan ve duygularına göre hareket eden biridir. Ekim devriminin ve İç Savaşın fırtınası Kazakları ciddi bir ikileme sokar. Bir yandan yoksul birer köylü olarak Bolşeviklerin Barış ve Toprak programı onlara cazip gelmektedir; öte yandan da Hristiyanlığı ve Çara sadakatı başa koyan gelenekleri onları Bolşeviklerle karşı karşıya getirmektedir. Devrimci fikirler Kazaklar arasında yayılmaktadır; ancak “Tanrının ve Çar efendimizin düşmanı Kızıllar”a duyulan güvensizlik ve zengin Kazakların baskısı onları karşı devrimin saflarına itmektedir. Bu fırtına içinde sürüklenen, çocukluğunu birlikte geçirdiği arkadaşlarıyla karşı karşıya gelen ve olaylar karşısında duygusal tepki gösterip saf değiştiren Gregor’un öyküsü, aslında Kazak halkının dramının ve İç Savaş’ın dehşetinin hikayesidir. Gittikçe sertleşen savaşın acımasızlığı, 3.ciltte Bolşevik komutan Stokman’ın şu sözlerinde ifadesini bulmaktadır: “Proletaryanın nice fedakarlıklarla bulunan ve yetiştirilen en seçkin evlatları, bugün cephede birer sinek gibi onar onar, yüzer yüzer ölmektedir. Bu savaşta kafamıza sokmamız gereken şudur: Ya onlar, ya biz!”

Türkiye’de birçok roman okuru, kitap okurken “tasvirlerden hoşlanmadığını, uzun tasvirlere gelince onları sık sık atladığını” söylemeyi adet edinmiştir. Durgun Don”u okurken yapılmaması gereken tam da budur. Kitaptaki doğa tasvirleri, kırlar, ormanlar, ağaçlar, rüzgar ve fırtına, yağmur ve kar, çiçekler ve kuşlar, ve hepsinin arka fonunda yer alan ölümsüz Don nehri, hiçbir renkli filmin ya da yağlı boya tablonun anlatamayacağı kadar canlı, güzel ve çarpıcı bir şekilde tasvir edilmektedir. Kitabı burjuva eleştirmenlerin dahi gözünde bir şaheser yapan ve ona Nobel kazandıran, içindeki etkili dramatik kurgu kadar bu olağanüstü doğa tasvirleridir.

Yazıldıktan 75 yıl sonra dahi güncelliğini yitirmeyen, sosyalist gerçekçi edebiyatın bu şaheserini okumamış olmak sadece her ilerici için değil, her edebiyat sever için dahi bir kayıptır. Bu kayıp mutlaka telafi edilmeli ve ettirilmelidir.

TEILEN